image

TED x Istanbul, Paylaşmayı Bilmezsen Kazanamazsın | İzzet Pinto | TEDxIstanbul

Paylaşmayı Bilmezsen Kazanamazsın | İzzet Pinto | TEDxIstanbul

Transcriber: Gözde Caymazer Gözden geçirme: Erman Turkmen

İzzet Pinto Televizyon Gurusu

Ben yaklaşık 10 yıldır televizyon sektöründeyim.

Fakat 10 yıl önce ben ayakkabıcıydım.

Evet insanlar bayağı bir şaşırıyor.

Hani ayakkabı ne alaka yani?

Diziyle ayakkabı arasında ne alaka olabilir ki?

En çok da buna yabancılar şaşırıyor tabii ki.

Bana genelde "What is your background?" diye soruyorlar.

İşte geçmişin nedir? Ben de "shoe business" diyorum.

"Oo show business mı" diyorlar. "No. Shoe business."

Hatta birisi bir keresinde sarhoş musun demişti.

O kadar şaşırmışlardı.

Fakat bana göre ayakkabı satmakla dizi satmak arasında hiçbir fark yok.

Ne yazık ki yıllarca küçüklüğümden beri herkes bana hayalperest olduğumu söyledi.

Başarılı olacağıma hiç inanmadılar.

Bütün düşüncelerime çok saçma gözüyle bakıyorlardı.

Ve hiçbir zaman başarılı olamazsın diyorlardı.

Ben de buna bir anlam veremiyordum. Çünkü bana göre hayalperest kişi

ayağı yere basmayan saçma fikirleri olan insanlardır.

En önemlisi adım atmayan insanlardır.

Ben ise evet sürekli hayal kuruyordum ama hep adım atıyordum.

Sonunda başarısız olduğum için birçok zaman

herkes benim hayalperest olduğumu düşündü.

17 yaşında ticaret hayatına atıldım. Çok genç bir yaşta.

12 yıl boyunca 20 farklı iş denedim.

Hepsinde de başarısız oldum.

Ama yılmadım. Çünkü yılma lüksüm yoktu. Yılsam ne olacaktı ki?

Hayal ettiğim bir hayat vardı ve ben o hayata ulaşmak istiyordum.

O yüzden yılmadan sürekli bir iş denedim.

Bazen 1 ay, bazen 2 ay, bazen 1 sene.

Olmadığı zaman yeni bir işe geçiyordum.

Ama 20 denemeden sonra benim hayatımı değiştirecek şey oldu.

Derler ya "Bir kitap okudum ve hayatım değişti."

Aynen bana da öyle bir şey oldu.

Bir gün kuzenim kendi hayatı ile ilgili bir kitap yazdı.

Reenkarnasyon ile ilgili. Adı "Ben 44 Yaşındayım, Oğlum 53".

Ben de sırf kuzenime ayıp olmasın diye kitabı gittim aldım, okudum.

Çünkü büyük ihtimalle bana soracaktı "Nasıl buldun kitabımı?" diye.

Ben de o sormadan alayım okuyayım dedim.

Kitabı bitirdiğimde o kadar beğendim ki hemen telefon açtım ona ve dedim ki

"Seni bütün dünyaya açacağım. Seni bir dünya starı yapacağım."

O da "Deli misin, sen ayakkabıcı değil misin?" dedi.

(Gülüşmeler)

Ben de "Merak etme, ben bunu da satarım." dedim.

(Alkış)

Sağ olun.

Dedim ki "Sen bana özetini yaz."

Özete de sinopsis denirmiş. Sinopsis dendiğini bile bilmiyordum.

İlk defa öğrendim böyle bir kelimeyi.

Hatta onu aradığımda dedim ki

"Bak o kadar ünlü olacaksın ki yurtdışında imza günleri düzenleyecekler."

Tam deli olduğumu sandı tabii ki.

Neyse o da beni kırmamak için bir özet yazdı.

Hemen internette araştırdım

acaba bu işin bir fuarı var mı, nasıl bunu satabilirim diye.

Bir baktım, bir ay sonra New York'da kitap fuarı varmış.

Dünya'nın en büyük kitap fuarı.

Benim de biriktirdiğim 1000 dolarım vardı.

Hemen 500 doları ile iki aktarmalı New York bileti aldım. En ucuz biletten.

Bir de tek yıldızlı bir otelde yerimi ayırttım.

Fuara gittim. Bütün yayınevlerini gezdim.

Tayvan'da ki en büyük yayınevini ikna ettim.

Kitabı Çince'ye çevirmeye karar verdiler ve kitap Çince basıldı.

İşin güzeli basıldıktan bir hafta sonra

kitap en çok satanlar listesinde dört numaraya ulaştı.

(Alkış)

Yani düşünün o zaman Orhan Pamuk bile piyasada yok.

Ama kuzenim Tayvan'da bir star olmuş.

Yani çok heyecan vericiydi.

Sonra bu gazla Tayland'daki yayınevlerini ikna etmeye çalıştım.

Onlar kitabı aldılar. Dedim ki "Niye imza günü yapmıyorsunuz?

Bizi getirin." dedim. Ve gerçekten de oldu.

Biz imza gününe gittik. Basından 100 kişi, herkes çığlık atıyor, herkes imza istiyor.

Orada hatırlıyorum, kuzenim neredeyse bayılacaktı.

Fakat ben ilk günden ona söylemiştim. "Baha hatırlıyor musun?" dedim

"İlk gün seni aradığımda imza günün olacağını söylemiştim."

Çünkü şöyle düşünüyorum. Eğer bir şeye yüzde yüz inanırsanız illa ki olur.

İşimi çok sevmiştim. Yazar ajansıydım, çok prestijli bir iş.

Ondan sonra yeni kitaplar aramaya başladım.

Başka acaba hangi yazarlarla çalışırım diye düşünmeye başladım.

Herkes Solmaz Kamuran'ın Kiraze adlı romanından bahsediyordu.

Bende bakayım dedim. Kitapçıya bir gittim kitap 350 sayfa.

Hayatta okumam dedim. Şimdi bana vermez boşu boşuna okumayayım.

Ve randevu aldım görüşmeye gittim. O kadar utandım ki

yani kitap hakkında konuşuyoruz ama ben hiçbir şey bilmiyorum yani

özetini bile bilmiyorum. "Hangi bölümü en çok beğendin?" diyor.

"Hepsi çok güzel." diyorum yani, "Bütün kitabı çok çok beğendim" diyorum

ve çaktırmamaya çalışıyorum.

Yani düşünsenize bir edebiyatçının karşısındasınız ve öğrenirse

kapıya koyar yani, imkânsız. Rahmetli Çetin Altan yanımdaydı,

dedi ki "İzzet bunu kesin satar." dedi.

Sonradan da bana şunu sordu:

"Benim yayınevim beş yıl boyunca satamadı, sen nasıl satacaksın?"

"Merak etmeyin. Çok iyi bir kitabınız var." dedim.

Yani inanıyordum, herkes öyle olduğunu söylüyordu.

Satarım dedim. Ve kitabı aldım ve bir yılda sekiz ülkede yayına girdi.

Gerçekten bayağı bir başarılı oldu.

Yani işin kötüsü bu videoyu izleyince öğrenecek o kitabı okumadığımı.

(Gülüşmeler)

Sonra Ayşe Kulin'le herkes çalışmamı önerdi.

Randevu aldım tabii ki kitabını okumadan gittim ona da.

Ama onu da ikna ettim.

Hemen yarım saatte anlaştık. İmzalar atıldı.

Onun da kitaplarını satmaya başladım.

İşimi gerçekten çok seviyordum.

Fakat şöyle bir sıkıntı vardı. Çeviri masrafları o kadar çoktu ki.

İşte editör, bu kitapların basılıp bütün dünyaya yollanması.

Yani bütün masrafa gidiyordu kârım.

O yüzden ne kadar işimi sevsem bile bırakmak zorundaydım.

Çünkü bir türlü para kazanamıyordum ve işi bıraktım.

Düşündüm acaba başka ne iş yapsam diye.

Tarkan albüm çıkarttı. İngilizce albüm.

Ben müzik işine gireyim dedim.

(Gülüşmeler)

Sonuçta yani yurtdışına bir şeyler satmayı seviyorum.

Hemen menajerinden randevu aldım, gittim.

Daha önce Uzak Doğu'da yaşadığım için oranın tarzına çok uyacağını düşündüm.

Ve bunları açıkladım. Onunla da hemen anlaştık.

Fakat sonrasında yüzdede anlaşamadık.

Ben çok daha fazla bir yüzde istedim.

Onlar da Tarkan diye tabii ki vermek istemedi.

Ben de o zaman çalışmam dedim ve vazgeçtim.

Yani müzik işine de iki günlüğüne girmiş oldum.

Ve ne yazık ki dönüp dolaşıp ayakkabı işine geri döndüm.

Çok çok mutsuzdum.

Sultanahmet'in orada Gedik Paşa'da dükkânımız vardı.

İşte Ruslara İranlılara ayakkabı satıyorduk.

Ondan sonra ben Mecidiyeköy'deki dükkânları geziyordum,

sipariş almaya çalışıyordum.

Çok çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.

Çünkü yani 20 tane iş denedim ve hiçbirisi olmadı.

Ama yapacak bir şey yoktu.

Ama müthiş bir şey oldu.

Yazar kuzenimin kızı bir gün beni aradı.

Dedi ki yurtdışına niye format satmıyorsun?

Bende "Format nedir?" diye sordum.

Yarışma programlarına format denirmiş.

Mutlaka satarsın. Annemin kitabını sattıysan kesin format da satarsın dedi.

(Gülüşmeler)

Ve tamam dedim bari hani 21. iş olsun. En kötüsü bu da tutmayacak.

Ve o zamanlar bir gelin kaynana programı vardı, inanılmaz meşhurdu.

Bu Semra kaynana ile ünlenen.

Beni o formatın yazarı ile tanıştırdılar. Murat Üçkardeşler.

Sağ olsun o da hemen güvendi, bana formatını verdi.

Hemen yine interneti araştırdım.

Google'a girdim yani bu iş nasıl olur diye nasıl satılır diye.

Cannes'da bunun fuarı varmış.

Televizyonculuk fuarı varmış.

Hemen aradım fuarı "Stand kiralayabilir miyim?" dedim.

Hiç unutmuyorum en küçük stand 10 metrekare stand 10.500 Euro.

Ama benim sadece 500 Eurom vardı.

10.000 Euro'ya ihtiyacım vardı.

Şimdi kimseden de borç almak istemiyorum, çünkü her işi batırdım yani,

büyük ihtimalle bu iş de batacaktı.

O yüzden farklı işlerden tanıdığım reklam ajansı sahibi arkadaşım vardı

Levent Özdemir. Ona gittim.

Projeyi anlattım, çok saçma buldu.

(Gülüşmeler)

Dedim ki ne olur bana 10.000 Euro ver.

Ama tutarsa 3 ay sonra sana 20.000 vereceğim.

Ama tutmazsa çöp dedim. Yani bu bir kumar.

O da sağ olsun aslında durumu çok iyi değildi.

Sırf destek olmak için bana 10.000 Euro verdi.

Çok heyecanlandım. Beş dakikada 10.000 Euro yaptım,

"Ne kadar kolaymış para kazanmak." dedim.

Yani yıllarca kazanamadım, beş dakikada 10.000 Eurom oldu.

Tam fuara gidecekken babam yanıma geldi dedi ki “Bak oğlum sen çok çalışkansın,

çok yaratıcısın ama inanılmaz şanssız bir çocuksun. Bence en iyisi ablana

%5 ortaklık ver, sana şans getirsin.” dedi.

Ben de tamam bir de bunu deneyeyim, belki de sorun bendedir dedim.

Ve ablamla beraber fuara gittik.

Gittik bir baktık fuarın en küçük en çirkin standı bizim. Tuvaletin yanında.

Ve Lübnanlı bir müşteri geldi, projeyi almak istediğini söyledi.

Fakat adam bana güvenmedi.

Yani ilk defa katılmıştım, söylediği hiçbir şeyi anlamıyordum.

Hiçbir sektörle ilgili terimi bilmiyordum.

Adam dedi ki ben seni Türkiye'de ziyaret edeceğim o zaman imzalarız dedi.

Fakat işin kötüsü Türkiye'de benim ofisim yok, ayakkabı dükkânım var.

Yani düşünsenize adamı ayakkabı dükkânına çağırsam adam kamera şakası zannedecek.

Kesin imzalamayacak. Levent'i aradım.

Dedim ki yardımına ihtiyacım var yine.

Senin ofisini kullanmam lazım dedim.

O da kabul etti. Hemen kendime bir tabela yaptırdım böyle Global Agency diye.

(Gülüşmeler)

Ondan sonra söktüm onun tabelasını, kendi tabelamı taktım.

Ekibine gittim dedim ki çaktırmayın bundan sonra benim için çalışıyorsunuz dedim.

Sakın çaktırmayın müşterim gelecek.

Ve müşteri geldi. Çok güzel geçti.

Ben uzun süre mecburen Levent'in ofisini kullandım.

İşte klasik müşteri gelmeden önce tabelayı çıkartıyordum, kendi tabelamı takıyordum.

Ve artık yapımcılar beni öğrenmeye başlamıştı.

İşte kanallar beni arıyordu.

Bir gün telefonu bir açtım, karşımdaki şunu sordu.

"İzzet beyin sekreteri ile görüşebilir miyim?"

Yani şimdi benim sekreterim yok ki şirketimin sekreteri olsun,

bir de yani imkânsız.

O yüzden dedim ki sen beş dakika sonra ara dedim.

Hemen birisini buldum, dedim ki çaldığı zaman sen aç bana bağlarsın.

Yani madem imaj bu kadar önemli.

(Alkış)

İşte bu şekilde gittik. İşlerim iyi gidiyordu.

Hayalimdeki arabayı aldım. Böyle üstü açık bir araba.

Ağustos'ta bile 40 derece sıcakta hep üstünü açardım.

Bayağı bir terlerdim.

Ama hep yani otobüse binmekten sıkılmıştım yani.

Ve bir gün bir baktım yanımdan eski bir arkadaşım geçiyor,

hep bana hayalperest diyen.

Hemen kornaya bastım, camı indirdim, bir selam verdim.

Tabii ki oradaki mesaj şuydu, bak ben hayalperest değilmişim, sen yanılmışsın.

Bu format işi çok iyi gitmeye başladı.

Lübnanlı müşterim bir gün aradı.

Dedi ki bana "Türkiye'den dizi bulur musun?"

Ben de "Dizi mi? Kim Türk dizisi alır" dedim.

Yani çok saçma geldi, ben bile izlemiyordum.

Kim izleyecek dedim yani. Çok lokal olduğunu düşünüyordum.

Ama sonuçta adam müşterimdi. Mecburen araştırmak zorundaydım.

İşte birkaç haftamı verdim hep küfrederek.

Müşterilere gittim böyle DVD topluyorum.

Adama mesaj attım "DVD'lerin elimde." diye.

Adam cevap vermiyor. Arıyorum telefonlarımı açmıyor.

Ben de masanın üstüne koydum. Üç ay masamın üstünde bu DVD'ler durdu.

Bir gün Bulgar müşterim aradı. Dedi ki "Bana Türkiye'den birkaç

yapımcının telefonunu verir misin?"

Soracağım yani ellerinde bir şey var mı?

Bende var, sana yollayayım dedim.

Masamın üstünde bir sürü DVD vardı. Hepsini yolladım.

İçinde de Binbir Gece'nin DVD'si varmış, haberim bile yok hayatta seyretmemişim.

Ve bunu almaya karar verdiler.

Bir yayınladılar, kanalın reytinglerini dört katına çıkardı.

Ve kanal 4. Kanal dan 1. Kanal oldu.

Vay be dedim elimde elmas varmış haberim yok.

Ve bu başarıyı kullanarak 60 ülkeyi ikna ettim ve 60 ülkeye dizi sattım.

Ve aslında bu Binbir Gece sayesinde bu Türk dizi ihracatı patladı.

Ve gerçekten büyük bir tesadüf yani masamda duruyormuş.

Bulgaristan aldı sonra dünyaya satıldı.

Yani düşünün yani Kolombiya'dan tutun Vietnam'a, Güney Amerika,

herkes bu işe âşık ve büyük piyango oldu bana.

Tam o sıralar Muhteşem Yüzyıl dizisi yayına girdi.

Ben de yapımcısını tanıyorum Timur Savcı.

Daha önce filmlerini temsil etmiştim, arkadaş olmuştuk, düğünüme bile gelmişti.

Kesin bana verir dedim, zaten arkadaşız.

Gittim kesinlikle vermeyi düşünmüyor.

Ama benim de en büyük hayalim Muhteşem Yüzyıl'ı almak,

yani hani takıntı hâline getirdim.

İkinci kere gittim yine vermedi.

Ve en sonunda beşincide verdi.

O kadar mutlu oldum ki heyecandan kendimi kaybettim.

Ve dedim ki bütün standımı üç katına çıkaracağım.

Cannes'daki bütün billboardları senin için alacağım,

her dergiye beş sayfa dergi ilanı vereceğim.

Bütün oyuncuları getirip 1000 kişilik parti yapacağım,

şarkıcı Amerika'dan getirteceğim.

Yani kendimden geçtim gerçekten.

O kadar heyecanlandım ki bir sürü söz verdim.

Ve oradan çıktıktan sonra ne yaptığımın farkına vardım ve yani resmen

milyon dolarlık reklam sözü verdim.

Ama bir kere söz vermiştim.

Sonuçta bu diziyi bana vermişti ve yapmak zorundaydım.

Ve dediklerimin hepsini yaptım.

İlk defa bir Türk dizisi için dünya lansmanı yapıldı.

Bütün oyuncular geldi, Halit Ergenç'ten tutun Meryem Uzerli'ye.

Kırmızı halıda yürüdüler ve aylarca herkes bu partiyi konuştu.

Bu fuar bittikten sonra yurt dışında çalışan bir elemanım vardı

ve bana bir e-mail yolladı.

Dedi ki “Ayın 12'si oldu, galiba maaşımı yollamayı unuttunuz.”

İşin kötüsü unutmamıştım, param bitmişti.

Yani resmen banka hesabım sıfırlanmıştı.

Ama bir kere söz vermiştim ve bunu yapmak zorundaydım.

Ama iyi ki de yapmışım.

Çünkü bu diziyi 75 ülkeye sattık.

Tam 300 milyon kişi izliyor.

(Alkış)

Yani hayatta risk almazsanız kazanamazsınız.

Ben hayatım boyunca risk aldım ve iyi ki de almışım.

Çünkü bu sayede bir yerlere geldim.

Ve bu Türk dizileri sayesinde tabii ki Türkiye'nin ihracatı da çok büyüdü.

Bizim şirketimizin ihracatı çok büyüdü.

Bir tek Muhteşem Yüzyıl değil, bütün Türk dizileri sayesinde.

Ve bu dizilerden çok fazla kişi ekmek yiyor.

Yani hiç aklınıza gelmeyecek kişiler ekmek yiyor.

Mesela Şili'de bir tane striptizci var.

Bu adam haftada bir evlere gidiyormuş.

Ancak iş buluyormuş. 100 dolara çalışıyormuş.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

Paylaşmayı Bilmezsen Kazanamazsın | İzzet Pinto | TEDxIstanbul

Transcriber: Gözde Caymazer Gözden geçirme: Erman Turkmen Translator: Damla Erkiner Reviewer: Erman Turkmen

İzzet Pinto Televizyon Gurusu

Ben yaklaşık 10 yıldır televizyon sektöründeyim. I have been in TV business approximately for a decade.

Fakat 10 yıl önce ben ayakkabıcıydım. I used to be a shoe-seller though.

Evet insanlar bayağı bir şaşırıyor. Yes, people get surprised at this.

Hani ayakkabı ne alaka yani? Shoe-selling? Seriously?

Diziyle ayakkabı arasında ne alaka olabilir ki? What's the link between TV series and shoes?

En çok da buna yabancılar şaşırıyor tabii ki. Foreigners, in particular are baffled at this fact.

Bana genelde "What is your background?" diye soruyorlar. They generally ask me: "What's your background?"

İşte geçmişin nedir? Ben de "shoe business" diyorum. "Your professional background?" I reply: "Shoe business."

"Oo show business mı" diyorlar. "No. Shoe business." Then they say: "Oh, show business?" I reply: "Nope. Shoe business."

Hatta birisi bir keresinde sarhoş musun demişti. I remember someone once commented: "Are you high or something?"

O kadar şaşırmışlardı. They were that perplexed.

Fakat bana göre ayakkabı satmakla dizi satmak arasında hiçbir fark yok. To me, there is no difference between selling shoes and TV series.

Ne yazık ki yıllarca küçüklüğümden beri herkes bana hayalperest olduğumu söyledi. Unfortunately, I'd always been told that I was a daydreamer since childhood.

Başarılı olacağıma hiç inanmadılar. They never believed I would succeed.

Bütün düşüncelerime çok saçma gözüyle bakıyorlardı. They label all my ideas as way too nonsense.

Ve hiçbir zaman başarılı olamazsın diyorlardı. They said I would never ever achieve anything.

Ben de buna bir anlam veremiyordum. Çünkü bana göre hayalperest kişi I was having a hard time understanding it because, to me, daydreamers

ayağı yere basmayan saçma fikirleri olan insanlardır. are those acting in an unreasonable way through absurd ideas.

En önemlisi adım atmayan insanlardır. Most importantly, they don't take a step.

Ben ise evet sürekli hayal kuruyordum ama hep adım atıyordum. I, on the other hand, was constantly dreaming but always taking a step.

Sonunda başarısız olduğum için birçok zaman As I failed in the end most of the time,

herkes benim hayalperest olduğumu düşündü. everyone thought that I was a daydreamer.

17 yaşında ticaret hayatına atıldım. Çok genç bir yaşta. I started working at the age of 17. It was a very young age.

12 yıl boyunca 20 farklı iş denedim. Throughout those 12 years, I changed 20 different jobs.

Hepsinde de başarısız oldum. I failed in all of them.

Ama yılmadım. Çünkü yılma lüksüm yoktu. Yılsam ne olacaktı ki? But I never gave up as I had no such luxury. Giving up was meaningless.

Hayal ettiğim bir hayat vardı ve ben o hayata ulaşmak istiyordum. I was dreaming of a certain lifestyle and I was naturally hoping to reach it.

O yüzden yılmadan sürekli bir iş denedim. Therefore, I constantly kept trying out new jobs.

Bazen 1 ay, bazen 2 ay, bazen 1 sene. Some lasted for 1 month, some for 1 year.

Olmadığı zaman yeni bir işe geçiyordum. When things didn't work out, I found a new job.

Ama 20 denemeden sonra benim hayatımı değiştirecek şey oldu. After 20 trials or so, something changed my life.

Derler ya "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." You know what people say: "I've read a book and my life has changed."

Aynen bana da öyle bir şey oldu. This was exactly what happened to me.

Bir gün kuzenim kendi hayatı ile ilgili bir kitap yazdı. One day, my cousin decided to write a book about his own life.

Reenkarnasyon ile ilgili. Adı "Ben 44 Yaşındayım, Oğlum 53". Regarding reincarnation so to speak. Its title was: "I am 44 and my son is 53."

Ben de sırf kuzenime ayıp olmasın diye kitabı gittim aldım, okudum. So I bought and read that book just out of courtesy

Çünkü büyük ihtimalle bana soracaktı "Nasıl buldun kitabımı?" diye. because I knew that she would ask me: "What do you think about it?"

Ben de o sormadan alayım okuyayım dedim. So I decided to read it first before facing such a question.

Kitabı bitirdiğimde o kadar beğendim ki hemen telefon açtım ona ve dedim ki I liked the book to the extent so I gave her an immediate call and said:

"Seni bütün dünyaya açacağım. Seni bir dünya starı yapacağım." "I will turn you into a public figure, a megastar known worldwide."

O da "Deli misin, sen ayakkabıcı değil misin?" dedi. She replied: "Are you nuts? Aren't you a shoe seller?"

(Gülüşmeler) (Laughter)

Ben de "Merak etme, ben bunu da satarım." dedim. And I said: "No worries, I can also market this to the world."

(Alkış) (Applause)

Sağ olun. Thank you.

Dedim ki "Sen bana özetini yaz." I added: "Just give me its summary"

Özete de sinopsis denirmiş. Sinopsis dendiğini bile bilmiyordum. Looks like summary is called 'synopsis' and I'd no idea about even that.

İlk defa öğrendim böyle bir kelimeyi. It was the first time I'd learnt that word

Hatta onu aradığımda dedim ki When I called her, I even said:

"Bak o kadar ünlü olacaksın ki yurtdışında imza günleri düzenleyecekler." "You will be so famous that book signing events will be organized for you abroad."

Tam deli olduğumu sandı tabii ki. She thought I was a real lunatic.

Neyse o da beni kırmamak için bir özet yazdı. Anyhow, she wrote the summary probably not to hurt my feelings.

Hemen internette araştırdım I promptly checked Google

acaba bu işin bir fuarı var mı, nasıl bunu satabilirim diye. whether there was a fair for the business in an attempt to sell it.

Bir baktım, bir ay sonra New York'da kitap fuarı varmış. Turned out there was going to be a book fair to be held in NY.

Dünya'nın en büyük kitap fuarı. The biggest one of the world.

Benim de biriktirdiğim 1000 dolarım vardı. In my pocket, I had 1000$ that I'd saved.

Hemen 500 doları ile iki aktarmalı New York bileti aldım. En ucuz biletten. I spent 500$ to book a flight with two connections to NY. The cheapest one.

Bir de tek yıldızlı bir otelde yerimi ayırttım. I also booked a room at a one-star hotel.

Fuara gittim. Bütün yayınevlerini gezdim. I headed off to the fair and paid a visit to all the publishing houses.

Tayvan'da ki en büyük yayınevini ikna ettim. I was able to convince the largest publisher of Taiwan.

Kitabı Çince'ye çevirmeye karar verdiler ve kitap Çince basıldı. They decided to translate it into Chinese and it was published in Chinese.

İşin güzeli basıldıktan bir hafta sonra The best part is that a week after this,

kitap en çok satanlar listesinde dört numaraya ulaştı. the book was on the fourth of the best sellers list.

(Alkış) (Applause)

Yani düşünün o zaman Orhan Pamuk bile piyasada yok. Just imagine. At the time, even Orhan Pamuk was not well-known.

Ama kuzenim Tayvan'da bir star olmuş. But, my cousin became a star in Taiwan.

Yani çok heyecan vericiydi. I mean this was indeed thrilling.

Sonra bu gazla Tayland'daki yayınevlerini ikna etmeye çalıştım. This triggered me a lot so I did my best to convince the publishers in Thailand.

Onlar kitabı aldılar. Dedim ki "Niye imza günü yapmıyorsunuz? They purchased the book. I said: "Why don't you hold a book signing day?"

Bizi getirin." dedim. Ve gerçekten de oldu. I asked them to invite us to it. It truly happened.

Biz imza gününe gittik. Basından 100 kişi, herkes çığlık atıyor, herkes imza istiyor. There were like 100 people from the press, everyone was screaming for autographs.

Orada hatırlıyorum, kuzenim neredeyse bayılacaktı. I remember my cousin was about to faint there.

Fakat ben ilk günden ona söylemiştim. "Baha hatırlıyor musun?" dedim However, I'd told her since the first day. I said: "Do you recall it?"

"İlk gün seni aradığımda imza günün olacağını söylemiştim." "When I called you, I said there would be a signing day for you."

Çünkü şöyle düşünüyorum. Eğer bir şeye yüzde yüz inanırsanız illa ki olur. Because I think, if you utterly believe in something, it comes true.

İşimi çok sevmiştim. Yazar ajansıydım, çok prestijli bir iş. I loved that job. I had an agency for authors, a prestigious job.

Ondan sonra yeni kitaplar aramaya başladım. Then, I started looking for new books.

Başka acaba hangi yazarlarla çalışırım diye düşünmeye başladım. I considered working with some other authors as well.

Herkes Solmaz Kamuran'ın Kiraze adlı romanından bahsediyordu. Everyone was talking about the novel (Kiraze) written by Solmaz Kamuran.

Bende bakayım dedim. Kitapçıya bir gittim kitap 350 sayfa. I decided to take a look at that book. I then noticed that it has 350 pages!

Hayatta okumam dedim. Şimdi bana vermez boşu boşuna okumayayım. "No way! I can't read it" I thought, in case she wouldn't let me market it.

Ve randevu aldım görüşmeye gittim. O kadar utandım ki I got an appointment and visited her. I was extremely embarassed.

yani kitap hakkında konuşuyoruz ama ben hiçbir şey bilmiyorum yani We were talking about the book but I had no idea on it.

özetini bile bilmiyorum. "Hangi bölümü en çok beğendin?" diyor.

"Hepsi çok güzel." diyorum yani, "Bütün kitabı çok çok beğendim" diyorum "All is beautiful and I liked all the chapters." were my responses.

ve çaktırmamaya çalışıyorum. I did my best not to be noticed.

Yani düşünsenize bir edebiyatçının karşısındasınız ve öğrenirse Imagine you are in front of an author and if she finds out,

kapıya koyar yani, imkânsız. Rahmetli Çetin Altan yanımdaydı, she will show you the door. That's crystal clear. Çetin Altan, the journalist was with me.

dedi ki "İzzet bunu kesin satar." dedi. He commented: "İzzet can definitely market this book."

Sonradan da bana şunu sordu: The author posed me a question:

"Benim yayınevim beş yıl boyunca satamadı, sen nasıl satacaksın?" "My publisher couldn't market it for years. What's your plan?"

"Merak etmeyin. Çok iyi bir kitabınız var." dedim. My reply was: "No worry. Your book is great!"

Yani inanıyordum, herkes öyle olduğunu söylüyordu. I believed in this fact because everyone was saying so.

Satarım dedim. Ve kitabı aldım ve bir yılda sekiz ülkede yayına girdi. "I will market it" I said. I got the book. It was publised in 8 countries in a year.

Gerçekten bayağı bir başarılı oldu. It truly got successful.

Yani işin kötüsü bu videoyu izleyince öğrenecek o kitabı okumadığımı. But when she watches this conference, she'll know I didn't read her book before.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Sonra Ayşe Kulin'le herkes çalışmamı önerdi. Then everyone recommended me to work with Ayşe Kulin.

Randevu aldım tabii ki kitabını okumadan gittim ona da. I got the appointment. Needless to say, I went again without reading her book.

Ama onu da ikna ettim. However, I convinced her too.

Hemen yarım saatte anlaştık. İmzalar atıldı. We had a deal in half an hour. The agreement was signed.

Onun da kitaplarını satmaya başladım. I started marketing her books as well.

İşimi gerçekten çok seviyordum. I was madly in love with my job.

Fakat şöyle bir sıkıntı vardı. Çeviri masrafları o kadar çoktu ki. However, there was a problem. The cost of the translation was too high.

İşte editör, bu kitapların basılıp bütün dünyaya yollanması. The editorial work, publishing and dispatching the books to diverse countries

Yani bütün masrafa gidiyordu kârım. were the things I spent all my profit on.

O yüzden ne kadar işimi sevsem bile bırakmak zorundaydım. So I had to give up on my work regardless of my commitment to it.

Çünkü bir türlü para kazanamıyordum ve işi bıraktım. As I wasn't able to make enough money, I quitted my job.

Düşündüm acaba başka ne iş yapsam diye. I started thinking about what other jobs I could do.

Tarkan albüm çıkarttı. İngilizce albüm. At the time,Tarkan released his music album in English.

Ben müzik işine gireyim dedim. It made sense to give the music sector a go.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Sonuçta yani yurtdışına bir şeyler satmayı seviyorum. Obviously, I enjoy marketing stuff abroad.

Hemen menajerinden randevu aldım, gittim. I got an appointment from his manager in no time and visited him.

Daha önce Uzak Doğu'da yaşadığım için oranın tarzına çok uyacağını düşündüm. As I've previously lived in the far east, I thought his album would fit to there.

Ve bunları açıkladım. Onunla da hemen anlaştık. I shared my views and I got an agreement with him too.

Fakat sonrasında yüzdede anlaşamadık. We couldn't agree on the commission. I expected a higher amount of commission.

Ben çok daha fazla bir yüzde istedim.

Onlar da Tarkan diye tabii ki vermek istemedi.

Ben de o zaman çalışmam dedim ve vazgeçtim. And I refused the project and gave up on it.

Yani müzik işine de iki günlüğüne girmiş oldum. This means I spent just 2 days in the music sector.

Ve ne yazık ki dönüp dolaşıp ayakkabı işine geri döndüm. I ended up in the shoe business once again, unfortunately.

Çok çok mutsuzdum. I was utterly unhappy.

Sultanahmet'in orada Gedik Paşa'da dükkânımız vardı. We had a store in Gedikpasa, Sultanahmet.

İşte Ruslara İranlılara ayakkabı satıyorduk. And we would sell shoes to the Russian and Iranian.

Ondan sonra ben Mecidiyeköy'deki dükkânları geziyordum, I was visiting the stores in Mecidiyeköy area

sipariş almaya çalışıyordum. in the hope of getting more orders.

Çok çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. I felt deeply disappointed.

Çünkü yani 20 tane iş denedim ve hiçbirisi olmadı. Imagine I tried approximately 20 different jobs and none worked out.

Ama yapacak bir şey yoktu. It was what it was.

Ama müthiş bir şey oldu. But something magnificent happened.

Yazar kuzenimin kızı bir gün beni aradı. The daughter of my my author cousin gave me a call one day

Dedi ki yurtdışına niye format satmıyorsun? and said: "How come don't you sell TV program format abroad?"

Bende "Format nedir?" diye sordum. I asked what that thing is.

Yarışma programlarına format denirmiş. I found out that format is related to reality game shows.

Mutlaka satarsın. Annemin kitabını sattıysan kesin format da satarsın dedi. "You can certainly sell this considering the fact that you've sold my mom's book."

(Gülüşmeler) (Laughter)

Ve tamam dedim bari hani 21. iş olsun. En kötüsü bu da tutmayacak. I said to myself: "Let's give it a shot as the 21st trial." The worst case scenario it too would fail.

Ve o zamanlar bir gelin kaynana programı vardı, inanılmaz meşhurdu. Back then, there was a TV show involving brides and mother in laws,

Bu Semra kaynana ile ünlenen. and it was too popular by the mother in law figure called Semra.

Beni o formatın yazarı ile tanıştırdılar. Murat Üçkardeşler. I was introduced to Murat Uckardesler the initiator of its format.

Sağ olsun o da hemen güvendi, bana formatını verdi. Lucky me! He too counted on me and provided with me the rights.

Hemen yine interneti araştırdım. So I again googled things to search how it could be sold.

Google'a girdim yani bu iş nasıl olur diye nasıl satılır diye.

Cannes'da bunun fuarı varmış.

Televizyonculuk fuarı varmış. I am talking about a TV show fair.

Hemen aradım fuarı "Stand kiralayabilir miyim?" dedim. I gave them a call and asked whether I could rent a booth.

Hiç unutmuyorum en küçük stand 10 metrekare stand 10.500 Euro. The smallest one was 10 square meter long equal to 10.500 Euros.

Ama benim sadece 500 Eurom vardı. However, I only had 500 Euros. Therefore, I needed 10.000 Euros.

10.000 Euro'ya ihtiyacım vardı.

Şimdi kimseden de borç almak istemiyorum, çünkü her işi batırdım yani, I wasn't eager to borrow money from anyone as every business I tried went bankrupt.

büyük ihtimalle bu iş de batacaktı. This one had the possibility.

O yüzden farklı işlerden tanıdığım reklam ajansı sahibi arkadaşım vardı I visited a friend of mine whom I knew through different jobs.

Levent Özdemir. Ona gittim. Levent Ozdemir, the owner of an advertising agency.

Projeyi anlattım, çok saçma buldu. When I told him the project, he found it incredibly ridiculus.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Dedim ki ne olur bana 10.000 Euro ver. I asked him to borrow me 10.000 Euros.

Ama tutarsa 3 ay sonra sana 20.000 vereceğim. I said "If the business works out, I will give you 20.000 Euros in 3 months.

Ama tutmazsa çöp dedim. Yani bu bir kumar. But if not, forget about it. This is simply gambling."

O da sağ olsun aslında durumu çok iyi değildi. I really appreciate him, even his financial situation wasn't great

Sırf destek olmak için bana 10.000 Euro verdi. he gave 10.000 Euros just to support me.

Çok heyecanlandım. Beş dakikada 10.000 Euro yaptım, I was excited as I made 10.000 Euros in minutes.

"Ne kadar kolaymış para kazanmak." dedim. I thouht "I can't believe how easy to make money."

Yani yıllarca kazanamadım, beş dakikada 10.000 Eurom oldu. Imagine I couldn't make any money for years,

Tam fuara gidecekken babam yanıma geldi dedi ki “Bak oğlum sen çok çalışkansın,

çok yaratıcısın ama inanılmaz şanssız bir çocuksun. Bence en iyisi ablana

%5 ortaklık ver, sana şans getirsin.” dedi.

Ben de tamam bir de bunu deneyeyim, belki de sorun bendedir dedim. "Perhaps, I am the problematic one." I said to myself and decided to try that.

Ve ablamla beraber fuara gittik. So my sister and I took part in the fair together.

Gittik bir baktık fuarın en küçük en çirkin standı bizim. Tuvaletin yanında. Upon our arrival, we saw that we had the ugliest booth next to the restrooms.

Ve Lübnanlı bir müşteri geldi, projeyi almak istediğini söyledi. A Lebanese client came over and said he wanted to buy a format of the TV show.

Fakat adam bana güvenmedi. But he didn't really trust me.

Yani ilk defa katılmıştım, söylediği hiçbir şeyi anlamıyordum. It was my first time and I had no idea what he was talking about.

Hiçbir sektörle ilgili terimi bilmiyordum. I didn't know about the terminology of the sector.

Adam dedi ki ben seni Türkiye'de ziyaret edeceğim o zaman imzalarız dedi. He told me that he would visit me in Turkey and then we would sign the deal.

Fakat işin kötüsü Türkiye'de benim ofisim yok, ayakkabı dükkânım var. Yet, the worst part was that I didn't have an office. I had a shoe store.

Yani düşünsenize adamı ayakkabı dükkânına çağırsam adam kamera şakası zannedecek. Had I invited that guy to the shoe store, he would have thought he was punked!

Kesin imzalamayacak. Levent'i aradım. He wouldn't sign the deal. So I called Levent once again.

Dedim ki yardımına ihtiyacım var yine. "I need your help again." I said.

Senin ofisini kullanmam lazım dedim. I need to borrow your office." I added.

O da kabul etti. Hemen kendime bir tabela yaptırdım böyle Global Agency diye. He accepted it. I immediately got a signboard for my company: Global Agency

(Gülüşmeler) (Laughter)

Ondan sonra söktüm onun tabelasını, kendi tabelamı taktım. Then, I removed his company's sign from the wall and installed mine instead.

Ekibine gittim dedim ki çaktırmayın bundan sonra benim için çalışıyorsunuz dedim. And told his crew to play along, that they were working for me from that moment on.

Sakın çaktırmayın müşterim gelecek. And added: "Don't ruin it! My client will show up."

Ve müşteri geldi. Çok güzel geçti. Then, he arrived and the meeting went well.

Ben uzun süre mecburen Levent'in ofisini kullandım. I had to use Levent's office for quite some time.

İşte klasik müşteri gelmeden önce tabelayı çıkartıyordum, kendi tabelamı takıyordum. The drill was the same. Before the client visits, I changed the signs on the wall.

Ve artık yapımcılar beni öğrenmeye başlamıştı. Finally, the producers got to know my name.

İşte kanallar beni arıyordu. TV channels were in touch with me.

Bir gün telefonu bir açtım, karşımdaki şunu sordu. One day, I answered the phone and a man asked to talk to Mr. Pinto's assistant.

"İzzet beyin sekreteri ile görüşebilir miyim?"

Yani şimdi benim sekreterim yok ki şirketimin sekreteri olsun, Well, I didn't have any assistant, so his request was not possible.

bir de yani imkânsız.

O yüzden dedim ki sen beş dakika sonra ara dedim.

Hemen birisini buldum, dedim ki çaldığı zaman sen aç bana bağlarsın.

Yani madem imaj bu kadar önemli.

(Alkış)

İşte bu şekilde gittik. İşlerim iyi gidiyordu. So this was how things started. I was doing great in my business.

Hayalimdeki arabayı aldım. Böyle üstü açık bir araba. I bought the car of my dreams. A capacious cabriolet.

Ağustos'ta bile 40 derece sıcakta hep üstünü açardım. I used to drive without the top even at the 40C heat of August.

Bayağı bir terlerdim. I would sweat a lot.

Ama hep yani otobüse binmekten sıkılmıştım yani. I´d had enough of traveling in public bus.

Ve bir gün bir baktım yanımdan eski bir arkadaşım geçiyor, One day, a friend of mine was passing by. He was calling me daydreamer at the time.

hep bana hayalperest diyen.

Hemen kornaya bastım, camı indirdim, bir selam verdim. I honked the horn and leaned out the window to greet him.

Tabii ki oradaki mesaj şuydu, bak ben hayalperest değilmişim, sen yanılmışsın. Well, the intention was to give him the message that he was wrong.

Bu format işi çok iyi gitmeye başladı. In time, the business as to selling TV show formats went pretty well.

Lübnanlı müşterim bir gün aradı. One day, my Lebanese client got in touch with me again

Dedi ki bana "Türkiye'den dizi bulur musun?" to ask if I could find some Turkish TV series.

Ben de "Dizi mi? Kim Türk dizisi alır" dedim. "Who would ever buy a Turkish series?" I thought.

Yani çok saçma geldi, ben bile izlemiyordum. It sounded absurd to me. I wasn't even watching them.

Kim izleyecek dedim yani. Çok lokal olduğunu düşünüyordum. "Who will watch these?" I said. They wouldn't attract other countries.

Ama sonuçta adam müşterimdi. Mecburen araştırmak zorundaydım. All the same, he was my client. So I had to look into the details.

İşte birkaç haftamı verdim hep küfrederek. I spent a few weeks on this, complaning and cursing.

Müşterilere gittim böyle DVD topluyorum. I paid a visit to several clients, I gathered DVDs.

Adama mesaj attım "DVD'lerin elimde." diye. Finally I sent him a message to inform him I had the DVDs ready.

Adam cevap vermiyor. Arıyorum telefonlarımı açmıyor. I got no reply in return. What's more he didn't even return my calls.

Ben de masanın üstüne koydum. Üç ay masamın üstünde bu DVD'ler durdu. So, I had to leave the DVDs on my desk and they stood there for 3 months.

Bir gün Bulgar müşterim aradı. Dedi ki "Bana Türkiye'den birkaç One day, a client from Bulgaria called to ask about some Turkish producers

yapımcının telefonunu verir misin?"

Soracağım yani ellerinde bir şey var mı?

Bende var, sana yollayayım dedim.

Masamın üstünde bir sürü DVD vardı. Hepsini yolladım. I sent all the DVDs that were lying on my desk.

İçinde de Binbir Gece'nin DVD'si varmış, haberim bile yok hayatta seyretmemişim. Among them, there was the one called "1001 Nights" which I hadn't even watched.

Ve bunu almaya karar verdiler. And they decided to purchase that one.

Bir yayınladılar, kanalın reytinglerini dört katına çıkardı. Upon its airing, it quadrupled the ratings of the channel.

Ve kanal 4. Kanal dan 1. Kanal oldu. The channel that was previously on the 4th rank placed number 1 position.

Vay be dedim elimde elmas varmış haberim yok. I said to myself: "Gee! Looks like I have some sort of hidden treasure."

Ve bu başarıyı kullanarak 60 ülkeyi ikna ettim ve 60 ülkeye dizi sattım. With the advent of this success, I could market TV series to 60 countries."

Ve aslında bu Binbir Gece sayesinde bu Türk dizi ihracatı patladı. Thanks to the success of 1001 Nights, Turkish drama series export has started.

Ve gerçekten büyük bir tesadüf yani masamda duruyormuş. As a result of a coincidence DVDs were still on my desk,

Bulgaristan aldı sonra dünyaya satıldı. Bulgaria got them first, then it was sold all over the world.

Yani düşünün yani Kolombiya'dan tutun Vietnam'a, Güney Amerika, From Colombia to Vietnam, all over in Latin America people loved it.

herkes bu işe âşık ve büyük piyango oldu bana. It was as if I'd had won the lottery.

Tam o sıralar Muhteşem Yüzyıl dizisi yayına girdi. Right on those days, the TV series 'Magnificent Century' was on air.

Ben de yapımcısını tanıyorum Timur Savcı. I knew the producer, Timur Savci.

Daha önce filmlerini temsil etmiştim, arkadaş olmuştuk, düğünüme bile gelmişti. I represented his films before and we become friends. He even had come to my wedding.

Kesin bana verir dedim, zaten arkadaşız. I thought he would give me the rights as we were friends.

Gittim kesinlikle vermeyi düşünmüyor. When I talked to him, I saw he had no such intention.

Ama benim de en büyük hayalim Muhteşem Yüzyıl'ı almak, It was my biggest dream to get its rights. It turned into an obsession for me.

yani hani takıntı hâline getirdim.

İkinci kere gittim yine vermedi.

Ve en sonunda beşincide verdi.

O kadar mutlu oldum ki heyecandan kendimi kaybettim. I was so over the moon that I kind of lost myself.

Ve dedim ki bütün standımı üç katına çıkaracağım. And I promised him that I would hire a booth 3 times bigger in the fair.

Cannes'daki bütün billboardları senin için alacağım, I would rent all the billboards in Cannes.

her dergiye beş sayfa dergi ilanı vereceğim. I would give 5 pages of ads in all the industry magazines.

Bütün oyuncuları getirip 1000 kişilik parti yapacağım, I would invite all the cast, throw a party with live music band from USA.

şarkıcı Amerika'dan getirteceğim.

Yani kendimden geçtim gerçekten.

O kadar heyecanlandım ki bir sürü söz verdim.

Ve oradan çıktıktan sonra ne yaptığımın farkına vardım ve yani resmen After leaving the office, I figured out that I had given

milyon dolarlık reklam sözü verdim. promises with almost a million dollars cost.

Ama bir kere söz vermiştim. Yet, I am a man of my word.

Sonuçta bu diziyi bana vermişti ve yapmak zorundaydım. All in all, I had to do them considering that he had given me its rights.

Ve dediklerimin hepsini yaptım. And I made them true as promised.

İlk defa bir Türk dizisi için dünya lansmanı yapıldı. A Turkish series was launched worldwide for the first time ever.

Bütün oyuncular geldi, Halit Ergenç'ten tutun Meryem Uzerli'ye. All the cast from Halit Ergenc to Meryem Uzerli showed up for the party.

Kırmızı halıda yürüdüler ve aylarca herkes bu partiyi konuştu. They walked on red carpet and everyone talked about the party for months.

Bu fuar bittikten sonra yurt dışında çalışan bir elemanım vardı Following the fair, one of our employees working abroad sent me an email saying

ve bana bir e-mail yolladı.

Dedi ki “Ayın 12'si oldu, galiba maaşımı yollamayı unuttunuz.”

İşin kötüsü unutmamıştım, param bitmişti.

Yani resmen banka hesabım sıfırlanmıştı.

Ama bir kere söz vermiştim ve bunu yapmak zorundaydım.

Ama iyi ki de yapmışım.

Çünkü bu diziyi 75 ülkeye sattık. Because we could sell this TV series to 75 countries.

Tam 300 milyon kişi izliyor. It is being watched by 300 million people.

(Alkış) (Applause)

Yani hayatta risk almazsanız kazanamazsınız. This means without taking risks in life, one cannot win.

Ben hayatım boyunca risk aldım ve iyi ki de almışım. I took lots of risks all my life and I'm glad I did so

Çünkü bu sayede bir yerlere geldim. as it is how I eventually succeeded.

Ve bu Türk dizileri sayesinde tabii ki Türkiye'nin ihracatı da çok büyüdü. And again thanks to the Turkish series, Turkish export margin has quite increased.

Bizim şirketimizin ihracatı çok büyüdü. Our company's margin increased as well not only with "Magnificient Century"

Bir tek Muhteşem Yüzyıl değil, bütün Türk dizileri sayesinde. but through all the Turkish TV series.

Ve bu dizilerden çok fazla kişi ekmek yiyor. Countless people earn bread through this industry.

Yani hiç aklınıza gelmeyecek kişiler ekmek yiyor. People that you would never think of make money via them.

Mesela Şili'de bir tane striptizci var. For instance, there is a male stripper in Chile who could rarely do house visits.

Bu adam haftada bir evlere gidiyormuş.

Ancak iş buluyormuş. 100 dolara çalışıyormuş.

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.