KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 02
“Böyle bir şeyi dünyada göremezsiniz Bay Holmes. Kuzeyden, güneyden, doğudan ve batıdan, saçında birazcık kızıl ton olan bir sürü erkek şehire gelmiş adresi soruyordu. Fleet Sokağı, kızıl saçlı insanlarla dolup taşıyordu. Pope's Court, bir manavın portakal tezgâhına dönmüştü. Bir tek ilandan sonra tüm ülkede bu kadar kızıl saçlı toplanabileceği hiç aklıma gelmemişti. Kızılın her tonunu görebilirdiniz: saman kırmızısı, limoni, portakal kırmızısı, kiremit rengi, karaciğer rengi, tuğla kırmızısı; fakat Spaulding'in dediği gibi tam, hakiki, alev kırmıısı saç yoktu aralarında. Ben olsam bu kalabalığı görüp vazgeçerdim ama Spaulding'e söz geçiremedim. Nasıl becerdi bilmem, onu itti, bunu çekti, beni sürükleyerek bir şekilde kalabalığın arasından çıkarıp büronun önündeki merdivenlere kadar getirdi. Merdivende iki yönde insan akını vardı, bazıları umutla yukarı çıkıyor, diğerleri işe alınmadıkları için üzgün geri dönüyordu. İtişe kakışa sonunda büronun kapısına geldik.”
Müşterimiz bir an için durakladı. Holmes “Yaşadıklarınız çok ilginç,” diyerek araya girdi ve hafızasını tazelemek için biraz enfiye çekti. “Lütfen ilginç hikâyenize devam edin.”
“Büroda, birkaç sandalye vardı, tahta bir masanın arkasında kızıl saçlı küçük bir adam oturuyordu. Gelen her adaya birşeyler soruyor ve sonra da herbirini sudan bahanelerle eliyordu. İşe kabul edilmek o kadar da kolay görünmüyordu. Fakat sıra bize geldiğinde bu küçük adam bana herkesten daha iyi davrandı, daha rahat konuşabilmek için kapıyı kapattı.
“Çırağım ‘Bay Jabez Wilson;' diye beni takdim etti, ‘Kulüpte işe girmek istiyor.' “ ‘Kendisi bu işe çok uygun,' diye cevap verdi ufak adam. ‘Her tarife tıpatıp uyuyor. Şimdiye kadar bu kadar güzelini gördüğümü hatırlamıyorum.' Bunu söyledikten sonra bir adım geri çekildi, başını yana eğerek gözlerini saçıma dikti; utanır gibi olmuştum. Derken yerinden fırladı, elimi sıktı ve beni başarımdan ötürü candan kutladı.
“ ‘Daha fazla beklemek haksızlık olur, ‘ dedi. ‘Emin olmak için bazı şeyler yapmam gerek, bunun için lütfen kusuruma bakmayın,' diyerek iki eliyle saçıma yapışıp çekti; acıdan bağırdım. ‘Gözleriniz yaşardı,' diyerek saçlarımı bıraktı. ‘Gördüğüm kadarıyla herşey yolunda. Kusura bakmayın bayım; bu konuda dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü daha önceden iki kez perukla, bir kez de boyayla kandırıldık. Neyse sizinki hakikiymiş. Başıma gelenlerin hepsini anlatsam aklınız durur.' Pencereye yanaştı, dışarıda bekleyenlere uygun kişinin işe alındığını var gücüyle haykırdı. Aşağıdan bir uğultu koptu, herkes oflayıp poflayarak farklı yönlere doğru gözden kayboldu. Artık ben ve patronum dışında başka kızıl saçlı kalmadı.
“ ‘Benim adım,' dedi, ‘Duncan Ross. Ben de soylu velinimetimizin vakfından yararlanan bir emekliyim. Evli misiniz Bay Wilson? Çocuklarınız var mı?' “Olmadığını söyledim.
“Yüzü aniden asıldı.
“ ‘Eyvaah' dedi ciddiyetle. ‘Bu kötü. Bunu duyduğuma üzüldüm. Çünkü vakıf, özellikle kızıl saçlıları bir araya getirmek ve de onların nesilden nesile çoğalmasını sağlamak amacıyla kuruldu. Bekâr olmanız büyük talihsizlik.' “Bunun üzerine benim de yüzüm asıldı Bay Holmes, çünkü işi alamayacağımı sandım. Fakat adam birkaç dakika düşündükten sonra razı olduğunu söyledi.
“ ‘Bir başkası olsaydı hiç acımazdım, fakat sizin gibi saçları olan biri için kuralları biraz esnetmeliyiz' dedi. ‘Yeni işinize ne zaman başlayabilirsiniz?' “ ‘E, biraz aptalca gelebilir ama zaten bir işim var,' dedim. “ ‘Zararı yok Bay Wilson!' dedi Vincent Spaulding. ‘Zaten bütün gün çalışacak değilsiniz.' “ ‘Hangi saatlerde çalışacağım?' diye sordum.
“ ‘Saat ondan ikiye kadar.' “Bir rehinci en çok akşamlan çalışır Bay Holmes, özellikle de ödeme gününden önceki perşembe ve cuma akşamları. Bu yüzden sabahları birkaç kuruş kazanmanın bana hiçbir zararı olmayacaktı. Hem çırağıma güveniyordum, işleri bensiz de yürütebilirdi.
“ ‘Bu bana çok uygun,' dedim. ‘Peki, ya ücret?' “ ‘Haftada 4 sterlin.' “ ‘Ya yapılacak iş?' “ ‘Tamamen göstermelik.' “ ‘Tamamen göstermelik derken ne demek istiyorsunuz?”
“ ‘Yapacağınız bütün iş, mesai saati boyunca büroda ya da en azından binada olmak. Eğer dışarı çıkarsanız, işi sonsuza kadar kaybedersiniz. Bu konuda vasiyetnamedeki şartlar gayet açık. Tüm zaman zarfında bürodan çıktığınız anda şartlara uymamış olursunuz.' “ ‘Kabul, topu topu günde dört saat nasıl olsa, bu yüzden dışarı çıkmayı hiç düşünmem,' dedim. “ ‘Hiçbir bahane kabul edilmez,' dedi Bay Duncan Ross, ‘ne hastalık, ne iş, ne de başka bir şey. Hep büroda olmanız gerekiyor, yoksa işi unutun.' “ ‘Peki, yapılacak iş nedir?' “Britannica Ansiklopedisi'nin kopyasını çıkarmak. İlk cildinden başlarsınız. Kâğıt, kalem ve mürekkebi kendiniz getireceksiniz, biz sadece bu masayla sandalyeyi veriyoruz. Yarın başlayabilir misiniz?' “ ‘Tabii,' diye cevap verdim. “ ‘O halde görüşmek üzere, Bay Jabez Wilson. Şansınız yaver gidip bu güzel işi aldığınız için sizi tebrik ederim.' Selamlayarak beni kapıya kadar geçirdi, ben de çırağımla eve döndüm. Şans yüzüme güldüğü için o kadar mutluydum ki ne dediğimi, ne yaptığımı bilmiyordum. Bütün gün bu meseleyi düşündüm ve akşam olduğunda yine keyfim kaçmıştı, çünkü bu işin içinde bir bit yeniği olabileceğini düşünmeye başladım. Birinin böyle bir vasiyet bırakması veya Britannica Ansiklopedisi'nin kopyasını çıkarmak gibi basit bir şey için dünyanın parasını vermelerini aklım almıyordu. Vincent Spaulding beni neşelendirmek için elinden geleni yaptı fakat yatma zamanı geldiğinde bu işten çekilmeyi aklıma koymuştum.
Ertesi sabah, farklı bir ruh haliyle uyandım ve işe bir göz atmaya karar verdim. Gidip bir şişe mürekkep, bir dolmakalem ve yedi sayfa kağıt alarak Pope's Court'un yolunu tuttum. “İşyerine varınca doğrusu şaşkınlıkla karışık bir sevinç duydum; her şey hazır ve mükemmeldi. Masa benim için hazırlanmış, Bay Duncan Ross da işe gelip gelmediğimi kontrol etmek için beni bekliyordu. ‘A' harfinden başlamamı söyledi ve beni yalnız bıraktı. Ama ara sıra gelip bir göz atıyor, herşeyin yolunda gidip gitmediğini kontrol ediyordu. Saat tam ikide beni uğurladı, yazdıklarıma iltifat etti ve ben çıktıktan sonra büronun kapısını kilitledi.
“Günler böyle geçti, Bay Holmes. Derken cumartesi günü geldi çattı, müdür haftalık ücretim olan dört sterlinimi verdi. Ertesi hafta da aynı şekilde paramı aldım, ondan sonraki hafta da. Her sabah saat onda işe başlıyor, öğleden sonra ikide ayrılıyordum. Zamanla Bay Duncan Ross sadece sabahları gelmeye başladı, bir süre sonra da hiç gelmez oldu. Buna rağmen, odayı bir an için bile olsa terk etmeye cesaret edemedim, çünkü ne zaman geleceğini bilemezdim, iş çok iyi ve bana da gayet uygun olduğu için kaybetmeyi göze alamazdım.
“Böylece sekiz hafta çalıştım. Çok geçmeden ‘B' harfine başlayacağımı umuyordum. Dünyanın kağıdını harcamış, yazdıklarımla neredeyse bir rafı doldurmuştum. Derken iş birden sona erdi.”
“Sona mı erdi?”
“Evet efendim. Hem de bu sabah. Her zamanki gibi saat onda işe gittim ama kapı kapalıydı; kilitlemişlerdi. Üzerine astıkları bir kartona da bazı şeyler yazmışlardı. İşte burada, kendiniz okuyun.”
Bir dosya kâğıdı büyüklüğünde beyaz bir karton parçası uzattı. Üzerinde şöyle yazıyordu:
KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ KAPANDI
9 EKİM 1890
Sherlock Holmes'le ben bu kısa haberi ve arkasındaki üzgün yüzü inceledik. Fakat meselenin komik tarafı o kadar ağır bastı ki dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladık.
“Bunda hiç de gülünecek bir şey yok,” diye bağırdı müşteri, kızıl saçlarının diplerine kadar kızararak. “Bana gülmekten başka yapabileceğiniz bir şey yoksa gideyim daha iyi.”
“Hayır, hayır,” diye atıldı Holmes, adamı henüz kalktığı sandalyeye tekrar oturtarak. “Bu vakayı hayatta kaçırmam. O kadar ilginç ki. Darılmayın ama hikâyenizin komik bir tarafı da var. Kapıda bu yazıyı görünce ne yaptığınız, söyler misiniz.”
“Çok şaşırdım beyefendi. Ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra çevredeki bürolara uğrayarak sordum, ama kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Sonunda, giriş katında muhasebecilik yapan bina sahibini buldum ve Kızıl Saçlılar Kulübü'ne ne olduğunu sordum. Böyle bir kulübü hiç duymadığını söyledi. Ardından ona Bay Duncan Ross'un kim olduğunu sordum. Bu ismi ilk defa duyuyormuş.
“ ‘Yani,' dedim, ‘4 numaradaki kiracı.' “ ‘Kim? Kızıl saçlı adam mı?' “ ‘Evet, o.' “ ‘Haa, onun adı William Morris'tir,' dedi. ‘Kendisi avukattır. Burayı kendi yerine geçene kadar geçici bir büro olarak kullanıyordu. Dün taşındı.' “ ‘Onu nerede bulabilirim?' “ ‘Yeni bürosunda. Bana adresi vermişti. Evet, King Edward Sokağı 17 Numara,St. Paul civarı.' “ ‘Hemen yola koyuldum Bay Holmes, fakat adrese gittiğimde suni diz kapağı imal eden bir atölye çıktı karşıma. Kimse de William Morris veya Duncan Ross adında birini tanımıyordu.”
“Peki, ondan sonra ne yaptınız?”
“Saxe-Coburg Meydanı'ndaki evime döndüm ve çırağımın fikrini sordum. O da işin içinden çıkamadı. Sadece beklememi önerdi; postayla haber gelebilirdi. Ama bu benim için yeterli değildi Bay Holmes. Böyle bir işi durup dururken kaybetmek istemiyordum. Zor durumdaki insanlara tavsiyede bulunduğunuzu önceden duymuş olduğumdan doğruca size geldim.”
“Çok da iyi ettiniz,” dedi Holmes. “Başınızdan geçenler son derece ilginç. Bu vakayla seve seve ilgileneceğim. Anlattıklarınızdan çıkarabildiğim kadarıyla, göründüğünden daha ciddi bir durumla karşı karşıya olabiliriz.”
“Hem de çok ciddi!” dedi Bay Jabez Wilson. “Çünkü haftada dört sterlin kaybediyorum.”
“Sizin kişisel olarak,” diye söze girdi Holmes, “bu garip kulüpten zarar gördüğünüzü hiç sanmıyorum. Aksine, bugüne kadar yaklaşık 30 sterlin kazanmışsınız, üstüne üstlük ‘A' harfiyle başlayan konularda bir sürü bilginiz oldu. Aslında hiçbir kaybınız olmamış!”
“Hayır bayım. Öyle değil. Bilmek istediğim, bu heriflerin kim oldukları ve eğer bu bir şakaysa benimle neden böyle oynadıklarıdır. Zira bu şaka onlara şimdiye kadar otuz iki sterline mal oldu.”
“Bazı noktaları açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. İlk olarak size şunu sormak istiyorum Bay Wilson: Şu ilk gazete ilanını size gösteren çırağınız ne zamandır sizinle birlikte çalışıyor?”
“O zamanlar yanıma gireli bir ay olmuştu.”
“Sizi nasıl gelip buldu?”
“İlan vermiştim.”
“Tek başvuran o muydu?”
“Hayır, bir düzine aday vardı.”
“Neden onu seçtiniz?”
“Çünkü becerikliydi ve ucuza çalışmaya razıydı.”
“Tam olarak söylersek, yarım maaşa.”
“Evet.
“Bize Vincent Spaulding'i tarif eder misiniz?” “Kısa boylu, sağlam yapılı, hareketli biri. En az otuz yaşlarında olmasına rağmen yüzünde hiç tüy yok. Alnında ise beyaz bir leke var asit yanığı gibi bir şey.”
Holmes heyecan içinde oturduğu yerden doğruldu. “Tam tahmin ettiğim gibi,” dedi. “Kulaklarında küpe deliği var mıydı?”
“Evet, efendim. Gençken bir çingene kulağına küpe deliği açmış.”
“Hmm,” dedi Holmes düşünceli bir halde sandalyesine tekrar gömülerek. “Hâlâ sizinle mi?”
“Evet, efendim. Hatta onu bıraktım da geldim.”
“Siz yokken işleriniz yürüyor mu?”
“Hiç şikayetim olmadı efendim. Sabahları pek iş olmaz zaten.”
“Bu kadarı yeterli Bay Wilson. Bir-iki güne kalmaz, size haber veririm. Bugün cumartesi, sanırım pazartesiye kadar bu bilmeceyi çözeriz.”
“Ee, Watson,” dedi Holmes, misafirimiz gittikten sonra. “Ne diyorsun sen bu işe?”
“Hiçbir şey,” diye cevap verdim dürüstçe. “Çok esrarlı bir iş.”
“Genelde,” dedi Holmes, “bir şey ne kadar garip görünüyorsa, o denli az gizemlidir. Nasıl ki sıradan bir yüzü tarif etmekle çıkarmak zorsa, hergünkü sıradan meseleleri de kafa yorarak çözmek o kadar zordur. Ama bu meselede daha hızlı davranmalıyım.”
“Peki,ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordum.
“Pipo içmeyi,” diye cevap verdi. “Bu, en az üç pipoluk bir problem. Senden ricam, elli dakika boyunca ağzını açmaman.” Ayaklarını sandalyeden çekti, ince dizlerini şahin gagasını andıran burnuna yaklaştırdı ve gözlerini kapatarak orada öylece oturdu. Ağzındaki siyah piposu garip bir kuşun gagası gibi duruyordu. Bir süre sonra, uyuyakaldığını düşünmeye başlamıştım ki birden sandalyesinden fırladı; kesin bir karara varmış gibiydi. Piposunu şöminenin üstüne koyarak konuşmaya başladı:
“Bugün öğleden sonra St. James Salonu'nda Sarasate'nin konseri var . Ne dersin Watson? Hastaların senin yakanı bir-iki saatliğine bırakır mı dersin?”
“Bugün yapacak bir şeyim yok. İşim hiçbir zaman fazla vaktimi almıyor zaten.”
“O halde şapkanı alıp benimle gel. Önce şehir merkezine gideceğim, yolda öğlen yemeği yiyebiliriz. Bugünkü programda Alman müziği var, bunu İtalyan veya Fransız müziğine tercih ettiğimi bilirsin. O müziği dinlerken, insan içine kapanıveriyor, benim de şu sırada buna ihtiyacım var. Gidelim!”