×

우리는 LingQ를 개선하기 위해서 쿠키를 사용합니다. 사이트를 방문함으로써 당신은 동의합니다 쿠키 정책.

image

Turkish YouTube, Bir fincan kahve daha, ben gitmeden

Bir fincan kahve daha, ben gitmeden

Üniversiteden mezun bir grup genç

iş hayatına atılıyorlar. Başarılı da oluyorlar kendilerince.

Sonra bir gün toplanıp mezun oldukları

o üniversiteye geri dönüp bir ziyaret yapmak istiyorlar,

orada çok sevdikleri bir hocaları var, ona gidiyorlar.

Üç beş kelam, eski günleri yad etmek derken

sohbet derinleşiyor, koyulaşıyor.

Herkes tabi işinden gücünden bahsediyor bahsetmesine ama

bir yandan da hayatın zorlukları, yaşam koşulları,

o stres, mücadele onları biraz yıldırmış gibi gözüküyor.

E ne de olsa her başarının bir bedeli var.

Hayatımızda ki stres belki de bunun bir parçasıdır kim bilir.

Her neyse, bizim profesör o misafirlerini ağırlıyor ya....

İşte onlara kahve yapmak için kalkıp mutfağa gidiyor

ve bir müddet sonra

kahveyle birlikte hazırladığı kahve ile birlikte

işte böyle çeşitli boyutlarda ve şekillerde

fincan, bardak, kaplarla beraber geri dönüyor.

Evet.

Şimdi siz de hemen kendinize

bir kahve kapıp gelin çünkü bu videonun sonunda

hikayenin sonunu da anlatacağım ve o zaman

elinizde tuttuğunuz kahve kabının da

onun içinde ki kahvenin de bir anlamı olacak yani bir çeşit fal bakacağım size.

Anlatmaya başladığım hikayemiz orada geçmiyor ama

İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde bizim profesör gibi

böyle sık sık üniversite mutfağına kahve almaya gidip gelen kişiler

makineye gitmeden orada kahve

içinde kahve olup olmadığını anlayabilmek için

Dünyanın ilk webcam'ini icat ettiler.

Kahve tutkusu bir parça tembellikle birleşince

ortaya böyle teknolojik inovasyonlar bile çıkabiliyor.

Ama ben bugün size teknoloji tarafından çok,

kültür-sanat boyutundan bahsetmek istiyorum.

Hikayemizden de anlayacağınız gibi misafirlere kahve

ikram etme geleneği artık batı kültürüne de yerleşmiş durumda

Ee ne de olsa Dünya'nın en popüler

ikinci içeceği bu.

Birincisi de su.

Bizim kültürümüzde ki yeri biraz daha özel sanki.

Pek çoğumuz günde 3 öğün yemek yiyoruz değil mi?

Akşam yemeği, öğle yemeği

ama sabah yemeği yok.

Kahvaltı var.

Kahve altı.

yani sabahları aç karnına kahve içmemek için diğer şeyleri yiyoruz.

Öğünün amacı kahve.

İlginçtir artık

kahvaltıda kahve içen pek kalmadı bizde daha çok çay içiliyor değil mi?

Kahve sanki birazcık daha özel anlar için saklanıyor.

Tıpkı profesör ve öğrencilerinin hikayesinde olduğu gibi.

Mesela misafir geldiği zaman ne yapılır bizde?

E Türk kahvesi.

Mesela kız istemeye gidilince ne yapılır?

Durun durun geçenlerde Japonya'dan misafirlerim gelmişti hatırlıyor musunuz?

O zaman size bir söz vermiştim.

- O zaman sizi özel bir yere getirdim.

Önümüzdeki hafta içinde pazar gününü bile beklemeden

bu konuyla ilgili de ayrıntılı bir video hazırlamayı düşünüyorum.

Şimdi biraz geriye saralım ve o gün bizim misafire, Kazuko'ya, kahveyle ilgili sorduğum soruya kulak verelim:

- Peki sana bir sorum var benim.

+ Sorsana - Dur, dur şimdi. Geliyor, sorular geliyor.

+ Gelme. - Hazır.

+ Gelme, sorma. Anladım. - Anladın değil mi?. Bak anladı, bak nasıl anladı bak.

- Bir şey diyeceğim sana:

- Şimdi, bizim kahve bak bizim kah...

- Sansür yok, sansürsüz.

- Şimdi, bizim kahve kültürümüzde şöyle bir şey vardır;

+ Geliyor konu. - kız istemeye geldikleri zaman kahve yaparsın.

- Sen kahve yapmayı biliyor musun?

+ Evet, evet. - Bak öğrenmezsen...

+ Tuz koyacağız. - Heh, tuz bak.

+ Tuz koyacağız. Türk kahve... Tuzlu Türk kahvesi. Gülmeyin.

Gülmeyin çünkü benim başıma geldi. Sizin de gelebilir.

Peki kızı istediniz, verdiler, evlendiniz.

Ama ona yeterince kahve veremediniz.

Bu, zamanında bir boşanma sebebiymiş.

En azından öyle diyorlar, böyle bir rivayet var.

Eskiden kadınlara yeterince kahve temin edememenin

bir boşanma sebebi olduğuna dair bir rivayet dolanıyor ortalıkta.

Hatta bu rivayetten yola çıkarak ta 1921'de

ABD'de basılan gazetelerde kahve reklamı bile yapılmış.

Orada bu hikaye anlatılıyor.

Yani kahvaltıların,

misafirliklerin,

evlenmelerin ve dahi boşanmaların

yani hayatımızın en kritik dönemeçlerinin resmî içeceği olmuş kahve.

+ Köpüğü olması gerekiyor, öğretti bana yani. Her akşam yaptım. + Köpüğü olması gerekiyor, ateş, suyun içine koyuyorsun kahve tozu + Ateş... yavaş ateşte pişiriyorsun. + Köpüklü olması gerekiyor. + Köpürmezse, olmuyor. - Olmaz. + Olmaz.

- Bir de kız istemeye geldiğin zaman

damadın kahvesinin içine tuz koyacaksınız.

+ Hakikaten içtin mi? - Akşama sor Devletşah'a.

+ Tamam soracağım. - Bana koydu mu, koymadı mı sor.

+ Soracağım. - Tamam.

Japonlar bile Türk kahvesinin nasıl demlendiğini

hangi ortamlarda nasıl kullanılacağını, işin ritüelini öğrenmişler.

O gün kahve kelimesinin Japonca'daki karşılığını da sordum.

+ Kohi - Kohi?. "Coffee" gibi yani.

- "Coffee" gibi.

+ Ko-hi. - Ko-hi.

+ Evet. - Ko-hi. - Helal, helal. + Ko-hi

“Kohi” demişler Japonlar. “Coffee” kelimesini duyunca.

E zaten “Coffee” demişlerdi bizdeki “Kahve” kelimesini duyunca.

Çünkü "Kahve" kelimesi, "Kahva" orijinal hali bu,

Arapça'dan geliyor, bize geçiyor

ve biz de kahve ya da kahvehe dönüşüyor.

ve bizden de yani Osmanlılar zamanında da tüm dünyaya yayılmaya başlıyor.

Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre

“Coffee” kelimesi tam olarak 1582 yılında İngilizce diline geçmiş.

Osmanlılar'dan.

O zamanlar biz de epeyce meşhur bir içecekmiş.

Kelime İngilizce'ye geçtikten sonra otomatik olarak

kültürü de kendisine çekmiş.

17.yy'ın ortalarında “coffee shop” lar açılmaya başlanmış.

Bizdeki kahvehaneler gibi.

Ve oralara giden Jonathan Swift gibi bir takım yazarlar bir yandan

*Höpürdetme sesi*

kahvelerini yudumlarken -içinde kahve yok bu arada-

bir yandan da “Gulliver'in Seyahatleri” gibi kitaplarını yazmışlar

ve demişler ki:

Kahve bizi sert, ciddi ve felsefi yapıyor.

Ya da mesela Bach gibi klasik müziğin babası olarak kabul edilen bir isim

kahve tutkunu bir kadın hakkında opera yazmış.

*Benim için önemi yok!*

*Ama yine de sana yalvarıyorum.*

*Lütfen kahveme dokunmama ve tutmama izin ver.*

İşte kelimeden sonra kültür de

bu şekilde yayılmaya başlamış. Geçen yüzyılın ortalarında

kahve, artık evlerimize girmeye başladı.

Hani bardaklara koyup karıştırıp içiyoruz ya, instant(çabuk hazırlanan) kahve

Tarihçiler bu döneme: “Kahvenin 1. Dalgası” (1. Dönemi) adını veriyorlar.

Sonra "2. Dönem" başlıyor.

- "2. Dönem" 70'ler 80'lerde başlıyor.

- Aslında işte bu Starbucks başlatıyor diyebiliriz.

- O da böyle kahvehane kültürü.

- Yani insanlar bir yere gitsinler, orada sohbet etsinler

- kahvelerini içerken.

- Bizdeki "kahve bahane, sohbet şahane" mantığıyla.

Orada bu kahve hareketi ve dönemleri hakkında bir benzetme

daha aklıma geldi, onu söyledim ama sesi çok iyi temizleyemediğim için

şimdi buradan size tekrar edeyim.

Kahve akımları adeta sanat akımları gibi. Onun 1. Dönemi'nde

tıpkı müziğin kaydedilip çoğaltılabilmesinde

olduğu gibi her yere yayılmaya başlıyor.

Evlerimizde kahve içiyoruz nitekim.

2. döneme geçtiğimizde, işte bu Starbucks'ların açılmasıyla birlikte artık nasıl müziği dinlemek için konser salonlarına gidiyorsak

kahveyi içmek için de tekrar kahvehanelere gidiyoruz.

Sohbet ve kahvehane kültürü yeniden

yeşermeye başlıyor. Şimdilerdeyse 2000'lerden sonra

artık kahvenin 3. dalgasındayız.

"3. Dönem" başladı.

Artık kahvenin sadece hangi ülkeden de değil oradaki

hangi çiftlikten çıkarıldığı,

dolayısıyla kahve çekirdeklerinin nasıl bir toprakta,

nasıl bir ortamda yetiştiği

sonra nasıl kavrulduğu ve

ne şekilde demlendiği de önem kazandı.

- Şu anda kahvem bitmek üzere.

- Daha doğrusu kimyasal deney tamamlanmak üzere.

- Sonucu son derece ben de merak ediyorum.

ve bu tür kahveleri hazırlarken onun bu hikayesini

de anlatan kişiler ortaya çıkmaya başladı.

Baristalar.

+ Bunu aşağıya bırakıyoruz. + Şuradaki kapağı görüyor musun? - Evet.

+ ve bunu şöyle getirip kapatıyoruz. + Bunu da bunun üstüne koyuyoruz. + Ondan sonra bunu içine koymalıyız çünkü.... Baristalık şu anda dünyanın pek çok yerinde

çok saygın bir meslek olarak

kabul ediliyor.

Tıpkı zamanında Osmanlılar'daki "Kahveci Başı" gibi.

Sarayda böyle bir rütbe var.

Böyle bir pozisyon varmış.

Kahveci Başı.

Hatta bunların bazıları sadrazamlık mertebesine kadar yükselmiş.

Kahvenin kültürüne vakıf olmak, onun kökenini,

izlediği yolculuğu,

hazırlama ve demleme tekniklerini bilmek

üçüncü dalganın temel konuları.

Çünkü toprak, aldığı su,

güneşlenme zamanı, nem

kahvenin tadını ve aromasını değiştiriyor.

Eğer kahve yanardağın eteğinde yetiştiriliyorsa;

kül kokuyor.

Muz ağaçlarının gölgesinde yetişiyorsa;

daha aromatik bir tadı oluyor.

- Kahve.

ve bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar

kahvenin sadece kokusunun bile

beynimizi harekete geçirdiğini gösteriyor.

Şimdi bilimsel araştırmalar deyince

bizim profesörle ve öğrencilerine ne oldu hatırlayacaksınız.

Bizim profesör mutfakta kahve yapıp

böyle farklı şekillerde ve boyutlardaki kaplarla beraber

öğrencilerinin önüne koymuştu.

İşte herkes kendine

güzel bir kap fincan seçip

şöyle

kahvelerini yudumlamaya başlıyorlar.

ve yine hayatın zorluklarından, stresinden

falan tabi konuşmaya devam ediyorlar.

E bizim profesör de diyor ki:

"Gördüğünüz gibi pahalı ve gösterişli olan kapların

hepsini aldınız.

Geriye sadece böyle ucuz ve düz olanlar kaldı.

Kendiniz için en iyisini istemeniz gayet normal

ama bu aynı zamanda

sizin problemlerinizin ve stresinizin de temel kaynağı."

Diyor bizim profesör ve

"Nasıl Barista Olunur 101"

konulu bir ders veriyor adeta öğrencilerine.

Ve sonra da devam ediyor:

"Kabın kendisi kahvenin kalitesine bir şey katmaz.

Çoğu zaman pahalı olduğu için

kahvenin bile ötesine geçer,

onu örter.

Bizim asıl istediğimizse sadece kahvedir,

onun kabı değil.

Ama biz yine de en iyi kabı, en iyi fincanı isteriz.

Ve bu yetmiyormuş gibi bir de başkalarının

elinde tuttuğu kaplara da göz dikeriz."

Şöyle düşünün:

Hayat kahvedir.

İşimiz, paramız, pozisyonumuzsa

sadece onu içinde taşıyan bir kap…

Sadece hayatı içermesi, onu taşıması gereken bir araç.

Ve bu aracın, bu kabın, fincanın;

tipi, şekli bizim hayatımızın kalitesini belirleyemez.

Bazen sadece kaba konsantre oluyoruz

ve kahvenin keyfini kaçırıyoruz.

Fincanın tadına değil kahvenin tadına bakın

En mutlu insanlar her şeyin en iyisine

sahip olan insanlar değildir.

Onlar her şeyi en iyi hale getirenlerdir.

Ellerinde olan her neyse…”

İşte böyle konuşmuş bizim profesör. Kahve hareketlerinde

3. Dalga içinde olduğumuzu söylemiştim ya. Kahvenin tüm yönleriyle en kaliteli, en nitelikli bir biçimde içilmeye çalışıldığı bir dönemin içindeyiz demiştim.

Orada müzik benzetmesine de devam

edecek olursak şimdi "sanat için sanat" döneminde gibiyiz.

"Kahve için kahve".

Kahve için kahve de diyebiliriz belki. Bak bu güzel oldu aslında.

Kahve deyince artık ne kastettiğimi anlıyorsunuz değil mi?

Nobel ödüllü şair ve müzisyen

Bob Dylan'ın da kastettiği şeyi.

Zaten kendisi profesör gibi bir adam.

Ve tıpkı kahve kelimesinin kendisi gibi

onun ataları da bizim oralardan, Kağızman'dan

kalkıp Amerika'lara gelmiş ve beraberinde de

“kahve bahane, sohbet şahane” kültürünü getirmiş.

Çünkü diyor ki Bob Dylan:

*Yol için bir fincan kahve daha*

*bir fincan kahve daha, ben gitmeden*

*aşağıdaki vadiye*

Bir fincandaki kahve gibidir hayat.

Bazen tatlı, bazen değildir.

Önemli olan kahvenin tadı değil zaten.

Onu kiminle içtiğinizdir.

*kız kardeşin geleceği görüyor*

*tıpkı annen ve senin gibi*

*asla okuma-yazma öğrenmedin*

*rafının üstünde hiç kitap yok*

*ve memnuniyetin sınır tanımıyor*

*sesin bir tarlakuşu gibi*

*ama kalbin bir okyanus sanki*

*gizemli ve karanlık*

*bir fincan kahve daha...*

Learn languages from TV shows, movies, news, articles and more! Try LingQ for FREE