×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

Book - Kızıl Saçlılar Kulübü - Arthur Conan Doyle, KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 02

KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 02

“Böyle bir şeyi dünyada göremezsiniz Bay Holmes. Kuzeyden, güneyden, doğudan ve batıdan, saçında birazcık kızıl ton olan bir sürü erkek şehire gelmiş adresi soruyordu. Fleet Sokağı, kızıl saçlı insanlarla dolup taşıyordu. Pope's Court, bir manavın portakal tezgâhına dönmüştü. Bir tek ilandan sonra tüm ülkede bu kadar kızıl saçlı toplanabileceği hiç aklıma gelmemişti. Kızılın her tonunu görebilirdiniz: saman kırmızısı, limoni, portakal kırmızısı, kiremit rengi, karaciğer rengi, tuğla kırmızısı; fakat Spaulding'in dediği gibi tam, hakiki, alev kırmıısı saç yoktu aralarında. Ben olsam bu kalabalığı görüp vazgeçerdim ama Spaulding'e söz geçiremedim. Nasıl becerdi bilmem, onu itti, bunu çekti, beni sürükleyerek bir şekilde kalabalığın arasından çıkarıp büronun önündeki merdivenlere kadar getirdi. Merdivende iki yönde insan akını vardı, bazıları umutla yukarı çıkıyor, diğerleri işe alınmadıkları için üzgün geri dönüyordu. İtişe kakışa sonunda büronun kapısına geldik.”

Müşterimiz bir an için durakladı. Holmes “Yaşadıklarınız çok ilginç,” diyerek araya girdi ve hafızasını tazelemek için biraz enfiye çekti. “Lütfen ilginç hikâyenize devam edin.”

“Büroda, birkaç sandalye vardı, tahta bir masanın arkasında kızıl saçlı küçük bir adam oturuyordu. Gelen her adaya birşeyler soruyor ve sonra da herbirini sudan bahanelerle eliyordu. İşe kabul edilmek o kadar da kolay görünmüyordu. Fakat sıra bize geldiğinde bu küçük adam bana herkesten daha iyi davrandı, daha rahat konuşabilmek için kapıyı kapattı.

“Çırağım ‘Bay Jabez Wilson;' diye beni takdim etti, ‘Kulüpte işe girmek istiyor.' “ ‘Kendisi bu işe çok uygun,' diye cevap verdi ufak adam. ‘Her tarife tıpatıp uyuyor. Şimdiye kadar bu kadar güzelini gördüğümü hatırlamıyorum.' Bunu söyledikten sonra bir adım geri çekildi, başını yana eğerek gözlerini saçıma dikti; utanır gibi olmuştum. Derken yerinden fırladı, elimi sıktı ve beni başarımdan ötürü candan kutladı.

“ ‘Daha fazla beklemek haksızlık olur, ‘ dedi. ‘Emin olmak için bazı şeyler yapmam gerek, bunun için lütfen kusuruma bakmayın,' diyerek iki eliyle saçıma yapışıp çekti; acıdan bağırdım. ‘Gözleriniz yaşardı,' diyerek saçlarımı bıraktı. ‘Gördüğüm kadarıyla herşey yolunda. Kusura bakmayın bayım; bu konuda dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü daha önceden iki kez perukla, bir kez de boyayla kandırıldık. Neyse sizinki hakikiymiş. Başıma gelenlerin hepsini anlatsam aklınız durur.' Pencereye yanaştı, dışarıda bekleyenlere uygun kişinin işe alındığını var gücüyle haykırdı. Aşağıdan bir uğultu koptu, herkes oflayıp poflayarak farklı yönlere doğru gözden kayboldu. Artık ben ve patronum dışında başka kızıl saçlı kalmadı.

“ ‘Benim adım,' dedi, ‘Duncan Ross. Ben de soylu velinimetimizin vakfından yararlanan bir emekliyim. Evli misiniz Bay Wilson? Çocuklarınız var mı?' “Olmadığını söyledim.

“Yüzü aniden asıldı.

“ ‘Eyvaah' dedi ciddiyetle. ‘Bu kötü. Bunu duyduğuma üzüldüm. Çünkü vakıf, özellikle kızıl saçlıları bir araya getirmek ve de onların nesilden nesile çoğalmasını sağlamak amacıyla kuruldu. Bekâr olmanız büyük talihsizlik.' “Bunun üzerine benim de yüzüm asıldı Bay Holmes, çünkü işi alamayacağımı sandım. Fakat adam birkaç dakika düşündükten sonra razı olduğunu söyledi.

“ ‘Bir başkası olsaydı hiç acımazdım, fakat sizin gibi saçları olan biri için kuralları biraz esnetmeliyiz' dedi. ‘Yeni işinize ne zaman başlayabilirsiniz?' “ ‘E, biraz aptalca gelebilir ama zaten bir işim var,' dedim. “ ‘Zararı yok Bay Wilson!' dedi Vincent Spaulding. ‘Zaten bütün gün çalışacak değilsiniz.' “ ‘Hangi saatlerde çalışacağım?' diye sordum.

“ ‘Saat ondan ikiye kadar.' “Bir rehinci en çok akşamlan çalışır Bay Holmes, özellikle de ödeme gününden önceki perşembe ve cuma akşamları. Bu yüzden sabahları birkaç kuruş kazanmanın bana hiçbir zararı olmayacaktı. Hem çırağıma güveniyordum, işleri bensiz de yürütebilirdi.

“ ‘Bu bana çok uygun,' dedim. ‘Peki, ya ücret?' “ ‘Haftada 4 sterlin.' “ ‘Ya yapılacak iş?' “ ‘Tamamen göstermelik.' “ ‘Tamamen göstermelik derken ne demek istiyorsunuz?”

“ ‘Yapacağınız bütün iş, mesai saati boyunca büroda ya da en azından binada olmak. Eğer dışarı çıkarsanız, işi sonsuza kadar kaybedersiniz. Bu konuda vasiyetnamedeki şartlar gayet açık. Tüm zaman zarfında bürodan çıktığınız anda şartlara uymamış olursunuz.' “ ‘Kabul, topu topu günde dört saat nasıl olsa, bu yüzden dışarı çıkmayı hiç düşünmem,' dedim. “ ‘Hiçbir bahane kabul edilmez,' dedi Bay Duncan Ross, ‘ne hastalık, ne iş, ne de başka bir şey. Hep büroda olmanız gerekiyor, yoksa işi unutun.' “ ‘Peki, yapılacak iş nedir?' “Britannica Ansiklopedisi'nin kopyasını çıkarmak. İlk cildinden başlarsınız. Kâğıt, kalem ve mürekkebi kendiniz getireceksiniz, biz sadece bu masayla sandalyeyi veriyoruz. Yarın başlayabilir misiniz?' “ ‘Tabii,' diye cevap verdim. “ ‘O halde görüşmek üzere, Bay Jabez Wilson. Şansınız yaver gidip bu güzel işi aldığınız için sizi tebrik ederim.' Selamlayarak beni kapıya kadar geçirdi, ben de çırağımla eve döndüm. Şans yüzüme güldüğü için o kadar mutluydum ki ne dediğimi, ne yaptığımı bilmiyordum. Bütün gün bu meseleyi düşündüm ve akşam olduğunda yine keyfim kaçmıştı, çünkü bu işin içinde bir bit yeniği olabileceğini düşünmeye başladım. Birinin böyle bir vasiyet bırakması veya Britannica Ansiklopedisi'nin kopyasını çıkarmak gibi basit bir şey için dünyanın parasını vermelerini aklım almıyordu. Vincent Spaulding beni neşelendirmek için elinden geleni yaptı fakat yatma zamanı geldiğinde bu işten çekilmeyi aklıma koymuştum.

Ertesi sabah, farklı bir ruh haliyle uyandım ve işe bir göz atmaya karar verdim. Gidip bir şişe mürekkep, bir dolmakalem ve yedi sayfa kağıt alarak Pope's Court'un yolunu tuttum. “İşyerine varınca doğrusu şaşkınlıkla karışık bir sevinç duydum; her şey hazır ve mükemmeldi. Masa benim için hazırlanmış, Bay Duncan Ross da işe gelip gelmediğimi kontrol etmek için beni bekliyordu. ‘A' harfinden başlamamı söyledi ve beni yalnız bıraktı. Ama ara sıra gelip bir göz atıyor, herşeyin yolunda gidip gitmediğini kontrol ediyordu. Saat tam ikide beni uğurladı, yazdıklarıma iltifat etti ve ben çıktıktan sonra büronun kapısını kilitledi.

“Günler böyle geçti, Bay Holmes. Derken cumartesi günü geldi çattı, müdür haftalık ücretim olan dört sterlinimi verdi. Ertesi hafta da aynı şekilde paramı aldım, ondan sonraki hafta da. Her sabah saat onda işe başlıyor, öğleden sonra ikide ayrılıyordum. Zamanla Bay Duncan Ross sadece sabahları gelmeye başladı, bir süre sonra da hiç gelmez oldu. Buna rağmen, odayı bir an için bile olsa terk etmeye cesaret edemedim, çünkü ne zaman geleceğini bilemezdim, iş çok iyi ve bana da gayet uygun olduğu için kaybetmeyi göze alamazdım.

“Böylece sekiz hafta çalıştım. Çok geçmeden ‘B' harfine başlayacağımı umuyordum. Dünyanın kağıdını harcamış, yazdıklarımla neredeyse bir rafı doldurmuştum. Derken iş birden sona erdi.”

“Sona mı erdi?”

“Evet efendim. Hem de bu sabah. Her zamanki gibi saat onda işe gittim ama kapı kapalıydı; kilitlemişlerdi. Üzerine astıkları bir kartona da bazı şeyler yazmışlardı. İşte burada, kendiniz okuyun.”

Bir dosya kâğıdı büyüklüğünde beyaz bir karton parçası uzattı. Üzerinde şöyle yazıyordu:

KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ KAPANDI

9 EKİM 1890

Sherlock Holmes'le ben bu kısa haberi ve arkasındaki üzgün yüzü inceledik. Fakat meselenin komik tarafı o kadar ağır bastı ki dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladık.

“Bunda hiç de gülünecek bir şey yok,” diye bağırdı müşteri, kızıl saçlarının diplerine kadar kızararak. “Bana gülmekten başka yapabileceğiniz bir şey yoksa gideyim daha iyi.”

“Hayır, hayır,” diye atıldı Holmes, adamı henüz kalktığı sandalyeye tekrar oturtarak. “Bu vakayı hayatta kaçırmam. O kadar ilginç ki. Darılmayın ama hikâyenizin komik bir tarafı da var. Kapıda bu yazıyı görünce ne yaptığınız, söyler misiniz.”

“Çok şaşırdım beyefendi. Ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra çevredeki bürolara uğrayarak sordum, ama kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Sonunda, giriş katında muhasebecilik yapan bina sahibini buldum ve Kızıl Saçlılar Kulübü'ne ne olduğunu sordum. Böyle bir kulübü hiç duymadığını söyledi. Ardından ona Bay Duncan Ross'un kim olduğunu sordum. Bu ismi ilk defa duyuyormuş.

“ ‘Yani,' dedim, ‘4 numaradaki kiracı.' “ ‘Kim? Kızıl saçlı adam mı?' “ ‘Evet, o.' “ ‘Haa, onun adı William Morris'tir,' dedi. ‘Kendisi avukattır. Burayı kendi yerine geçene kadar geçici bir büro olarak kullanıyordu. Dün taşındı.' “ ‘Onu nerede bulabilirim?' “ ‘Yeni bürosunda. Bana adresi vermişti. Evet, King Edward Sokağı 17 Numara,St. Paul civarı.' “ ‘Hemen yola koyuldum Bay Holmes, fakat adrese gittiğimde suni diz kapağı imal eden bir atölye çıktı karşıma. Kimse de William Morris veya Duncan Ross adında birini tanımıyordu.”

“Peki, ondan sonra ne yaptınız?”

“Saxe-Coburg Meydanı'ndaki evime döndüm ve çırağımın fikrini sordum. O da işin içinden çıkamadı. Sadece beklememi önerdi; postayla haber gelebilirdi. Ama bu benim için yeterli değildi Bay Holmes. Böyle bir işi durup dururken kaybetmek istemiyordum. Zor durumdaki insanlara tavsiyede bulunduğunuzu önceden duymuş olduğumdan doğruca size geldim.”

“Çok da iyi ettiniz,” dedi Holmes. “Başınızdan geçenler son derece ilginç. Bu vakayla seve seve ilgileneceğim. Anlattıklarınızdan çıkarabildiğim kadarıyla, göründüğünden daha ciddi bir durumla karşı karşıya olabiliriz.”

“Hem de çok ciddi!” dedi Bay Jabez Wilson. “Çünkü haftada dört sterlin kaybediyorum.”

“Sizin kişisel olarak,” diye söze girdi Holmes, “bu garip kulüpten zarar gördüğünüzü hiç sanmıyorum. Aksine, bugüne kadar yaklaşık 30 sterlin kazanmışsınız, üstüne üstlük ‘A' harfiyle başlayan konularda bir sürü bilginiz oldu. Aslında hiçbir kaybınız olmamış!”

“Hayır bayım. Öyle değil. Bilmek istediğim, bu heriflerin kim oldukları ve eğer bu bir şakaysa benimle neden böyle oynadıklarıdır. Zira bu şaka onlara şimdiye kadar otuz iki sterline mal oldu.”

“Bazı noktaları açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. İlk olarak size şunu sormak istiyorum Bay Wilson: Şu ilk gazete ilanını size gösteren çırağınız ne zamandır sizinle birlikte çalışıyor?”

“O zamanlar yanıma gireli bir ay olmuştu.”

“Sizi nasıl gelip buldu?”

“İlan vermiştim.”

“Tek başvuran o muydu?”

“Hayır, bir düzine aday vardı.”

“Neden onu seçtiniz?”

“Çünkü becerikliydi ve ucuza çalışmaya razıydı.”

“Tam olarak söylersek, yarım maaşa.”

“Evet.

“Bize Vincent Spaulding'i tarif eder misiniz?” “Kısa boylu, sağlam yapılı, hareketli biri. En az otuz yaşlarında olmasına rağmen yüzünde hiç tüy yok. Alnında ise beyaz bir leke var asit yanığı gibi bir şey.”

Holmes heyecan içinde oturduğu yerden doğruldu. “Tam tahmin ettiğim gibi,” dedi. “Kulaklarında küpe deliği var mıydı?”

“Evet, efendim. Gençken bir çingene kulağına küpe deliği açmış.”

“Hmm,” dedi Holmes düşünceli bir halde sandalyesine tekrar gömülerek. “Hâlâ sizinle mi?”

“Evet, efendim. Hatta onu bıraktım da geldim.”

“Siz yokken işleriniz yürüyor mu?”

“Hiç şikayetim olmadı efendim. Sabahları pek iş olmaz zaten.”

“Bu kadarı yeterli Bay Wilson. Bir-iki güne kalmaz, size haber veririm. Bugün cumartesi, sanırım pazartesiye kadar bu bilmeceyi çözeriz.”

“Ee, Watson,” dedi Holmes, misafirimiz gittikten sonra. “Ne diyorsun sen bu işe?”

“Hiçbir şey,” diye cevap verdim dürüstçe. “Çok esrarlı bir iş.”

“Genelde,” dedi Holmes, “bir şey ne kadar garip görünüyorsa, o denli az gizemlidir. Nasıl ki sıradan bir yüzü tarif etmekle çıkarmak zorsa, hergünkü sıradan meseleleri de kafa yorarak çözmek o kadar zordur. Ama bu meselede daha hızlı davranmalıyım.”

“Peki,ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordum.

“Pipo içmeyi,” diye cevap verdi. “Bu, en az üç pipoluk bir problem. Senden ricam, elli dakika boyunca ağzını açmaman.” Ayaklarını sandalyeden çekti, ince dizlerini şahin gagasını andıran burnuna yaklaştırdı ve gözlerini kapatarak orada öylece oturdu. Ağzındaki siyah piposu garip bir kuşun gagası gibi duruyordu. Bir süre sonra, uyuyakaldığını düşünmeye başlamıştım ki birden sandalyesinden fırladı; kesin bir karara varmış gibiydi. Piposunu şöminenin üstüne koyarak konuşmaya başladı:

“Bugün öğleden sonra St. James Salonu'nda Sarasate'nin konseri var . Ne dersin Watson? Hastaların senin yakanı bir-iki saatliğine bırakır mı dersin?”

“Bugün yapacak bir şeyim yok. İşim hiçbir zaman fazla vaktimi almıyor zaten.”

“O halde şapkanı alıp benimle gel. Önce şehir merkezine gideceğim, yolda öğlen yemeği yiyebiliriz. Bugünkü programda Alman müziği var, bunu İtalyan veya Fransız müziğine tercih ettiğimi bilirsin. O müziği dinlerken, insan içine kapanıveriyor, benim de şu sırada buna ihtiyacım var. Gidelim!”


KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 02

“Böyle bir şeyi dünyada göremezsiniz Bay Holmes. “You don't see such a thing in the world, Mr. Holmes. Kuzeyden, güneyden, doğudan ve batıdan, saçında birazcık kızıl ton olan bir sürü erkek şehire gelmiş adresi soruyordu. A bunch of men from the north, the south, the east, and the west, with a bit of red in their hair, had come to the city and asked for the address. Fleet Sokağı, kızıl saçlı insanlarla dolup taşıyordu. Fleet Street was swarming with red-haired people. Pope's Court, bir manavın portakal tezgâhına dönmüştü. Pope's Court had become the orange counter of a greengrocer. Bir tek ilandan sonra tüm ülkede bu kadar kızıl saçlı toplanabileceği hiç aklıma gelmemişti. I never thought that after a single posting, there could be so many redheads all over the country. Kızılın her tonunu görebilirdiniz: saman kırmızısı, limoni, portakal kırmızısı, kiremit rengi, karaciğer rengi, tuğla kırmızısı; fakat Spaulding'in dediği gibi tam, hakiki, alev kırmıısı saç yoktu aralarında. You could see every shade of red: straw red, lemon red, orange red, brick red, liver color, brick red; but, as Spaulding had said, there was no full, genuine, flame-red hair between them. Ben olsam bu kalabalığı görüp vazgeçerdim ama Spaulding'e söz geçiremedim. I would have seen this crowd and given up, but I couldn't get Spaulding to rule. Nasıl becerdi bilmem, onu itti, bunu çekti, beni sürükleyerek bir şekilde kalabalığın arasından çıkarıp büronun önündeki merdivenlere kadar getirdi. I don't know how he managed it, he pushed it, pulled this, dragged me out of the crowd somehow up the stairs in front of the office. Merdivende iki yönde insan akını vardı, bazıları umutla yukarı çıkıyor, diğerleri işe alınmadıkları için üzgün geri dönüyordu. There was an influx of people in both directions on the staircase, some going up hopefully, others coming back sad that they weren't hired. İtişe kakışa sonunda büronun kapısına geldik.” After a scuffle, we finally arrived at the office door.”

Müşterimiz bir an için durakladı. Our customer paused for a moment. Holmes “Yaşadıklarınız çok ilginç,” diyerek araya girdi ve hafızasını tazelemek için biraz enfiye çekti. "What you've been through is very interesting," Holmes interjected and took some snuff to refresh his memory. “Lütfen ilginç hikâyenize devam edin.” “Please continue your interesting story.”

“Büroda, birkaç sandalye vardı, tahta bir masanın arkasında kızıl saçlı küçük bir adam oturuyordu. “In the office, there were several chairs, with a little red-haired man sitting behind a wooden table. Gelen her adaya birşeyler soruyor ve sonra da herbirini sudan bahanelerle eliyordu. He was asking something to every incoming island and then sifting out each one with lame excuses. İşe kabul edilmek o kadar da kolay görünmüyordu. Getting the job didn't seem that easy. Fakat sıra bize geldiğinde bu küçük adam bana herkesten daha iyi davrandı, daha rahat konuşabilmek için kapıyı kapattı. But when it was our turn, this little man treated me better than anyone else, closing the door so we could talk more freely.

“Çırağım ‘Bay Jabez Wilson;' diye beni takdim etti, ‘Kulüpte işe girmek istiyor.' “My apprentice 'Mr. Jabez Wilson;' she introduced me. 'She wants to get a job at the club.' “ ‘Kendisi bu işe çok uygun,' diye cevap verdi ufak adam. “'He's well suited for the job,' replied the little man. ‘Her tarife tıpatıp uyuyor. 'Every recipe fits perfectly. Şimdiye kadar bu kadar güzelini gördüğümü hatırlamıyorum.' I don't remember ever seeing such a beautiful one.' Bunu söyledikten sonra bir adım geri çekildi, başını yana eğerek gözlerini saçıma dikti; utanır gibi olmuştum. Having said this, he took a step back, tilting his head to the side, staring at my hair; I felt ashamed. Derken yerinden fırladı, elimi sıktı ve beni başarımdan ötürü candan kutladı. Then he jumped up, shook my hand, and congratulated me cordially on my success.

“ ‘Daha fazla beklemek haksızlık olur, ‘ dedi. "'It would be unfair to wait any longer,' he said. ‘Emin olmak için bazı şeyler yapmam gerek, bunun için lütfen kusuruma bakmayın,' diyerek iki eliyle saçıma yapışıp çekti; acıdan bağırdım. 'I need to do some things to make sure, please excuse me for that,' he said, pulling my hair with both hands; I cried out in pain. ‘Gözleriniz yaşardı,' diyerek saçlarımı bıraktı. "You'd have tears in your eyes," she said, letting go of my hair. ‘Gördüğüm kadarıyla herşey yolunda. 'As far as I can see, everything is fine. Kusura bakmayın bayım; bu konuda dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü daha önceden iki kez perukla, bir kez de boyayla kandırıldık. Excuse me, sir; We have to be careful about this, because we've been tricked twice by wigs and once by dye. Neyse sizinki hakikiymiş. Anyway, yours is genuine. Başıma gelenlerin hepsini anlatsam aklınız durur.' If I tell you everything that happened to me, your mind will stop.' Pencereye yanaştı, dışarıda bekleyenlere uygun kişinin işe alındığını var gücüyle haykırdı. He approached the window and shouted with all his might that the right person had been hired for those waiting outside. Aşağıdan bir uğultu koptu, herkes oflayıp poflayarak farklı yönlere doğru gözden kayboldu. There was a roar from below, everyone sighing and puffing and disappearing in different directions. Artık ben ve patronum dışında başka kızıl saçlı kalmadı. No more redheads except me and my boss.

“ ‘Benim adım,' dedi, ‘Duncan Ross. “'My name is,' he said, 'Duncan Ross. Ben de soylu velinimetimizin vakfından yararlanan bir emekliyim. I am also a retiree who benefits from the foundation of our noble benefactor. Evli misiniz Bay Wilson? Are you married, Mr Wilson? Çocuklarınız var mı?' Do you have children?' “Olmadığını söyledim. “I said it wasn't.

“Yüzü aniden asıldı. “His face suddenly fell.

“ ‘Eyvaah' dedi ciddiyetle. “ 'Oh,' he said solemnly. ‘Bu kötü. 'This is bad. Bunu duyduğuma üzüldüm. Sorry to hear that. Çünkü vakıf, özellikle kızıl saçlıları bir araya getirmek ve de onların nesilden nesile çoğalmasını sağlamak amacıyla kuruldu. Because the foundation was established with the aim of bringing together red-haired people and ensuring their reproduction from generation to generation. Bekâr olmanız büyük talihsizlik.' It's unfortunate that you're single.' “Bunun üzerine benim de yüzüm asıldı Bay Holmes, çünkü işi alamayacağımı sandım. “At that, I frowned, too, Mr. Holmes, because I thought I wouldn't get the job. Fakat adam birkaç dakika düşündükten sonra razı olduğunu söyledi. But the man thought for a few minutes and said he agreed.

“ ‘Bir başkası olsaydı hiç acımazdım, fakat sizin gibi saçları olan biri için kuralları biraz esnetmeliyiz' dedi. “I wouldn't mind if it was anyone else, but for someone with hair like you, we have to bend the rules a little bit,” he said. ‘Yeni işinize ne zaman başlayabilirsiniz?' 'When can you start your new job?' “ ‘E, biraz aptalca gelebilir ama zaten bir işim var,' dedim. “ 'Well, it might sound a little silly, but I already have a job,' I said. “ ‘Zararı yok Bay Wilson!' “ 'It's okay, Mr. Wilson!' dedi Vincent Spaulding. said Vincent Spaulding. ‘Zaten bütün gün çalışacak değilsiniz.' 'You won't be working all day anyway.' “ ‘Hangi saatlerde çalışacağım?' “ 'What hours will I work?' diye sordum. I asked.

“ ‘Saat ondan ikiye kadar.' “ 'Ten to two o'clock.' “Bir rehinci en çok akşamlan çalışır Bay Holmes, özellikle de ödeme gününden önceki perşembe ve cuma akşamları. “A pawnshop works best in the evening, Mr. Holmes, especially on the Thursday and Friday evenings before payday. Bu yüzden sabahları birkaç kuruş kazanmanın bana hiçbir zararı olmayacaktı. So it wouldn't hurt me to earn a few bucks in the morning. Hem çırağıma güveniyordum, işleri bensiz de yürütebilirdi. Besides, I trusted my apprentice, he could run the business without me.

“ ‘Bu bana çok uygun,' dedim. “I said, 'This suits me very well.' ‘Peki, ya ücret?' 'Well, what about the fee?' “ ‘Haftada 4 sterlin.' “ '£4 a week.' “ ‘Ya yapılacak iş?' “ 'What about work?' “ ‘Tamamen göstermelik.' “ 'It's purely for show.' “ ‘Tamamen göstermelik derken ne demek istiyorsunuz?” "What do you mean by 'totally for show'?"

“ ‘Yapacağınız bütün iş, mesai saati boyunca büroda ya da en azından binada olmak. “ 'All you have to do is be in the office or at least in the building during office hours. Eğer dışarı çıkarsanız, işi sonsuza kadar kaybedersiniz. If you go out, you will lose the job forever. Bu konuda vasiyetnamedeki şartlar gayet açık. The terms in the will are very clear in this regard. Tüm zaman zarfında bürodan çıktığınız anda şartlara uymamış olursunuz.' During the entire time, the moment you leave the office, you have not complied with the terms.' “ ‘Kabul, topu topu günde dört saat nasıl olsa, bu yüzden dışarı çıkmayı hiç düşünmem,' dedim. “I said, 'Well, it's just four hours a day anyway, so I never think of going out.' “ ‘Hiçbir bahane kabul edilmez,' dedi Bay Duncan Ross, ‘ne hastalık, ne iş, ne de başka bir şey. “'No excuses are accepted,' said Mr. Duncan Ross, 'not sickness, not work, or anything else. Hep büroda olmanız gerekiyor, yoksa işi unutun.' You have to be at the office all the time, or forget about the job.' “ ‘Peki, yapılacak iş nedir?' “ 'Well, what's the work to be done?' “Britannica Ansiklopedisi'nin kopyasını çıkarmak. “Making a copy of the Encyclopædia Britannica. İlk cildinden başlarsınız. You start from the first volume. Kâğıt, kalem ve mürekkebi kendiniz getireceksiniz, biz sadece bu masayla sandalyeyi veriyoruz. You will bring your own paper, pen and ink, we only provide this table and chair. Yarın başlayabilir misiniz?' Can you start tomorrow?' “ ‘Tabii,' diye cevap verdim. “ 'Sure,' I replied. “ ‘O halde görüşmek üzere, Bay Jabez Wilson. “'See you then, Mr. Jabez Wilson. Şansınız yaver gidip bu güzel işi aldığınız için sizi tebrik ederim.' Good luck and congratulations on getting this beautiful job.' Selamlayarak beni kapıya kadar geçirdi, ben de çırağımla eve döndüm. He walked me to the door, greeting me, and I returned home with my apprentice. Şans yüzüme güldüğü için o kadar mutluydum ki ne dediğimi, ne yaptığımı bilmiyordum. I was so happy that luck smiled on me that I didn't know what I was saying or what I was doing. Bütün gün bu meseleyi düşündüm ve akşam olduğunda yine keyfim kaçmıştı, çünkü bu işin içinde bir bit yeniği olabileceğini düşünmeye başladım. I've been thinking about this all day, and by evening I'm out of my mind again, because I'm starting to think there might be something wrong with this. Birinin böyle bir vasiyet bırakması veya Britannica Ansiklopedisi'nin kopyasını çıkarmak gibi basit bir şey için dünyanın parasını vermelerini aklım almıyordu. I couldn't believe they would pay the world for something as simple as someone leaving a will or making a copy of the Encyclopædia Britannica. Vincent Spaulding beni neşelendirmek için elinden geleni yaptı fakat yatma zamanı geldiğinde bu işten çekilmeyi aklıma koymuştum. Vincent Spaulding did his best to cheer me up, but when it was time for bed, I made up my mind to quit.

Ertesi sabah, farklı bir ruh haliyle uyandım ve işe bir göz atmaya karar verdim. The next morning, I woke up in a different mood and decided to take a look at work. Gidip bir şişe mürekkep, bir dolmakalem ve yedi sayfa kağıt alarak Pope's Court'un yolunu tuttum. I went to Pope's Court, taking a bottle of ink, a fountain pen, and seven sheets of paper. “İşyerine varınca doğrusu şaşkınlıkla karışık bir sevinç duydum; her şey hazır ve mükemmeldi. “When I arrived at the workplace, I actually felt a mixture of astonishment; everything was ready and perfect. Masa benim için hazırlanmış, Bay Duncan Ross da işe gelip gelmediğimi kontrol etmek için beni bekliyordu. The table was set for me, and Mr. Duncan Ross was waiting for me to check if I was at work. ‘A' harfinden başlamamı söyledi ve beni yalnız bıraktı. He told me to start with the letter 'A' and left me alone. Ama ara sıra gelip bir göz atıyor, herşeyin yolunda gidip gitmediğini kontrol ediyordu. But he would come and take a look from time to time, to see if everything was alright. Saat tam ikide beni uğurladı, yazdıklarıma iltifat etti ve ben çıktıktan sonra büronun kapısını kilitledi. He said goodbye to me at exactly two o'clock, complimented my writing, and locked the office door after I had left.

“Günler böyle geçti, Bay Holmes. “The days passed like this, Mr. Holmes. Derken cumartesi günü geldi çattı, müdür haftalık ücretim olan dört sterlinimi verdi. Then came Saturday, when the manager gave me my weekly wage of four pounds. Ertesi hafta da aynı şekilde paramı aldım, ondan sonraki hafta da. I got my money the same way the next week, and the week after that. Her sabah saat onda işe başlıyor, öğleden sonra ikide ayrılıyordum. I started work at ten in the morning and left at two in the afternoon. Zamanla Bay Duncan Ross sadece sabahları gelmeye başladı, bir süre sonra da hiç gelmez oldu. Over time, Mr. Duncan Ross started coming only in the mornings, and after a while he didn't show up at all. Buna rağmen, odayı bir an için bile olsa terk etmeye cesaret edemedim, çünkü ne zaman geleceğini bilemezdim, iş çok iyi ve bana da gayet uygun olduğu için kaybetmeyi göze alamazdım. However, I did not dare to leave the room even for a moment, because I did not know when he would come, because the business was so good and I could not afford to lose it.

“Böylece sekiz hafta çalıştım. “So I studied for eight weeks. Çok geçmeden ‘B' harfine başlayacağımı umuyordum. I was hoping that before long I would start the letter 'B'. Dünyanın kağıdını harcamış, yazdıklarımla neredeyse bir rafı doldurmuştum. I had spent the world's paper and almost filled a shelf with my writings. Derken iş birden sona erdi.” Then the job suddenly ended.”

“Sona mı erdi?” “Is it over?”

“Evet efendim. "Yes sir. Hem de bu sabah. Also this morning. Her zamanki gibi saat onda işe gittim ama kapı kapalıydı; kilitlemişlerdi. I went to work at ten o'clock as usual, but the door was closed; they were locked. Üzerine astıkları bir kartona da bazı şeyler yazmışlardı. They also wrote some things on a cardboard they hung on it. İşte burada, kendiniz okuyun.” Here it is, read for yourself.”

Bir dosya kâğıdı büyüklüğünde beyaz bir karton parçası uzattı. He held out a piece of white cardboard the size of a file. Üzerinde şöyle yazıyordu: On it was written:

KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ KAPANDI RED HAIR CLUB CLOSED

9 EKİM 1890 OCTOBER 9, 1890

Sherlock Holmes'le ben bu kısa haberi ve arkasındaki üzgün yüzü inceledik. Sherlock Holmes and I have studied this short story and the sad face behind it. Fakat meselenin komik tarafı o kadar ağır bastı ki dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladık. But the funny side of the issue was so heavy that we couldn't stand it and started to laugh with laughter.

“Bunda hiç de gülünecek bir şey yok,” diye bağırdı müşteri, kızıl saçlarının diplerine kadar kızararak. “There's no laughing matter in that,” the customer shouted, blushing to the roots of his red hair. “Bana gülmekten başka yapabileceğiniz bir şey yoksa gideyim daha iyi.” "I'd better go if you have nothing else to do but laugh at me."

“Hayır, hayır,” diye atıldı Holmes, adamı henüz kalktığı sandalyeye tekrar oturtarak. “No, no,” Holmes snapped, putting the man back in the chair from which he had just risen. “Bu vakayı hayatta kaçırmam. “I will not miss this case in my life. O kadar ilginç ki. It's so interesting. Darılmayın ama hikâyenizin komik bir tarafı da var. Don't be offended, but there's a funny side to your story, too. Kapıda bu yazıyı görünce ne yaptığınız, söyler misiniz.” Can you tell me what you did when you saw this inscription on the door?

“Çok şaşırdım beyefendi. “I am very surprised, sir. Ne yapacağımı bilemiyordum. I didn't know what to do. Sonra çevredeki bürolara uğrayarak sordum, ama kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Then I stopped by the surrounding offices and asked, but no one knew anything. Sonunda, giriş katında muhasebecilik yapan bina sahibini buldum ve Kızıl Saçlılar Kulübü'ne ne olduğunu sordum. Finally, I found the owner of the building, who was the accountant on the ground floor, and asked the Redhead Club what had happened. Böyle bir kulübü hiç duymadığını söyledi. He said he had never heard of such a club. Ardından ona Bay Duncan Ross'un kim olduğunu sordum. Then I asked him who Mr. Duncan Ross was. Bu ismi ilk defa duyuyormuş. It was the first time he heard this name.

“ ‘Yani,' dedim, ‘4 numaradaki kiracı.' “'So,' I said, 'tenant number 4.' “ ‘Kim? Kızıl saçlı adam mı?' The red-haired man?' “ ‘Evet, o.' “ 'Yes, he is.' “ ‘Haa, onun adı William Morris'tir,' dedi. ‘Kendisi avukattır. Burayı kendi yerine geçene kadar geçici bir büro olarak kullanıyordu. He used it as a temporary office until he took his place. Dün taşındı.' It was moved yesterday.' “ ‘Onu nerede bulabilirim?' “ 'Where can I find him?' “ ‘Yeni bürosunda. “'In his new office. Bana adresi vermişti. He gave me the address. Evet, King Edward Sokağı 17 Numara,St. Yes, 17 King Edward Street, St. Paul civarı.' Paul's vicinity.' “ ‘Hemen yola koyuldum Bay Holmes, fakat adrese gittiğimde suni diz kapağı imal eden bir atölye çıktı karşıma. “I set out at once, Mr. Holmes, but when I got to the address, I came across a workshop that manufactures artificial kneecaps. Kimse de William Morris veya Duncan Ross adında birini tanımıyordu.” And nobody knew anyone named William Morris or Duncan Ross.”

“Peki, ondan sonra ne yaptınız?” "Well, what did you do after that?"

“Saxe-Coburg Meydanı'ndaki evime döndüm ve çırağımın fikrini sordum. “I returned to my home in Saxe-Coburg Square and asked my apprentice's opinion. O da işin içinden çıkamadı. He couldn't get out of the business either. Sadece beklememi önerdi; postayla haber gelebilirdi. He suggested that I just wait; could come by mail. Ama bu benim için yeterli değildi Bay Holmes. But that wasn't enough for me, Mr. Holmes. Böyle bir işi durup dururken kaybetmek istemiyordum. I didn't want to lose a job like this out of the blue. Zor durumdaki insanlara tavsiyede bulunduğunuzu önceden duymuş olduğumdan doğruca size geldim.” I have come straight to you because I have heard before that you advise people in distress.”

“Çok da iyi ettiniz,” dedi Holmes. “Very well done,” said Holmes. “Başınızdan geçenler son derece ilginç. “What you've been through is extremely interesting. Bu vakayla seve seve ilgileneceğim. I will gladly deal with this case. Anlattıklarınızdan çıkarabildiğim kadarıyla, göründüğünden daha ciddi bir durumla karşı karşıya olabiliriz.” As far as I can tell from your description, we may be dealing with a more serious situation than it seems.”

“Hem de çok ciddi!” dedi Bay Jabez Wilson. “Very serious!” said Mr Jabez Wilson. “Çünkü haftada dört sterlin kaybediyorum.” "Because I'm losing four pounds a week."

“Sizin kişisel olarak,” diye söze girdi Holmes, “bu garip kulüpten zarar gördüğünüzü hiç sanmıyorum. "I don't think you, personally," said Holmes, "have been harmed by this strange club. Aksine, bugüne kadar yaklaşık 30 sterlin kazanmışsınız, üstüne üstlük ‘A' harfiyle başlayan konularda bir sürü bilginiz oldu. On the contrary, you've earned around £30 so far, plus you've learned a lot about subjects starting with the letter 'A'. Aslında hiçbir kaybınız olmamış!” In fact, you didn't have any losses!”

“Hayır bayım. “No, sir. Öyle değil. Not like that. Bilmek istediğim, bu heriflerin kim oldukları ve eğer bu bir şakaysa benimle neden böyle oynadıklarıdır. What I want to know is who these guys are and if this is a joke why are they playing me like that. Zira bu şaka onlara şimdiye kadar otuz iki sterline mal oldu.” For this joke has cost them thirty-two pounds so far.”

“Bazı noktaları açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. “We need to clarify some points. İlk olarak size şunu sormak istiyorum Bay Wilson: Şu ilk gazete ilanını size gösteren çırağınız ne zamandır sizinle birlikte çalışıyor?” First I want to ask you, Mr. Wilson: How long has your apprentice been working with you, who showed you that first newspaper ad?"

“O zamanlar yanıma gireli bir ay olmuştu.” “It had been a month since he had joined me back then.”

“Sizi nasıl gelip buldu?” “How did he find you?”

“İlan vermiştim.” “I posted an ad.”

“Tek başvuran o muydu?” “Was he the only applicant?”

“Hayır, bir düzine aday vardı.” “No, there were a dozen candidates.”

“Neden onu seçtiniz?” “Why did you choose him?”

“Çünkü becerikliydi ve ucuza çalışmaya razıydı.” “Because he was resourceful and willing to work cheap.”

“Tam olarak söylersek, yarım maaşa.” “For half a salary, to be exact.”

“Evet.

“Bize Vincent Spaulding'i tarif eder misiniz?” “Can you describe Vincent Spaulding to us?” “Kısa boylu, sağlam yapılı, hareketli biri. “He's short, well-built, and active. En az otuz yaşlarında olmasına rağmen yüzünde hiç tüy yok. Although he is at least thirty years old, he has no hair on his face. Alnında ise beyaz bir leke var asit yanığı gibi bir şey.” He has a white spot on his forehead, something like an acid burn.”

Holmes heyecan içinde oturduğu yerden doğruldu. Holmes sat up excitedly. “Tam tahmin ettiğim gibi,” dedi. “Just as I expected,” he said. “Kulaklarında küpe deliği var mıydı?” “Did he have earring holes in his ears?”

“Evet, efendim. "Yes sir. Gençken bir çingene kulağına küpe deliği açmış.” When he was young, a gypsy made an earring hole in his ear.”

“Hmm,” dedi Holmes düşünceli bir halde sandalyesine tekrar gömülerek. “Hmm,” said Holmes thoughtfully, sinking back into his chair. “Hâlâ sizinle mi?” "Still with you?"

“Evet, efendim. "Yes sir. Hatta onu bıraktım da geldim.” I even left him and came.”

“Siz yokken işleriniz yürüyor mu?” "Is your business running while you're gone?"

“Hiç şikayetim olmadı efendim. “I have no complaints, sir. Sabahları pek iş olmaz zaten.” Not much work in the morning anyway.”

“Bu kadarı yeterli Bay Wilson. “That's enough, Mr. Wilson. Bir-iki güne kalmaz, size haber veririm. In a day or two, I'll let you know. Bugün cumartesi, sanırım pazartesiye kadar bu bilmeceyi çözeriz.” It's Saturday, and I think we'll solve this riddle by Monday."

“Ee, Watson,” dedi Holmes, misafirimiz gittikten sonra. “Well, Watson,” said Holmes, after our visitor had left. “Ne diyorsun sen bu işe?” “What do you say to this job?”

“Hiçbir şey,” diye cevap verdim dürüstçe. “Nothing,” I answered honestly. “Çok esrarlı bir iş.” “A very mysterious business.”

“Genelde,” dedi Holmes, “bir şey ne kadar garip görünüyorsa, o denli az gizemlidir. "Usually," said Holmes, "the more strange something looks, the less mysterious it is. Nasıl ki sıradan bir yüzü tarif etmekle çıkarmak zorsa, hergünkü sıradan meseleleri de kafa yorarak çözmek o kadar zordur. Just as it is difficult to describe an ordinary face by describing it, it is so difficult to solve ordinary everyday issues by thinking about it. Ama bu meselede daha hızlı davranmalıyım.” But I must act quicker on this matter.”

“Peki,ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordum. "So what are you gonna do?" I asked.

“Pipo içmeyi,” diye cevap verdi. “To smoke a pipe,” he replied. “Bu, en az üç pipoluk bir problem. “This is a problem of at least three pipes. Senden ricam, elli dakika boyunca ağzını açmaman.” Ayaklarını sandalyeden çekti, ince dizlerini şahin gagasını andıran burnuna yaklaştırdı ve gözlerini kapatarak orada öylece oturdu. I'm asking you not to open your mouth for fifty minutes." He took his feet off the chair, brought his thin knees close to his hawksbill nose, and sat there with his eyes closed. Ağzındaki siyah piposu garip bir kuşun gagası gibi duruyordu. His black pipe in his mouth looked like the beak of a strange bird. Bir süre sonra, uyuyakaldığını düşünmeye başlamıştım ki birden sandalyesinden fırladı; kesin bir karara varmış gibiydi. After a while, I was beginning to think that he had fallen asleep when he suddenly jumped out of his chair; He seemed to have come to a firm decision. Piposunu şöminenin üstüne koyarak konuşmaya başladı: Putting his pipe on the fireplace, he began to speak:

“Bugün öğleden sonra St. “This afternoon at St. James Salonu'nda Sarasate'nin konseri var . There's Sarasate's concert at James Hall. Ne dersin Watson? What do you think, Watson? Hastaların senin yakanı bir-iki saatliğine bırakır mı dersin?” Do you think your patients will take care of you for an hour or two?”

“Bugün yapacak bir şeyim yok. “I have nothing to do today. İşim hiçbir zaman fazla vaktimi almıyor zaten.” My job never takes much of my time anyway.”

“O halde şapkanı alıp benimle gel. “Then take your hat and come with me. Önce şehir merkezine gideceğim, yolda öğlen yemeği yiyebiliriz. I'm going to the city center first, we can have lunch on the way. Bugünkü programda Alman müziği var, bunu İtalyan veya Fransız müziğine tercih ettiğimi bilirsin. Today's program includes German music, you know I prefer it to Italian or French music. O müziği dinlerken, insan içine kapanıveriyor, benim de şu sırada buna ihtiyacım var. While listening to that music, one becomes withdrawn, which is what I need right now. Gidelim!”