Hayat gibi oyun
Youtube'de video yapmaya başladıktan sonra farkettiğim bir şey var.
Buraların raconu oyun videosu yapmak.
O yüzden ben de bir oyun videosu hazırlamaya karar verdim.
Size hayat gibi bir oyundan bahsedeceğim.
Şimdi ki oyunlarda hikaye çok önemli, biliyorsunuz
benim seçtiğim oyunun da bir hikayesi var
ve oldukça eski bir hikaye bu.
Yaklaşık 1500 yıl kadar önce bir alimle zalimin karşılaşması ile başlıyor.
Zalim, tahmin edebileceğiniz gibi, bir kral.
Hindistanda yaşıyor ve savaşı çok seviyor.
Halkı, bu savaşlardan çok çektiği için olsa gerek,
barışı çok seven bir alime gidip ondan yardım istiyor.
Alim düşünüyor, taşınıyor
en sonunda, en cahil, en zalim insanların bile hoşuna gidebilcek şahane bir çözüm buluyor:
bir oyun!
Kralım, siz savaşmayı çok seviyorsunuz o yüzden ben de size dilediğiniz gibi savaşabileceğiniz bir oyun getirdim.
Şu ufak taşlar sizin askerleriniz, piyonlarınız
İki tane atlı, iki tane de filli birliğiniz var.
İki tane de kaleniz.
Siz tabii ki şahsınız,
yanınızda da yardımcınız, veziriniz var.
Artık dilediğiniz kadar savaşabilirsiniz.
Kral, çaturanga adlı bu oyunu pek sevmiş
Alime ''Dile benden ne dilersen'' demiş.
Alimin zalime verdiği cevapsa başlı başına başka bir oyun olmuş
Demiş ki:
Fazla bir şey istemem.
Bu oyunun oynandığı tahtanın
ilk karesi için bir, ikinci karesi için de iki tane buğday istiyorum.
Her bir karede bir öncekinin iki misli buğday verseniz bana yeter.
Zalim ve epeyce de cahil olan bu kral
Kendisi gibi yüce ve kudretli birinden
şu kadarcık bir şey istenmesine çok sinirlenmiş ve
''Hesaplayın ve istediğinden bir tane bile fazla bir şey vermeyin''
demiş.
Ve hesaplamışlar.
Daha 15. kareye geldiklerinde verilmesi gereken buğday miktarını tartınca,
Bir buçuk kiloya denk geldiğini görünce,
şaşırıp biraz endişelenmeye başlamışlar.
Nitekim 25. karede bir buçuk ton,
31. karede doksan iki ton olduğunu hesaplamışlar. Daha 49. kareye gelindiğinde
verilmesi gerek buğdayın ağırlığı 24 milyon ton
olmuş ki, bu şu anda Türkiye'nin yıllık buğday üretiminden fazla.
Sonuçta
ne Türkiye'nin ne Hindistan'ın
1500 yıldan beri
Dünyada üretilen
tüm buğdayın tamamını bile verseler
bu borcu ödeyemeyecekleri ortada
Nasıl mı ?
birlikte hesaplıyalım isterseniz.
Şimdi ilk kareye bir tane koyuyorduk buna iki üzeri sıfır diyelim
ikinci kareye bunun iki katı yani iki üzeri bir
ve bu şekilde
boşlukları doldurmaya devam ediyoruz
64. kareye geldiğimizde oraya konulması gereken buğday miktarı iki üzeri altmış üç olur.
Ve bütün bunların toplamını hesaplamak için de
bunu tekrar formilize edecek olursak
iki üzeri altmış dört
eksi bir tane buğdaya ihtiyacımız var demektir ki
buda toplamda:
on sekiz kentrilyon dört yüz kırk altı katrilyon yedi yüz kırk dört trilyon yetmiş üç milyar yedi yüz dokuz milyon beş yüz elli bir bin altı yüz on beş
tane buğday anlamına gelir.
İnanmayan hesaplasın.
Bazen bu alimin getirdiği oyunu mu yoksa verdiği cevabı mı daha çok seviyorum bilemiyorum.
Ama hem oyun hem de cevap büyük bir zeka ürünü
Zaten sonradan adı değişmiş olsa da kuralları değişmiş olsa da
satranç adlı bu oyunun zeka özelliği hiçbir zaman değişmemiş.
Ama zekaya hafızayı da eklemek isteyen Türkler:
Oyunun tahtasını ortadan kaldırıp, Atların üzerinde körleme satranç oynamaya kalkmışlar.
Tamam, tahtayı ortadan kaldırabilirsiniz belki ama rakibinizi ortadan kaldırabilir misiniz?
Mesela, insan olmayan biri ile satranç oynayabilir misiniz?
İster inanın ister inanmayın
izlemekte olduğunuz ve 1809 da oynanan bu oyunda
satranç tahtasının bir tarafında oturan kişi Napolyon Bonapart
diğer taraftaysa bir robot var.
Ve satranç oynayan bu robotun adı:
Türk
Evet doğru duydunuz.
Türk adında bir robot
Sizce, bu oyunu kim kazanmıştır dersiniz
Biraz önce anlattığım Alim ile Zalim'in hikayesini hatırlarsanız belki bir ipucu yakalarsınız
Evet.
Bu robotla Napolyon'un satranç maçında
kazanan robot olmuş.
Aslında bu tam anlamıyla bir robot değil
''otomaton'' denilen bir makine.
Ve adının ''Türk'' olduğu da sizi yanıltmasın çünkü:
Bu makineyi yapan bir türk değil, Kenpelen adında bir Macar.
Ama makineye bakınca neden türk dendiği çok daha rahat anlaşılıyor
O yıllar da Avrupa'da güçlü bir orayantel merakı var.
Mesela Mozart, Mehterden etkilenip Türk Marşı'nı bestelemiş.
Kenpelen'de 1770 de böyle bir makine yapmış ve ona ''Türk'' adını vermiş.
Çok ilgi görünce de Avrupa'da ve daha sonrada Amerika da
bir turneye çıkmışlar bu robotla birlikte.
Ve içlerinde Napolyon gibi ünlülerin olduğu pek çok insan ile satranç maçı yapmış bu makine.
Çok uzun bir süre kimse bu makinenin nasıl çalıştığını
ve aralarında usta oyuncuların da bulunduğu pek çok kişiyi nasıl satrançta alt edebildiğni anlayamamış.
Ama sonra, bunun bir kandırmaca olduğu ortaya çıkmış.
Aslında makinenin içine gizlenen bir kişi
onu yönlendiriyormuş.
İşte bu makineye, Daha doğrusu içindeki kişiye yenilen ünlülerden bir tanesi de
Benjamin Franklin
1779 da yazdığı bir makale de
''Hayat satranç gibidir'' demişti.
Ben bu sözle ilgili yorumumu en sona saklıyorum ama
onun yerine yani ''Hayat satranç gibidir'' yerine
''Satranç hayat gibidir'' diyebilirim rahatlıkla.
Süresi belli olmayan bir oyun
ve bu oyunun ne zaman biteceğini bilemezsiniz.
Bazen bir şeyleri elde etmek için başka bir şeyi feda etmek zorunda kalırsınız.
Her zaman ilerleyemezsiniz, bazen geri adım atmak gerekir.
Ama her adımınızda düşünmelisiniz.
Seçimlerinizi akıllıca yapmalısınız.
Stratejik hareket etmelisiniz.
Hedefinize ulaşmanın tek bir yolu yoktur
Farklı şeyler deniyebilirsiniz.
Yılmadan, usanmadan, sıkılmadan tekrar tekrar denemelisiniz.
Çünkü hayattaki gibi olasılklar sonsuzdur
Her taşın kendine göre bir konumu ve önemi vardır
Tıpkı gerçek hayatta hiçbir insanın önemsiz olmaması gibi
Satranç tahtasında da hiçbir taş önemsiz değildir.
Bir piyonun bile vezir olma potansiyeli vardır.
Satranç oyuncusu aynı anda hem besteci hem de müzisyendir.
Yaratıcı olmak zorundadır.
Yaptığınız her hamlenin bir sonucu vardır ve bu sonuca katlanmak zorundasınızdır
Yani size sorumluluğu öğretir.
Bu yönüyle baktığımızda aslında dünyanın belkide en stresli oyunlarından biridir.
Ünlü oyuncu Kasparov'un deyimiyle:
''Aklın işkencesi''
çünkü konsantrasyon gerektirir
bu devirde belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz özellik:
Odaklanabilme gücü
Napolyon bir makineye yenilen ilk ünlü insan olduğunu düşündü uzun bir süre.
Bu duyguyu yaşayan bir başka ünlü de: Kasparov.
İster inanın ister inanmayın izlemekte olduğunuz ve 1997 de oynanan bu oyunda
Satranç tahtasının bir tarafında oturan kişi Garry Kasparov
yani dünya satranç şampiyonu.
Diğer tarafta ise bir makine var
daha doğrusu bir yapay zeka.
IBM tarafından geliştirilen ''Deep Blue''
ve bu oyunu kazanan makine oldu.
Bu kez içinde insan olma ihtimali de yok
mu acaba?!
Çünkü Kasparov 2. oyunun bir hamlesinde
Deep Blue'ya insanlar tarafından müdahale edilerek yardım edildiğini iddia etti.
Çünkü böyle bir durumda bir bilgisayarın başka bir hamle yaparak piyon kazanma eğiliminde olması bekleniyordu
ve bu beklenti pek çok satranç otoritesi tarafından da doğrulandı.
Fakat IBM bu iddiayı ve Kasparov'un yeniden maç önerisini reddederek,
Deep Blue projesini sona erdirdi
Bu durumda makineye bir insan müdehalesi var mı?.. yok mu?
Satranç hayat gibidir de
Hayat, tam olarak satranç gibi değildir bence kusura bakma Benjamin Franklin.
Eğer öyleyse bile birilerine ya da makinelere karşı oynamıyoruz
Belki de... ölümle satranç oynuyoruz
Ingmar Bergman'ın klasik filmi 7. mühürdeki gibi
Hayatı bir satranç olarak, bir savaş olarak görmüyorum;
barış olarak görüyorum.
Tek amacımız kazanmak olmamalı.
Bizim kazanabilmemiz için başka birileri kaybetmek zorunda kalmamalı.
Bakmayın siz buraların böyle bembeyaz olduğuna
gerçek hayat satranç tahtasındaki gibi sadece siyah ve beyazlardan ibaret değil
aralarda grinin yüzlerce, binlerce tonu var.
Ama yine de bir oyun.
Dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden başka bir şey değil
ama satrançtan çok daha karmaşık bir oyun.
Ölümle oynanan bir oyun.
Şah
Mat
Altyazı: Yiğit Can Karakaş