image

Barış Özcan 2018, Bir fincan kahve daha, ben gitmeden

Bir fincan kahve daha, ben gitmeden

Kahve bizi sert, ciddi ve felsefi yapıyor. -Jonathan Swift, 1722

Aynı üniversiteden mezun bir grup genç. İş hayatına atılıyor. Başarılı da oluyorlar. Kendilerince. Sonra bir gün toplanıp mezun oldukları üniversiteyi ziyaret ediyorlar. Orada çok sevdikleri bir hocaları var. Ona gidiyorlar, hoş beş kelam edip eski günleri yad ediyorlar. Sonra sohbet derinleşiyor. Herkes işinden gücünden bahsediyor bahsetmesine ama aynı zamanda hayatın zorlukları ve stresi de artık onları biraz yıldırmış gibi gözüküyor. Ne de olsa her başarının bir bedeli var. Hayatımızdaki stres bunun bir parçasıdır belki de. Neyse…

İşte tam o sırada bizim profesör misafirlerine kahve yapmak üzere kalkıp mutfağa gidiyor. Sonra da kahveyle birlikte elinde böyle farklı tipteki fincanlarla, bardaklarla, kaplarla geri dönüyor.

Şimdi siz de kendinize bir kahve kapın, çünkü videonun sonunda hikayenin de sonunu anlatacağım ve o zaman elinizde tuttuğunuz kahvenin de onu taşıyan kabın da bir anlamı olacak. İpucu veriyorum, fal bakmayacağım.

Anlatmaya başladığım hikayemiz orada geçmiyor ama İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde bu profesör gibi üniversitenin mutfağındaki kahve makinesinden sürekli kahve almaya gidip gelen kişiler, makineye gitmeden kahve olup olmadığını görebilmek için dünyanın ilk webcam'ini yaptılar. Yani kahve tutkusu, tembellikle birleşince teknolojik inovasyonlara bile yol açabiliyor.

Ama ben bugün işin teknolojiden çok kültür sanat tarafına dikkat çekmek istiyorum. Hikayemizden de anlayacağınız gibi Batı kültüründe de misafire kahve ikram etme geleneği oluşmuş durumda. Ne de olsa dünyanın en popüler ikinci içeceği bu. Birincisi su.

Bizim kültürümüzde yeri biraz daha özel sanki. Çoğumuz günde üç kere yemek yiyoruz değil mi? Akşam yemeği, öğle yemeği. Ama sabah yemeği yok. Kahvaltı var. Kahve altı. Yani sabahları aç karnına kahve içmemek için diğer şeyleri yiyoruz. Öğünün amacı kahve. İlginçtir artık kahvaltıda kahve içen pek kalmadı. Daha çok çay içilir bizde. Kahve sanki biraz daha özel anlar için saklanır.

Tıpkı profesör ve öğrencilerinin hikayesinde olduğu gibi… Mesela bir misafir geldiğinde ikram etmek için. Ne yapılır?

Türk kahvesi. Mesela kız istemeye gidersin. Ne yapılır?

Durun durun hani geçenlerde Japonya'dan misafirlerim gelmişti ya. O zaman yayınladığım VLOG'da size bir söz vermiştim. Şimdi biraz geriye saralım ve o gün kahveyle ilgili bizim misafire, Kazuko'ya sorduğum soruya kulak verelim. Tuzlu Türk kahvesi. Gülmeyin, benim başıma geldi. Sizin de gelebilir. Peki kızı istediniz, verdiler, evlendiniz. Ama ona yeterince kahve veremediniz. Bu boşanma sebebi olabilir. En azından eskiden yeterli miktarda kahve temin edememenin kadınlar için boşanma sebebi olduğu yönünde bir rivayet dolaşır. Bu rivayetten yola çıkarak ta 1921'de ABD'de basılan gazetelerde kahve reklamı yapılmış. Kahvaltıların, misafirliklerin, evliliklerin başlangıcının ve sonunun yani hayatımızın en kritik dönemeçlerinin resmi içeceğidir kahve.

Japonlar bile Türk kahvesinin nasıl demlendiğini ve hangi ortamda nasıl kullanılacağını, işin ritüelini öğrenmişler. O gün kahve kelimesinin Japonca'daki karşılığını da sordum. “Kohi” demiş Japonlar “Coffee” kelimesini duyunca. E “coffee” demişlerdi zaten “kave” kelimesini duyunca.

“Kahve kelimesi Arapça'dan geliyor: Kahva. Oradan Türklere geçiyor, kahve diyoruz biz. Oradan da dünyaya yayılıyor…”

Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre “Coffee” kelimesi tam olarak 1582'de İngilizce diline girmiş. Osmanlılardan. O zamanlar biz de epeyce meşhur bir içecekmiş. Kelime İngilizce'ye geçtikten sonra kültürü de otomatik olarak kendine çekmiş. 17.yy'ın ortalarında “coffee shop”lar açılmaya başlamış. Bizdeki kahvehaneler gibi. Ve oraya giden Jonathan Swift gibi bazı yazarlar bir yandan kahvelerini içerken bir yandan “Güliver'in Seyahatleri” gibi kitaplarını yazmaya başlamışlar ve demişler ki “Kahve bizi sert, ciddi ve felsefi yapıyor.” Ya da mesela Bach gibi klasik müziğin babası kabul edilen bir müzisyen kahve tutkunu bir kadın hakkında opera yazmış. Geçen yüzyılın ortalarında kahve artık evlere girmeye başladı. Instant kahveler var ya. Bardağa koyup karıştırıp içiyoruz. Bu döneme tarihçiler “kahvenin 1. Dalgası” diyor. Sonra ikinci dönem başlıyor.

“70'ler 80'lerde başlıyor. Starbucks başlatıyor diyebiliriz. Kahvehane kültürü.”

Orada bu kahve hareketi ve dönemleri hakkında bir benzetme daha yapıyorum ama sesi çok iyi temizleyemediğim için buradan söyleyeyim. Kahve akımları adeta sanat akımları gibi. 1. Döneminde müziğin kaydedilip çoğaltılarak evlerde dinlenebilmesine benzer şekilde kahve de bol miktarda üretilip evlerde tüketiliyor. 2. Dönemindeyse tekrar konser alanlarına gidip müzik dinlemeye başlıyoruz. Yani Starbucks gibi modern kahvehanelere gidip kahvemizi içiyoruz.

Şimdilerdeyse 2000'li yıllarda artık 3. Dönemi yaşamaya başladık. Kahvenin sadece hangi ülkeden değil o ülkedeki hangi çiftlikten çıkarıldığı, dolayısıyla kahve çekirdeklerinin nasıl bir toprakta yetiştiği, sonra nasıl kavrulduğu ve ne şekilde demlendiği önem kazandı. Bu kahveleri hazırlarken bir yandan da onun bu hikayesini anlatan kişiler ortaya çıkmaya başladı. Baristalar. Baristalık dünyanın pek çok yerinde oldukça saygın bir meslek. Zamanında Osmanlılarda sarayda çalışan “kahvecibaşı” gibi. Bazıları sadrazamlık mertebesine kadar yükselmiş. Kahvenin kültürüne vakıf olmak, kökenini, izlediği yolculuğu, farklı hazırlama ve demleme tekniklerini bilmek işte kahvenin 3. Dalga hareketini oluşturan temel konular. Çünkü toprak, aldığı su, güneşlenme zamanı, nem; kahvenin tadını ve aromasını değiştiriyor. Eğer kahve yanardağın eteğinde yetiştiriliyorsa kül kokuyor. Muz ağaçlarının gölgesinde yetişiyorsa daha aromatik bir tadı oluyor. Ve bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar kahvenin sadece kokusunun bile beynimizi harekete geçirdiğini gösteriyor.

Bilimsel araştırmalar deyince bizim profesör ve öğrencilerine ne oldu? Profesör bu farklı kapları getirip öğrencilerinin önüne koyuyor. Herkes kendine bir fincan seçip kahvesini yudumlamaya başlıyor. Ve yine hayatın zorluklarından konuşmaya devam ediyorlar. Bizim profesör de diyor ki:

“Gördüğünüz gibi pahalı ve gösterişli fincanların hepsi alındı. Geriye sadece ucuz ve düz olanlar kaldı. Kendiniz için en iyisini istemeniz gayet normal. Ama bu aynı zamanda sizin problemlerinizin ve stresinizin de temel kaynağı.”

“Nasıl barista olunur? 101” dersi gibi bir ders veriyor anlayacağınız profesör ve şöyle devam ediyor sözlerine…

“Kabın kendisi kahvenin kalitesine bir şey katmaz. Çoğu zaman pahalı olduğu için kahvenin bile ötesine geçer ve onu örter. Bizim asıl istediğimizse sadece kahvedir, fincan değil. Ama biz yine de en iyi kabı, fincanı isteriz. Ve sonra da başkalarının kaplarına göz dikeriz.

Şöyle düşünün. Hayat kahvedir. İşimiz, paramız ya da pozisyonumuzsa sadece onu taşıyan bir kap… Sadece hayatı içermesi, onu taşıması gereken bir araç. Ve bu aracın, o kabın, fincanın tipi, şekli bizim hayatımızın kalitesini belirleyemez.

Bazen sadece kaba konsantre oluyoruz. Kahvenin keyfini kaçırıyoruz. Fincanın tadına değil kahvenin tadına bakın. En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir. Onlar her şeyi en iyi hale getirenlerdir. Ellerinde olan her neyse…”

Kahve hareketlerinde 3. Dalganın içinde olduğumuzu söylemiştim ya. Kahvenin tüm yönleriyle en kaliteli şekilde içilmeye çalışıldığı bir dönem demiştim. Müzik benzetmesini devam ettirecek olursak artık sanat için sanat döneminde gibiyiz. Kahve için kahve.

Kahve deyince artık ne kastettiğimi anlıyorsunuzdur. Nobel ödüllü şair ve müzisyen Bob Dylan'ın da kastettiği şeyi. Zaten kendisi profesör gibi bir adam. Tıpkı kahve kelimesi gibi Bob Dylan'ın da kökleri bizim oralardan yola çıkmış. Ataları Kağızman'dan Amerika'ya gelmiş. Ve sanırım beraberinde “kahve bahane sohbet şahane” kültürünü de getirmiş. Çünkü diyor ki Bob Dylan:

“Bir fincandaki kahve gibidir hayat. Bazen tatlı, bazen değildir. Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir.”



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

LingQ에서 온라인 언어학습

Bir fincan kahve daha, ben gitmeden

Kahve bizi sert, ciddi ve felsefi yapıyor. Coffee makes us strong, serious and philosophical. -Jonathan Swift, 1722

Aynı üniversiteden mezun bir grup genç. İş hayatına atılıyor. He goes into business. Başarılı da oluyorlar. Kendilerince. In their own way. Sonra bir gün toplanıp mezun oldukları üniversiteyi ziyaret ediyorlar. Then one day they meet and visit the university they graduated from. Orada çok sevdikleri bir hocaları var. Ona gidiyorlar, hoş beş kelam edip eski günleri yad ediyorlar. They go to him, say a good word, and reminisce about the old days. Sonra sohbet derinleşiyor. Then the conversation deepens. Herkes işinden gücünden bahsediyor bahsetmesine ama aynı zamanda hayatın zorlukları ve stresi de artık onları biraz yıldırmış gibi gözüküyor. Everyone talks about their work and their strength, but at the same time, the difficulties and stress of life seem to intimidate them a little. Ne de olsa her başarının bir bedeli var. Hayatımızdaki stres bunun bir parçasıdır belki de. Neyse…

İşte tam o sırada bizim profesör misafirlerine kahve yapmak üzere kalkıp mutfağa gidiyor. Just then, our professor gets up and goes to the kitchen to make coffee for his guests. Sonra da kahveyle birlikte elinde böyle farklı tipteki fincanlarla, bardaklarla, kaplarla geri dönüyor. Then he comes back with the coffee with different types of cups, glasses and containers.

Şimdi siz de kendinize bir kahve kapın, çünkü videonun sonunda hikayenin de sonunu anlatacağım ve o zaman elinizde tuttuğunuz kahvenin de onu taşıyan kabın da bir anlamı olacak. Now get yourself a cup of coffee, because at the end of the video I will tell the end of the story, and then the coffee you hold in your hand will have a meaning, too. İpucu veriyorum, fal bakmayacağım. I'm giving a hint, I'm not going to tell fortunes.

Anlatmaya başladığım hikayemiz orada geçmiyor ama İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde bu profesör gibi üniversitenin mutfağındaki kahve makinesinden sürekli kahve almaya gidip gelen kişiler, makineye gitmeden kahve olup olmadığını görebilmek için dünyanın ilk webcam'ini yaptılar. Yani kahve tutkusu, tembellikle birleşince teknolojik inovasyonlara bile yol açabiliyor.

Ama ben bugün işin teknolojiden çok kültür sanat tarafına dikkat çekmek istiyorum. But today I would like to draw attention to the culture and art side of the business rather than technology. Hikayemizden de anlayacağınız gibi Batı kültüründe de misafire kahve ikram etme geleneği oluşmuş durumda. As you can see from our story, there is a tradition of offering coffee to guests in Western culture. Ne de olsa dünyanın en popüler ikinci içeceği bu. After all, it's the second most popular drink in the world. Birincisi su.

Bizim kültürümüzde yeri biraz daha özel sanki. It seems to have a special place in our culture. Çoğumuz günde üç kere yemek yiyoruz değil mi? Akşam yemeği, öğle yemeği. Dinner, lunch. Ama sabah yemeği yok. Kahvaltı var. Kahve altı. Yani sabahları aç karnına kahve içmemek için diğer şeyleri yiyoruz. So we eat other things in order not to drink coffee on an empty stomach in the morning. Öğünün amacı kahve. İlginçtir artık kahvaltıda kahve içen pek kalmadı. Interestingly, not many people drink coffee for breakfast anymore. Daha çok çay içilir bizde. Kahve sanki biraz daha özel anlar için saklanır.

Tıpkı profesör ve öğrencilerinin hikayesinde olduğu gibi… Mesela bir misafir geldiğinde ikram etmek için. Ne yapılır?

Türk kahvesi. Mesela kız istemeye gidersin. For example, you go to ask a girl. Ne yapılır?

Durun durun hani geçenlerde Japonya'dan misafirlerim gelmişti ya. Wait, wait, I had guests from Japan recently. O zaman yayınladığım VLOG'da size bir söz vermiştim. Şimdi biraz geriye saralım ve o gün kahveyle ilgili bizim misafire, Kazuko'ya sorduğum soruya kulak verelim. Now let's rewind a little and listen to the question I asked our guest, Kazuko, about coffee that day. Tuzlu Türk kahvesi. Gülmeyin, benim başıma geldi. Don't laugh, it happened to me. Sizin de gelebilir. Peki kızı istediniz, verdiler, evlendiniz. Well, you wanted the girl, they gave, you got married. Ama ona yeterince kahve veremediniz. But you couldn't give him enough coffee. Bu boşanma sebebi olabilir. En azından eskiden yeterli miktarda kahve temin edememenin kadınlar için boşanma sebebi olduğu yönünde bir rivayet dolaşır. At least, a rumor circulates that not being able to obtain enough coffee in the past was a reason for divorce for women. Bu rivayetten yola çıkarak ta 1921'de ABD'de basılan gazetelerde kahve reklamı yapılmış. Kahvaltıların, misafirliklerin, evliliklerin başlangıcının ve sonunun yani hayatımızın en kritik dönemeçlerinin resmi içeceğidir kahve. Coffee is the official beverage of the beginning and the end of breakfasts, guests, marriages, the most critical turning points of our lives.

Japonlar bile Türk kahvesinin nasıl demlendiğini ve hangi ortamda nasıl kullanılacağını, işin ritüelini öğrenmişler. O gün kahve kelimesinin Japonca'daki karşılığını da sordum. That day, I also asked the Japanese word for coffee. “Kohi” demiş Japonlar “Coffee” kelimesini duyunca. “Kohi” said the Japanese when they heard the word “Coffee”. E “coffee” demişlerdi zaten “kave” kelimesini duyunca.

“Kahve kelimesi Arapça'dan geliyor: Kahva. Oradan Türklere geçiyor, kahve diyoruz biz. Oradan da dünyaya yayılıyor…”

Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre “Coffee” kelimesi tam olarak 1582'de İngilizce diline girmiş. Osmanlılardan. O zamanlar biz de epeyce meşhur bir içecekmiş. It was a very famous drink at that time. Kelime İngilizce'ye geçtikten sonra kültürü de otomatik olarak kendine çekmiş. After the word passed into English, it automatically attracted the culture. 17.yy'ın ortalarında “coffee shop”lar açılmaya başlamış. In the middle of the 17th century, “coffee shops” started to open. Bizdeki kahvehaneler gibi. Just like our coffee shops. Ve oraya giden Jonathan Swift gibi bazı yazarlar bir yandan kahvelerini içerken bir yandan “Güliver'in Seyahatleri” gibi kitaplarını yazmaya başlamışlar ve demişler ki “Kahve bizi sert, ciddi ve felsefi yapıyor.” Ya da mesela Bach gibi klasik müziğin babası kabul edilen bir müzisyen kahve tutkunu bir kadın hakkında opera yazmış. And some writers, like Jonathan Swift, who went there, started to write books like "Güliver's Travels" while drinking their coffee, and they said, "Coffee makes us tough, serious and philosophical." Or, for example, a musician like Bach, who is considered the father of classical music, wrote an opera about a woman who is fond of coffee. Geçen yüzyılın ortalarında kahve artık evlere girmeye başladı. Instant kahveler var ya. There are instant coffees. Bardağa koyup karıştırıp içiyoruz. Pour it into a glass and drink it. Bu döneme tarihçiler “kahvenin 1. Historians to this period call it the "1st century of coffee". Dalgası” diyor. wave,” he says. Sonra ikinci dönem başlıyor. Then the second term begins.

“70'ler 80'lerde başlıyor. “The 70s begin in the 80s. Starbucks başlatıyor diyebiliriz. We can say that Starbucks is starting. Kahvehane kültürü.”

Orada bu kahve hareketi ve dönemleri hakkında bir benzetme daha yapıyorum ama sesi çok iyi temizleyemediğim için buradan söyleyeyim. There, I make another analogy about this coffee movement and periods, but since I can't clean the sound very well, I'll tell you here. Kahve akımları adeta sanat akımları gibi. Coffee movements are almost like art movements. 1. Döneminde müziğin kaydedilip çoğaltılarak evlerde dinlenebilmesine benzer şekilde kahve de bol miktarda üretilip evlerde tüketiliyor. In the same way that music could be listened to at home by recording and reproducing it, coffee was produced in abundance and consumed at home. 2. Dönemindeyse tekrar konser alanlarına gidip müzik dinlemeye başlıyoruz. In the period, we go to the concert venues again and start listening to music. Yani Starbucks gibi modern kahvehanelere gidip kahvemizi içiyoruz.

Şimdilerdeyse 2000'li yıllarda artık 3. Now, in the 2000s, it is now 3. Dönemi yaşamaya başladık. We are living the era. Kahvenin sadece hangi ülkeden değil o ülkedeki hangi çiftlikten çıkarıldığı, dolayısıyla kahve çekirdeklerinin nasıl bir toprakta yetiştiği, sonra nasıl kavrulduğu ve ne şekilde demlendiği önem kazandı. It became important not only from which country but also from which farm in that country, so what kind of soil the coffee beans were grown in, how they were then roasted and how they were brewed. Bu kahveleri hazırlarken bir yandan da onun bu hikayesini anlatan kişiler ortaya çıkmaya başladı. While preparing these coffees, people who told this story of him started to emerge. Baristalar. Baristalık dünyanın pek çok yerinde oldukça saygın bir meslek. Barista is a highly respected profession in many parts of the world. Zamanında Osmanlılarda sarayda çalışan “kahvecibaşı” gibi. Just like the “kahvecibaşı” who worked in the Ottoman palace at the time. Bazıları sadrazamlık mertebesine kadar yükselmiş. Some have risen to the rank of grand vizier. Kahvenin kültürüne vakıf olmak, kökenini, izlediği yolculuğu, farklı hazırlama ve demleme tekniklerini bilmek işte kahvenin 3. Knowing the culture of coffee, its origin, the journey it followed, and the different preparation and brewing techniques are the 3rd part of coffee. Dalga hareketini oluşturan temel konular. Fundamentals of wave motion. Çünkü toprak, aldığı su, güneşlenme zamanı, nem; kahvenin tadını ve aromasını değiştiriyor. Because the soil, the water it receives, sunbathing time, humidity; It changes the taste and aroma of coffee. Eğer kahve yanardağın eteğinde yetiştiriliyorsa kül kokuyor. If coffee is grown at the foot of the volcano, it smells of ash. Muz ağaçlarının gölgesinde yetişiyorsa daha aromatik bir tadı oluyor. If it is grown in the shade of banana trees, it has a more aromatic taste. Ve bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar kahvenin sadece kokusunun bile beynimizi harekete geçirdiğini gösteriyor. And scientific research on this subject shows that even just the smell of coffee activates our brain.

Bilimsel araştırmalar deyince bizim profesör ve öğrencilerine ne oldu? Profesör bu farklı kapları getirip öğrencilerinin önüne koyuyor. The professor brings these different containers and puts them in front of his students. Herkes kendine bir fincan seçip kahvesini yudumlamaya başlıyor. Everyone chooses a cup for themselves and starts to sip their coffee. Ve yine hayatın zorluklarından konuşmaya devam ediyorlar. Bizim profesör de diyor ki:

“Gördüğünüz gibi pahalı ve gösterişli fincanların hepsi alındı. “As you can see, all the expensive and fancy cups have been taken away. Geriye sadece ucuz ve düz olanlar kaldı. Only the cheap and flat ones remained. Kendiniz için en iyisini istemeniz gayet normal. Ama bu aynı zamanda sizin problemlerinizin ve stresinizin de temel kaynağı.” But it's also the main source of your problems and stress."

“Nasıl barista olunur? “How do you become a barista? 101” dersi gibi bir ders veriyor anlayacağınız profesör ve şöyle devam ediyor sözlerine… The professor gives a lecture like 101”, you can see, and continues his words as follows…

“Kabın kendisi kahvenin kalitesine bir şey katmaz. “The container itself does not add to the quality of the coffee. Çoğu zaman pahalı olduğu için kahvenin bile ötesine geçer ve onu örter. It goes beyond even coffee and covers it up, as it's often expensive. Bizim asıl istediğimizse sadece kahvedir, fincan değil. What we really want is just coffee, not a cup. Ama biz yine de en iyi kabı, fincanı isteriz. Ve sonra da başkalarının kaplarına göz dikeriz. And then we covet other people's pots.

Şöyle düşünün. Hayat kahvedir. İşimiz, paramız ya da pozisyonumuzsa sadece onu taşıyan bir kap… Sadece hayatı içermesi, onu taşıması gereken bir araç. If it's our job, our money or our position, it's just a container that carries it… It's just a tool that should contain life, carry it. Ve bu aracın, o kabın, fincanın tipi, şekli bizim hayatımızın kalitesini belirleyemez. And the type and shape of this tool, that cup, that cup cannot determine the quality of our life.

Bazen sadece kaba konsantre oluyoruz. Sometimes we just concentrate on the rough. Kahvenin keyfini kaçırıyoruz. We miss our coffee. Fincanın tadına değil kahvenin tadına bakın. En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir. The happiest people aren't the ones who have the best of everything. Onlar her şeyi en iyi hale getirenlerdir. They are the ones who make everything the best. Ellerinde olan her neyse…” Whatever you have…”

Kahve hareketlerinde 3. 3\. In coffee moves. Dalganın içinde olduğumuzu söylemiştim ya. I told you we were in the wave. Kahvenin tüm yönleriyle en kaliteli şekilde içilmeye çalışıldığı bir dönem demiştim. I said it was a period when coffee was tried to be drunk in the best quality with all its aspects. Müzik benzetmesini devam ettirecek olursak artık sanat için sanat döneminde gibiyiz. If we continue the music analogy, we are now in the art-for-art era. Kahve için kahve. Coffee for coffee.

Kahve deyince artık ne kastettiğimi anlıyorsunuzdur. You know what I mean when I say coffee. Nobel ödüllü şair ve müzisyen Bob Dylan'ın da kastettiği şeyi. What the Nobel Prize-winning poet and musician Bob Dylan also meant. Zaten kendisi profesör gibi bir adam. He's like a professor anyway. Tıpkı kahve kelimesi gibi Bob Dylan'ın da kökleri bizim oralardan yola çıkmış. Just like the word coffee, Bob Dylan's roots originated in our region. Ataları Kağızman'dan Amerika'ya gelmiş. Their ancestors came to America from Kağızman. Ve sanırım beraberinde “kahve bahane sohbet şahane” kültürünü de getirmiş. And I think it brought with it the culture of “coffee is an excuse, chat is wonderful”. Çünkü diyor ki Bob Dylan:

“Bir fincandaki kahve gibidir hayat. “Life is like coffee in a cup. Bazen tatlı, bazen değildir. Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir.”

×

우리는 LingQ를 개선하기 위해서 쿠키를 사용합니다. 사이트를 방문함으로써 당신은 동의합니다 cookie policy.