×

Używamy ciasteczek, aby ulepszyć LingQ. Odwiedzając stronę wyrażasz zgodę na nasze polityka Cookie.


image

Book - 1984 - George Orwell, 3. Bölüm - II (c)

3. Bölüm - II (c)

Winston, bir an, öyleyse bana neden işkence yapıyorlar ki, diye geçirdi aklından. O'Brien, Winston aklından geçeni yüksek sesle söylemiş gibi, birden durdu. Gözlerini kısarak o kocaman, çirkin yüzüyle Winston'ın tepesine dikildi.

"Seni önünde sonunda yok edeceğimize göre, söyleyeceğin ya da yapacağın hiçbir şeyin bir şey değiştirmeyeceğini düşünüyorsun," dedi. "O zaman da, seni neden önce sorgulamaya kalktığımızı merak ediyorsun. Aklından geçen bu, öyle değil mi?"

"Evet," dedi Winston.

O'Brien hafifçe gülümsedi. "Sen çürük malsın, Winston. Temizlenmesi gereken bir lekesin. Demin, bizim geçmişteki zorbalardan farklı olduğumuzu söylemedim mi sana? Biz zoraki boyun eğilmesinden de, kölece boyun eğilmesinden de hoşlanmayız. Bize özgür iradenle teslim olmalısın. Biz, sapkınları bize direniyor diye yok etmeyiz; direndikleri sürece asla yok etmeyiz. İnançlarından döndürür, kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz. İçlerindeki tüm kötülükleri, tüm yanılgıları silip atar, lafta değil, canıgönülden saflarımıza katılmalarını sağlarız. Öldürmeden önce bizden biri yaparız. Ne kadar gizli ve güçsüz olursa olsun hiçbir yanlış düşüncenin bu dünyada barınmasına katlanamayız. Ölüm anında bile herhangi bir sapmaya izin veremeyiz. Eskiden sapkın diri diri yakılmaya giderken bile sapkınlığından vazgeçmez, vazgeçmek şöyle dursun, övünerek ilan edermiş sapkınlığını. Rusya'daki temizlik hareketlerinin kurbanları bile kurşuna dizilmeye giderken asi düşüncelerini kafalarının içinde korurlarmış. Oysa biz beyni tuzla buz etmeden önce kusursuz bir hale getiririz. Eski despotluklar, 'Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın' diye buyuruyordu. Totaliterler, Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın' diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, 'Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun' diye bastırıyoruz. Buraya getirdiğimiz hiç kimse bize karşı koyamaz. Herkes pirüpak edilir. Hani şu masum olduklarına inandığın üç alçak hain vardı ya, Jones, Aaronson ve Rutherford, sonunda onları bile yola getirdik. Sorgulamalarına ben de katılmıştım. Yavaş yavaş çözüldüklerini, yalvarıp yakardıklarını, ağlayıp sızladıklarını gördüm; üstelik acıdan ya da korkudan değil, sırf pişmanlıktan. Onlarla işimiz bittiğinde birer insan müsveddesine dönmüşlerdi. Yaptıklarına üzülüyor ve Büyük Birader'e sevgi duyuyorlardı, hepsi o kadar. Onu ne kadar çok sevdiklerini görmek insanın yüreğine işliyordu. Zihinleri tertemiz olmuşken ölebilmek için, bir an önce kurşuna dizelim diye yalvarıyorlardı."

Konuşurken kendinden geçiyordu. Hâlâ cezbede gibiydi, yüzündeki çılgınca coşku silinmiş değildi. Winston, rol yapmıyor, diye geçirdi içinden, ikiyüzlü değil, söylediği her sözü inanarak söylüyor. Winston'a en ağır gelen, kendi düşünsel zayıflığının ayırdında olmasıydı. O'Brien'ın iri ama kalıplı gövdesi odanın içinde gidip geliyor, bir görünüyor, bir kayboluyordu. O'Brien, kendisinden her bakımdan büyük biriydi. Kendisinin bilip bileceği tüm düşünceleri çoktan öğrenmiş, incelemiş ve yadsımıştı. Zihni, Winston'ın zihnini kapsıyordu. Peki, o zaman, O'Brien nasıl deli olabilirdi ki? Deli olan, kendisi olsa gerekti. O'Brien, tepesinde durup Winston'a baktı. Sesi yine dikleşmişti.

"Yelkenleri suya indirerek paçayı kurtaracağını sanıyorsan yanılıyorsun, Winston. Yoldan çıkanlar hiçbir zaman bağışlanmaz. Yaşamana izin versek bile, bizden asla kurtulamazsın. Bu işin sonu yok. Şimdiden bilesin. Seni öyle bir ezeceğiz ki, geri dönüşün olmayacak. Başına öyle işler gelecek ki, bin yıl yaşasan düzelemeyeceksin. Bir daha asla normal bir insanın duyumsadıklarını duyumsayamayacaksın. Yüreğindeki her şey ölmüş olacak. Bundan sonra sevgi nedir, dostluk nedir bilmeyeceksin; ne yaşama sevinci ne gülüp eğlenmek ne merak ne cesaret ne de dürüstlük, hepsinden yoksun kalacaksın. Bomboş bir adam olacaksın. Sıkıp içini boşalttıktan sonra, içine kendimizi dolduracağız."

Sözünü bitirdikten sonra beyaz önlüklü adama işaret etti. Winston, başının arkasına büyükçe bir aygıtın yerleştirildiğini fark etti. O'Brien yatağın yanı başına oturduğu için, yüzü Winston'ın yüzüyle aynı hizadaydı.

Winston'ın başının üzerinden, beyaz önlüklü adama, "Üç bin," dedi.

Winston'ın şakalarına hafif nemli birer ped yerleştirildi. Winston, yeniden canının yanacağını sanarak sindi. O'Brien, Winston'ın elini tutarak sevecenlikle güven verdi.

"Bu sefer canın yanmayacak," dedi. "Gözlerini gözlerimden ayırma."

Tam o sırada, müthiş bir patlama oldu ya da patlamaya benzer bir şey, çünkü herhangi bir ses çıkıp çıkmadığı belli değildi. Kesin olan bir şey varsa, o da kör edici bir ışığın çaktığıydı. Winston'ın canı yanmamış, ama yüzükoyun dönmüştü. Daha önce sırtüstü yatarken, her nasılsa yüzükoyun döndürülmüştü sanki. Müthiş ama acısız bir darbe onu yere sermişti. Bu arada kafasının içinde de bir şey olmuştu. Gözleri yeniden görmeye başladığında, kim olduğunu ve nerede olduğunu anımsadı ve kendisine bakan yüzü tanıdı; ama beyninden bir parça alınmış gibi, bir yerlerde büyük bir boşluk vardı.

"Çok uzun sürmeyecek," dedi O'Brien. "Gözlerimin içine bak. Okyanusya hangi ülkeyle savaşıyor?"

Winston şöyle bir düşündü. Okyanusya'dan ne kast edildiğini ve kendisinin Okyanusya'nın bir yurttaşı olduğunu biliyordu. Avrasya ile Doğuasya'yı da anımsıyordu; ama kimin kiminle savaştığını bilmiyordu. Aslında, bir savaş olduğunun bile ayırdında değildi.

"Anımsamıyorum."

"Okyanusya, Doğuasya'yla savaşıyor. Şimdi anımsadın mı?"

"Evet."

"Okyanusya en başından beri Doğuasya'yla savaşta. Senin yaşamının, Parti'nin, tarihin başlangıcından bu yana savaş, hep aynı savaş aralıksız sürüyor Bunu anımsıyor musun?"

"Evet."

"On bir yıl önce, vatana ihanetten ölüme mahkûm edilen üç adam hakkında bir efsane uydurdun. Onların masum olduğunu kanıtlayan bir kâğıt parçası gördüğünü sandın. Oysa böyle bir kâğıt hiç olmadı. Onu sen uydurdun, sonra da kendini buna inandırdın. Şimdi de onu ilk uydurduğun anı anımsa bakalım. Anımsıyor musun?"

"Evet."

"Şimdi bak, elimin parmaklarını görüyor musun? Beş parmak gördün. Bunu anımsıyor musun?"

"Evet."

O'Brien sol elinin parmaklarını kaldırmış, ama başparmağını kapatmıştı.

"Beş parmak var. Beş parmağı görüyor musun?"

"Evet."

Ve bir an için, zihni yerine gelinceye kadar, gerçekten de beş parmak gördü. Tastamam beş parmaktı gördüğü. Sonra her şey yeniden normale döndü, eski korku, nefret ve şaşkınlık doludizgin geri geldi. Ama bir an –ne kadar olduğunu bilmiyordu, belki otuz saniye– kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık bir biçimde görmüştü; O'Brien'ın her yeni uyarısı beynindeki boşluğun bir bölümünü doldurmuş ve mutlak gerçek olup çıkmıştı; öyle ki, gerekirse iki kere iki beş edebildiği gibi üç de edebilirdi. O'Brien daha elini indirmeden her şey silinip gitmişti; gerçi yeniden göremiyordu, ama anımsayabiliyordu, tıpkı bir insanın çok eskiden, bambaşka biriyken yaşadığı bir olayı olanca canlılığıyla anımsaması gibi.

"Gördün mü," dedi O'Brien, "pekâlâ olabiliyormuş işte."

"Evet," dedi Winston.

O'Brien, bu kadarını yeterli bulmuşçasına, yerinden kalktı. Winston, sol tarafındaki beyaz önlüklü adamın bir ampulü kırıp içindeki sıvıyı şırıngaya çektiğini gördü. O'Brien gülümseyerek Winston'a döndü. Hep yaptığı gibi, gözlüğünü burnunun üstünde geriye itti.

"Güncende yazdıklarını anımsıyor musun?" dedi. "Hiç değilse seni anlayan ve konuşulabilecek biri olduğum için, benim dost ya da düşman olmamın bir önemi olmadığını yazmıştın. Haklıydın. Seninle konuşmaktan zevk alıyorum. Kafan bana uyuyor. Kafan benimkine benziyor, ama sen biraz kaçıksın. Sorgu sona ermeden, istersen birkaç soru sorabilirsin bana."

"Ne istersem sorabilir miyim?"

"Ne istersen." O sırada Winston'ın gözlerinin kadrana kaydığını gördü. "Merak etme, kapalı. İlk sorunu sor bakalım."

"Julia'ya ne yaptınız?" dedi Winston.

O'Brien bir kez daha gülümsedi. "Julia sana ihanet etti, Winston. Hem de anında, hiç duraksamadan. Doğrusu, bu kadar çabuk taraf değiştiren birini çok az gördüm. Görsen tanıyamazsın. Asiliğinden, düzenbazlığından, çılgınlığından ve bozgunculuğundan eser kalmadı, hepsinden arındırıldı. Ders kitaplarına geçecek kadar kusursuz bir biçimde döndürüldü."

"İşkence yaptınız mı ona?"

O'Brien bu soruyu yanıtsız bıraktı. "Başka soru?" dedi.

"Büyük Birader diye biri var mı?"

"Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader, Parti'nin cisme bürünmüş halidir."

"Peki, ama benim var olduğum gibi mi var?"

"Sen yoksun ki," dedi O'Brien.

Winston bir kez daha umarsızlığa kapıldı. Var olmadığını kanıtlayan savları biliyor, en azından kestirebiliyordu, ama bunların hepsi çok saçmaydı, kelime oyunundan başka bir şey değildi. "Sen yoksun ki" açıklaması mantık açısından tam bir saçmalık değil miydi? Ama bunu söylemenin ne yararı vardı ki? O'Brien'ın, o yanıtlanması olanaksız, çılgınca savlarla kendisini yerle bir edeceğini düşünerek irkildi.

"Bence varım," dedi yorgun bir sesle. "Kim olduğumun farkındayım. Doğdum, öleceğim. Kollarım ve bacaklarım var. Boşlukta bir yer kaplıyorum. Başka hiçbir somut nesne benimle aynı anda aynı yeri kaplayamaz. Peki, Büyük Birader'in de bu anlamda var olduğu söylenebilir mi?"

"Hiç önemli değil. Büyük Birader var."

"Peki, Büyük Birader bir gün ölecek mi?"

"Tabii ki ölmeyecek. Nasıl ölebilir ki? Başka soru?"

"Kardeşlik diye bir örgüt var mı?"

"Bunu asla öğrenemeyeceksin, Winston. Seninle işimiz bittiğinde seni salıversek de, doksan yaşına kadar da yaşasan, bu sorunun yanıtının Evet mi, yoksa Hayır mı olduğunu asla öğrenemeyeceksin. Ömrün boyunca kafanda, çözülmemiş bir bilmece olarak kalacak."

Winston yattığı yerde hiç sesini çıkarmadı. Göğsü biraz daha hızlı inip kalkmaya başlamıştı. İlk aklına gelen soruyu hâlâ sormamıştı. Sormak zorundaydı, ama bir türlü soramıyordu. O'Brien'ın yüzünden, bu işi eğlenceli bulduğu anlaşılıyordu. Gözlüğünün camlarından bile alaycı bir parıltı yansıyor gibiydi. Winston ansızın, biliyor, dedi içinden, ne soracağımı biliyor! Ve aklından geçen soruyu soruverdi:

"101 Numaralı Oda'da ne var?"

O'Brien'ın yüz ifadesinde hiçbir değişiklik olmadı. Donuk bir sesle yanıtladı:

"101 Numaralı Oda'da ne olduğunu biliyorsun, Winston. 101 Numaralı Oda'da ne olduğunu herkes bilir."

Beyaz önlüklü adama parmağıyla işaret etti. Anlaşılan, oturum sona ermişti. Winston'ın koluna bir iğne saplandı. O anda uykuya daldı.


3. Bölüm - II (c)

Winston, bir an, öyleyse bana neden işkence yapıyorlar ki, diye geçirdi aklından. So why are they torturing me, Winston thought for a moment. O'Brien, Winston aklından geçeni yüksek sesle söylemiş gibi, birden durdu. O'Brien stopped abruptly, as if Winston had said aloud what was on his mind. Gözlerini kısarak o kocaman, çirkin yüzüyle Winston'ın tepesine dikildi. Squinting her eyes, she stood over Winston with her big ugly face.

"Seni önünde sonunda yok edeceğimize göre, söyleyeceğin ya da yapacağın hiçbir şeyin bir şey değiştirmeyeceğini düşünüyorsun," dedi. "Since we're going to destroy you eventually, you think nothing you say or do will change anything," he said. "O zaman da, seni neden önce sorgulamaya kalktığımızı merak ediyorsun. "Then you wonder why we tried to question you in the first place. Aklından geçen bu, öyle değil mi?" That's what you're thinking, isn't it?"

"Evet," dedi Winston. "Yes," said Winston.

O'Brien hafifçe gülümsedi. O'Brien smiled faintly. "Sen çürük malsın, Winston. "You're rotten stuff, Winston. Temizlenmesi gereken bir lekesin. You are a stain that needs to be cleaned. Demin, bizim geçmişteki zorbalardan farklı olduğumuzu söylemedim mi sana? Didn't I just tell you that we are different from the bullies of the past? Biz zoraki boyun eğilmesinden de, kölece boyun eğilmesinden de hoşlanmayız. We do not like forced submission or slavish submission. Bize özgür iradenle teslim olmalısın. You must surrender to us of your own free will. Biz, sapkınları bize direniyor diye yok etmeyiz; direndikleri sürece asla yok etmeyiz. We do not destroy heretics just because they resist us; We will never destroy as long as they resist. İnançlarından döndürür, kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz. We turn them away from their beliefs, we take over their heads and reshape them. İçlerindeki tüm kötülükleri, tüm yanılgıları silip atar, lafta değil, canıgönülden saflarımıza katılmalarını sağlarız. We erase all the evils and all the mistakes in them, and let them join our ranks wholeheartedly, not verbally. Öldürmeden önce bizden biri yaparız. Before we kill, one of us does. Ne kadar gizli ve güçsüz olursa olsun hiçbir yanlış düşüncenin bu dünyada barınmasına katlanamayız. We cannot tolerate any wrong idea dwelling in this world, no matter how secret and powerless it may be. Ölüm anında bile herhangi bir sapmaya izin veremeyiz. Even at the moment of death we cannot allow any deviation. Eskiden sapkın diri diri yakılmaya giderken bile sapkınlığından vazgeçmez, vazgeçmek şöyle dursun, övünerek ilan edermiş sapkınlığını. In the past, even when the deviant was going to be burned alive, he would not give up his heresy, let alone give up, he would proudly declare his heresy. Rusya'daki temizlik hareketlerinin kurbanları bile kurşuna dizilmeye giderken asi düşüncelerini kafalarının içinde korurlarmış. Even the victims of the purges in Russia kept their rebellious thoughts in their heads as they went to be shot. Oysa biz beyni tuzla buz etmeden önce kusursuz bir hale getiririz. However, before we shatter the brain, we make it perfect. Eski despotluklar, 'Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın' diye buyuruyordu. The old despotisms commanded, 'You shall not do this, you shall not do that'. Totaliterler, Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın' diye dayatıyorlardı. Totalitarians, you will do like this, you will do like this' they were imposing. Biz ise, insanlara, 'Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun' diye bastırıyoruz. We, on the other hand, put pressure on people by saying, 'You are actually this, you actually think like that, you believe that'. Buraya getirdiğimiz hiç kimse bize karşı koyamaz. No one we bring here can resist us. Herkes pirüpak edilir. Everyone is pirupak. Hani şu masum olduklarına inandığın üç alçak hain vardı ya, Jones, Aaronson ve Rutherford, sonunda onları bile yola getirdik. You know, those three vile traitors you believed were innocent, Jones, Aaronson and Rutherford, we even got them right at last. Sorgulamalarına ben de katılmıştım. I also participated in their interrogation. Yavaş yavaş çözüldüklerini, yalvarıp yakardıklarını, ağlayıp sızladıklarını gördüm; üstelik acıdan ya da korkudan değil, sırf pişmanlıktan. I saw them slowly unravel, pleading, weeping and whining; moreover, not out of pain or fear, but out of sheer regret. Onlarla işimiz bittiğinde birer insan müsveddesine dönmüşlerdi. When we were done with them, they had turned into human dregs. Yaptıklarına üzülüyor ve Büyük Birader'e sevgi duyuyorlardı, hepsi o kadar. They felt sorry for what they had done and loved Big Brother, that's all. Onu ne kadar çok sevdiklerini görmek insanın yüreğine işliyordu. It was heartbreaking to see how much they loved him. Zihinleri tertemiz olmuşken ölebilmek için, bir an önce kurşuna dizelim diye yalvarıyorlardı." They begged us to be shot as soon as possible, so that they could die while their minds were clear."

Konuşurken kendinden geçiyordu. He was passing out as he spoke. Hâlâ cezbede gibiydi, yüzündeki çılgınca coşku silinmiş değildi. He still seemed to be enticed, the frenzied enthusiasm not fading from his face. Winston, rol yapmıyor, diye geçirdi içinden, ikiyüzlü değil, söylediği her sözü inanarak söylüyor. He's not pretending, Winston thought, he's not hypocritical, he's believing every word he says. Winston'a en ağır gelen, kendi düşünsel zayıflığının ayırdında olmasıydı. The hardest thing for Winston was the awareness of his own intellectual weakness. O'Brien'ın iri ama kalıplı gövdesi odanın içinde gidip geliyor, bir görünüyor, bir kayboluyordu. O'Brien's large but molded body swirled around the room, appearing and disappearing. O'Brien, kendisinden her bakımdan büyük biriydi. O'Brien was bigger than him in every way. Kendisinin bilip bileceği tüm düşünceleri çoktan öğrenmiş, incelemiş ve yadsımıştı. He had already learned, studied, and denied all the thoughts he could ever know. Zihni, Winston'ın zihnini kapsıyordu. His mind contained Winston's mind. Peki, o zaman, O'Brien nasıl deli olabilirdi ki? Well, then, how could O'Brien be mad? Deli olan, kendisi olsa gerekti. It must have been him who was crazy. O'Brien, tepesinde durup Winston'a baktı. O'Brien stood on top of him and looked at Winston. Sesi yine dikleşmişti. His voice was firm again.

"Yelkenleri suya indirerek paçayı kurtaracağını sanıyorsan yanılıyorsun, Winston. “If you think you can get away with launching the sails, you're wrong, Winston. Yoldan çıkanlar hiçbir zaman bağışlanmaz. Those who go astray are never forgiven. Yaşamana izin versek bile, bizden asla kurtulamazsın. Even if we let you live, you can never get rid of us. Bu işin sonu yok. There is no end to this. Şimdiden bilesin. You already know. Seni öyle bir ezeceğiz ki, geri dönüşün olmayacak. We're going to crush you so hard that you won't be able to come back. Başına öyle işler gelecek ki, bin yıl yaşasan düzelemeyeceksin. Things will happen to you that you will not recover if you live a thousand years. Bir daha asla normal bir insanın duyumsadıklarını duyumsayamayacaksın. You will never again be able to feel what a normal person feels. Yüreğindeki her şey ölmüş olacak. Everything in your heart will be dead. Bundan sonra sevgi nedir, dostluk nedir bilmeyeceksin; ne yaşama sevinci ne gülüp eğlenmek ne merak ne cesaret ne de dürüstlük, hepsinden yoksun kalacaksın. From now on you will not know what is love, what is friendship; neither the joy of living, nor laughing and having fun, nor curiosity, nor courage, nor honesty, you will be deprived of them all. Bomboş bir adam olacaksın. You will be an empty man. Sıkıp içini boşalttıktan sonra, içine kendimizi dolduracağız." After we squeeze it and empty it, we will fill it ourselves."

Sözünü bitirdikten sonra beyaz önlüklü adama işaret etti. After he had finished, he pointed to the man in the white coat. Winston, başının arkasına büyükçe bir aygıtın yerleştirildiğini fark etti. Winston noticed that a large device had been placed behind his head. O'Brien yatağın yanı başına oturduğu için, yüzü Winston'ın yüzüyle aynı hizadaydı. His face was level with Winston's as O'Brien sat beside the bed.

Winston'ın başının üzerinden, beyaz önlüklü adama, "Üç bin," dedi. “Three thousand,” he said to the man in the white coat, over Winston's head.

Winston'ın şakalarına hafif nemli birer ped yerleştirildi. A slightly damp pad was placed on Winston's jokes. Winston, yeniden canının yanacağını sanarak sindi. Winston cringed, thinking it would hurt again. O'Brien, Winston'ın elini tutarak sevecenlikle güven verdi. O'Brien took Winston's hand and tenderly reassured him.

"Bu sefer canın yanmayacak," dedi. "You won't be hurt this time," he said. "Gözlerini gözlerimden ayırma." "Don't take your eyes off my eyes."

Tam o sırada, müthiş bir patlama oldu ya da patlamaya benzer bir şey, çünkü herhangi bir ses çıkıp çıkmadığı belli değildi. Just then, there was a tremendous explosion, or something like an explosion, because it was unclear whether there was any sound. Kesin olan bir şey varsa, o da kör edici bir ışığın çaktığıydı. If there was one thing for sure, it was a blinding flash of light. Winston'ın canı yanmamış, ama yüzükoyun dönmüştü. Winston wasn't hurt, but he was face down. Daha önce sırtüstü yatarken, her nasılsa yüzükoyun döndürülmüştü sanki. It was as if he had somehow been turned face down when he had previously been lying on his back. Müthiş ama acısız bir darbe onu yere sermişti. A terrific but painless blow knocked him to the ground. Bu arada kafasının içinde de bir şey olmuştu. Meanwhile, something had happened in his head. Gözleri yeniden görmeye başladığında, kim olduğunu ve nerede olduğunu anımsadı ve kendisine bakan yüzü tanıdı; ama beyninden bir parça alınmış gibi, bir yerlerde büyük bir boşluk vardı. When his eyes began to see again, he remembered who he was and where he was, and recognized the face that was looking at him; but there was a great void somewhere, as if a piece of his brain had been removed.

"Çok uzun sürmeyecek," dedi O'Brien. "It won't take long," said O'Brien. "Gözlerimin içine bak. "Look into my eyes. Okyanusya hangi ülkeyle savaşıyor?" What country is Oceania at war with?"

Winston şöyle bir düşündü. Winston thought about it. Okyanusya'dan ne kast edildiğini ve kendisinin Okyanusya'nın bir yurttaşı olduğunu biliyordu. He knew what was meant by Oceania and that he was a citizen of Oceania. Avrasya ile Doğuasya'yı da anımsıyordu; ama kimin kiminle savaştığını bilmiyordu. He also remembered Eurasia and Eastasia; but he didn't know who was fighting whom. Aslında, bir savaş olduğunun bile ayırdında değildi. In fact, he wasn't even aware that there was a war.

"Anımsamıyorum." "I don't remember."

"Okyanusya, Doğuasya'yla savaşıyor. "Oceania is at war with Eastasia. Şimdi anımsadın mı?"

"Evet."

"Okyanusya en başından beri Doğuasya'yla savaşta. "Oceania has been at war with Eastasia from the very beginning. Senin yaşamının, Parti'nin, tarihin başlangıcından bu yana savaş, hep aynı savaş aralıksız sürüyor Bunu anımsıyor musun?" Since the beginning of your life, of the Party, of history, the war has been going on, the same war has been incessantly going on. Do you remember that?"

"Evet."

"On bir yıl önce, vatana ihanetten ölüme mahkûm edilen üç adam hakkında bir efsane uydurdun. “Eleven years ago, you made up a legend about three men sentenced to death for treason. Onların masum olduğunu kanıtlayan bir kâğıt parçası gördüğünü sandın. You thought you saw a piece of paper proving their innocence. Oysa böyle bir kâğıt hiç olmadı. However, such a paper never existed. Onu sen uydurdun, sonra da kendini buna inandırdın. You made it up, and then you convinced yourself of it. Şimdi de onu ilk uydurduğun anı anımsa bakalım. Now remember the first time you made it up. Anımsıyor musun?" Do you remember?"

"Evet." "Yes."

"Şimdi bak, elimin parmaklarını görüyor musun? "Now look, do you see the fingers of my hand? Beş parmak gördün. You saw five fingers. Bunu anımsıyor musun?" Do you remember that?"

"Evet." "Yes."

O'Brien sol elinin parmaklarını kaldırmış, ama başparmağını kapatmıştı. O'Brien had the fingers of his left hand up, but his thumb covered.

"Beş parmak var. "There are five fingers. Beş parmağı görüyor musun?" Do you see the five fingers?"

"Evet." "Yes."

Ve bir an için, zihni yerine gelinceye kadar, gerçekten de beş parmak gördü. And for a moment, until his mind returned, he did indeed see five fingers. Tastamam beş parmaktı gördüğü. What he saw was exactly five fingers. Sonra her şey yeniden normale döndü, eski korku, nefret ve şaşkınlık doludizgin geri geldi. Then everything was back to normal, and the old fear, hatred and bewilderment came back. Ama bir an –ne kadar olduğunu bilmiyordu, belki otuz saniye– kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık bir biçimde görmüştü; O'Brien'ın her yeni uyarısı beynindeki boşluğun bir bölümünü doldurmuş ve mutlak gerçek olup çıkmıştı; öyle ki, gerekirse iki kere iki beş edebildiği gibi üç de edebilirdi. But for a moment—he didn't know how long, maybe thirty seconds—he had seen it clearly beyond any doubt; Each new warning of O'Brien had filled a part of the void in his brain and became the absolute truth; so that, if necessary, two and two could make five, as well as three. O'Brien daha elini indirmeden her şey silinip gitmişti; gerçi yeniden göremiyordu, ama anımsayabiliyordu, tıpkı bir insanın çok eskiden, bambaşka biriyken yaşadığı bir olayı olanca canlılığıyla anımsaması gibi. Before O'Brien even lowered his hand, everything was gone; though he could not see again, he could remember, just as a person remembers with all the vividness of an event he experienced long ago, when he was a different person.

"Gördün mü," dedi O'Brien, "pekâlâ olabiliyormuş işte." "See," said O'Brien, "it could well be."

"Evet," dedi Winston. "Yes," said Winston.

O'Brien, bu kadarını yeterli bulmuşçasına, yerinden kalktı. O'Brien rose from his seat, as if that was enough. Winston, sol tarafındaki beyaz önlüklü adamın bir ampulü kırıp içindeki sıvıyı şırıngaya çektiğini gördü. Winston saw the man in the white coat to his left break an ampoule and draw the liquid into a syringe. O'Brien gülümseyerek Winston'a döndü. O'Brien turned to Winston with a smile. Hep yaptığı gibi, gözlüğünü burnunun üstünde geriye itti. He pushed his glasses back on his nose, as he always did.

"Güncende yazdıklarını anımsıyor musun?" "Do you remember what you wrote in your diary?" dedi. "Hiç değilse seni anlayan ve konuşulabilecek biri olduğum için, benim dost ya da düşman olmamın bir önemi olmadığını yazmıştın. "You wrote that it doesn't matter if I'm friend or foe, at least I'm someone who understands you and can be talked to. Haklıydın. You were right. Seninle konuşmaktan zevk alıyorum. I enjoy talking to you. Kafan bana uyuyor. Your head fits me. Kafan benimkine benziyor, ama sen biraz kaçıksın. Your head is like mine, but you're a little crazy. Sorgu sona ermeden, istersen birkaç soru sorabilirsin bana." Before the interrogation is over, you can ask me a few questions if you want."

"Ne istersem sorabilir miyim?" "Can I ask what I want?"

"Ne istersen." "Whatever you like." O sırada Winston'ın gözlerinin kadrana kaydığını gördü. It was then that he saw Winston's eyes shift to the dial. "Merak etme, kapalı. "Don't worry, it's closed. İlk sorunu sor bakalım." Let's ask the first question."

"Julia'ya ne yaptınız?" "What did you do to Julia?" dedi Winston. said Winston.

O'Brien bir kez daha gülümsedi. O'Brien smiled once again. "Julia sana ihanet etti, Winston. "Julia betrayed you, Winston. Hem de anında, hiç duraksamadan. Instantly, without hesitation. Doğrusu, bu kadar çabuk taraf değiştiren birini çok az gördüm. Honestly, I've rarely seen anyone change sides so quickly. Görsen tanıyamazsın. You can't recognize it if you see it. Asiliğinden, düzenbazlığından, çılgınlığından ve bozgunculuğundan eser kalmadı, hepsinden arındırıldı. Not a trace of his rebelliousness, deceit, madness and defeatism remained, he was purged of it all. Ders kitaplarına geçecek kadar kusursuz bir biçimde döndürüldü." It's been spun so perfectly that it goes into textbooks."

"İşkence yaptınız mı ona?" "Did you torture him?"

O'Brien bu soruyu yanıtsız bıraktı. O'Brien left this question unanswered. "Başka soru?" "Additional questions?" dedi. said.

"Büyük Birader diye biri var mı?" "Is there such a thing as Big Brother?"

"Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader, Parti'nin cisme bürünmüş halidir." Big Brother is the Party incarnate."

"Peki, ama benim var olduğum gibi mi var?" "Well, but does it exist as I exist?"

"Sen yoksun ki," dedi O'Brien. "You're gone," said O'Brien.

Winston bir kez daha umarsızlığa kapıldı. Once again Winston fell into despair. Var olmadığını kanıtlayan savları biliyor, en azından kestirebiliyordu, ama bunların hepsi çok saçmaydı, kelime oyunundan başka bir şey değildi. He knew, or at least could guess, the arguments that didn't exist, but they were all so absurd, nothing more than wordplay. "Sen yoksun ki" açıklaması mantık açısından tam bir saçmalık değil miydi? Wasn't the "you don't exist" statement a complete nonsense in terms of logic? Ama bunu söylemenin ne yararı vardı ki? But what was the use of saying that? O'Brien'ın, o yanıtlanması olanaksız, çılgınca savlarla kendisini yerle bir edeceğini düşünerek irkildi. He winced, thinking that O'Brien was going to tear him apart with those unanswerable, insane arguments.

"Bence varım," dedi yorgun bir sesle. “I think I am,” he said in a tired voice. "Kim olduğumun farkındayım. "I am aware of who I am. Doğdum, öleceğim. I was born, I will die. Kollarım ve bacaklarım var. I have arms and legs. Boşlukta bir yer kaplıyorum. I'm taking up space. Başka hiçbir somut nesne benimle aynı anda aynı yeri kaplayamaz. No other tangible object can occupy the same space as me. Peki, Büyük Birader'in de bu anlamda var olduğu söylenebilir mi?" Well, can it be said that Big Brother also exists in this sense?"

"Hiç önemli değil. "Does not matter. Büyük Birader var."

"Peki, Büyük Birader bir gün ölecek mi?"

"Tabii ki ölmeyecek. Nasıl ölebilir ki? Başka soru?"

"Kardeşlik diye bir örgüt var mı?" "Is there an organization called the Brotherhood?"

"Bunu asla öğrenemeyeceksin, Winston. Seninle işimiz bittiğinde seni salıversek de, doksan yaşına kadar da yaşasan, bu sorunun yanıtının Evet mi, yoksa Hayır mı olduğunu asla öğrenemeyeceksin. Even if we let you go when we're done with you, and even if you live to be ninety, you'll never know whether the answer to that question is Yes or No. Ömrün boyunca kafanda, çözülmemiş bir bilmece olarak kalacak." It will remain an unsolved puzzle in your mind for the rest of your life."

Winston yattığı yerde hiç sesini çıkarmadı. Winston made no sound in his bed. Göğsü biraz daha hızlı inip kalkmaya başlamıştı. His chest was starting to rise and fall a little faster. İlk aklına gelen soruyu hâlâ sormamıştı. He still hadn't asked the first question that came to his mind. Sormak zorundaydı, ama bir türlü soramıyordu. He had to ask, but he just couldn't ask. O'Brien'ın yüzünden, bu işi eğlenceli bulduğu anlaşılıyordu. O'Brien's face seemed to find the job enjoyable. Gözlüğünün camlarından bile alaycı bir parıltı yansıyor gibiydi. Even the glasses of his glasses seemed to reflect a mocking gleam. Winston ansızın, biliyor, dedi içinden, ne soracağımı biliyor! He knows, Winston suddenly said to himself, he knows what I'm going to ask! Ve aklından geçen soruyu soruverdi: And he asked the question that was on his mind:

"101 Numaralı Oda'da ne var?"

O'Brien'ın yüz ifadesinde hiçbir değişiklik olmadı. There was no change in O'Brien's facial expression. Donuk bir sesle yanıtladı: He replied in a dull voice:

"101 Numaralı Oda'da ne olduğunu biliyorsun, Winston. 101 Numaralı Oda'da ne olduğunu herkes bilir."

Beyaz önlüklü adama parmağıyla işaret etti. He pointed his finger at the man in the white coat. Anlaşılan, oturum sona ermişti. Apparently, the session was over. Winston'ın koluna bir iğne saplandı. O anda uykuya daldı. He fell asleep at that moment.