Her Şey Çok Net Olsun! | Fatih Güner | TEDxBursa
Çeviri: Sessenol Projesi Gözden geçirme: Meric Aydonat
Her şey çok net olsun.
Bugün, benim babamın ölümünün dokuzuncu yıl dönümü ve her şey çok net olsun da;
babamın ölmeden önce söylediği son söz ama söyleyemedi de yazabildi.
Çünkü ikinci beyin kanamasını geçiriyordu o sırada. Hastanedeyiz, sekiz gün geçmiş ilk kanamanın üzerinden. İlk yedi gün çok güzeldi ama son yirmi dört saatte bazı sorunlarımız vardı.
Ve o sorunlar dolayısıyla bir saat önce onu tomografiye çıkarttılar ve indirdiler.
Odadayız, konuşmak istiyor ağzını açıyor ama konuşamıyor. Gözlerimiz dolu dolu
ve aklıma bir şekilde geldi dedim ki;
baba yazabilir misin?
Başını salladı ve bir tane kalem bulduk, verdik kalem. İşte orada bir tane hastane broşürü buldum, boş bir yerini buldu o da ve oraya "bir muz istiyorum" yazdı. Şimdi babam da muzu çok severdi.
Hemen arkamı döndüm ve dedim ki; bir muz getirir misiniz? Falan bilmem ne.
Ve akabinde bir baktım ki babam hala elini oynatıyor orada. Tekrar götürdüm broşürü oraya ve ‘'her şey çok net olsun'' yazdı. Şimdi;
büyük ihtimalle, ikinci beyin kanaması onun beynindeki, herhalde bir algı merkezi mi artık,
orada bir baskı yapıyordu, baskı yapıyor olmalı ki; bir şeyleri, algıları, herhalde flulaşmıştı. Dolayısıyla o da her şey çok net olsun yazdı. Dolayısıyla bunun arkasında ulvi bir anlam aramıyorum. Ama bir anlam arıyorum.
Ve diyorum ki belki de hayatı yavaşlatmanın yolu, hayatı netleştirmekten geçiyor,
hayata olan bakış açımızı netleştirmekten geçiyor. Dolayısıyla bir iletişimci olarak, bir masalcı olarak size;
yedi adımda nasıl kendi hayatımı netleştirdiğimi anlatacağım.
Önce, son beş yılda iki yüzden fazla konuşma yaptım bir yerlerde ve bu konuşmaların tamamında insanları gaza getirdiğimi
yani bir çoğunda insanları gaza getirdiğimi söylerler. Bugün aranızdan birçok kişi
eve gittiğinde benden ya da başkalarından o motivasyonu almış olacaklar ve akşam eve hayatlarında bir şeyleri değiştirmek için,
bir şeylere motive olmak için gidecek.
Ta ki; Whatsapp'tan bir mesaj gelene kadar. Aşkım bugün beni niye aramadın falan diye mesaj gelecek ve o mesaja cevap verdiği an bugün yaşadığı başkalarının deneyimlerinden beslendiği bütün deneyim üzeri örtülecek.
Çünkü bizim günlük deneyimlerimizin üzeri, günlük deneyimlerimiz çok güçlü.
O yüzden başkalarından aldığımız deneyimlerin üzerini örtüyor. Şimdi size basit bir hikaye anlatmak istiyorum. Bu anlattığımı desteklemek adına.
Orta okuldayım, orta ikinci sınıftayım...
Bir resim hocamız var.
Bir kadın, elinde bir vazoyla geldi o gün derse ve vazoyu öğretmen masasının tam ortasına koydu. Ve dedi ki; işte herkes bulunduğu yerden baktığı bakış açısıyla bu vazoyu çizsin, kara kalem.
Ben de açtım beyaz bir sayfa, aldım elime kalemi ve şöyle şu şekilde, bir çizik attım.
Sadece vazonun hatlarını netleştirmek istemiştim oysa ki. Hoca meğerse o sırada benim kağıdıma bakıyormuş ve dedi ki, tırnakları da böyle şeydi,
inceydi böyle kulağımı çekti ve dedi ki;
— Picasso mu sandın ya sen kendini, falan dedi. Tabi bugün olsa birisi bana bunu dese,
derim ki;
— Ne yani kardeşim, Picasso yedi yaşındayken, hiç mi vazo çizmedi? Ki çizdi bu arada.
Hiç mi çizmedi?
Dolayısıyla bu benim tarzım olamaz mı?
Ben tek çizgide vazo çizen bir insan olamaz mıyım? derdim
ama o gün diyemedim.
Onun istediği gibi çizmek zorunda kaldım.
Şimdi size bu hikayeyi anlattım.
Bu hikaye bazılarınızı eğlenceli geldi.
Akşam ortamlarda başkalarına satabileceğiniz bir hikaye olabilir. Aralarınızdan bazıları hatta belki bir öğretmen kendine bir anlam çıkartıp, o anlamı hayatına bir şekilde embedebilir ya da kalabilir
ve hayatına devam edebilir ama bu basit deneyim, bu basit hikaye benim hayatımı değiştirdi.
O günden beridir hiç kimse bana neyi nasıl yapacağımı söyleyemez ve eğer kendi tarzımla yapmıyorsam bir işi, hiç kimse bana yaptıramaz o işi.
Dolayısıyla benim hayatı netleştirmekten anladığım, hayatı basitleştirmek.
Kendi deneyimimi size anlatıyorum ancak bu deneyimden,
kendiniz bir şekilde beslenmelisiniz diye düşünüyorum.
Dolayısıyla her şey çok net olsun
ve her şeyin çok net olması için
ben bir kendimce yedi adımdan ilerledim.
Bu adımlara da hayatımda ihtiyacım vardı çünkü kaosun ortasındaydım. Ve o kaosu artık daha fazla yaşamak istemediğimi fark ettim. Çünkü hayat çok kısaydı.
Çünkü babam 50 yaşında ölmüştü topu topu. Dolayısıyla ben bu dünyaya toplu konutlarda yaşamak için gelmedim. Bu dünyaya 10-20 yıl mortgage ödeyeyim bilmem ne diye gelmedim. Bu dünyaya işte başkaları zenginleşsin, ben fakirleşeyim, işte sonra hayatım boyunca borç içinde yaşayayım
sonra da beyin kanamasından öleyim diye gelmedim.
Babamı çok seviyorum ama ben dünyaya babam için de gelmedim ya da babam olmak için de gelmedim.
Dolayısıyla her şeyin çok net olmasını istiyorum dolayısıyla size de bunu anlatmak istiyorum. Bir;
yalan söylemeyi bıraktım.
Eskiden yalan söylüyordum.
İşte iş almak için yalan söylerdik,
müşteriyi idare etmek için yalan söylerdim. İşte hayatımda sahip olduğum şeyleri
daha iyi göstermek için yalan söylerdim,
yalancı değildim ama yalan söylüyordum sürekli olarak. Ve yalanlarımı bir şekilde o hikâyeleri birbirine bağlarken ciddi bir zaman harcıyordum.
Ta ki hayatıma birisi girdi.
Bir sene boyunca bir iş ortaklığı yaptım birisiyle; dünya güzeli bir adam, dünya güzeli bir herif
ama hayatının çok kötü bir döneminde
karşılaşmış olmalıyız ki onunla
tam bir sene boyunca herkese yalan söyledi. Ve yalanları o kadar böyle birbirine bağlıydı ki iki gün önce söylediği bir şeyi inanarak,
iki gün sonra başka şekilde de söylüyordu.
En son onun yanından ben ayrıldım.
Ben ayrılırken bana da çok yalan söyledi
ve dedim ki ben kesinlikle böyle olmamalıyım. İtibarım ve inandırıcılığımı bu şekilde kaybetmem doğru değil dedim.
O gün yalan söylemeyi bıraktım.
Şu an bir müşterim geliyor, diyor ki;
— Fatih bu iş neden yetişmedi?
Yalan söylemiyorum, doğruyu söylüyorum.
Müşteri sağ olsun affediyor.
Çok basit çok net ve hayatımı netleştirmek için bıraktım onu. İkincisi; hayır demeyi öğrendim.
Eskiden evetçiydim ben.
Evet abi, tamam abi, hallederiz abi,
(Alkışlar)
Evet abi, tamam abi, hallederiz abi, geliyorum abi tamamen bu.
Ve bu evet hayatını yaşamak çok zor bir hayat. Sürekli bir keşmekeşin içine sürükleniyorsun, çünkü hiç kimseyi kırmıyorsun hiç kimseye hayır demiyorsun direk devam ediyorsun.
Sonra hayır demeyi öğrendim
ama insanlara direkt olarak hayır demiyorum.
İşte, Fatih şu işi yapabilir misin?
Hayır, desem bir daha bana iş vermez ki.
Mesela bir müşteri geliyor diyor ki;
— Fatih diyor bizim şöyle bir projemiz var, bu işi size yaptırmak istiyoruz,
sizin ajansınıza yaptırmak istiyoruz diyor. Şimdi hayır desem bir daha iş vermez.
Ne diyorum ben de;
— Abi ya bu aralar elimiz gerçekten çok yoğun, dolayısıyla bir işi
hakkıyla yapabilmek için elimizin rahat olmasını isterdim. Siz bence bu işi başkasına yaptırırsanız,
eminim daha kaliteli bir iş alırsınız
çünkü biz şu an bunu yapamayız.
Şimdi bakın hayır demeden hayır dedim aslında. Bu aynı zamanda bir itibarda getiriyor yanında, neden?
Çünkü bu adam sadece kaliteli iş yapıyor diyor müşteri bir daha geliyor, bir daha iş veriyor.
Dolayısıyla netleştiriyor iş hayatımı.
Size üçüncü maddeden bahsetmeden önce sizden bir şey rica edeceğim: Herkes sağ elini kaldırabilir mi ?
Göremiyorum ama.
Şimdi biraz daha yukarı kaldırın,
biraz daha yukarı kaldırın,
şimdi kaldırabildiğiniz kadar kaldırın.
Okey.
Neden kimse ayağa kalkmadı?
(Gülüşmeler)
Düşünce sistemimi değiştirdim.
Şimdi ezberimi kendi ezberimizi bozmamız gerektiğini düşünüyorum hayatta ve bana da bu testi yaptıklarında
sizin aranızda 30-40 kişinin aklından geçen, benim de aklımdan geçmişti;
ayağa kalkmam lazım.
Ama maalesef bize, hayatımızın her yerinde öğrenilmiş
bir çaresizlik veriyorlar.
Mesela ailemiz veriyor bunu,
okul veriyor bunu, medya veriyor bunu.
Siyasi arena bunu körüklüyor.
Ekonomik koşullar bunu tetikliyor, bilmem ne, bilmem ne…
Mesela hepinizin başına gelmiştir;
aman kızım devlete kapağı at, aman oğlum üniversiteyi bitir,
aman çocuğum para kazanmadan başarılı saymam. İşte askerlik yapmayana kız vermem bilmem ne. Şimdi ben kendi hayatıma bakıyorum.
Ben üniversite mezunu değilim.
Atıldım, devamsızlıktan atıldım.
İngilizceyi kendim öğrendim ve birinci sınıf bir İngilizcem, ana dilim gibi İngilizcem var.
Otuz yaşımda evlendim.
Ondan sonra sıfırdan iş kurdum.
Bana dediler ki; para kazanamazsın, kazandım. Dediler ki, bu işi satamazsın, sattım.
Dediler ki rakibine hayatta satamazsın, gittim rakibime sattım.
Ve altı yılda on milyon liraya yakın ciro yaratmış olmama, cari yaratmış olmama rağmen; ne hala kendi evim var,
ne hala kendi arabam var.
Hala kiralık evde oturuyorum.
Hala kiralık araba kullanıyorum.
Bunların hiçbirinin beni bir şekilde içine çekmesine izin vermedim.
Bunu nasıl yaptım biliyor musunuz?
Kendi ezberimi bozmaya çalışarak yaptım.
O gün bana da o testi yaptılar,
kalkmak istedim siyah koyun olmak istedim ama olamadım. Sonra hayatımın ne kadar değerli olduğunu
ve ne kadar kısa bir zamanım olduğunu gördüm. Ve siyah koyun olmayı seçtim.
Kaderimi kendim yazmayı seçtim.
Dolayısıyla da ortaya bu çıktı.
Dört;
Disiplinli yaşamayı öğrendim.
Sabah onda işe gidilmez.
Eğer bir iş sahibiysen, saygıyı hak ettiğini düşünüyorsan,
saat onda işe gidilmez.
Biz yedi haziran seçim kampanyasını yaparken, sabah saat altıda uyanıyordum.
Yedide ofiste oluyordum.
Yedi ile sekiz arasında planlama yapıyordum. O günün planlamasını yapıyordum.
Sekiz ile dokuz arasında o planlamayı ekibime mail olarak atıyordum. İdari maillerimi atıyordum.
Ve dokuzda net bir şekilde işime başlıyordum ve kontrol altında tutuyordum her şeyi.
Çünkü öyle bir iş yapıyordum o zamanlar.
Şimdi bu disipline şu an asıl hepsinden, her zamandan daha çok ihtiyacım var,
neden?
Çünkü artık evden çalışıyorum.
Artık ofisim yok.
Herkes evden çalışıyor, benim çalıştığım insanlar.
Ve evden çalışırken alt katıma bir tane,
bizim evimizin alt katına, kendime bir tane ofis yaptım.
Sabah saat sekizde uyanıyorum.
Aynen mesaiye gidermiş gibi,
eşofmanla falan değil nasıl mesaiye gidiyorsam, onları giyiyorum ve bilgisayarımın başına oturuyorum. Akşam beşe kadar işimi gücümü yapıyorum.
Bu disiplini hayatımın her yanında uygulayabileyim ve netleşsin her şey diye.
Beş;
İktisat yapmaya başladım.
Şimdi disiplinli bir şekilde çalışıyor olabilirim. Dolayısıyla da aslında ihtiyaç duyduğumuz ya da istediğimiz her şeyi satın alabiliyoruz, çok şükür. Ama; eşimde burada, kendisi de söylesin
ben bir teknoloji manyağıyım.
Bir sürü teknolojik cihaz almayı severim.
Taa ki iki üç senedir artık almıyorum bu teknolojik cihazları.
Eğer ihtiyacım varsa şuna göre belirliyorum. Üç saatte yaptığım bir işi bir saatte yapmamı sağlıyorsa o cihazı alıyorum.
Ya da dört tane cihazla yaptığım işi,
bir tane cihazla yapabiliyorsam o cihazı alıyorum. Onun dışında hiçbir şey almıyorum.
Bunun yanında ayakkabıydı, giysiydi bilmem ne
bunların hiçbirini almıyorum.
Düşünsenize şimdi kampanya bir alana ikincisi bedava, yüzde elli indirim.
İhtiyacım, spor ayakkabıya yoksa sırf fiyatı ucuz diye, hiç spor ayakkabı alınır mı kardeşim? Diye soruyorum ben kendime.
Ve son iki senede aldığım tek ayakkabı da bu yani.
Onun dışında da başka hiçbir şey almıyorum. İktisat yapıyorum.
Bu arada,
(Gülüşmeler)
bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum...
Genç insanlara bakıyorum,
üç kuruş para kazanıyorlar.
Maalesef böyle durum ve üzülüyorum da bu duruma ama böyle inanılmaz çalgılı çengili düğünler, muazzam paralar harcıyorlar o düğünlere, evlerinde yok yok.
Bizim evimizde beş sene önce aldığımız LED var. 3D, bilmem ne bir sürü bir şeyler var evlerinde. Şimdi ne ihtiyacım var ki;
evdeki televizyon yetmiyor mu diyorum ben?
Ama onların evinde yok yok böyle ve hayatlarında,
evlilik hayatlarının, en mutlu olmaları gerektiği ilk beş senesinde sırf borç halindeler.
Hiç borçta netlik olur mu ya?
Hayatı yani hiç borç yüküyle yaşanır mı diyorum. Böyle bir kaos sıkıntılı değil mi diyorum.
Dolayısıyla biz de o kaosun içinde çıkmanın yolunu, şehirden uzaklaşmakta bulduk.
Altı;
Şehir hayatı bizi bence yaratıcı insanların, hayal gücünü öldürüyor.
Bence şehir hayatı çalışkan insanları tembelleştiriyor, bence tutarlı insanları dağıtıyor.
Şehir hayatı bizi sürekli olarak içine çekiyor.
Her gün mutsuz insanlardan besleniyoruz.
Her gün, iletişim kurduğumuz insanlarla,
trafikte falan iletişim kuruyoruz
ve bunlar bizim hatırımızda kalıyor,
bizi besliyor geriliyoruz bilmem ne bir şey. Diyorum ki ne yapıyorum ?
Eşimin itelemesiyle Bodrum'a taşınma fırsatı bulduk. Hakikaten dedik ki yeter bu bize.
Sonra bir baktık ki aslında diğer maddede de destekleyen bir durum var ortada.
Annem geçenlerde İstanbul'da kardeşimin evine, mutfak masrafı yapmak için pazara gitmiş diyor ki bana; Bodrum'da 80 liraya aldığımız meyve sebzeyi İstanbul'da 220 liraya aldım diyor.
Ben de diyorum ki içimden o sırada
ben İstanbul'da yaşayacak kadar zengin değilim demek ki diyorum. Çünkü benim zenginliğim;
işte akşam bahçemizde oturdum,
bir tane mandalina soydum, yedim.
Daha ötesi yok ki bunun.
İhtiyaç duymadığım ayakkabıyı almıyorsam,
demek ki mandalina seviyorsam mandalina yemeliyim değil mi? Daha bir altın mandalinası var mı bunun?
Altın çileği var ama altın mandalinası var mı bilmiyorum. Dolayısıyla şehirden uzaklaştım.
Ve yedi; ki bence hepsinden önemlisi
kitap okumaya başladım.
(Alkışlar)
Çok teşekkür ederim.
Kitap okumaya başladım
ve benim o cesarete sahip olmamın
en önemli şeyi;
şehir hayatından uzaklaşmakta, artık buramıza gelmişti. Ama kitap okumaya da ihtiyacım vardı.
Babamdan bahsettim size.
Benim babam kitap hastasıydı çok okuyordu
ve başkalarının evinde vitrinlerde süs eşyaları varken Ben üç buçuk yaşında okumayı öğrenmişim.
Yedi yaşından yirmi beş yaşına kadar da,
her gece yatmadan önce bir saat kitap okudum. Bu 25 yaşında sosyal medya diye bir şeyle tanıştım. İşte Twitter, Facebook, bilmem ne, bir sürü içerik akıyor. İşte haberler, trendler, gündem, bilmem ne
o, bu ve her gün 1,5-2 saat bunu okuduğumu fark ediyorum.
Ve bu bir illüzyon aslında.
Kitap okumanın yerine geçmiyor internet okumaları. O bir çöp yani.
Bir kitap okumak çünkü bir deneyim katıyor, bir bilgi katıyor bir şey katıyor.
Kitabın sayfasını çevirmek bile,
insanın ikinci bir duyusuna hitap ettiği için, akılda kalıcılığı arttırıyormuş. Oysa biz internette ne yapıyoruz?
Aşağı çekiyoruz.
Dolayısıyla bundan 2-3 sene önce kitap okumaya daha fazla,
eskisi kadar, zaman ayırmayı istediğimi fark ettim. Ancak İstanbul'da yaşayıp da araba kullanıp, kitap okumaya çalışmak o zaman mümkün değil. Dolayısıyla benim Bodrum'a taşınma cesaretini göstermemin, ikinci ana sebebi kitap okumaya daha fazla vakit ayırmaktı. Ve şunu da fark ettim,
ve Bodrum'a gittikten sonra şunu yapıyoruz artık,
her gün eşimle 1-1,5 saat evde kitap okuyoruz. Televizyonda Survivor mı izleyelim yani?
Kitap okuyoruz.
O yüzden ve İstanbul'a her hafta bir iki gün gidiyorum işte uçakta 1,5 saat,
bekleme salonunda 1 saat, metroda bilmem ne falan kitap okuyorum.
Her İstanbul'a gidiş dönüşüm bir kitap.
Haftada da toplam bir kitap iki kitap,
100 kitap yılda demek.
Bu 100 kitaba zaman ayırabiliyorum
ve şunu fark ettim; eğer ben buna zaman ayırabiliyorsam insanlar da buna zaman ayırabilir.
Dolayısıyla kitap kulübü diye bir şey kurdum. Dünyada da yokmuş böyle bir örneği.
Baktık falan böyle.
İnsanlar da kitap okusun bizimle birlikte diye, bir kulüp kurduk. Şimdi size babamdan bahsettim.
Babam da hayatı boyunca;
hayatının, erişkin hayatının yarısında medyacılık, yarısında kitapçılık yaptı.
Benim de şimdiye kadarki en büyük başarım medyada, şu anda yapıyor olduğum işte kitap işi.
Dolayısıyla en başta demiştim ya size,
ulvi bir anlam aramıyorum demiştim ama
babamın son sözü de madem her şey çok net olsundu ve ben 34 yaşında babamın sözüne geldim.
Ve aslında da bir yandan da babamın adımlarını izleyip harekete geçmişim. Öyleyse belki de bu sözün altında:
"Her şey çok net olsun" un altında
ulvi bir anlam aramam gerektiğini fark ettim. Sizin de hayatınız da umarım her şey çok net olur. Harikasınız hepiniz.
Çok teşekkür ediyorum dinlediğiniz için.
(Alkışlar)