×

Utilizziamo i cookies per contribuire a migliorare LingQ. Visitando il sito, acconsenti alla nostra politica dei cookie.

image

TEDx Turkey, Ya Öyle Değilse? | Levent Ülgen | TEDxIzmir

Ya Öyle Değilse? | Levent Ülgen | TEDxIzmir

Çeviri: Nadya Alasad Gözden geçirme: berat güven

Şimdi efendim,

12 yaşındayken ilkokulu bitirdim.

İlkokulu bitirme hediyesi olarak

babamdan bir bisiklet istedim.

Almayacağını biliyorum

çünkü hem mali durumumuz o kadar iyi değil,

en azından benim bisikletimi ayıracak bir parası yok,

bir de gergin bir adam, sinirli bir adam.

Ben yine de cesaretimi topladım, istedim o hediyeyi. "Olur" dedi.

Çok şaşırdım, olur- babamdan böyle bir cümle.

"Olur ama şöyle yapalım", dedi, "Yan tarafta bir inşaat var. Sen orada git kendine bir iş bul, çalış.

Para biriktir, üstünü ben tamamlayayım, alalım bisikleti" dedi.

Herhalde bir eşek şakası bu! Yani arkadaşlarım yazın top oynayacak

gezecek, edecek, oynayacaklar,

ben orada çalışacağım!

Ama sırf inattan sabaha kadar ağladım.

Sabah kalktım, "Tamam" dedim "Çalışacağım.

Çalışacağım." Gittim hemen inşaatın müteahhidi ile konuştum.

Dedi "Bir yarın gel bakalım, sana ne gibi bir iş buluruz?" dedi.

Ertesi gün gittiğimde

elimde bir kova kireç, sönmüş kireç, bir tane fırça.

Bir ustanın yanına verdiler beni. Ben yan taraftaki 4 katlı

8 daireli apartmana astar çekiyordum,

o çocuk halimle ve tabii boyum bir yerlere yetişmiyor,

gözüme kireçler kaçıyor,

gözlerim şiş, kan çanağı gibi. Yani her gün akşam,

annem ağlayarak pansumanlar yapıyor.

Babamın umurunda değil, çalışsın öğrensin diyor.

Bak ne güzel çalışıyor, diyor.

Bütün bir yaz, ben o apartmanın astarını çektim

o usta ile beraber, bayağı bir çalıştım.

Sonra iş bitti, müteahhide gittim.

Dedim ki "Ben paramı istiyorum." "Tabii" dedi, paramı verdi.

Oho, bisiklet parası çıkmış. Harika! Babama bile ihtiyaç yok,

o bisikleti alırım.

Akşam babamın gelmesini bekledim, büyük bir vapurla.

"Al" dedim, "Param hazır, yarın gidip bisikleti alacağız."

O kadar eminim ki şimdi "Alalım alalım da" dedi

"Yaz tatili bitti. Okul açılacak, kar, kış, yağmur, çamur.

Sen bu bisiklete binemezsin... yani.

En iyisi biz bu parayla önümüzdeki yıl alalım."

Anladım ki o bisikleti bana aldırmayacak,

yani ben parayı biriktirdiğim halde bana aldırmayacak

ve sinirden ağlamaya başladım ama dedi "Dur!".

"Bütün yaz boyu çalıştın, yani bu kadar emek verdin.

"Şöyle yapalım" dedi. "Para senin,

bu parayla istediğin şeyi alabilirsin" dedi.

Para benim, istediğim şeyi alabilirim, harika! Çok hoşuma gitti,

istediğim her şey, her şey.

İlk hafta sonu Kızılay, Ankaralılar bilir, Ülke Alan Pasajın'daydık,

kendime çok güzel bir forma aldım, bir şort, tozluklar lastikli,

kramponlar çivili ve bir de deriden bir futbol topu.

Şimdi küçümsemeyin çünkü o dönemlerde deriden futbol topu almak,

hele bizim gibi böyle dar gelirli aileler için müthiş bir şey.

Ve mahalleye geldiğimde mahallenin kralı benim çünkü topum var.

O topla istediğim takımı ben kurabilirim, istediğim takım benim olur.

Top bende, güç bende. Ve ben o yaz işte, o yaz boyunca, emeği tanıdım.

Emeğin ne olduğunu anladım, emeğimin gücünü fark ettim.

Bu çok hoşuma gitti, gerçekten.

Yıllar sonra babam öldüğünde ama yıllar yıllar sonra,

annem itiraf etti; babam o bisikleti bana özellikle almamış,

özellikle aldırmamış.

Çünkü yine Ankara'yı bilenler bilir,

Dikmen, Ankara'nın Dikmeni çok dik bir yerdedir, çok yokuştur.

Dermiş ki hep anneme- öyle değilmiş yani-

"Hanım" dermiş "Ben bu oğlana bu bisikleti alırsam,

bu oğlan deli, bu oğlan yaramaz.

O yokuştan aşağı inmeye kalkar,

gider orada kamyonun altında kalır, ölür mölür, başıma bela olur.

Ben ağlayacağıma, bırak bisikleti yok diye o ağlasın" dermiş.

Dolayısıyla benim hiç bisikletim olmadı ama ben o yaşımda emeği öğrendim

emeğimin kıymetini, değerini öğrendim, emeğimin gücünü öğrendim.

O günden beri de, en değerli şeyim emeğim,

elimdeki tek silah emeğim.

(Alkış)

Sonra üniversite yılları başladı. Bir taraftan fizik okuyorum, bilim yani.

Öbür taraftan tiyatro ile uğraşıyorum, sanat yani.

Ama kafam karışık, hem de çok karışık.

Sanatçı mı olacağım, bilimci mi olacağım, fizikçi mi olacağım?

Fizikçi olsam ne iş yapacağım?

sanatçı olsam, oyuncuların hali ortada.

Kafam çok, çok, çok karışık, ne yapacağımı bilemiyorum.

Bu arada, benim bir dedem var.

Kendisinin ağzından bir tek bile Kürtçe kelime duymadım

ama lakabı 'Kürt Hasan', Güneydoğu'dan kağnı ile gelmişler.

o yüzden olsa gerek; Kürt Hasan ama bir tane Kürtçe kelime duymadım.

Kürt Hasan gördüğünüz gibi bir kamyon şoförü

ilkokul mezunu bile değil ama mesleğin de hayranı, mesleğine aşık.

Her sefer bittiği zaman,

o kamyonunun motorunun son vidasına kadar temizler,

gıcır gıcır yapar.

Asla çocuklarını ve torunlarını kamyonunun yanına yanaştırmaz

çünkü "Sizler okuyacaksınız,

benim gibi kamyon şoförü olmayacaksınız" der.

Ama her akşam garajdan eve gelirken pırıl pırıl giyinir;

takım elbisesi, ayağında pileli duble paça pantolonu, sonuna kadar bağlanmış gömleği

üzerinde kaşkolu, kasketi ya da fötr şapkası,

mevsimine göre pardesüsü, paltosu

ve gıcır gıcır parlayan iskarpinleriyle eve gelir.

Eve gelir gelmez hemen annem paltosunu alır,

dayılarım kaşkolunu kasketini alır, anneannem ayakkabılarının bağını çözer.

Hiçbir şey konuşulmadan akşam yemeği için sofraya oturulur.

Yemek duası dışında hiçbir şey konuşulmaz, çünkü günahtır.

Ancak yemekten sonra çay, kahve, işte meyva seansı sırasında

dedem günün raporunu alır, herkes ona ne olduğunu ne bittiğini anlatır.

Sonra torunların yatma vakti.

Kız torunları öper, onların saçlarını okşar,

erkeklere asla, elini bile öptürtmez, dokunmaz bile.

Biz tabii hep buna sinir oluruz. Meğer öyle değilmiş, o bizi gece severmiş.

Biz uyurken saçımızı okşarmış. Çünkü erkek çocuk şımarık olmasın,

cıvık olmasın, dermiş.

Sonra başka bir adamla tanıştım.

Cüneyt Gökçer, hocam. Dedemle hemen hemen aynı yaşlardan.

Cüneyt Gökçer, tiyatronun, büyük tiyatronun altında yapılan atölyede,

demir atölyesinde,

teneke bir taç, sarıya boyanmış, altın sarısına, kafasına takmış.

Efendime söyleyeyim, belinde yine atölyede yapılan tahta bir kılıç,

at kılı- kuyruğundan yapılan saçları ve sakalıyla

her akşam sahneye çıkıyor ve "Ben kral, bilmem bilmem kimim!" diye

bağırıp duruyor, ortada çığırtıyor.

Şimdi, kafam iyice karıştı, ne yapmak gerek?

Bir gün Cüneyt Gökçer elinde bir tahta bavulla geldi

bildiğiniz tahta bavul, içini bir açtı,

içinden o güne kadar oynadığı bütün rollerin fotoğrafları.

Krallar oynamış, padişahlar oynamış, profesörler oynamış,

işadamları oynamış, berduşlar oynamış, çeşit çeşit yüzlerce fotoğraf.

O zaman düşünmeye iyice başladım.

Şimdi, ya bu adam gibi yaşlandığımda bile

başka insanlar olmak, sahnede olmak vardı

ya da dedem gibi tek bir tip, tek bir karakter, tek bir insan.

Dedim, "Emek benim değil mi? Benim.

Emeğimi istediğim yere kullanabilir miyim? Evet.

Emek benim silahım mı? O zaman bu iş emek vermeye değer.

Ben bu işi seçiyorum" dedim.

Zaten bizleri belirleyen de yaptığımız seçimler değil mi?

Ve ben o gün oyuncu olmaya karar verdim.

Fiziği ve dedemi bir kenara koyup Cüneyt Gökçer'in peşinden gittim.

Evet şanslıydım, çünkü hem fizik okudum, bilim okudum hem tiyatro okudum,

yani sanat okudum ve bu ikisinin ortak yönü

her zaman çok dikkatimi çekti.

Çok farklı görünebilir ama ikisinin de ortak yolu, çıkış noktası,

ilerleme dinamosu, hep aynı soru: Ya öyle değilse?

Hep bu soru.

Bu soruyu sormak her zaman benim de işimin bir parçası oldu

çünkü bir oyunu oynarken, bir oyunu sahnelerken,

hep bu soru sorarız; ya öyle değilse? Ya başka bir şeyse?

Ama bu soruyu sormak biraz cesaret işi, biraz cesaret ister,

biraz karanlık ister, geleceğe ulaşma arzusuna içinde barındırır.

Ya öyle değilse? Ya öyle değil de, ya dünya düz değil de yuvarlaksa?

Ya öyle değilse? Ya atom parçalanabiliryorsa?

Ya öyle değilse, ya ölüm diye bir şey yoksa?

Ya da zaman sadece bir hayal ve illüzyondan öte ise?

Daha da ileriye gidebiliriz.

Ya yaşadığımız bütün bu hayat bir bilgisayar oyunu ise?

Ya tanrı yoksa?

Bütün bunları sormak gerçekten tehlikeli sulara girmek,

başınızı belaya sokacak sorular demektir.

Ama medeniyetimizi geliştirenler hep bu sorunun peşinden gidenler oldu.

Ya öyle değilse, ya başka bir yolu varsa?

Ya başka bir çözüm, başka bir bakış açısı varsa?

Ya kimsenin aklına gelmeyen o muhteşem fikir, o en iyi fikir,

bir dolabın arkasına düşüp kaldıysa? Evet.

Bundan, bilim adamları yıllarca önce, milyonlarca yıl önce

evrenin oluştuğunu, peşinden dünyanın ve yaklaşık 150 bin yıl sonrada

insan denilen yaratığın dünyaya geldiğini ispat ettiler

ya da iddia ediyorlar.

Insanoğlunun yaptığı tek şey ve ilk şeyse

toprağı sahiplenip birbirini kesmek olmuş.

Mülkiyetle başlayan zorba yönetimlere tarih boyunca karşı gelenlerse

hep bilim insanları, sanatçılar ve devrimciler olmuş.

Hepsi, ya öyle değilse şüphesine sahipmişler.

Sümer'den, Mısır'a, Hipokrat'dan, Euripides'se

İbni Sina'dan, Kopernik'e, Shakespeare'e, Çehov'a, Brecht'e

Da Vinci' ye, Einstein'a, Steve Jobs'a, Aziz Nesin'e kadar

bir sürü bilim insanı, bir sürü filozof, bir sürü sanatçı bu soruyu sormuş:

Ya öyle değilse?

Yeni çözüm yolları üretmenin soru sormaktan geçtiğini

bunlar herhalde çok, çok, çok iyi biliyorlarmış.

Şüphecilik ile paranoyanın, gerçeği aramakla,

komplo teorisi üretmenin arasındaki farkı da çok iyi biliyorlarmış.

Şaşmaz bir güvenle, içsel bir güdüyle

ya öyle değilse sorusunu sormaktan hiç vazgeçmemişler.

Ya öyle değilse sorusunu sormak gerçekten cesaret işidir.

Zaman zaman ağır bedeller ödemek zorunda kalınabilir

ki nitekim de öyle olmuştur.

Çünkü bu soru birçok iktidarı, birçok normu,

birçok yerleşik düzeni kızdıran sorulardır.

Ya öyle değilse?

İnsanlık tarihi bu sorunun yanıtını arayanların

kanlı yazgılarıyla dolu.

Bu sorunun üzerinden felsefe yapmak, bu sorunun üzerinden sanat yapmak,

bilim yapmak gerçekten bazı cezaları göze almak demek.

Sokrates'ı idam edenler, Giordano Bruno'ya işkence yapanlar

Sivas'ta aydınlarımızı yakanlar,

Uğur Mumcu gibi gerçekleri söylemekten, yazmaktan, korkmayan, çekinmeyen,

onlarca insanımızı acımasızca katledenler.

Nazım Hikmet'i, Mandela'yı hapislerde çürütmeye niyetli olanlar

Che Guevara'yı kurşuna dizenler,

Şeyh Bedrettin'i, Pir Sultan Abdal'ı asanlar işte bu sorudan korkanlardır.

Onlar... (Alkış)

...bu soruyu sormaktan korkanlar, gelişmek, ilerlemek,

bilinmezi çözmek istemezler.

Bedeli ne olursa olsun, bu soruyu sormaktan korkmamalıyız.

Gerçekten bu soru hayatımızın dönüm noktasıdır.

Çünkü bir tane hayatımız var, onu da istediğimiz gibi yaşamalıyız.

Sorular soralım, şüpheci olalım, yaratıcı olalım.

Dağın ardında çöl var diyenlere hemen inanmayalım.

Gidip kendimiz görelim, belki de o dağın ardında bir çöl yok.

Yani eğer yoksa da, olsun, spor yapmış oluruz,

dağa tırmanmış oluruz, fena mı?

Belki o dağın ardında gerçekten çöl yok.

Belki bunu bize söyleyen insan o dağa çıktı

ve çıktığında yanlış bir mevsimdi ya da bakar kördü görmedi

ya da bize yalan söylüyor.

O yüzden kendimiz görmekten hiçbir şekilde sakınmayalım.

Çünkü deneyimlemekten kimseye zarar gelmez, evet.

Şüphe gerçekleri ortaya çıkartır, ilerlememizi sağlar.

Eski köye yeni adet getirme, ya da insanın başına ne gelirse

ya meraktan gelir.. ya meraktan gelir'e çok fazla aldırmayalım.

Ya öyle değilse sorusunu sormaktan hiç vazgeçmeyelim.

Çünkü niye? Ya öyle değilse?

Ya öyle değilse? Ya 19 Mayıs'ta Samsun'a çıkan Paşa

vatan haini değilse?

Ya bugün vatan haini diye suçlananlar vatan haini değil de

onları suçlayanlar gerçek vatan haini ise?

Teşekkür ederim.

(Alkış)

Learn languages from TV shows, movies, news, articles and more! Try LingQ for FREE