×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

Kaderi Değiştiren, İtiraf Et Rahatla

Hiç adınızın önemini düşündünüz mü? Bazı yerlerde ad yalnızca bir addır ve anlamı yoktur, veya kaybolmuştur. Fakat Türkiye'de pek çok adın bir anlamı var. Kişinin adı, onunla ilgili bir mesaj verir veya özelliklerini bildirir. Ya da anne-babanızın olmanızı istediği tipte bir insanı tanımlar. Sizin adınız ne kadar önemli ve onun anlamının belirttiği standartlara göre yaşamaya çalışıyor musunuz? 21 Haziran 1934'te Türkiye Büyük Millet Meclisi soyadı kanununu kabul etti. Bu kanuna göre her Türk vatandaşının soyadı alması zorunlu hale getirildi. Bu kanundan önce, resmi soyadının olmaması ticarî ve sosyal ilişkileri çok karmaşık hale getiriyordu. İnsanlar soyadı yerine babalarının adını, memleketlerinin adını, mesleklerini veya bir lâkap kullanıyorlardı. Örneğin, Demirci Ali, veya Mehmet Osmanoğlu. Ne kadar çok Osmanoğlu olduğunu ancak hayal edebilirsiniz! O zaman yaşamış olsaydınız hangi soyadını seçerdiniz? Belki şöyle bir konuşma gelişirdi: “İsmail, kendine hangi soyadını seçeceksin?” “Bilmiyorum. Bu konuda düşünüyorum. Daha bir şey bulamadım. Sence benim soyadım ne olmalı?” “Bana kalırsa senin soyadın Çayiçer olmalı, zira bütün yaptığın bu!” İsmail arkadaşı Emin'e bir küp şeker atarak güldü. “Ya, peki sen orada o çay kaşığıyla ne yapıyorsun, odun mu kesiyorsun?” Aslında yasaya göre soyadı komik veya tuhaf olamazdı. Ayrıca, bir kişinin rütbesinin veya devlet hizmetindeki konumunun, yabancı soyadlarının ve yabancı uyruk belirten soyadlarının da kullanımı kabul edilmeyecekti. Soyadı Türkçe olmak zorundaydı. Emin ciddileşerek “İsmail” dedi, “Neden Yılmaz soyadını almıyorsun? Savaşta çok kahramanlık gösterdin. Muharebelerde her zaman cephe hattındaydın. Hiçbir şeyden korkmazdın. Bahçene gelen yaban domuzunun üzerine yürüdüğün zamanı hatırlıyor musun? Senden o kadar korkmuştu ki kaçıp gitmişti. Soyadın Yılmaz olmalı.” Evet, bir ad karakterimiz ve kişiliğimiz hakkında derin bilgiler verebilir. Ayrıca, yapmış olduğumuz bir şeyle ilgili olarak da önem taşıyabilir. 24 Kasım 1934 tarihinde Türkiye'de başka bir yasa çıktı. Bu da soyadıyla ilgiliydi, ancak bu kez onursal bir soyadıydı. Ülkesi için tüm yaptıklarının anısına, Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya Atatürk soyadı verildi. Halkını sömürgeciliğin tehdidinden kurtarmış ve yeni bir ulusun babası olmuştu. Kendisi, en büyük eserinin Cumhuriyet'in kurulması olduğunu söylemişti. Aynı yıl çıkan başka bir yasayla, eski toplumdaki “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Paşa” ifadelerinin ve unvanlarının kullanılması yasaklandı. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı'nda verilen madalyalar haricinde, Osmanlı rütbeleri ve unvanları da artık kullanılmayacaktı. Türk halkı yeni bir döneme girmişti ve eski dönem geride bırakılacaktı. Türkiye, yeni bir yol üzerindeki yeni bir ulustu. Her şey farklı olacaktı ve yeni adlar ile unvanlar, meydana gelen değişikliği gözler önüne seriyordu. Bu da bizi Kutsal Kitap'taki öykümüze getiriyor. İbrahim'in torunu Yakup'un da ilginç bir adı vardı. Önceki dersimizden hatırlarsanız, ikizlerin sonra doğanıydı. Annesinin rahminden gelirken, eliyle büyük kardeşi Esav'ın topuğunu tutuyordu. Emin'in cesaretinden dolayı İsmail'e “Yılmaz” soyadını vermek istemesi gibi, Yakup'a da ağabeyinin “topuğunu tuttuğu” için bu ad verilmişti. Ancak “topuk tutma”nın yanı sıra, adının mecazî bir anlamı da vardı. “Yakup” adı aynı zamanda “hileci”, yani hileyle, güçle, veya taktik kullanarak birinin ayağını kaydırıp onun mevkisini ya da yerini alan kişi anlamına gelir. Ve ne yazık ki Yakup bu mecazî anlama uygun yaşadı. Bir önceki dersimizi hatırlarsanız, Yakup'un nasıl babasını kandırıp ağabeyi yerine kutsamayı kendi üzerine aldığını okumuştuk. Gerçek anlamda bir entrikacı ve gaspçı olmuştu. Yakup, bu aldatma eyleminden sonra ağabeyi Esav'dan kaçarak dayısı Lavan'ın Harran'daki evine gitti. Harran'ın yeri, geleneksel olarak günümüz Türkiye'sinde, Şanlıurfa'nın güneyindedir. Bu haksız hareketlerinden tövbe etmiş olmalı, zira bir gece Rab Yakup'a rüyasında konuşarak onu bir daha hiçbir zaman yalnız bırakılmayacağına dair temin etti. Ancak daha da önemlisi, Allah İbrahim'le ve İshak'la yaptığı antlaşmayı yücelterek, Yakup'la da yeniledi. Yakup'un hayatının akrabasının evine vardıktan sonra dertsiz tasasız ve rahat geçtiğini söylemek doğru olmaz. “İnsan ektiğini biçer” diye bir deyim vardır. Yakup aldatma ekmişti ve sonunda bunu biçti. Yakup, Lavan'ın iki kızından genç olanı Rahel'le evlenmek istedi. Ancak onun başlık parası için 7 yıl çalıştıktan sonra, Lavan onu aldatarak büyük kızıyla evlendirdi. Yakup öfkelenmişti, ancak Lavan Yakup'un küçük kızıyla da evlenmesine izin verdi. Ancak onun başlık parası için de 7 yıl çalışması gerekecekti. Yıllar boyunca, Lavan'ın sürekli olarak ticarî ilişkilerinde Yakup'u aldatmaya çalışmasına rağmen, Allah Yakup'u bereketlemeye devam etti. Çocukları oldu ve pek çok büyükbaş ve küçükbaş hayvan sürüleri edindi. Bir gün Allah ona memleketine geri dönmesini söyledi. Ancak Yakup çok korktu, çünkü Esav'ın hâlâ kızgın olup olmadığını bilmiyordu. Ve kendisini hâlâ öldürmek istiyorsa ailesine ne olacaktı? Dedesinin yıllarca önce yaptığı gibi, Rabb'e itaat ederek eve gitmeye başladı. Öyküyü Yaratılış 32. bölüm, 1-5 ayetlerinden okumaya başlayalım: 1 Yakup yoluna devam ederken, Tanrı'nın melekleriyle karşılaştı. 2 Onları görünce, “Tanrı'nın ordugahı bu” diyerek oraya Mahanayim22 adını verdi. 3 Yakup Edom topraklarında, Seir ülkesinde yaşayan ağabeyi Esav'a önceden haberciler gönderdi. 4 Onlara şu buyruğu verdi: “Efendim Esav'a şöyle deyin: Kulun Yakup diyor ki, ‘Şimdiye kadar Lavan'ın yanında konuk olarak kaldım. 5 Öküzlere, eşeklere, davarlara, erkek ve kadın kölelere sahip oldum. Efendimi hoşnut etmek için önceden haber gönderiyorum.' ” Yakup'un ağabeyine mesaj göndererek ona “efendim” demesine dikkat edin. Yakup kavga etmek veya bir numara olmak istemiyordu. Mesajı barış mesajıydı ve Esav'ın da aynı şeyi istediğini umuyordu. Bu ayetler Yakup'un değişmiş olduğunu gösteriyor. Ağabeyine üstün gelmeye çalışan hırslı genç adamın yerini, olgun bir Allah adamı almıştı. Esav'ın verdiği yanıtı görmek için 6-12 ayetlerine bakalım: 6 Haberciler geri dönüp Yakup'a, “Ağabeyin Esav'ın yanına gittik” dediler, “Dört yüz adamla seni karşılamaya geliyor. 7 Yakup çok korktu, sıkıldı. Yanındaki adamları, davarları, sığırları, develeri iki gruba ayırdı. 8 “Esav gelir, bir gruba saldırırsa, hiç değilse öteki grup kurtulur” diye düşündü. 9 Sonra şöyle dua etti: “Ey atam İbrahim'in, babam İshak'ın Tanrısı RAB! Bana,‘Ülkene, akrabalarının yanına dön, seni başarılı kılacağım' diye söz ver- din. 10 Bana gösterdiğin bunca iyiliğe, güvene layık değilim. Şeria Irmağı'nı geçtiğimde değneğimden başka bir şeyim yoktu. Şimdi iki orduyla döndüm. 11 Yalvarırım, beni ağabeyim Esav'dan koru. Gelip bana, çocuklarla annelerine saldırmasından korkuyorum. 12 ‘Seni kesinlikle başarılı kılacağım, soyunu denizin kumu gibi sayılamayacak kadar çoğaltacağım' diye söz vermiştin bana.” Bu kesinlikle mağrur ve kibirli bir adamın duası değil. Bu, aldatmanın ve günahın bedelini anlamış, alçakgönüllü bir adamın duası. Tövbekâr bir adamın duası. 13-24 ayetleriyle devam edelim: 13-15 Yakup geceyi orada geçirdi. Birlikte getirdiği hayvanlardan ağabeyi Esav'a armağan olarak iki yüz keçi, yirmi teke, iki yüz koyun, yirmi koç, yavrularıyla birlikte otuz dişi deve, kırk inek, on boğa, yirmi dişi, on erkek eşek ayırdı. 16 Bunları ayrı sürüler halinde kölelerine teslim ederek, “Önümden gidin, sürüler arasında boşluk bırakın” dedi. 17 Birinci köleye buyruk verdi: “Ağabeyim Esav'la karşılaştığında, ‘Sahibin kim, nereye gidiyorsun? Önündeki bu hayvanlar kimin?' diye sorarsa, 18 ‘Kulun Yakup'un' diyeceksin, ‘Efendisi Esav'a armağan olarak gönderiyor. Kendisi de arkamızdan geliyor.' ” 19 İkinci ve üçüncü köleye, sürülerin peşinden giden herkese aynı buyruğu verdi: “Esav'la karşılaştığınızda aynı şeyleri söyleyeceksiniz. 20 ‘Kulun Yakup arkamızdan geliyor' diyeceksiniz.” “Önden göndereceğim armağanla onu yatıştırır, sonra kendisini görürüm. Belki beni bağışlar” diye düşünüyordu. 21 Böylece armağanı önden gönderip geceyi konakladığı yerde geçirdi. 22 Yakup o gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçti. 23 Onları geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de karşıya geçirdi. 24 Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup'la güreş tutan bu adam kim? Burada ne oluyor? Yakup anlaşılan birisi onu aniden yakaladığında yalnızdı, belki de kendi hayatını düşünüyordu. Baştan bu saldırganın Esav, adamlarından biri, veya bir eşkiya olduğunu düşünmüş olabilir. Ne olursa olsun, hava karanlıktı, Yakup saldırıya uğramıştı ve o gün yaşadığı olayları düşündüğünde, canını kurtarmak için güreşiyordu. Birbirlerini itip çektikçe ve etrafta yuvarlandıkça, toz ve kum terlerine karıştı ve kolları çamurdan kayganlaştı. Fakat Yakup ne kadar uğraştıysa da, kendisine saldıran kişiyi alt edemedi. Yakup nefesi kesilene dek mücadele etti, ciğerleri sanki yanıyordu ve elleri çok fazla direnmekten titremeye başlamıştı. Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Bunu 25. ve 26. ayetlerde görelim: 25 Yakup'u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup'un uyluk kemiği çıktı. 26 Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Yakup, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıtladı. Bu sıradan bir güreş müsabakası değildi. Yakup bir noktada çok özel biriyle güreştiğinin farkına varmıştı. Öylesine özeldi ki, onu kutsama gücü vardı, gökten gelen biriydi. Çıkan uyluk kemiğinin acısını tahmin etmek güç, ancak Yakup buna rağmen bu gizemli kişiye direnmeye devam etti. Bu adam kim olabilirdi ve Yakup'un talep ettiği kutsama neydi? Belki de 27. ayette belirtilen bir sonraki sözler, bu soruyu yanıtlar. 27 Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Yakup.” Başka bir deyişle, “ben aldatıcıyım, babamı aldatan ve ağabeyimin hakkını çalan benim”. Belki de Yakup günahından dolayı pişmanlık duyuyor ve af diliyordu. Bu da onun günahını itiraf etme, suçunu açıklama ve Allah'tan affedildiğine dair güvence isteme yöntemiydi. Aksi halde Esav'ın onu ve ailesini öldürmeyeceğine dair ne umudu olabilirdi ki? Kutsal Kitap bunu söylemiyor. Ancak 28. ayette gizemli güreşçinin Yakup'a söylediğini okuyalım: 28 Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail23 denecek” dedi, “Çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.” Bu “göksel güreşçi” Yakup'a yeni bir ad verdi, anlamı “galip gelen” demekti. Yakup'a neden bu ad veriliyordu? Doğrusu, Yakup uzun zamandır sıkıntı çekiyordu. Eski günahlarının suçunun, ailesin- den ayrı olmanın acısının ve dayısının onu aldatmasının sıkıntısını çekiyordu. Fakat tüm bu yıllar boyunca Yakup eylemlerinin sorumluluğunu kabul etmiş ve Allah'a kendisini bağışlaması için yalvarmıştı. Allah'ın yardımıyla Yakup yeni bir adam olmuştu. Yeni bir kimlikle yeni bir hayata başlıyordu ve eski benliğiyle ilgili her şey geride kalıyordu. O artık “aldatıcı” değil, “galip gelen”di. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin eski adları ve unvanları yasakladığında, onlar da kendilerine ve dünyaya bir değişim gerçekleştiğini ve eskinin yerini yeninin aldığını ilan ediyorlardı. Kim olduklarını ve adlarının neyi ifade ettiğini tasdik ediyorlardı. Pek çoğumuz İsrail adını duyduğunda hemen Ortadoğu'daki modern zaman ülkesini hatırlar. Fakat bu adın arkasındaki orijinal kavram siyasî değil, dinseldi. İman ve tövbe yoluyla günahlarına galip gelmiş bir kişiyi belirtiyordu. Kutsal Kitap'ta “İsrail oğulları”, yani İsrailliler hakkında bazı şeyler okuyacağımız doğru. Ancak her durumda, bu ad “Allah'la iman ve tövbe yoluyla antlaşma ilişkisi içindeki bir kişi”yi ifade eden dinsel bir anlam taşır. Yakup Allah'la antlaşma ilişkisi içindeydi. O tövbe etti ve Allah onu affetti. Zihinlerimizde modern zamanların İsrail'ini burada anlatılan kavramdan ayırmamız zor olabilir. Fakat Allah İsrail adını Yakup'a bir iltifat, bir şeref nişanı olarak verdi. Ve bu nişan onun çocuklarının yanı sıra, günahlarından tövbe ederek af için Allah'la güreşecek olan her ulustan herkese geçti. 32. bölüm, 29-32 ayetlerini okuyarak öyküyü bitirelim: 29 Yakup, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Yakup'u kutsadı. 30 Yakup,“Tanrı'yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel24 adını verdi. 31 Yakup Peniel'den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. 32 Bu nedenle İsrailliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Yakup'un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı. Bir zamanlar her zaman gülümseyen bir bebek doğmuştu. Bu yüzden annesiyle babası ona Güler adını verdiler. Küçükken, annesiyle babası ona adını nasıl aldığının öyküsünü anlattılar. O günden sonra ne zaman üzgün olsa ve biri adını söylese, bu ona gülümsemeyi hatırlattı. Şartlar nasıl olursa olsun, her zaman adına uygun yaşamayı seçti. Yakup da yeni bir ad aldıktan sonra muhtemelen benzer bir deneyim geçirmiştir. Ne zaman İsrail adını duysa, ona Allah'ın affediciliğini ve kendisinin yeni kimliğini hatırlatmıştır. Siz de olduğunuz kişiden memnun değilseniz ve yeni bir ad istiyorsanız, Allah'a seslenin! Belki O'nun size vereceği yeni bir ad vardır!


Hiç adınızın önemini düşündünüz mü? Bazı yerlerde ad yalnızca bir addır ve anlamı yoktur, veya kaybolmuştur. Fakat Türkiye'de pek çok adın bir anlamı var. Kişinin adı, onunla ilgili bir mesaj verir veya özelliklerini bildirir. Ya da anne-babanızın olmanızı istediği tipte bir insanı tanımlar. Sizin adınız ne kadar önemli ve onun anlamının belirttiği standartlara göre yaşamaya çalışıyor musunuz? 21 Haziran 1934'te Türkiye Büyük Millet Meclisi soyadı kanununu kabul etti. Bu kanuna göre her Türk vatandaşının soyadı alması zorunlu hale getirildi. Bu kanundan önce, resmi soyadının olmaması ticarî ve sosyal ilişkileri çok karmaşık hale getiriyordu. İnsanlar soyadı yerine babalarının adını, memleketlerinin adını, mesleklerini veya bir lâkap kullanıyorlardı. Örneğin, Demirci Ali, veya Mehmet Osmanoğlu. Ne kadar çok Osmanoğlu olduğunu ancak hayal edebilirsiniz! O zaman yaşamış olsaydınız hangi soyadını seçerdiniz? Belki şöyle bir konuşma gelişirdi: “İsmail, kendine hangi soyadını seçeceksin?” “Bilmiyorum. Bu konuda düşünüyorum. Daha bir şey bulamadım. Sence benim soyadım ne olmalı?” “Bana kalırsa senin soyadın Çayiçer olmalı, zira bütün yaptığın bu!” İsmail arkadaşı Emin'e bir küp şeker atarak güldü. “Ya, peki sen orada o çay kaşığıyla ne yapıyorsun, odun mu kesiyorsun?” Aslında yasaya göre soyadı komik veya tuhaf olamazdı. Ayrıca, bir kişinin rütbesinin veya devlet hizmetindeki konumunun, yabancı soyadlarının ve yabancı uyruk belirten soyadlarının da kullanımı kabul edilmeyecekti. Soyadı Türkçe olmak zorundaydı. Emin ciddileşerek “İsmail” dedi, “Neden Yılmaz soyadını almıyorsun? Savaşta çok kahramanlık gösterdin. Muharebelerde her zaman cephe hattındaydın. Hiçbir şeyden korkmazdın. Bahçene gelen yaban domuzunun üzerine yürüdüğün zamanı hatırlıyor musun? Senden o kadar korkmuştu ki kaçıp gitmişti. Soyadın Yılmaz olmalı.” Evet, bir ad karakterimiz ve kişiliğimiz hakkında derin bilgiler verebilir. Ayrıca, yapmış olduğumuz bir şeyle ilgili olarak da önem taşıyabilir. 24 Kasım 1934 tarihinde Türkiye'de başka bir yasa çıktı. Bu da soyadıyla ilgiliydi, ancak bu kez onursal bir soyadıydı. Ülkesi için tüm yaptıklarının anısına, Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya Atatürk soyadı verildi. Halkını sömürgeciliğin tehdidinden kurtarmış ve yeni bir ulusun babası olmuştu. Kendisi, en büyük eserinin Cumhuriyet'in kurulması olduğunu söylemişti. Aynı yıl çıkan başka bir yasayla, eski toplumdaki “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Paşa” ifadelerinin ve unvanlarının kullanılması yasaklandı. Ayrıca, Kurtuluş Savaşı'nda verilen madalyalar haricinde, Osmanlı rütbeleri ve unvanları da artık kullanılmayacaktı. Türk halkı yeni bir döneme girmişti ve eski dönem geride bırakılacaktı. Türkiye, yeni bir yol üzerindeki yeni bir ulustu. Her şey farklı olacaktı ve yeni adlar ile unvanlar, meydana gelen değişikliği gözler önüne seriyordu. Bu da bizi Kutsal Kitap'taki öykümüze getiriyor. İbrahim'in torunu Yakup'un da ilginç bir adı vardı. Önceki dersimizden hatırlarsanız, ikizlerin sonra doğanıydı. Annesinin rahminden gelirken, eliyle büyük kardeşi Esav'ın topuğunu tutuyordu. Emin'in cesaretinden dolayı İsmail'e “Yılmaz” soyadını vermek istemesi gibi, Yakup'a da ağabeyinin “topuğunu tuttuğu” için bu ad verilmişti. Ancak “topuk tutma”nın yanı sıra, adının mecazî bir anlamı da vardı. “Yakup” adı aynı zamanda “hileci”, yani hileyle, güçle, veya taktik kullanarak birinin ayağını kaydırıp onun mevkisini ya da yerini alan kişi anlamına gelir. Ve ne yazık ki Yakup bu mecazî anlama uygun yaşadı. Bir önceki dersimizi hatırlarsanız, Yakup'un nasıl babasını kandırıp ağabeyi yerine kutsamayı kendi üzerine aldığını okumuştuk. Gerçek anlamda bir entrikacı ve gaspçı olmuştu. Yakup, bu aldatma eyleminden sonra ağabeyi Esav'dan kaçarak dayısı Lavan'ın Harran'daki evine gitti. Harran'ın yeri, geleneksel olarak günümüz Türkiye'sinde, Şanlıurfa'nın güneyindedir. Bu haksız hareketlerinden tövbe etmiş olmalı, zira bir gece Rab Yakup'a rüyasında konuşarak onu bir daha hiçbir zaman yalnız bırakılmayacağına dair temin etti. Ancak daha da önemlisi, Allah İbrahim'le ve İshak'la yaptığı antlaşmayı yücelterek, Yakup'la da yeniledi. Yakup'un hayatının akrabasının evine vardıktan sonra dertsiz tasasız ve rahat geçtiğini söylemek doğru olmaz. “İnsan ektiğini biçer” diye bir deyim vardır. Yakup aldatma ekmişti ve sonunda bunu biçti. Yakup, Lavan'ın iki kızından genç olanı Rahel'le evlenmek istedi. Ancak onun başlık parası için 7 yıl çalıştıktan sonra, Lavan onu aldatarak büyük kızıyla evlendirdi. Yakup öfkelenmişti, ancak Lavan Yakup'un küçük kızıyla da evlenmesine izin verdi. Ancak onun başlık parası için de 7 yıl çalışması gerekecekti. Yıllar boyunca, Lavan'ın sürekli olarak ticarî ilişkilerinde Yakup'u aldatmaya çalışmasına rağmen, Allah Yakup'u bereketlemeye devam etti. Çocukları oldu ve pek çok büyükbaş ve küçükbaş hayvan sürüleri edindi. Bir gün Allah ona memleketine geri dönmesini söyledi. Ancak Yakup çok korktu, çünkü Esav'ın hâlâ kızgın olup olmadığını bilmiyordu. Ve kendisini hâlâ öldürmek istiyorsa ailesine ne olacaktı? Dedesinin yıllarca önce yaptığı gibi, Rabb'e itaat ederek eve gitmeye başladı. Öyküyü Yaratılış 32. bölüm, 1-5 ayetlerinden okumaya başlayalım: 1 Yakup yoluna devam ederken, Tanrı'nın melekleriyle karşılaştı. 2 Onları görünce, “Tanrı'nın ordugahı bu” diyerek oraya Mahanayim22 adını verdi. 3 Yakup Edom topraklarında, Seir ülkesinde yaşayan ağabeyi Esav'a önceden haberciler gönderdi. 4 Onlara şu buyruğu verdi: “Efendim Esav'a şöyle deyin: Kulun Yakup diyor ki, ‘Şimdiye kadar Lavan'ın yanında konuk olarak kaldım. 5 Öküzlere, eşeklere, davarlara, erkek ve kadın kölelere sahip oldum. Efendimi hoşnut etmek için önceden haber gönderiyorum.' ” Yakup'un ağabeyine mesaj göndererek ona “efendim” demesine dikkat edin. Yakup kavga etmek veya bir numara olmak istemiyordu. Mesajı barış mesajıydı ve Esav'ın da aynı şeyi istediğini umuyordu. Bu ayetler Yakup'un değişmiş olduğunu gösteriyor. Ağabeyine üstün gelmeye çalışan hırslı genç adamın yerini, olgun bir Allah adamı almıştı. Esav'ın verdiği yanıtı görmek için 6-12 ayetlerine bakalım: 6 Haberciler geri dönüp Yakup'a, “Ağabeyin Esav'ın yanına gittik” dediler, “Dört yüz adamla seni karşılamaya geliyor. 7 Yakup çok korktu, sıkıldı. Yanındaki adamları, davarları, sığırları, develeri iki gruba ayırdı. 8 “Esav gelir, bir gruba saldırırsa, hiç değilse öteki grup kurtulur” diye düşündü. 9 Sonra şöyle dua etti: “Ey atam İbrahim'in, babam İshak'ın Tanrısı RAB! Bana,‘Ülkene, akrabalarının yanına dön, seni başarılı kılacağım' diye söz ver- din. 10 Bana gösterdiğin bunca iyiliğe, güvene layık değilim. Şeria Irmağı'nı geçtiğimde değneğimden başka bir şeyim yoktu. Şimdi iki orduyla döndüm. 11 Yalvarırım, beni ağabeyim Esav'dan koru. Gelip bana, çocuklarla annelerine saldırmasından korkuyorum. 12 ‘Seni kesinlikle başarılı kılacağım, soyunu denizin kumu gibi sayılamayacak kadar çoğaltacağım' diye söz vermiştin bana.” Bu kesinlikle mağrur ve kibirli bir adamın duası değil. Bu, aldatmanın ve günahın bedelini anlamış, alçakgönüllü bir adamın duası. Tövbekâr bir adamın duası. 13-24 ayetleriyle devam edelim: 13-15 Yakup geceyi orada geçirdi. Birlikte getirdiği hayvanlardan ağabeyi Esav'a armağan olarak iki yüz keçi, yirmi teke, iki yüz koyun, yirmi koç, yavrularıyla birlikte otuz dişi deve, kırk inek, on boğa, yirmi dişi, on erkek eşek ayırdı. 16 Bunları ayrı sürüler halinde kölelerine teslim ederek, “Önümden gidin, sürüler arasında boşluk bırakın” dedi. 17 Birinci köleye buyruk verdi: “Ağabeyim Esav'la karşılaştığında, ‘Sahibin kim, nereye gidiyorsun? Önündeki bu hayvanlar kimin?' diye sorarsa, 18 ‘Kulun Yakup'un' diyeceksin, ‘Efendisi Esav'a armağan olarak gönderiyor. Kendisi de arkamızdan geliyor.' ” 19 İkinci ve üçüncü köleye, sürülerin peşinden giden herkese aynı buyruğu verdi: “Esav'la karşılaştığınızda aynı şeyleri söyleyeceksiniz. 20 ‘Kulun Yakup arkamızdan geliyor' diyeceksiniz.” “Önden göndereceğim armağanla onu yatıştırır, sonra kendisini görürüm. Belki beni bağışlar” diye düşünüyordu. 21 Böylece armağanı önden gönderip geceyi konakladığı yerde geçirdi. 22 Yakup o gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçti. 23 Onları geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de karşıya geçirdi. 24 Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup'la güreş tutan bu adam kim? Burada ne oluyor? Yakup anlaşılan birisi onu aniden yakaladığında yalnızdı, belki de kendi hayatını düşünüyordu. Baştan bu saldırganın Esav, adamlarından biri, veya bir eşkiya olduğunu düşünmüş olabilir. Ne olursa olsun, hava karanlıktı, Yakup saldırıya uğramıştı ve o gün yaşadığı olayları düşündüğünde, canını kurtarmak için güreşiyordu. Birbirlerini itip çektikçe ve etrafta yuvarlandıkça, toz ve kum terlerine karıştı ve kolları çamurdan kayganlaştı. Fakat Yakup ne kadar uğraştıysa da, kendisine saldıran kişiyi alt edemedi. Yakup nefesi kesilene dek mücadele etti, ciğerleri sanki yanıyordu ve elleri çok fazla direnmekten titremeye başlamıştı. Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Bunu 25. ve 26. ayetlerde görelim: 25 Yakup'u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup'un uyluk kemiği çıktı. 26 Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Yakup, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıtladı. Bu sıradan bir güreş müsabakası değildi. Yakup bir noktada çok özel biriyle güreştiğinin farkına varmıştı. Öylesine özeldi ki, onu kutsama gücü vardı, gökten gelen biriydi. Çıkan uyluk kemiğinin acısını tahmin etmek güç, ancak Yakup buna rağmen bu gizemli kişiye direnmeye devam etti. Bu adam kim olabilirdi ve Yakup'un talep ettiği kutsama neydi? Belki de 27. ayette belirtilen bir sonraki sözler, bu soruyu yanıtlar. 27 Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Yakup.” Başka bir deyişle, “ben aldatıcıyım, babamı aldatan ve ağabeyimin hakkını çalan benim”. Belki de Yakup günahından dolayı pişmanlık duyuyor ve af diliyordu. Bu da onun günahını itiraf etme, suçunu açıklama ve Allah'tan affedildiğine dair güvence isteme yöntemiydi. Aksi halde Esav'ın onu ve ailesini öldürmeyeceğine dair ne umudu olabilirdi ki? Kutsal Kitap bunu söylemiyor. Ancak 28. ayette gizemli güreşçinin Yakup'a söylediğini okuyalım: 28 Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail23 denecek” dedi, “Çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.” Bu “göksel güreşçi” Yakup'a yeni bir ad verdi, anlamı “galip gelen” demekti. Yakup'a neden bu ad veriliyordu? Doğrusu, Yakup uzun zamandır sıkıntı çekiyordu. Eski günahlarının suçunun, ailesin- den ayrı olmanın acısının ve dayısının onu aldatmasının sıkıntısını çekiyordu. Fakat tüm bu yıllar boyunca Yakup eylemlerinin sorumluluğunu kabul etmiş ve Allah'a kendisini bağışlaması için yalvarmıştı. Allah'ın yardımıyla Yakup yeni bir adam olmuştu. Yeni bir kimlikle yeni bir hayata başlıyordu ve eski benliğiyle ilgili her şey geride kalıyordu. O artık “aldatıcı” değil, “galip gelen”di. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin eski adları ve unvanları yasakladığında, onlar da kendilerine ve dünyaya bir değişim gerçekleştiğini ve eskinin yerini yeninin aldığını ilan ediyorlardı. Kim olduklarını ve adlarının neyi ifade ettiğini tasdik ediyorlardı. Pek çoğumuz İsrail adını duyduğunda hemen Ortadoğu'daki modern zaman ülkesini hatırlar. Fakat bu adın arkasındaki orijinal kavram siyasî değil, dinseldi. İman ve tövbe yoluyla günahlarına galip gelmiş bir kişiyi belirtiyordu. Kutsal Kitap'ta “İsrail oğulları”, yani İsrailliler hakkında bazı şeyler okuyacağımız doğru. Ancak her durumda, bu ad “Allah'la iman ve tövbe yoluyla antlaşma ilişkisi içindeki bir kişi”yi ifade eden dinsel bir anlam taşır. Yakup Allah'la antlaşma ilişkisi içindeydi. O tövbe etti ve Allah onu affetti. Zihinlerimizde modern zamanların İsrail'ini burada anlatılan kavramdan ayırmamız zor olabilir. Fakat Allah İsrail adını Yakup'a bir iltifat, bir şeref nişanı olarak verdi. Ve bu nişan onun çocuklarının yanı sıra, günahlarından tövbe ederek af için Allah'la güreşecek olan her ulustan herkese geçti. 32. bölüm, 29-32 ayetlerini okuyarak öyküyü bitirelim: 29 Yakup, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Yakup'u kutsadı. 30 Yakup,“Tanrı'yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel24 adını verdi. 31 Yakup Peniel'den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. 32 Bu nedenle İsrailliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Yakup'un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı. Bir zamanlar her zaman gülümseyen bir bebek doğmuştu. Bu yüzden annesiyle babası ona Güler adını verdiler. Küçükken, annesiyle babası ona adını nasıl aldığının öyküsünü anlattılar. O günden sonra ne zaman üzgün olsa ve biri adını söylese, bu ona gülümsemeyi hatırlattı. Şartlar nasıl olursa olsun, her zaman adına uygun yaşamayı seçti. Yakup da yeni bir ad aldıktan sonra muhtemelen benzer bir deneyim geçirmiştir. Ne zaman İsrail adını duysa, ona Allah'ın affediciliğini ve kendisinin yeni kimliğini hatırlatmıştır. Siz de olduğunuz kişiden memnun değilseniz ve yeni bir ad istiyorsanız, Allah'a seslenin! Belki O'nun size vereceği yeni bir ad vardır!