×

Utilizziamo i cookies per contribuire a migliorare LingQ. Visitando il sito, acconsenti alla nostra politica dei cookie.

Iscriviti gratis
image

TEDx Turkey, Panik ve Kaygılardan Çıkış Yolu | Aydilge ANDAÇ | TEDxAnkara

Panik ve Kaygılardan Çıkış Yolu | Aydilge ANDAÇ | TEDxAnkara

Çeviri: Nadya Alasad Gözden geçirme: berat güven

Hepimizin bir sürü sıkıntısı, derdi var, öyle değil mi? Dört dörtlük bir insan modeli yok. Olmasın da zaten.

Çünkü bence insan en çok yaralarından tanıyor

kardeşini, yarenini, benzerini, sevdiğini.

O yüzden ben hep dinleyicimle bir yara kardeşliği kuralım istedim.

Böyle korkmadan, sakınmadan, müzik aracılığıyla, şarkılar aracılığıyla

birbirimize yaralarımızı gösterelim istedim.

Fakat son dönemlerde böyle pek hoşuma gitmeyen bir söylem var.

Diyorlar ki "Aman işte sıkıntılı insanların yanında durmayın,

aman üzüntülü insanların yanında durmayın,

sizin enerjinizi düşürürler,

kendilerine benzetirler, uzak durun."

Ben de böyle söyleyen insanlara şunu sormak istiyorum:

Bizden ne istiyorsunuz? Ne yapalım? Mutlu insanlar ırkı mı kurulsun?

Üzüntülü, sıkıntılı insanlar bir yere mi kapatılsın?

Dünyada yeterince ırkçılık yokmuş gibi, birde bu mu çıksın?

O yüzden, ben istiyorum ki bugün inadına yaralarımızdan bahsedelim

ve yara alma endişemizden bahsedelim.

Bize diyorlar ki "Aşkınızdan fazla bahsetmeyin.

İşte sevginizi çok belli etmeyin çünkü nazar değer, göze gelirsiniz."

O noktada da bende böyle bir takım endişeler oluşmaya başlıyor.

Diyorum ki; ya gerçekten de Türk filmlerindeki gibi,

hani böyle her şey güzel giderken birdenbire kötü bir şey olur mu?

Yani o malum atasözündeki gibi; çok gülersek ağlar mıyız?

İşte benim hiç sevmediğim bir söz daha.

Neden çok güldük diye ağlayacağız? Neden bir bedel ödemek zorundayız?

Sanki böyle tepemizde biri var, parmağını sallıyor, diyor ki

"Aaa, sen çok mutlu oldun,

Bir dakika, bu kadar mutlu olma ben seni biraz ağlatacağım.

Ya, böyle olmaz".

Sanki cezalandırmak için bekliyor bizi.

İşte aslında bu bizim genlerimize kodlanmış

çünkü dünyanın hiçbir yerinde böyle bir atasözü, benzeri yok.

Bizim kültürümüzde var.

Ve işte aslında evhamın kaynağı da bu biraz.

Hani dış dünyanın tehlikeli bir yer olduğu,

biraz korkutucu olduğu, her an başımıza kötü bir şey gelebileceği inancı.

Fark ettiyseniz benim de bu konudan bahsettiğimi görüp

biraz böyle kaygılı, endişeli bir yapım var aslında,

çok neşeli görünmeme rağmen. Diyeceksiniz, nasıl başladı bu iş?

Hani psikiyatrlar hep der ya

"Çocukluğunuza dönelim, çocukluğunuza inelim" diye.

Valla çocukluğuma inmeye bırakın, anne karnına ineceğiz,

çünkü benim o dönem başlıyor.

Şimdi benim annem de biraz evhamlı, kaygılı bir insan,

biraz değil, hatta fazlasıyla öyle.

Ve benden önce 5 tane çocuğunu düşürmüş, dolayısıyla korkuyor.

"Aman kızım, düşme!" "Aman kızım, sıkı tutun!"

"Aman kızım, bizi bırakma!"

Hep bunları söylüyor bana hamileyken.

Ve bir şekilde artık doktorlar da, uzmanlar da kabul ediyorlar ki

bebekler anne karnında, annenin sıkıntısını,

depresyonunu, korkularını hissetmeye başlıyor,

o enerjiyi öğrenmeye başlıyorlar, diye.

E' ben de öğreniyorum tabii.

Üstelik bir de erken doğumum, yedi buçuk ayda fırlıyorum, birdenbire.

Bu sefer de "Ay, çocuk erken doğdu, başına bir şey gelir mi?

Aman komplikasyon olur mu? Hastalıklara yakalanır mı?"

endişesi devam ediyor ailede.

Bunları da tabii ki sürekli görüyorum, duyuyorum.

Çocukken, bu arada en sevdiğim şey, hiç umuyorsunuz biliyorum ama

şarkı söylemek. Aynen şimdi olduğu gibi, en sevdiğim şey şarkı söylemek.

Ve 8 yaşında, TRT Ankara Radyosu Çocuk Korosu sınavlarını kazanıyorum.

Yalnız, bir otuz özel ses arasına giriyorum böyle.

Şimdi, o otuz özel ses 8 yaşında olmasına rağmen

özel olduklarının çok fazla farkındalar. İnanılmaz kibirli bir ortam var.

"Benim sesim şöyle, benim kulağım absolute."

Herkes birbiriyle rekabet içinde. Ama 8 yaşındayız, şu kadarız ha!

İnanılmaz bir rekabet var.

Ben valla ne sesimin özel olmasıyla, ne işte kulağımın absolute'luğu ile falan

hiç uğraşacak halim yok, benim başka bir derdim var.

Bende inanılmaz yoğun bir şekilde bronşit ve astım var.

İşte annemin korkuları biraz gerçekleşiyor,

o bir takım komplikasyonlar gerçekten de oluyor.

Fakat bir mucize de oluyor; müzik beni iyileştiriyor, şifalandırıyor.

Yani tıp ilaçlarının da mutlaka etkisi olmuştur, hani...

şey yapmayayım şimdi, haklarını yemeyeyim

ama müzik beni iyileştirdi.

Ben öyle düşünmeye tercih ediyorum, hiçbir şey kalmıyor bende.

Korodan mezun olduğumda, 15 yaşında, ne astım ne bronşit,

bomba gibiyim.

Ama tabii ki fiziksel olarak iyileşsem de o sürekli maruz kaldığım evham, korku,

hastalık düşünceleri bir yerlerde pusu kurmuş bekliyor,

sonrasında ortaya çıkmak için.

Eh, çıkacak tabii yavaş yavaş ama 15-16 yaşlarından sonra

işte bir o ergenliğin de verdiği bir özgüven var ya,

böyle işte cesaretiniz geliyor, evham falan hissetmiyorsunuz

ben bir böyle iyice güçleniyorum.

Üniversiteyi burslu kazanıyorum. Yetmiyor, her sene bölüm birincisi oluyorum.

Yetmiyor, üniversite genelinde birinci oluyorum.

Şimdi o döneme baktığım zaman şunu düşünüyorum;

neden böyle devamlı birincilik, birincilik?

Muhtemelen kaygılarımı, anksiyetemi bir şekilde, hani çok güçlü olursam,

çok mükemmel olursam,

o şekilde bastırabilirim düşüncesi, belki altında yatan.

Sonrasında, Amerika'ya burs kazanıyorum, İstanbul'da yüksek lisansı kazanıyorum.

Hani, şimdi diyeceksiniz "Haydi özgüvenin tavan olmuştur." Vallahi öyle olmuyor!

Amerika bursum, yüksek lisansım karşımda duruyorlar

ve ben şunu fark ediyorum; benim ne Amerika'ya

ne İstanbul'a tek başıma gidebilecek cesaretim var.

Maalesef kendi başıma bunu yapabileceğime inanmıyorum.

Nasıl yaparım? Nasıl kalırım?

Nasıl tek başıma baş ederim bütün bunlarla?

Ve işte o noktada anlıyorum ki ister üniversite birincisi ol,

ister dünya birincisi ol, ister dünya kraliçesi ol,

eğer kendi başına kalmakla,

kendinle başbaşa olmakla ilgili bazı sıkıntıların varsa çözemediğin,

o zaman, o birinciliklerin çok da bir anlamı olmuyor aslında.

Üstelik ben o dönem, bu korkumla yüzleşmek zorunda da kalmıyorum,

çünkü sağ olsunlar annem, babam, beni çok sevdikleri

ve çok düşkün oldukları için hemen benimle beraber İstanbul'a geliyorlar.

Ben tabii oho, yüksek lisansı rahat rahat bitiriyorum ailemle kalarak,

iletişim uzmanı oluyorum, üstünde bir de

edebiyat mezunu olduğum için ilk romanım çıkıyor,

böyle genç yazarlar arasında takdir görüyorum,

iyice egom şişiyor "Ha ha" falan, çok mutluyum.

Zannediyorum ki ne korku kalmıştır, ne bir şey.

Yok, yine öyle değil.

Tam o dönemlerde, annem ile babam tatile gidiyorlar.

Ben de evde yalnızım.

Ve diyorum ki akşam Taksim'de arkadaşlarımla buluşacağım.

Annemi arıyorum, haber veriyorum

"Anne, ben akşam Taksim'e gideceğim."

Annem her zaman ki o evhamlı haliyle diyor ki "Aman kızım, sakın gitme!

Taksim çok tehlikeli yer, orada başına bir şey gelir.

Bak, biz de yokuz... biz de yokuz, sen...işte...bir şey olursa...

nasıl...koşacağız?"

Çok sinirleniyorum, "Anne" diyorum, "Ben 23 yaşındayım.

Hâlâ bana diyorum "Anlatmaya çalışıyorsun,

evhamlarından bahsediyorsun, hiçbir şey olmaz.

Ben kendi başımın çaresine bakarım" diyorum, telefonu kapatıyorum,

gayet cesur bir şekilde Taksim'e gidiyorum,

bir saat sonra panik atak geçiriyorum.

Şimdi, panik ataktan çok bahsetmeyeceğim çünkü geçirenler bilir,

geçirmeyenleri de gereksiz yere paniğe sevketmeye gerek yok.

Ama panik atağın kendisinden daha kötü bir his var

o da; ya bir daha geçirirsem endişesi.

Buna işte, beklenti anksiyetesi deniliyor ve ben bunu yaşadım.

Hayatımda bir kere panik geçirdim

ama ya bir daha geçirirsem endişesini defalarca yaşadım.

Hâlâ ara ara yaşıyorum. Hani baş etmeyi öğrendiğimi düşünüyorum,

eskisine göre çok daha iyi durumdayım ama o mücadele aslında hâlâ devam ediyor.

Arada böyle kafasına uzatıyor "Ben buradayım.

Kork istersen benden" şeklinde böyle arada kafasına uzatmaya devam ediyor.

Tabii o dönem ben...ay, işte panik atak geçirdim,

eyvah deyip, boynumu eğip hayatıma o şekilde devam etmedim.

Ne yaptım? İşte araştırmaya başladım, psikiyatrlara gittim,

yazılar okumaya başladım ve şunu sordum kendime;

ben neden başıma kötü bir şey geleceğini hissediyorum?

Neden öyle düşünüyorum?

İşte orada bir şey fark ettim. Uzmanlar diyorlar ki;

bizler başımıza kötü bir şey geleceğini düşünüyoruz,

çünkü olay olduğu anda bu şekilde hazırlıklı olacağımızı sanıyoruz.

Yani kötüyü prova ederek o olay olduğu anda

daha kolay atlatabileceğiz durumu gibi hissediyoruz.

Ama bu külliyen yalan.

Çünkü panik atak geçireceğim korkusu yaşayan biri, örnek veriyorum,

bunu sık sık düşünen biri, panik atak geçirdiğinde

hiç düşünmeyen birine oranla daha kolay atlatmıyor olayı.

Aksine, sürekli düşündüğü için, bu duyguyu kendine sürekli yaşattığı için,

olayı olduğu anda, korku geldiği anda, daha yorgun, daha bitikin,

daha dayanıksız hale gelmiş oluyor.

Yani hiç de öyle düşündüğümüz gibi değil.

Panik atağın kendisi zaten 35, maksimum 40 dakika sürecek bir şey

ama genelikle 15-20 dakika arası devam ediyor.

Sonrasında vücut zaten ister istemez, yani mecburen normale dönmek zorunda

çünkü adrenalin deşarjı... devamı olamaz, yani fiziken mümkün değil.

Ama, ya geçirirsem korkusu, o işte bütün bir ömre yayılabiliyor.

Yani üstelik topu topu geçireceğimiz panik atak belki bir kere

dediğim gibi, yani ben de hayatımda bir kere yaşadım.

Belki iki, haydi üç ama ya geçirirsem korkusu,

işte o defalarca yaşamak gibi bir şey.

Şimdi, yapılan iki araştırmadan bahsetmek istiyorum size.

Başlarına kötü bir şey geleceğinden korkan insanlara sormuşlar,

10 sene sonra.

Demişler ki "Başınıza o korktuğunuz kötü şey geldi mi?"

Çok büyük bir kısmı demiş ki "Gelmedi." Diğer bir kısımda demiş ki

"Geldi ama sandığımız kadar kötü olmadı."

Yani belki hiçbir zaman başımıza gelmeyecek

ya da gelse bile sandığımız kadar kötü olmayacak bir şey için

bütün hayatımıza harcayabiliyoruz

ve o noktada sınırlamalar başlıyor, kendimizi sınırlandırıyoruz.

Ne yapıyoruz? Belki uçağa binmiyoruz, belki evde yalnız kalmaktan korkuyoruz,

yolculuğa çıkmıyoruz, bir sürü konuda kendimizi sınırlandırıyoruz.

Ve şunu sormak istiyorum: İşte bütün bu ödediğimiz bedel

ve bunca önlemin bizi ödettiği bedel, gerçekten bütün bu bedele değer mi?

Gerçekten bunca önlemin bize ödettiği bedel ne?

İkinci bir soru:

Bu kadar büyük bir bedel ödememize

sırf belki kötü bir şey olur diye gerek var mı?

Bu bedeli ödemek asıl kötü olan şey değil mi?

Elimizdeki tek hayatı hayali şeylere önlem alarak harcamak ne kadar doğru?

Sırf o duygu gelmesin diye çile çekmek, o duygunun kendisinden

daha sıkıntı verici değil mi?

Size şahsen deneyimlemiş biri olarak söylüyorum.

Yemin ederim! Daha sıkıntı verici.

En kötü olasılığı düşünmek,

bana kendimi önlem alıyormuşum gibi hissettirse de, beni hayata karşı

daha kırılgan yapmıyor mu? Çevremle ilişkimi bozmuyor mu?

Gerçekten bu soruları sorduğumuz zaman, cevaplarını siz de biliyorsunuz,

ben de biliyorum aslında.

Ve bir şekilde o kaygılı hâl hafifliyor.

Çünkü aslında son derece makul düşünen bir tarafımız da var,

bütün o panik anımıza rağmen.

Yapılan bir diğer araştırmadan daha bahsedeceğim.

Stresli insanlara sormuşlar,

bunların bazıları stresin sağlıklarına çok zarar vereceğini düşünüyor,

bazıları ise stresin sağlıklarına o kadar zarar vermeyeceğini düşünüyor

ama hepsi stresli.

Bu stresli insanlardan, bir kısmı sonrasında gerçekten

korktukları rahatsızlıklara, hastalıklara kapılmaya başlamışlar.

Diğer kısmı daha az kapılmış.

Yani, stresin kendisinden çok

stresin sağlıklarına zarar vereceği endişesi ve korkusu onları hasta etmiş.

İşte bu noktada, anlamlar, bizim yüklediğimiz anlamlar çok önemli.

Anksiyeteye yüklediğimız anlam, korkularımıza yüklediğimız anlamlar,

bizim bu korkuları hayatımızın neresine koyduğumuz,

çok ama çok önemli.

O dönem gittiğim psikiyatrım bana demişti ki

"Aydilge, anksiyeteyi öcü gibi görüyorsun, ona öcü anlamı, canavar anlamı veriyorsun.

Yani onu yaramaz, haylaz bir çocuk olarak da düşünebilirsin" demişti.

Şimdi, hani okulda zorbalar vardır böyle, iş yerinde de vardır gerçi.

Hani böyle bizimle dalga geçerler, üstümüze gelirler, ağlatmaya çalışırlar.

Eğer biz onlara cevap verirsek, gerçekten ağlarsak, üzülürsek,

kaçarsak, bastırmaya çalışırsak, atar geçersek, ne olur?

Biraz daha uğraşırlar, daha hoşlarına gider çünkü görmek istedikleri şey ilgidir.

İşte anksiyete, sıkıntı, korku da böyle, ilgi gördükçe kalmaya devam ediyor.

Ama eğer onu hayatımızın merkezine koymaktan vazgeçersek,

onu normalleştirmeye çalışırsak ve ona bir büyüteçle bakmaktan vazgeçersek

aslında büyüteci kaldırdığımıza,

kendi boyutunun o kadar devasa olmadığını görüyoruz.

Ama büyüteci biz tutuyoruz ona ve o canavarlaşıyor.

İşte yüklediğimiz anlam o yüzden çok önemli.

Uçak, uçağı ele alalım. Kimisi için çok korkutucu bir şey,

kimisi için ulaşımını kolaylaştıran bir araç.

E' uçak aynı uçak!

Ama yüklediğimiz anlam farklı.

Bizler farklı anlamlar yüklüyoruz. İşte bu noktada, dediğim gibi

aslında işin çözümü: Biz korkumuzla ne yapıyoruz,

korkumuzu nasıl değerlendiriyoruz?

Uzmanlar diyorlar ki;

bu konuda kontrol sizde ve kontrol sizde değil.

Şimdi diyeceksiniz ki; nasıl yani? Hem bizde hem değil.

Şöyle, olayları önceden engellemeye çalışarak

kontrol etmeye çalışıyoruz ya!

İşte bizi bu kontrol hasta ediyor aslında biraz da.

Fakat diyorlar ki; olayları, kötü şeyleri engelleyemezsiniz,

önceden kontrol edemezsiniz.

Hani bir kısmını kontrol ettiniz diyelim,

hani düşünebildiklerinizi, öngörebildiklerinizi kontrol ettiniz,

ya ön göremedikleriniz ne olacak?

Dünyada bir sürü felaket olabilir, ya hangi birine yetişeceksiniz?

Hangi biri için evham duyacaksınız?

Ama kontrol edebileceğiniz bir şey var diyorlar.

O da, olay olduğu anda, vereceğiniz tepkiler

ve yüklediğiniz anlamlar.

İşte bu çok önemli, biz başımıza gelen kötü olayı

nasıl değerlendiriyoruz?

Yani o olay olmasın diye bir sürü önlem almaya çalışmak yerine

olay olduğu anda, acaba onunla nasıl baş edebileceğimiz

üzerinde kafa yorsak, daha iyi olmaz mı?

Yani düşeceğim diye korkup da koşmaktan vazgeçmek yerine,

düştüğümüzde nasıl kalkacağımızı öğrenmek, nasıl kalkacağımız konusunda

deneyım kazanmak, sanırım daha... daha mantıklı,

daha işe yarar bir çözüm diye düşünüyorum.

O dönem psikiyatrım bana bir şey daha söylemişti, demişti ki

"Aydilge, anksiyeteni sev." Dedim "Niye seveceğim anksiyetemi?

Nefret ediyorum anksiyeteden, hiç de güzel bir şey değil.

Ben süper, böyle güçlü bir insan olmak istiyorum.

Hiçbir sıkıntım, derdim olmasın."

O da demişti ki "Sev, çünkü seni sanatçı kılan,

seni nazik, ince, diğer insanların dertleriyle, sıkıntılarıyla

empati kurma yeteneğini sana sağlayan hep o anksiyete.

Seni gerçekten duyarlı kılan ve yaratıcı kılan özelliklerinden biri bu.

Tabii ki kötü yanlarını törpüleyebilirsin, törpülemen gerekiyor

ama onu tamamıyla yok etmen doğru değil,

asla doğru değil" diyordu bana.

Ben o zaman onun ne dediğini anlamıyordum, hiç anlamıyordum. Sonrasında, Amerikalı bir psikiyatr olan

Abraham Twerski'nin bir tane videosunu izledim.

Videoda Abraham Twerski ıstakozlardan bahsediyor.

Diyor ki "Istakozlar sert kabukları altında

narin, yumuşak hayvanlardır

ve büyümeye başladıkları zaman kabukları onlara sıkıştırır."

Şimdi diyor ki Twerski "Eğer ıstakozlar insan olsalardı

kesinlikle gidip o sıkıntıyı bastırmaya çalışırlardı.

İşte bir takım, bir şekilde kendi sıkıntılarını uyuştururlardı.

Aşırı televizyon izlemek, aşırı alışveriş yapmak

aşırı yemek yemek, sigara içmek, vesaire vesaire.

Ama ıstakoz öyle yapmıyor, ıstakoz gidiyor bir kayanın altına,

kabuğunu kırıyor ve daha yenisi, daha güzeli, daha sağlam bir kabuk

kendi vücuduna uygun olarak gelişiyor.

İşte, ıstakozlar ve insanlar büyüdükçe kabukları onları sıkıştırır.

Aslında, stresli ve sıkıntılı zamanlar büyüme zamanımızın geldiğinin

o konfor alanından çıkma zamanımızın geldiğinin işaretidir.

Bize daha iyisini, daha güzelini, daha yenisini arattıran

içimizdeki huzursuzluktur aslında,

çünkü olduğumuz yerde sayarız, öyle değil mi?

Devamlı hayatımızdan memnun, mesut olursak,

hiç kimse gelişmeye, daha iyisini, daha yenisini arama ihtiyacı duymaz.

İşte o yüzden: Sıkıntılı, stresli, zorlu zamanları

birer canavar olarak, kötücül birer şey olarak düşünmektense

onları, bizi daha iyi bir versiyonumuza dönüştürecek

birer çıkış yolu aracı olarak düşünmeye ne dersiniz?

Çok teşekkür ediyorum.

(Alkış)

Learn languages from TV shows, movies, news, articles and more! Try LingQ for FREE