×

우리는 LingQ를 개선하기 위해서 쿠키를 사용합니다. 사이트를 방문함으로써 당신은 동의합니다 쿠키 정책.


image

Book - 1984 - George Orwell, 3. Bölüm - I (b)

3. Bölüm - I (b)

Aradan, Winston'a çok uzun gelen bir zaman geçti. Karnındaki ağrı yeniden başlamıştı. Zihni, her seferinde aynı deliklere düşen bir top gibi, hep aynı hatta sürükleniyordu. Yalnızca altı şey geçiyordu kafasından. Karnındaki ağrı; bir parça ekmek; kan ve çığlıklar; O'Brien; Julia; jilet. Yine içi çekildi; postal sesleri yaklaşıyordu. Kapının açılmasıyla birlikte içeriye ağır bir ter kokusu yayıldı. Parsons hücreden içeri girdi. Altında haki bir şort, üstünde spor bir gömlek vardı.

Bu kez Winston'ın aklı başından gitmişti.

"Sen, burada ha!" deyiverdi.

Parsons'ın Winston'a bakışında merak ve şaşkınlıktan eser yoktu, gözlerinde yalnızca acı okunuyordu. Bir aşağı bir yukarı sarsak sarsak yürümeye başladı, ayakta zor duruyordu. Tombul bacaklarının üstünde dik durduğunda ise, dizlerinin titrediği açıkça görülüyordu. Ardına kadar açılmış gözleri uzak bir noktaya takılıp kalmıştı sanki.

"Neden alındın içeri?" diye sordu Winston.

Parsons, ağlamaklı bir sesle, "Düşüncesuçu!" dedi. Sesinin tonunda, aynı anda hem suçunu tam bir kabulleniş hem de böyle bir suçun yöneltilmesi karşısında duyulan inanılmaz dehşet vardı. Winston'ın tam karşısında durdu, umarsızca içini döktü: "Ne dersin, beni vurmazlar, değil mi, dostum? Durup dururken niye vursunlar ki? İnsan elinde olmayan düşünceleri yüzünden vurulur mu? Duruşmaların hakça yapıldığını biliyorum. Evet, bu konuda güveniyorum onlara! Sicilimi biliyorlardır, değil mi? Sen biliyorsun nasıl bir herif olduğumu. Kendi çapımda fena bir adam değilimdir işte. Pek zeki sayılmam, tamam, ama salağın teki olduğum da söylenemez. Parti için elimden geleni yapmaya çalıştım, değil mi? Söylesene, beş yılla kurtulur muyum sence? Hadi on yıl olsun! Benim gibi bir adam çalışma kampında çok işe yarar. Bir kerecik yoldan çıktım diye öldürmezler değil mi beni?"

"Suçlu musun?" dedi Winston.

"Tabii ki suçluyum!" diye bağırdı Parsons, tele+ekrana dalkavukça bakarak. "Parti masum bir adamı tutuklayacak değil ya!" Kurbağayı andıran yüzüne bir dinginlik, dahası bir ermişlik gelmişti. "Düşüncesuçu korkunç bir şeydir, dostum," dedi bir özdeyiş söylüyormuşçasına. "Sinsi bir şeydir. Adamı esir alır da, farkına bile varmazsın. Beni nasıl ele geçirdi, biliyor musun? Uykumda! İster inan, ister inanma. Çalışıp çabalayan, üzerine düşeni yapmaya çalışan bir adamım ben, kafamın içinde kötü şeyler olduğunu nereden bileyim. Sonra uykumda konuşmaya başlamışım. Hem de ne demişim, biliyor musun?"

Sağlığından söz ederken tiksinç bir şey söylemek zorunda kalan biri gibi, sesini alçalttı.

"'Kahrolsun Büyük Birader!' Evet, böyle demişim. Hem de kaç kere. Aramızda kalsın, dostum, iş çığırından çıkmadan beni yakaladıklarına öyle memnunum ki. Mahkemeye çıktığımda onlara ne diyeceğim, biliyor musun? 'Sağ olun,' diyeceğim, 'çok geç olmadan beni kurtardığınız için sağ olun.'"

Winston "Seni kim ihbar etti?" diye sordu.

Parsons, üzünçlü bir övünçle, "Küçük kızım," diye karşılık verdi "Meğer kapı deliğinden dinlemiş. Uykumda söylediklerimi ertesi gün devriyelere yetiştirmiş. Yedi yaşında bir bacaksızdan bekler misin? Ama en küçük bir kin beslemiyorum ona karşı. Tam tersine, övünç duyuyorum onunla. Demek, iyi yetiştirmişim."

Birkaç kez daha sarsak sarsak gitti geldi; dönüp dönüp istekle tuvalete bakıyordu. Sonra birden şortunu indirdi.

"Özür dilerim, dostum," dedi. "Ne yapayım. Geldi işte."

Koca poposunu klozete yerleştirdi. Winston elleriyle yüzünü kapattı.

Tele+ekrandan, "Smith!" diye bir bağırtı geldi. "6079 Smith W! Aç yüzünü. Hücrede yüzünü örtmek yasak."

Winston yüzünü açtı. Parsons tuvalette gürültülü bir biçimde uzun uzun işini gördü. Sonra anlaşıldı ki sifon bozuktu; hücre saatlerce kokudan geçilmedi.

Parsons'ı götürdüler. Nedendir bilinmez, daha başka tutuklular da geldi gitti. İçlerinde "101 Numaralı Oda"ya götürülmüş bir kadın da vardı; o odanın adı geçmeyegörsün, tir tir titremeye başlıyor, beti benzi kireç kesiliyordu. Bir ara Winston tahmin yürütmeye çalıştı: Oraya sabahleyin getirildiyse şimdi öğleden sonra olmalıydı, yok öğleden sonra getirildiyse o zaman şimdi gece yarısı olsa gerekti. Hücrede kadınlı erkekli altı mahkûm vardı. Hepsi de hiç kıpırdamadan oturuyordu. Winston'ın tam karşısında, yüzü tıpkı iri, zararsız bir kemirgenin yüzüne benzeyen, çenesiz, dişlek bir adam oturmaktaydı. Pençe pençe olmuş, tombul yanaklarının altı o kadar sarkmıştı ki, yediklerini orada biriktirdiği izlenimini uyandırıyordu. Açık gri gözlerini ürkek ürkek içeridekilerin yüzlerinde gezdiriyor, biriyle göz göze gelince de bakışlarını kaçırıveriyordu.

Kapı açıldı, içeriye bir mahkûm daha girdi; Winston adamı görür görmez tepeden tırnağa ürperdi. Sıradan, kılıksız bir adamdı, mühendis ya da teknisyen olabilirdi. Ama Winston'ı asıl afallatan, yüzünün sıskalığıydı. Avurdu avurduna göçmüştü. Yüzü o kadar zayıftı ki, ağzı ve gözleri kocaman kalıyordu; gözlerinde, birine ya da bir şeye karşı korkunç, ölümcül bir nefret okunuyordu.

Adam, Winston'ın biraz ilerisine oturdu. Winston dönüp bir daha bakmadı adama, ama acılar içindeki, kadidi çıkmış yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu. Birden ne olduğunu anladı. Adam açlıktan ölüyordu. Nerdeyse aynı anda hücredekilerin de aklına aynı şey gelmişti. Tahta sırada çepeçevre oturanlar şöyle bir kıpırdandılar. Çenesiz adam, gözlerini yeni gelene dikiyor, sonra suçluluk duyarak bakışlarını kaçırıyor, ama dayanamayıp yeniden bakmaktan alamıyordu kendini. Biraz sonra, oturduğu yerde kıpırdanmaya başladı. Sonunda kalktı, hücrede paytak paytak gezinirken elini tulumunun cebine daldırdı, bir parça kirli ekmeği utanarak, yüzü bir deri bir kemik kalmış adama uzattı.

Tele+ekrandan kulakları sağır eden, korkunç bir bağırtı geldi. Çenesiz adam korkudan havaya sıçradı. Suratı kurukafaya dönmüş adam, kendisine uzatılan armağanı almak istemediğini bütün dünyaya göstermek istercesine, ellerini hemen arkasına götürdü.

Tele+ekrandaki ses, "Bumstead!" diye gürledi. "2713 Bumstead J! Bırak o ekmeği elinden!"

Çenesiz adam ekmeği yere bıraktı.

"Olduğun yerde kal," dedi ses. "Yüzünü kapıya dön. Kıpırdayayım deme."

Çenesiz adam deneni yaptı. Tombul, sarkık yanaklarının titremesine engel olamıyordu. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri girip bir adım yana çekilen genç subayın ardından, kısa boylu, tıknaz, kolları kaslı, ense kulak yerinde bir muhafız belirdi. Gelip çenesiz adamın karşısına dikildi ve subayın bir işaretiyle, suratının ortasına var gücüyle korkunç bir yumruk attı. Yumruğun gücüyle nerdeyse ayakları yerden kesilen adam savrulup gitti, tuvaletin altına çarptı. Kendinden geçmişçesine yerde yatarken, ağzından burnundan koyu bir kan geldi. Elinde olmadan hafif bir inilti çıktı ağzından. Yerde dertop olduktan sonra elleri ve dizleri üstünde güçlükle doğruldu. Takma dişleri, ağzından gelen kanlı salyalara bulanarak yere düştü.

Tutuklular, elleri dizlerinde kenetlenmiş, hiç kıpırdamadan oturuyorlardı. Çenesiz adam zorlukla kalkıp yerine oturdu. Yüzünün bir yanı şimdiden morarmaya başlamıştı. Dudakları davul gibi şişmiş, ağzı, tam ortasında kara bir delik bulunan kıpkırmızı bir et yığınına dönmüştü. Ara sıra tulumunun göğsüne kan damlıyordu. Gri gözleri, daha da suçlu bakışlarla, bu onur kırıcı olaydan ötürü kendisini ne kadar aşağıladıklarını anlamak istercesine öbürlerinin yüzlerinde dolaşıyordu.

Kapı açıldı. Subay, suratı bir deri bir kemik kalmış adama el etti.

"101 Numaralı Oda'ya," dedi.

Winston'ın oturduğu taraftan boğuk bir ses geldi, bir hareketlenme oldu. Adam kendini yere attığı gibi diz çökmüş, ellerini kenetlemişti.

"Yoldaş! Komutanım!" diye haykırdı. "Beni neden oraya götürüyorsunuz ki? Size bildiğim her şeyi anlatmadım mı? Öğreneceğiniz başka ne kaldı ki? Her şeyi itiraf ettim, söylemediğim hiçbir şey kalmadı! Varsa söyleyin, hemen itiraf edeyim. İsterseniz yazıp verin, imzalayayım! Yeter ki 101 Numaralı Oda'ya götürmeyin!"

Subay, "101 Numaralı Oda'ya," diye yineledi.

Adamın zaten sararıp solmuş yüzü öyle bir renge bürünmüştü ki, Winston'ın ağzı açık kaldı. İnsan görse inanmazdı, ama adamın yüzü yemyeşil olmuştu.

"Dilediğinizi yapın bana!" diye uludu. "Haftalardır aç bıraktınız zaten. Bitirin şu işi, bırakın öleyim. Vuracaksınız vurun. Asacaksanız asın. İsterseniz yirmi beş yıl verin. Başka kimi ele vermemi istiyorsanız söyleyin. Kim olduğunu söyleyin, yeter; istediğiniz her şeyi söylerim. Kim olduğu, ona ne yapacağınız umurumda değil. Benim bir karım, üç de çocuğum var. En büyüğü altı yaşında. Topunu getirip gözlerimin önünde gırtlaklarını kesin, gıkımı çıkarmam. Yeter ki 101 Numaralı Oda'ya götürmeyin beni!"

"101 Numaralı Oda'ya," dedi subay.

Adam, kendi yerine bir başka kurban ararcasına, çılgın bakışlarla öteki tutuklulara göz gezdirdi. Bakışları çenesiz adamın darmadağın olmuş yüzüne takıldı. İncecik kolunu ona doğru uzattı.

"Götürmeniz gereken bu işte, ben değilim!" diye bağırdı. "Suratı dağıtıldıktan sonra neler dediğini duymadınız. Bana bir fırsat verin, size neler söylediğini bir bir anlatayım. Parti'ye karşı olan o, ben değilim." Muhafızlar üstüne yürüdüler. Adam avazı çıktığı kadar haykırmaya başladı. "Onu duymadınız!" diye tekrarlıyordu. "Tele+ekranda bir terslik oldu. Sizin aradığınız o. Beni bırakın, onu alın!"

İki irikıyım muhafız onu kollarından yakalamaya kalktı. Ama tam o sırada kendini yere attığı gibi tahta sıranın demir ayaklarından birine yapıştı. Bir hayvan gibi uluyup duruyordu. Muhafızlar onu oradan çekip almak için tutup asıldılar, ama demire akıl almaz bir güçle yapışmıştı. Yirmi saniye kadar asılıp durdular. Tutuklular, elleri dizlerinin üstünde kenetlenmiş, sessizce oturuyor, doğruca önlerine bakıyorlardı. Adam çok geçmeden ulumayı kesti; demire olanca gücüyle tutunmaktan soluğu kesilmişti. Sonra birden değişik bir haykırış duyuldu. Muhafızlardan birinin postalıyla attığı tekme, adamın elinin parmaklarını kırmıştı. Ayaklarından tutup sürüklediler.

"101 Numaralı Oda'ya," dedi subay.

Dışarı çıkarırlarken güçlükle yürüyor, başı önünde, parçalanan elini ovuşturuyordu, karşı koyacak gücü kalmamıştı.

Uzun bir süre geçti. Yüzü kaşık kadar kalmış adamı götürdüklerinde gece yarısı idiyse, şimdi sabah olmalıydı; yok, götürdüklerinde sabah idiyse, şimdi öğleden sonra olsa gerekti. Winston saatlerdir bir başınaydı. Daracık sırada oturmaktan o kadar acı çekiyordu ki, ikide bir kalkıp hücrenin içinde dolanıyor, üstelik tele+ekrandan da bir uyarı gelmiyordu. Çenesiz adamın yere düşürdüğü ekmek parçası hâlâ oradaydı. Başlangıçta ona bakmamak için ne yapacağını bilemiyordu, ama çok geçmeden açlık yerini susuzluğa bıraktı. Ağzında yapış yapış, kötü bir tat vardı. İçerideki uğultu ve hiç kapatılmayan beyaz ışık baygınlık veriyor, kafasının içini bomboş hissetmesine yol açıyordu. Kemiklerindeki ağrı dayanılmaz olduğunda ayağa kalkıyor, ayağa kalkınca da başı döndüğü için hemen oturuyordu. Bedensel duyumlarını biraz denetim altına alabildiğinde, yeniden dehşete kapılıyordu. Kimi zaman, gittikçe azalan bir umutla, O'Brien ve jilet düşüyordu aklına. Jileti yemeğin içine gizleyerek gönderebilirlerdi, ama yemek verildiği yoktu ki. Julia daha da belli belirsiz geçiyordu aklından. Bir yerlerde acı çekiyor olmalıydı, belki de kendisinden çok daha kötü durumdaydı. O anda acı içinde çığlık atıyor olabilirdi. "Acımı iki katına çıkararak Julia'yı kurtarabilecek olsam, bunu yapar mıyım? Evet, yaparım," diye geçirdi aklından. Ama böyle yapmak zorunda olduğunu bildiği için aldığı düşünsel bir karardı bu. Gerçekten içinden geldiği için değil. İnsan burada acıdan ve acının yaklaşmakta olduğunu sezmekten başka hiçbir şey duyumsayamıyordu. Kaldı ki, insanın gerçekten acı çekerken, hangi nedenle olursa olsun acısının artmasını istemesi mümkün müydü? Ama bu soruyu yanıtlamak şimdilik olanaksızdı.

Yeniden postal sesleri duyuldu. Kapı açıldı, içeriye O'Brien girdi.

Winston yerinden fırladı. O'Brien'ı görmenin şaşkınlığıyla boş bulunmuş, yıllardır ilk kez tele+ekranın varlığını unutmuştu.

"Demek sizi de yakaladılar!" diye bağırdı.

O'Brien, nerdeyse pişmanlık içeren belli belirsiz bir alaycılıkla, "Beni çoktan yakalamışlardı," dedi. Yana çekildi. Elinde uzun siyah copuyla, iriyarı bir muhafız belirdi.

"Bunu biliyordun, Winston," dedi O'Brien. "Sakın kendini kandırma. Biliyordun bunu, hep biliyordun."

Evet, şimdi anlıyordu, başından beri biliyordu. Ama şimdi bunu düşünecek vakit yoktu. Gözü muhafızın elindeki coptan başka bir şey görmüyordu. Her an bir yerine inebilirdi cop: kafasına, kulağına, koluna, dirseğine...

Ve indi dirseğine! Bir eliyle dirseğini tutarak, inme inmişçesine dizlerinin üstüne çöktü. Her şey sapsarı bir ışığa boğuldu. Tek bir cop darbesinin bu kadar acı vermesi olacak şey değildi! Işık dağıldığında, ikisinin tepesine dikilmiş, kendisine baktığını gördü. Muhafız gülmekten kırılıyordu. En azından bir soru yanıtını bulmuştu. İnsan hiçbir zaman, hiçbir nedenle acısının artmasını isteyemezdi. Olsa olsa acısının dinmesini isteyebilirdi. Dünyada fiziksel acı kadar kötü bir şey olamazdı. Felç olmuş sol kolunu tutarak yerde kıvranırken, acı karşısında kahramanlık taslanamaz, asla kahramanlık taslanamaz, diye düşünüp duruyordu.


3. Bölüm - I (b)

Aradan, Winston'a çok uzun gelen bir zaman geçti. What seemed a long time to Winston had passed. Karnındaki ağrı yeniden başlamıştı. The pain in his stomach had started again. Zihni, her seferinde aynı deliklere düşen bir top gibi, hep aynı hatta sürükleniyordu. His mind was always drifting on the same line, like a ball falling into the same holes every time. Yalnızca altı şey geçiyordu kafasından. Only six things were running through his head. Karnındaki ağrı; bir parça ekmek; kan ve çığlıklar; O'Brien; Julia; jilet. pain in the abdomen; a piece of bread; blood and screams; O'Brien; Julia; razor blade. Yine içi çekildi; postal sesleri yaklaşıyordu. Again he sighed; The mail sounds were approaching. Kapının açılmasıyla birlikte içeriye ağır bir ter kokusu yayıldı. As the door opened, a heavy smell of sweat spread inside. Parsons hücreden içeri girdi. Parsons entered the cell. Altında haki bir şort, üstünde spor bir gömlek vardı. He was wearing khaki shorts underneath and a sports shirt.

Bu kez Winston'ın aklı başından gitmişti. This time Winston was out of his mind.

"Sen, burada ha!" "You here huh!" deyiverdi. he said.

Parsons'ın Winston'a bakışında merak ve şaşkınlıktan eser yoktu, gözlerinde yalnızca acı okunuyordu. Parsons looked at Winston with no trace of curiosity or surprise, only pain in his eyes. Bir aşağı bir yukarı sarsak sarsak yürümeye başladı, ayakta zor duruyordu. He started walking limp up and down, barely standing. Tombul bacaklarının üstünde dik durduğunda ise, dizlerinin titrediği açıkça görülüyordu. As she stood upright on her chubby legs, her knees were clearly trembling. Ardına kadar açılmış gözleri uzak bir noktaya takılıp kalmıştı sanki. His eyes were wide open, as if he was stuck in a distant place.

"Neden alındın içeri?" "Why were you let in?" diye sordu Winston. ' asked Winston.

Parsons, ağlamaklı bir sesle, "Düşüncesuçu!" “Thoughtcrime!” Parsons cried tearfully. dedi. said. Sesinin tonunda, aynı anda hem suçunu tam bir kabulleniş hem de böyle bir suçun yöneltilmesi karşısında duyulan inanılmaz dehşet vardı. In his tone, there was at once complete acknowledgment of his guilt and incredible horror at the commission of such a crime. Winston'ın tam karşısında durdu, umarsızca içini döktü: "Ne dersin, beni vurmazlar, değil mi, dostum? He stopped right in front of Winston, sighing desperately: "What do you think they won't shoot me, will they, man? Durup dururken niye vursunlar ki? Why would they shoot out of nowhere? İnsan elinde olmayan düşünceleri yüzünden vurulur mu? Do people get shot because of thoughts that are out of their hands? Duruşmaların hakça yapıldığını biliyorum. I know the trials are fair. Evet, bu konuda güveniyorum onlara! Yes, I trust them on this one! Sicilimi biliyorlardır, değil mi? They know my record, right? Sen biliyorsun nasıl bir herif olduğumu. You know what a jerk I am. Kendi çapımda fena bir adam değilimdir işte. I'm not a bad guy in my own way. Pek zeki sayılmam, tamam, ama salağın teki olduğum da söylenemez. I'm not exactly smart, okay, but I'm not an idiot either. Parti için elimden geleni yapmaya çalıştım, değil mi? I tried my best for the party, didn't I? Söylesene, beş yılla kurtulur muyum sence? Tell me, do you think I'll get away with five years? Hadi on yıl olsun! Benim gibi bir adam çalışma kampında çok işe yarar. A man like me would come in handy in labor camp. Bir kerecik yoldan çıktım diye öldürmezler değil mi beni?" They wouldn't kill me for straying once, would they?"

"Suçlu musun?" "Are you guilty?" dedi Winston. said Winston.

"Tabii ki suçluyum!" "Of course I'm guilty!" diye bağırdı Parsons, tele+ekrana dalkavukça bakarak. exclaimed Parsons, squinting at the tele+screen. "Parti masum bir adamı tutuklayacak değil ya!" "The party's not about to arrest an innocent man!" Kurbağayı andıran yüzüne bir dinginlik, dahası bir ermişlik gelmişti. A serenity, moreover, a saintliness came to his frog-like face. "Düşüncesuçu korkunç bir şeydir, dostum," dedi bir özdeyiş söylüyormuşçasına. “Thoughtcrime is a terrible thing, my friend,” he said as if speaking a proverb. "Sinsi bir şeydir. "It's a sneaky thing. Adamı esir alır da, farkına bile varmazsın. You take the man prisoner and you don't even notice. Beni nasıl ele geçirdi, biliyor musun? You know how it got me? Uykumda! İster inan, ister inanma. Believe it or not. Çalışıp çabalayan, üzerine düşeni yapmaya çalışan bir adamım ben, kafamın içinde kötü şeyler olduğunu nereden bileyim. I am a man who works hard and tries to do his part, how do I know that bad things are in my head. Sonra uykumda konuşmaya başlamışım. Then I started talking in my sleep. Hem de ne demişim, biliyor musun?" And you know what I said?"

Sağlığından söz ederken tiksinç bir şey söylemek zorunda kalan biri gibi, sesini alçalttı. He lowered his voice, like someone who had to say something disgusting when talking about his health.

"'Kahrolsun Büyük Birader!' "'Down with Big Brother!' Evet, böyle demişim. Yes, that's what I said. Hem de kaç kere. And how many times. Aramızda kalsın, dostum, iş çığırından çıkmadan beni yakaladıklarına öyle memnunum ki. Between us, man, I'm so glad they caught me before it got out of hand. Mahkemeye çıktığımda onlara ne diyeceğim, biliyor musun? 'Sağ olun,' diyeceğim, 'çok geç olmadan beni kurtardığınız için sağ olun.'" 'Thank you,' I will say, 'thank you for rescuing me before it was too late.'"

Winston "Seni kim ihbar etti?" Winston "Who reported you?" diye sordu. she asked.

Parsons, üzünçlü bir övünçle, "Küçük kızım," diye karşılık verdi "Meğer kapı deliğinden dinlemiş. "My little girl," replied Parsons with sad pride, "she had heard through the peephole. Uykumda söylediklerimi ertesi gün devriyelere yetiştirmiş. He had what I said in my sleep to patrol the next day. Yedi yaşında bir bacaksızdan bekler misin? Would you expect a legless seven-year-old? Ama en küçük bir kin beslemiyorum ona karşı. But I hold not the slightest grudge against him. Tam tersine, övünç duyuyorum onunla. On the contrary, I am proud of him. Demek, iyi yetiştirmişim." So, I was well trained."

Birkaç kez daha sarsak sarsak gitti geldi; dönüp dönüp istekle tuvalete bakıyordu. A few more times he floundered; He turned and looked eagerly at the toilet. Sonra birden şortunu indirdi. Then he pulled his shorts down.

"Özür dilerim, dostum," dedi. "I'm sorry, man," he said. "Ne yapayım. "What do I do. Geldi işte." It's here."

Koca poposunu klozete yerleştirdi. He placed his big butt on the toilet. Winston elleriyle yüzünü kapattı. Winston covered his face with his hands.

Tele+ekrandan, "Smith!" From the tele+screen, "Smith!" diye bir bağırtı geldi. came a shout. "6079 Smith W! "6079 Smith W! Aç yüzünü. Open your face. Hücrede yüzünü örtmek yasak." It is forbidden to cover one's face in the cell."

Winston yüzünü açtı. Winston opened his face. Parsons tuvalette gürültülü bir biçimde uzun uzun işini gördü. Parsons spent a long time noisily in the toilet. Sonra anlaşıldı ki sifon bozuktu; hücre saatlerce kokudan geçilmedi. Then it turned out that the siphon was broken; the cell did not pass the smell for hours.

Parsons'ı götürdüler. They took Parsons. Nedendir bilinmez, daha başka tutuklular da geldi gitti. For some reason, more detainees came and went. İçlerinde "101 Numaralı Oda"ya götürülmüş bir kadın da vardı; o odanın adı geçmeyegörsün, tir tir titremeye başlıyor, beti benzi kireç kesiliyordu. Among them was a woman who had been taken to "Room 101"; Let the name of that room be mentioned, it would start to tremble and turn pale. Bir ara Winston tahmin yürütmeye çalıştı: Oraya sabahleyin getirildiyse şimdi öğleden sonra olmalıydı, yok öğleden sonra getirildiyse o zaman şimdi gece yarısı olsa gerekti. At one point Winston tried to guess: if it was brought there in the morning, it must have been noon now; if it had been brought in the afternoon, then it must have been midnight now. Hücrede kadınlı erkekli altı mahkûm vardı. There were six inmates in the cell, male and female. Hepsi de hiç kıpırdamadan oturuyordu. They were all sitting still. Winston'ın tam karşısında, yüzü tıpkı iri, zararsız bir kemirgenin yüzüne benzeyen, çenesiz, dişlek bir adam oturmaktaydı. Opposite Winston sat a chinless, toothy man with a face like that of a large harmless rodent. Pençe pençe olmuş, tombul yanaklarının altı o kadar sarkmıştı ki, yediklerini orada biriktirdiği izlenimini uyandırıyordu. His claws were clawed, and his chubby cheeks were so drooping that he gave the impression that he had stored his food there. Açık gri gözlerini ürkek ürkek içeridekilerin yüzlerinde gezdiriyor, biriyle göz göze gelince de bakışlarını kaçırıveriyordu. His light gray eyes would run timidly over the faces of the people inside, and when he met someone's eye, he would look away.

Kapı açıldı, içeriye bir mahkûm daha girdi; Winston adamı görür görmez tepeden tırnağa ürperdi. The door opened, another prisoner entered; Winston shuddered from head to foot as soon as he saw the man. Sıradan, kılıksız bir adamdı, mühendis ya da teknisyen olabilirdi. He was an ordinary, scruffy man, he could have been an engineer or a technician. Ama Winston'ı asıl afallatan, yüzünün sıskalığıydı. But it was the frailty of his face that stunned Winston. Avurdu avurduna göçmüştü. He had gone hand in hand. Yüzü o kadar zayıftı ki, ağzı ve gözleri kocaman kalıyordu; gözlerinde, birine ya da bir şeye karşı korkunç, ölümcül bir nefret okunuyordu. His face was so thin that his mouth and eyes remained huge; There was a terrible, deadly hatred for someone or something in his eyes.

Adam, Winston'ın biraz ilerisine oturdu. The man sat a little ahead of Winston. Winston dönüp bir daha bakmadı adama, ama acılar içindeki, kadidi çıkmış yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu. Winston did not turn to look at the man again, but his tormented, ladylike face did not leave his mind. Birden ne olduğunu anladı. He suddenly realized what had happened. Adam açlıktan ölüyordu. The man was starving. Nerdeyse aynı anda hücredekilerin de aklına aynı şey gelmişti. Almost at the same time, the same thought occurred to the people in the cell. Tahta sırada çepeçevre oturanlar şöyle bir kıpırdandılar. The people sitting all around on the wooden bench stirred. Çenesiz adam, gözlerini yeni gelene dikiyor, sonra suçluluk duyarak bakışlarını kaçırıyor, ama dayanamayıp yeniden bakmaktan alamıyordu kendini. The chinless man stared at the newcomer, then looked away guiltily, but couldn't help but stare again. Biraz sonra, oturduğu yerde kıpırdanmaya başladı. After a while, he began to fidget in his seat. Sonunda kalktı, hücrede paytak paytak gezinirken elini tulumunun cebine daldırdı, bir parça kirli ekmeği utanarak, yüzü bir deri bir kemik kalmış adama uzattı. At last he got up, digging his hand into the pocket of his overalls as he wobbled around the cell, and shyly handed a piece of dirty bread to the emaciated man.

Tele+ekrandan kulakları sağır eden, korkunç bir bağırtı geldi. A deafening, terrible yell came from the tele+screen. Çenesiz adam korkudan havaya sıçradı. The chinless man jumped into the air in fright. Suratı kurukafaya dönmüş adam, kendisine uzatılan armağanı almak istemediğini bütün dünyaya göstermek istercesine, ellerini hemen arkasına götürdü. The skull-faced man put his hands behind his back, as if to show the whole world that he did not want to take the gift handed to him.

Tele+ekrandaki ses, "Bumstead!" diye gürledi. he growled. "2713 Bumstead J! Bırak o ekmeği elinden!" Let go of that bread!"

Çenesiz adam ekmeği yere bıraktı. The chinless man put the bread down.

"Olduğun yerde kal," dedi ses. "Stay where you are," said the voice. "Yüzünü kapıya dön. "Face the door. Kıpırdayayım deme." Don't tell me to move."

Çenesiz adam deneni yaptı. The chinless man did the experiment. Tombul, sarkık yanaklarının titremesine engel olamıyordu. He couldn't help the trembling of his chubby, drooping cheeks. Kapı gıcırdayarak açıldı. The door creaked open. İçeri girip bir adım yana çekilen genç subayın ardından, kısa boylu, tıknaz, kolları kaslı, ense kulak yerinde bir muhafız belirdi. After the young officer who entered and stepped aside, a short, stocky, muscular arm and neck-to-ear guard appeared. Gelip çenesiz adamın karşısına dikildi ve subayın bir işaretiyle, suratının ortasına var gücüyle korkunç bir yumruk attı. He came and stood before the chinless man and, at the signal of the officer, threw a terrible punch in the face with all his might. Yumruğun gücüyle nerdeyse ayakları yerden kesilen adam savrulup gitti, tuvaletin altına çarptı. The man, who was nearly swept off his feet by the force of the fist, flew off and crashed into the bottom of the toilet. Kendinden geçmişçesine yerde yatarken, ağzından burnundan koyu bir kan geldi. As he lay on the floor as if ecstatic, a thick stream of blood came from his mouth and nose. Elinde olmadan hafif bir inilti çıktı ağzından. A soft groan escaped his lips. Yerde dertop olduktan sonra elleri ve dizleri üstünde güçlükle doğruldu. After slumping on the ground, he stood up with difficulty on his hands and knees. Takma dişleri, ağzından gelen kanlı salyalara bulanarak yere düştü. His dentures fell to the ground, covered in bloody spittle from his mouth.

Tutuklular, elleri dizlerinde kenetlenmiş, hiç kıpırdamadan oturuyorlardı. The detainees sat motionless, their hands clasped on their knees. Çenesiz adam zorlukla kalkıp yerine oturdu. The chinless man scrambled to his feet and sat down. Yüzünün bir yanı şimdiden morarmaya başlamıştı. One side of his face was already starting to bruise. Dudakları davul gibi şişmiş, ağzı, tam ortasında kara bir delik bulunan kıpkırmızı bir et yığınına dönmüştü. His lips were swollen like a drum, and his mouth was a lump of crimson flesh with a black hole in the center. Ara sıra tulumunun göğsüne kan damlıyordu. Occasionally, blood dripped onto the chest of his overalls. Gri gözleri, daha da suçlu bakışlarla, bu onur kırıcı olaydan ötürü kendisini ne kadar aşağıladıklarını anlamak istercesine öbürlerinin yüzlerinde dolaşıyordu. His gray eyes swept over the faces of the others, looking even more guilty, as if he wanted to understand how humiliated they had been for this humiliating act.

Kapı açıldı. Door opened. Subay, suratı bir deri bir kemik kalmış adama el etti. The officer took the man with the emaciated face.

"101 Numaralı Oda'ya," dedi. “To Room 101,” he said.

Winston'ın oturduğu taraftan boğuk bir ses geldi, bir hareketlenme oldu. A muffled sound came from Winston's side, there was movement. Adam kendini yere attığı gibi diz çökmüş, ellerini kenetlemişti. The man knelt as he threw himself to the ground, his hands clasped.

"Yoldaş! Komutanım!" My commander!" diye haykırdı. she cried. "Beni neden oraya götürüyorsunuz ki? "Why are you taking me there? Size bildiğim her şeyi anlatmadım mı? Haven't I told you everything I know? Öğreneceğiniz başka ne kaldı ki? What else is left for you to learn? Her şeyi itiraf ettim, söylemediğim hiçbir şey kalmadı! I confessed everything, there is nothing left that I did not say! Varsa söyleyin, hemen itiraf edeyim. Let me know if there is, and I'll admit it right away. İsterseniz yazıp verin, imzalayayım! Write it down if you want, and I'll sign it! Yeter ki 101 Numaralı Oda'ya götürmeyin!" Just don't take it to Room 101!"

Subay, "101 Numaralı Oda'ya," diye yineledi. “To Room 101,” the officer repeated.

Adamın zaten sararıp solmuş yüzü öyle bir renge bürünmüştü ki, Winston'ın ağzı açık kaldı. The man's already pale face was such a color that Winston's mouth fell open. İnsan görse inanmazdı, ama adamın yüzü yemyeşil olmuştu. One wouldn't believe it if he saw it, but the man's face turned green.

"Dilediğinizi yapın bana!" "Do whatever you want to me!" diye uludu. he howled. "Haftalardır aç bıraktınız zaten. "You've been starving for weeks already. Bitirin şu işi, bırakın öleyim. Finish this job, let me die. Vuracaksınız vurun. You will hit. Asacaksanız asın. If you're going to hang it, hang it. İsterseniz yirmi beş yıl verin. Give it twenty-five years if you want. Başka kimi ele vermemi istiyorsanız söyleyin. Let me know who else you want me to betray. Kim olduğunu söyleyin, yeter; istediğiniz her şeyi söylerim. Tell me who it is, enough is enough; I'll say anything you want. Kim olduğu, ona ne yapacağınız umurumda değil. I don't care who he is or what you do to him. Benim bir karım, üç de çocuğum var. I have a wife and three children. En büyüğü altı yaşında. The oldest is six years old. Topunu getirip gözlerimin önünde gırtlaklarını kesin, gıkımı çıkarmam. Bring your ball and slit their throats right in front of my eyes, I won't give a fuck. Yeter ki 101 Numaralı Oda'ya götürmeyin beni!" Just don't take me to Room 101!"

"101 Numaralı Oda'ya," dedi subay. “To Room 101,” the officer said.

Adam, kendi yerine bir başka kurban ararcasına, çılgın bakışlarla öteki tutuklulara göz gezdirdi. The man glanced wildly at the other prisoners, as if searching for another victim in his place. Bakışları çenesiz adamın darmadağın olmuş yüzüne takıldı. His gaze fell on the chinless man's disheveled face. İncecik kolunu ona doğru uzattı. He stretched his slender arm towards her.

"Götürmeniz gereken bu işte, ben değilim!" "This is the job you have to take, not me!" diye bağırdı. yell. "Suratı dağıtıldıktan sonra neler dediğini duymadınız. "You didn't hear what he said after his face was cleared. Bana bir fırsat verin, size neler söylediğini bir bir anlatayım. Give me a chance, let me tell you one by one what he told you. Parti'ye karşı olan o, ben değilim." He's against the Party, not me." Muhafızlar üstüne yürüdüler. The guards marched on him. Adam avazı çıktığı kadar haykırmaya başladı. The man began to scream as much as he could. "Onu duymadınız!" "You didn't hear him!" diye tekrarlıyordu. he was repeating. "Tele+ekranda bir terslik oldu. "There's something wrong with the tele+screen. Sizin aradığınız o. Beni bırakın, onu alın!" It's what you're looking for. Let me go, take him!"

İki irikıyım muhafız onu kollarından yakalamaya kalktı. Two burly guards tried to grab him by the arms. Ama tam o sırada kendini yere attığı gibi tahta sıranın demir ayaklarından birine yapıştı. But just then, as he threw himself on the ground, he clung to one of the iron legs of the wooden bench. Bir hayvan gibi uluyup duruyordu. He was howling like an animal. Muhafızlar onu oradan çekip almak için tutup asıldılar, ama demire akıl almaz bir güçle yapışmıştı. The guards grabbed and hung him to pull him from there, but he clung to the iron with unimaginable strength. Yirmi saniye kadar asılıp durdular. They hung on for twenty seconds. Tutuklular, elleri dizlerinin üstünde kenetlenmiş, sessizce oturuyor, doğruca önlerine bakıyorlardı. The detainees sat silently, their hands clasped on their knees, looking straight ahead. Adam çok geçmeden ulumayı kesti; demire olanca gücüyle tutunmaktan soluğu kesilmişti. The man soon stopped howling; He was out of breath from clinging to the iron with all his might. Sonra birden değişik bir haykırış duyuldu. Then suddenly a different cry was heard. Muhafızlardan birinin postalıyla attığı tekme, adamın elinin parmaklarını kırmıştı. The kick by one of the guards with his boot had broken the fingers of his hand. Ayaklarından tutup sürüklediler. They dragged him by the feet.

"101 Numaralı Oda'ya," dedi subay. “To Room 101,” the officer said.

Dışarı çıkarırlarken güçlükle yürüyor, başı önünde, parçalanan elini ovuşturuyordu, karşı koyacak gücü kalmamıştı. He was walking with difficulty as they took him out, rubbing his shattered hand in front of his head, he had no strength to resist.

Uzun bir süre geçti. It's been a long time. Yüzü kaşık kadar kalmış adamı götürdüklerinde gece yarısı idiyse, şimdi sabah olmalıydı; yok, götürdüklerinde sabah idiyse, şimdi öğleden sonra olsa gerekti. If it was midnight when they took the man whose face was as big as a spoon, it must have been morning now; no, if it was morning when they took them, it must have been afternoon now. Winston saatlerdir bir başınaydı. Winston had been alone for hours. Daracık sırada oturmaktan o kadar acı çekiyordu ki, ikide bir kalkıp hücrenin içinde dolanıyor, üstelik tele+ekrandan da bir uyarı gelmiyordu. He was in so much pain sitting in the narrow bench that he got up every second and walked around the cell, and there was no warning from the tele+screen. Çenesiz adamın yere düşürdüğü ekmek parçası hâlâ oradaydı. The piece of bread the chinless man had dropped was still there. Başlangıçta ona bakmamak için ne yapacağını bilemiyordu, ama çok geçmeden açlık yerini susuzluğa bıraktı. At first she didn't know what to do to avoid looking at him, but soon hunger gave way to thirst. Ağzında yapış yapış, kötü bir tat vardı. He had a sticky, bad taste in his mouth. İçerideki uğultu ve hiç kapatılmayan beyaz ışık baygınlık veriyor, kafasının içini bomboş hissetmesine yol açıyordu. The hum inside and the white light that was never turned off was giving him a swoon, making him feel empty inside. Kemiklerindeki ağrı dayanılmaz olduğunda ayağa kalkıyor, ayağa kalkınca da başı döndüğü için hemen oturuyordu. He stood up when the pain in his bones was unbearable, and when he stood up he immediately sat up because he was dizzy. Bedensel duyumlarını biraz denetim altına alabildiğinde, yeniden dehşete kapılıyordu. Once she was able to get some control of her bodily sensations, she was terrified again. Kimi zaman, gittikçe azalan bir umutla, O'Brien ve jilet düşüyordu aklına. Sometimes, with fading hope, he thought of O'Brien and the razor. Jileti yemeğin içine gizleyerek gönderebilirlerdi, ama yemek verildiği yoktu ki. They could have hidden the razor in the food, but there was no food given. Julia daha da belli belirsiz geçiyordu aklından. Julia was even more vaguely thinking about it. Bir yerlerde acı çekiyor olmalıydı, belki de kendisinden çok daha kötü durumdaydı. O anda acı içinde çığlık atıyor olabilirdi. He could have been screaming in pain at that moment. "Acımı iki katına çıkararak Julia'yı kurtarabilecek olsam, bunu yapar mıyım? "If I could save Julia by doubling my pain, would I do it? Evet, yaparım," diye geçirdi aklından. Yes, I will,” he thought. Ama böyle yapmak zorunda olduğunu bildiği için aldığı düşünsel bir karardı bu. But it was an intellectual decision he made because he knew he had to do so. Gerçekten içinden geldiği için değil. Not because it really comes from within. İnsan burada acıdan ve acının yaklaşmakta olduğunu sezmekten başka hiçbir şey duyumsayamıyordu. Here one could feel nothing but pain and sense that it was approaching. Kaldı ki, insanın gerçekten acı çekerken, hangi nedenle olursa olsun acısının artmasını istemesi mümkün müydü? After all, is it possible for a person to want his pain to increase for whatever reason while he is in real pain? Ama bu soruyu yanıtlamak şimdilik olanaksızdı. But it was impossible to answer this question for now.

Yeniden postal sesleri duyuldu. The mail sounds were heard again. Kapı açıldı, içeriye O'Brien girdi. The door opened and O'Brien entered.

Winston yerinden fırladı. Winston sprang from his seat. O'Brien'ı görmenin şaşkınlığıyla boş bulunmuş, yıllardır ilk kez tele+ekranın varlığını unutmuştu. Shocked by the sight of O'Brien, he had forgotten, for the first time in years, that tele+screen existed.

"Demek sizi de yakaladılar!" "So they got you too!" diye bağırdı. yell.

O'Brien, nerdeyse pişmanlık içeren belli belirsiz bir alaycılıkla, "Beni çoktan yakalamışlardı," dedi. "They've already got me," O'Brien said with a vaguely remorseful sarcasm. Yana çekildi. He pulled back. Elinde uzun siyah copuyla, iriyarı bir muhafız belirdi. A burly guard appeared with a long black baton in his hand.

"Bunu biliyordun, Winston," dedi O'Brien. "You knew that, Winston," said O'Brien. "Sakın kendini kandırma. "Don't fool yourself. Biliyordun bunu, hep biliyordun." You knew it, you always knew it."

Evet, şimdi anlıyordu, başından beri biliyordu. Yes, he was getting it now, he had known all along. Ama şimdi bunu düşünecek vakit yoktu. But there was no time to think about that now. Gözü muhafızın elindeki coptan başka bir şey görmüyordu. His eyes saw nothing but the baton in the guard's hand. Her an bir yerine inebilirdi cop: kafasına, kulağına, koluna, dirseğine... The baton could land anywhere at any moment: on his head, on his ear, on his arm, on his elbow...

Ve indi dirseğine! And now on your elbow! Bir eliyle dirseğini tutarak, inme inmişçesine dizlerinin üstüne çöktü. Grabbing his elbow with one hand, he dropped to his knees as if he had had a stroke. Her şey sapsarı bir ışığa boğuldu. Everything was flooded with a pale yellow light. Tek bir cop darbesinin bu kadar acı vermesi olacak şey değildi! It wasn't uncommon for a single baton blow to cause so much pain! Işık dağıldığında, ikisinin tepesine dikilmiş, kendisine baktığını gördü. When the light dispersed, he saw the two of them standing on top of him, staring at him. Muhafız gülmekten kırılıyordu. The guard was bursting with laughter. En azından bir soru yanıtını bulmuştu. At least one question had an answer. İnsan hiçbir zaman, hiçbir nedenle acısının artmasını isteyemezdi. One could never, for any reason, wish to increase his suffering. Olsa olsa acısının dinmesini isteyebilirdi. He could only wish for the pain to go away. Dünyada fiziksel acı kadar kötü bir şey olamazdı. Nothing in the world could be worse than physical pain. Felç olmuş sol kolunu tutarak yerde kıvranırken, acı karşısında kahramanlık taslanamaz, asla kahramanlık taslanamaz, diye düşünüp duruyordu. Writhing on the ground, clutching his paralyzed left arm, he kept thinking, there is no heroism in the face of pain, no heroism.