×

우리는 LingQ를 개선하기 위해서 쿠키를 사용합니다. 사이트를 방문함으로써 당신은 동의합니다 쿠키 정책.

신년 할인 최대 50% 할인
image

TEDx Turkey, Hayatınızın Kararı | Talat Kırış | TEDxIstanbul

Hayatınızın Kararı | Talat Kırış | TEDxIstanbul

Transcriber: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Sancak Gülgen Merhaba.

En son konuşmacı olduğuma göre istediğim kadar konuşabilirim herhalde. Yorulmuşsunuzdur, ufak ufak kaçsak diyorsunuzdur. Baştan söyleleyim en güzel cümlemi en sonda söyleyeceğim. Ben bir beyin cerrahıyım. Burası benim işyerim. Dünyanın en zor işlerinden birini yapıyorum. Sizce benim işimin zor yanı nedir?

Saatlerce bu mikroskobun altında çalışmak mı? Yoksa yaptığım en küçük bir yanlış hareketin bir insanın hayatına mal olması, ölümüne yol açması ya da sakatlığına yol açması mı? İşimin en zor yanı bu değil.

Beyninde tümör olduğunu öğrenen yada bir damar baloncuğunun patlamasıyla beyin kanaması geçirip hayatı altüst olan insanlarla karşılaşmak. İşimin en zor yanı hastanedeki odamda az önce çocuğunun beyinciğinde tümör olduğunu öğrenen bir anneyle göz göze gelmek, ona bu durumu anlatabilmek. Ben hastalarıma bir olgu olarak bakmam.

Onları duygularıyla, düşünceleriyle, sevdikleriyle, işleriyle bir bütün olarak görürüm.

Onları yakalandıkları hastalığın nasıl etkileyeceğini düşünürüm, onlara nasıl yardım edebileceğimi.

Bugün size anlardan ve tercihlerden söz edeceğim. Momentum bana önce bir momenti, yani bir anı hatırlatıyor. Sonrada hareketi.

Hereketin en önemli özelliği yönü.

Bir kamyon otoyolda dümdüz giderken sorun yoktur. Ama direksiyonu kırıp bariyerlere yönelirse sorun başladı demektir. Hereketin yönü seçimi işaret eder, tercihi işaret eder. İnsanlar anlarıyla ve tercihleriyle var olurlar. Bir an nedir?

Bir dakika? On dakika?

Eğer 1 an 1 dakikaysa, uykuyu çıktıktan sonra yaşam boyu geçireceğiniz aşağı yukarı 25 milyon anınız olacaktır.

10 dakika ise 2,5 milyondan.

Ve bu tabiki bir yenidoğan için geçerli.

Yani pek fazla zamanımız var sayılmaz.

O zaman anlarımız ve tercihlerimiz önem kazanıyor. Size anlardan örnek vereceğim.

Tercihlerden, hastalarımdan, kendimden , insanlardan. 17 yaşında bir delikanlı, bir sürü sorunu var. Hangimizin yokki? Üstüne üstlük birde aşık. Sevgilisiyle konuşmak istiyor. Takmış kafaya o gün mutlaka konuşacak.

Mesaj üstüne mesaj atıyor, cevap yok.

Telefonla arıyor, cevap yok.

Son bir kere daha arıyor, meşgule alıyor.

Gidiyor salonun penceresini açıp bırakıyor kendini boşluğa. Hayır ölmüyor.

Belden aşağısı felç kalıyor.

Bütün sorunları aynen devam ederken kalan ömrünü bir tekerlekli sandalyede geçirecek.

Hiçbir tercih yaşamın karşısında olmamalı. Kendi hayatımıza dair vereceğimiz kararlar da böyle. Çünkü bu dünyada tek bir kutsal şey var, o da canlıların yaşamı. Buna Afrikada açlıktan ölen, Ortadoğuda bombalardan ölen çocukların yaşamıda dahil.

Buna Faroe adalarında katledilen yunusların, belediyelerin zehirlediği köpeklerin yaşamıda dahil. Buna gezide avm yapmak için, Validebağ'da cami, Soma'da santral yapmak için kesilen ağaçlarınkide. Bu arada hanımlar beyler, eğer sevgilileriniz size şiddet küfür içeren mesajlar atmıyorlarsa bir zahmet onları yanıtlayıverin. Benim boyle kendini boşluğa bırakan çok hastam oldu. Bir başka hasta 29 yaşında bir kadın.

İyi bir evliliği var, mutlu bir evliliği var, iyi bir işi var. Başı ağrıyor. Bir MR çektiriyor.

Büyük bir damar yumağı tespit ediliyor. Bana geldi. Kendisine hastalığıyla ilgili bilgi vermeye başladım. Doğduğundan beri beyninde olduğunu ve yaşamının sonuna kadar zararsız bir şekilde orada kalabileceğini söyledim. Lafı ağzımdan aldı.

''Ama yarın kanayabilir ve ölebilirim de.'' dedi. Uzun zamandır hastalar hastalıklarını internetten çalışıp geliyorlar. Hatta beni de çalışıyorlar. Bana dair herşeyi biliyorlar. ''Siz bu ameliyatı iyi yapıyormuşsunuz'' dedi. ''Beni kurtarın.'' Ameliyatın risklerini anlattım. Ölüm ve sakatlık vardı. ''Ameliyat olmak istiyorum.'' dedi. 20 saat sürdü ameliyatı. Ve ameliyattan 2 bacağı ve 1 kolu felçli olarak çıktı. Sonra bana hayatımda bir hastamdan aldığım en güzel hediyeyi verdi. Bu kartpostal.

Üstünde eşinin ve kendisinin resmi var. Arkasında şunlar yazıyor. Ocak 2002 hastalığın teşhisi. Nisan 2002 operasyon. Ağustos 2002 Kaçkar'da 3200 metre.

Bir tercih yapmıştı ne mutlu bana ki ona istediği hayatı verebilmiştim. Ama bundan sonraki öykü biraz acıklı.

30'lu yaşlarının ortalarında bir erkek hasta bir sara nöbeti geçiriyor. Acile götürüyorlar. Film çekiliyor.

Beyninin sağ tarafında kocaman bir tümör.

Bana geldi. Yüzünde acı bir gülümsemeyle ''Hocam yaşarmıyım?'' dedi. Kötü huylu bir tümördü. İkimizde ''Bunun için mücadele edeceğiz.'' dedik. 2 yıl içinde 3 defa ameliyat ettim.

Bir gün telefonla beni aradı.

''Hocam'' dedi.''Bu iki yılı iyi yaşadım. Yapmak istediklerimi yaptım. Fantazilerim vardı, gerçekleştirdim.

İki yıla 40-50 yıllık hayatı sığdırdım.''

1 hafta sonra da öldü.

Peki böyle mi olması gerekiyor?

Duvara tosladıktan sonra mı hayatımızın değerini anlamalıyız? Her sabah bir dikdörtgen prizmasından çıkıp başka bir dikdörtgen prizmasına biniyoruz ve işimizin olduğu bir diğer dikdörtgen prizmasına gidiyoruz. Yaşamlarımız bu şekilde geçip giderken hayal gücümüz, yaratıcılığımız soluyor. Hep nasıl daha çok para kazanırız, nasıl daha yükseğe çıkarız, nasıl daha güçlü oluruz diye uğraşıyoruz.

Peki güçlü olmak bizi daha iyi, daha düzgün yapıyor mu? Çoğu zaman daha kötü yapıyor.

Kendimize etrafımızdakilere ve üzerinde yaşadığımız bu gezegene yabancılaşıyoruz. En son ne zaman bir Dünya Haritasına baktınız? Kaçınız kutuplara gitmeyi, okyanusların dibindeki çukurlara bir denizaltı ile inmeyi hayal etti?

Peki sizler bunu hayal etmezseniz çocuklarınız nasıl Jüpiter'e Uranüs'e gitmeyi hayal edecek?

Bu topraklardan böyle çocuklar nasıl çıkacak? Size iki denizciden örnek vereceğim. Ben de denizciyim. İki büyük denizci kadından.

İlkinin adı Jean Socrates.

Emekli bir matematik öğretmeni, 70 yaşında bir kadın. 50'sinden sonra yelken yapmayı öğrenmişler eşiyle. Evlerini satıp bir yelkenli alıyorlar, dünyayı dolaşacaklar. ''Nereida - Su perisi'' ismini veriyorlar.

Ama kocası kansere yakalanıp ölüyor.

Bu 70 yaşındaki kadın zor bir işe kalkışıyor. Tek başına en zor rotadan hiç durmadan dünyayı dolaşmak. Çok az kişi başarmış bunu. Yola çıkıyor. Yolculuğu tamamlıyor, ama yolda durmak zorunda kalıyor. Amacına ulaşamıyor. Bir daha yola çıkıyor. 60 mil kala, bitirmesine şu kadarcık kala tekrar durmak zorunda kalıyor. Bir daha yola çıkıyor, dünyayı hiç durmadan tek başına dolaşan en yaşlı insan oluyor ve çok az sayıda insandan biri. Başka bir büyük denizci Ellen MacArthur.

Ama kendi küçük, 1.52 boyunda.

Dünyanın en zor spor müsabakalarından biri kabul edilen Vendée Globe yarışına katılıyor.

18 metrelik bir yelkenlide güney okyanusunun 10-15 metreye varan dalgalarıyla boğuşuyor 94 gün.

Ve bu yarışı ikinci olarak bitiriyor.

3 yıl sonra bir trimalanla dünyayı yelkenle en hızlı dolaşan insan oluyor. Şimdi bu iki kadında kansere karşı kurdukları vakıflada denizciliklerinin yanında mücadelelerine devam ediyorlar ve ülkelerinin çocuklarına ilham oluyorlar. 1 yıl önceye dönüyorum.

Bir hastam beyin kanaması geçiriyor, 2 saat sonra ameliyathanede. Bu video onun ameliyatından bir bölüm.

Birazdan başıma bir beyin cerrahının başına gelebilecek en berbat şey gelecek Erken ruptur ( yırtılma-yırtık) diyoruz buna. Daha hiçbir şeye hakim değilken, hastanın anatomisine hakim değilken anevrizma patlıyor.

Bir hortumdan fışkıran su gibi büyük bir basınçla beynine gitmesi gereken kan dışarıya akıyor.

Bu kanamayı birkaç dakika içinde durduramazsam hastayı kaybedeceğim. Saniyeler ilerliyor, benim de koroner damarlarım büzüşmeye başlıyor. Ama benim işim bu. Geçtiğimiz 25 yılda yüzlerce yaptım ben bu ameliyatlardan. Bu kanamayı nasıl durduracağımı biliyorum.

Bu anevrizmayı klipledim. Hastayı kurtardım. Ben işini çok seven bir beyin cerrahıyım. İşini çok iyi yapan bir beyin cerrahıyım. Çocukluk hayallerimin mesleğini yapıyorum. Bir sürü asistan yetiştirdim. Öğrencler yetiştirdim. Kitaplarım var, ulusal, uluslararası düzeyde tanınıyorum. Ama hayatımı tek bir alana sığdırmak, yalnız beyin cerrahisi içinde kalmak bana yetmemeye başladı.

Bu ameliyattan sonra çıktım Taksim'e gittim, Haziran günleriydi. Gezi direnişleri, içinde olan herkese farklı ve yeni bir şey ilham etmiştir. Bana da birçok şeyin yanında adı dünya olan bir gezegende yaşadığımızı düşündürdü.

2 ay sonra buradaydım.

Doğu Grönland, Angmagssalik Bölgesi, Kulusuk isimli bir eskimo köyü. Hedefim buradan yola çıkıp kanoyla Kuzey Kutup Dairesini geçmekti. Hayatımda hiç kanoya binmemiştim. Hiç kürek çekmemiştim. Tanımadığım insanlarla beraber Grönland denizine açıldık. Yüz kilometre ötedeki kuzey kutup dairesine doğru kürek çekmeye başladık. Çadırda kaldım Grönland toprağının üstünde. 30 yıldır falan çadırda kalmamıştım.

Kutup ayısını kollayarak açıkta tuvalete gittim. 8 gün boyunca yıkanmadım.

Yani modern kent yaşamına alışkın 50 yaşında bir tıp profesörü için pek de olağan olmayan günler geçirdim.

Ama sonunda Kuzey Kutup Dairesini kanoyla geçebildim. 3 ay sonrada buradaydım. Antarktika'da.

Ushuaia'dan,

O zaman başka yerlere de gideyim alkış alacaksam. Ushuaia'dan, yani dünyanın en güneyindeki şehirden bu yelkenliye bindik ve Drake Pasajına açıldık.

8 kişiyle beraber. Hiç tanımadığım insanlarla. Drake Pasajı dünyanın en zorlu denizlerinden biri. Güney amerikayla antarktika arasında. Yılın 300 günü fırtınalı. Drake Pasajını geçtiğiniz zaman bu olağanüstü yere geliyorsunuz. Antarktika'ya.

Farklı bir gezegene gelmiş gibi oluyorsunuz. Antarktika'nın en güzel yanı hiç kimseye ait olmaması. Hiçbir devlete hiçbir çokuluslu şirkete ait toprağı yok. Kimse doğal kaynaklarını yağmalamaya çalışmıyor. Antarktika yalnızca orada yaşayan canlılara ait. 1 ay kaldım Antarktika'da.

Dönerken penguenlerle vedalaştım.

Penguenlerle vedalaşırken sordum tabi.

Çocuklar dedim neydi o gezi günlerinde bütün kanallarda sizin belgeselleriniz gösteriliyordu?

Penguenlerin cevabını aynen size aktarıyorum. Abi dediler biz Antarktika'da yaşayan canlılarız, Taksim'e yapılacak alışveriş merkeziyle hiç işimiz olmaz. Gizli kamerayla çekmişler, fikrimizi sormadan orada burada gösteriyorlar. Ne çocukların yumurtadan çıkması kaldı, ne cinsel hayatlarımız kaldı. Gördüğün gibi biz anadan doğma siyah beyaz yaratıklarız. Bizde İstanbul'da olsak Çarşı Grubuyla beraber geziye çıkardık dediler. Hoş bir manzara olurdu doğrusu. Gümüşsuyu'nda büyük bir penguen sürüsüyle beraber sloganlar atarak geziye tırmanmak. Dönüş yolunda Antarktika'dan dönüş yolunda başıma hayatımdaki en güzel şeylerden biri geldi.

Önce fıskiyelerini gördük.

Büyük bir kambur balina sürüsüydü.

Yelkenleri indirdik, bekledik.

Birer ikişer yanımıza geldiler birazdan bütün teknenin etrafını yirmi yirmibeş tane kambur balina kapladı.

Korkutucu gibi geliyor ama sanki kum havuzundaki çocuklar gibiydiler bizle oynamaya başladılar.

Okyanusun ortasında teknenin bir yanından girip öbür yanından çıktılar. Kuyruk gösterdiler, taklalar attılar, fıskıyelerini yüzümüze fışkırttılar. Bir evcil hayvan bile eve gelen yabancıyı yadırgar. Bu balinalar okyanusun ortasında bize canlıların kardeşliği dersini verdiler. Sonra ameliyathaneme geri döndüm.

Eskisinden daha büyük şevkle yapıyorum ameliyatlarımı. Hastalarıma bakıyorum. Ama ben aynı ben değilim.

Antarktika'nın, Grönland'ın sularında dolaşmış biri aynı insan olmuyor. İşimi yaparken ne zaman Güney Kutbuna yürüyerek gideceğim, ne zaman Tongo'da balinalarla yüzeceğim diye düşünüyorum.

Bu işler tehlikeli değil mi diyeceksiniz.

Tehlikeli.

Ama inanın bana kent yaşamı daha az tehlikeli değil. Hele türkiyede yaşıyorsanız Antarktika kesinlikle daha güvenli. Bir tane hayatınız var. Tek bir tane. Sonrasını bilmiyoruz.

Ama bu hayata doğduk ve bu hayatı yaşayacağız. Hayatınızı değiştirin.

Hemen yarın hayatınızı değiştirmeye başlayin. Hayal kurun.

Büyük ve imkansız şeyler hayal edin. En zor olanı hayal edin. Everest'e tırmanmayı düşünün, planlayın.

Belki günün birinde Ağrı Dağı'na çıkarsınız. Az şey mi? Bir yelkenliyle Akdeniz'de dolaşmayı, okyanuslara açılmayı hayal edin. Belki bir balıkçı motoru edinirsiniz, İstanbul'u denizden yaşamaya başlarsınız. Az şey mi?

Yarın hayatınıza dokunun.

Oturduğunuz seyirci koltuğundan çıkın, sahneye gelin. Kendi hayatınızın izleyicisi değil oyuncusu olun. Hayatınızın senaristi, yönetmeni olun.

Dokunun hayatınıza.

Bir kişi değişirse herkes değişir.

İnsanlar anlarıyla ve tercihleriyle var olurlar. Tercihlerinizi hayallerinizden yana kullanın. Unutmayın, Lapon denizcileri hatırlayın her zaman. Lapon denizciler kırmızı gözlü geyiklerinin ardından açıldıkları açıldıkları Kuzey Buz Denizinden geri dönmemişlerdi. Bir an bile geri dönmeyi düşünmemişlerdi.

Learn languages from TV shows, movies, news, articles and more! Try LingQ for FREE