image

TED x Istanbul, İletişiminiz Kadarsınız | Haluk Gürgen | TEDxIstanbul

İletişiminiz Kadarsınız | Haluk Gürgen | TEDxIstanbul

Transcriber: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Gözde Caymazer

Prof. Dr. Haluk Gürgen BAU Öğretim Görevlisi

Evet günaydın arkadaşlar. Hoş geldiniz.

Çok küçüktüm ortaokul falan sıralarında.

Benim okuduğum okulda da böyle ayda bir veli toplantısı yapılırdı.

Bu toplantılar gece olurdu.

Yaklaşık bu kadar büyük değilse de buna yakın bir salonda,

yapılan bu toplantıların ayda bir tekrarı söz konusuydu.

Ben de o toplantılarda genellikle şiir okurdum.

Çok da güzel okuduğumu söylerdi hocamız.

Allah rahmet eylesin Zehra Hanım.

Ve ben kendime çok güveniyorum,

yani ezberim de çok iyi.

Bu anlatacağım olayın meydana geldiği gece,

hiç yanıma şiirin metnini falan almadan çıktım.

Sizin gibi böyle kalabalığı görünce dondum kaldım.

Niye böyle oldu anlayamadım.

Çünkü çok iyi okuyan, kendine güvenen bir adamdım.

Ve tek bir sözcük aklıma gelmiyordu.

Böyle kulis falan da yok.

Yani sufle verilecek bir durum da yok.

Öğretmenim Zehra Hanım böyle emekleyerek neredeyse geldi

ve bana şiirin ilk dizesini söyledi.

Ben ondan sonra sular seller gibi şiiri tamamladım.

Ama, o ilk dizenin söylenmesinden önce

ben sürekli böyle selam veriyorum.

Veliler, öğrenciler şaşkın bir vaziyette.

Sonra ikinci selamı veriyorum,

üçüncüsünde kahkaha atmaya başladılar.

Ben selam vermeye devam ediyorum.

Selam verirsem sanki şiiri hatırlayacakmışım gibi düşünüyorum.

İşte o Zehra hocam Allah rahmet eylesin geldi ve dedi ki bu dizenin hani başla.

Ben ondan sonra bitirdim.

Fakat nasıl mahçubum, nasıl utandım, inanamazsınız.

Netice itibariyle ertesi günü okul var tabii, gittim.

Yüzümü kaldıramıyorum, Türkçe dersinde ilk saat.

Hiç unutmuyorum sanki hiçbir şey olmamış gibi hocam geldi öğretmenim,

önümüzdeki ay elinde tuttuğu şiiri bana verdi bunu çalış, bunu okuyacaksın dedi.

Bu çok önemli bir şey bence.

Çünkü o hocam bana bunu yapmamış olsaydı, ben bugün sizin huzurunuzda olamazdım.

Dahası çok uzun yıllardır hocalık yapıyorum, hocalık mesleğini yapamazdım.

Bana dokundu, beni orada küçültmedi,

beni azarlamadı, beni var etti orada.

Ve ben ondan sonra hep bu tarz konuşmalar yaparken

şöyle bir kağıdı yanıma alarak çıkmaya başladım.

Bunu öğrendim ve bunun pratikte de çok işe yaradığını gördüm.

O nedenle bu TED'in formatına pek uygun değil ama

ben neme lazım yanımda bulunsun istiyorum.

Evet.

Şimdi bu momentum,

Bana dediler ki Momentum ana tema, onun üzerine konuşacaksın.

Benim de fizikten filan böyle pek anladığım bir şey değil.

Gerçekten anlamıyorum.

Araştırdım.

Sonra bizim beraber çalıştığımız arkadaşlarımızdan bir tanesi,

böyle bayağı bu konulara yakın birisidir, ona sordum.

Hiç merak etme hocam dedi, hallederiz dedi.

Bana bir takım şeyler anlattı. Benim de kafama yattı.

Bildiğim anlamın dışında da hani böyle bir metafor olarak kullanıldığında,

çok da farklı bir şey olmadığını fark ettim.

Evet momentum cisimlerin ve kütlelerin hareketiyle ilgili bir fizik dalı.

Ben de iletişimciyim hasbelkader.

Ben de insanların ve toplumların etkileşimi üzerine,

anlamı paylaşmakla ilgili konular üzerine çalışıyorum.

Fakat daha da önemlisi,

ya bu giderek,

bu iletişim ne korkunç bir şey oldu ya.

Farkında mısınız?

Yani iktidar olmak istiyorsanız iletişimi çok iyi bilmek

ve kullanmak durumundasınız.

Dolayısıyla mal satmak istiyorsanız iletişim kullanmak zorundasınız.

Teknolojisi bir taraftan, işin psikolojisi başka bir taraftan.

Bütün bunlarla uğraşan bir bilim alanı hâline geldi iletişim.

Disiplinler arası bir alan.

Yani içinde insan bilimlerinin bütün dalları var.

Yetmiyor teknolojisi var.

Bir iletişimle uğraşıyorum dediğiniz vakit de

bütün bunlardan bir şeyleri dikkate almak, öğrenmek, bilmek durumundasınız.

O nedenle benim burada anlatacaklarım, aslında bu çok geniş alanın

yüzeyindeki konulara ilişkin birtakım böyle dokunuşlar olacak.

Her birinin arka planında çok önemli teoriler var.

Bunların adını vererek sıkıcı olmak istemiyorum.

Ama hani burada da konuşurken ''adam da böyle yüzeysel konuştu geçti''

diye düşünmeyin.

Emin olun dürüst ve samimi olarak bunların arka planına ilişkin de

çok şeyi okudum, onların üzerinden sizlere bahsedeceğim.

Ama iletişim dediğimiz şey arkadaşlar, ''anlam paylaşımı''.

Bir kere bu anlamın paylaşılabilmesi için,

ortak bir dil üzerinden konuşmamız gerekiyor

ve birbirimizi dinlememiz gerekiyor, anlamamız gerekiyor.

Gayet güzel.

Fakat bizim maalesef bir üzerinde durmamız gereken sıkıntımız var.

Eğer bu paylaşımın gerçekleşmesini istiyorsanız

karşınızdaki kişiyi ötekileştirmeyeceksiniz.

Bu ötekileştirme çok ciddi bir problem.

Yani cinsiyetten ötürü ötekileştirme,

ırktan ötürü ötekileştirme,

mezhebinden ötürü ötekileştirme,

hiyerarşideki pozisyonundan ötürü ötekileştirme,

fiziki olarak gözünüze hoş görünmediği için ötekileştirme,

cahil gördüğünüz için ötekileştirme,

yaşı sizden küçük ya da büyük olduğu için ötekileştirme.

Bu konuyu aşmadığımız taktirde iletişim kuramayız.

Bugün dünyanın en temel problemlerinin başında bu geliyor.

Teorik olarak baktığınız vakit de

gerçekten çok şey yazılıp çizilen bir konu.

Şimdi Türkiye'ye baktığımız vakit bu ötekileştirme ile ilgili

benim çalıştığım üniversitede sevgili hocam Yılmaz Esmer'in yaptığı

değerler araştırması var.

İki yılda bir Avrupa Ölçeği'ni Türkiye'de o yönetiyor.

%70 oranında seyrediyor değerli arkadaşlar.

LGBT bireyleriyle aynı apartmanda oturmak istemiyorum diyenler.

İnanılmaz bir homofobi.

Kürdüyle, Ermenisiyle, Rumuyla aynı yerde oturmak istemiyorum

diyenlerin de oranı yaklaşık bu kadar.

Şimdi böyle bir durumda hangi paylaşmaktan söz ediyorsunuz.

Bence bu noktanın üzerinde durmakta yarar var.

Hepimiz birbirimizden farklıyız, farklı da olmamız gerekir.

Biricik olmamız gerekir.

Çünkü bizler her birimiz biriciğiz.

Güzel.

Fakat bu farklılıkları böyle derinleştirmek değil,

farklılıklar arasındaki benzerlikleri çoğaltmamız lazım.

Sorun burada.

Bunun için de ötekileştirmekten değil birlikte bir şeyleri anlamaktan,

birbirimizi anlamaktan yola çıkarak bu benzerliği arttırmak

durumunda olmalıyız diye düşünüyorum.

Şimdi kafamızda birtakım şemalar var.

İyilere ilişkin, doğrulara ilişkin, düzenlere ilişkin,

her konuda, her durumla ilgili şemalar var.

Algıladığınız her bir uyaranı o şemalarla ilişkilendiriyoruz,

eğer kafamıza uyuyorsa doğrudur diyoruz.

Tamam, sen bendensin diyoruz.

Değilse reddediyoruz, yanlıştır diyoruz.

Ya da durup düşünüyoruz.

Ya doğruysa?

Bir anlamaya çalışayım dediğiniz an, işte iletişim başlıyor demektir.

Arkadaşlar, iletişimde iki kişinin konuşmasında

ortak bir noktaya varmak gerekmiyor.

Birisinin dediğini diğerinin evet demesi gerekmiyor.

Evet ben seni dinledim, ne demek istediğini de anladım,

ama katılmıyorum.

Fakat günlük hayatımızda bu böyle mi çalışıyor?

Sizin dediğinizi karşı taraf anladım katılmıyorum dediğiniz vakit

siz bozuluyorsunuz.

Yani her şeyde bir uzlaşım içerisinde olmak zorunluluğumuz yok.

Bir dur bakalım bir düşün.

Belki de gerçekten anladın kabul etmedin,

neden kendi değerlerine döndün, neden kabul etmediğini bir sorgula.

Ya da kabul ettin, neden kabul ettiğini sorgula.

İşte bu şekilde bir sorgulama süreci içerisinde didiklediğimiz vakit,

çok da fazla böyle didiklemekten hani yana da olmamak lazım.

Ama başka bir dünya açılıyor gözümüzün önüne.

Bu dünyanın adı ‘'İdeoloji Dünyası'' arkadaşlar.

İdeoloji günlük hayatımızdaki her nesneyi, her konuyu, her olayı,

algılayış ve değerlendirişimizin ana meselesi.

Benim görsellerim vardı.

Vallahi bravo. Evet.

Teşekkür ederim arkadaşlar.

Dolayısıyla bu meseleyle ilgili baktığımız vakit

bu momentum daha ziyade, böyle bir denizde hareket hâlindeki cisim

üzerinden anlatılıyor biliyorsunuz.

Bizde bir gemiye binmişiz arkadaşlar.

Bu geminin çarkları da bir şekilde çalışıyor.

İşte o çarkları belirli bir yöne hareket ettiren itkiye biz ideoloji diyoruz.

Dolayısıyla bu ideolojinin farkına vardığımız vakit,

işin farklı bir boyutu gözümüzün önüne seriliveriyor.

Şimdi ideoloji falan deyince politik bir konuşma gibi falan gibi düşünmeyin.

Yani nefes aldığımız bu dünyanın aslında harcı ideoloji.

Bizi birbirimize bağlayan, bizim birbirimizle ilişkilerimizin

anlamını üretmemizde son derece önemli rol oynayan çok temel bir kavram.

Şimdi diyorum ki ben, bu dünyanın bize öğrettiği doğruları

birileri yapındırmış.

Nasıl?

İşte televizyondaki dizilerden, özellikle haberlerden,

çok fazla konuşan siyasilerimizin meselelere ilişkin açıklamalarından,

günlük hayattaki pratiklerden beslenerek birtakım kafamızda oluşan o doğruların,

eğer yapındırıldığını söylüyorsak, bunun çözümlenebileceğini de söyleyebiliriz.

Bunu çözebilmek farklı bir dünyanın kapılarını açmak anlamına geliyor.

Dolayısıyla,

bu konuda en önemli tetikleyici

bu dünyanın kapılarını açmada en önemli tetikleyici,

bana göre değil sadece birçok insana göre böyle.

Sanat, sevgili arkadaşlar.

Eğer sanat ile ilişkiyi sağlıklı bir şekilde kurabilirsek,

yani bir sanatın pasif tüketicisi olmak da problem değil.

Yani bir sergiye gitmek, bir tiyatroya gitmek,

bir müzik dinlemek vesaire.

Buradaki pasif lafını geri alıyorum, pasif değil.

Yani katılmak, onu tüketmek anlamında kullanıyorum.

Ama özellikle işin bir ucundan tutabiliyorsak,

yani bir koroya girip orada şarkı söyleyebiliyorsak,

ne bileyim panellere katılabiliyorsak, amatör tiyatro yapabiliyorsak,

işte o zaman başka bir boyuta geçmiş oluyoruz.

O sanat bize çok başka bir dünyanın kapılarını aralamamıza neden oluyor.

Sis perdesini gözümüzün önünden kaldırıyor.

Bakın Guernica diye bir tablo var biliyorsunuz Picasso'nun.

İlk başta pek fazla bir şey anlamıyorsunuz baktığınızda.

Şekiller desenler vesaire.

Fakat enteresan, inatla bakmaya, anlamaya, sormaya,

sorgulamaya başladığınız vakit bu tabloda bayağı ciddi bir şiddeti,

ezileni ve ezilenin başkaldırışını, faşizime karşı direnişini

anlamaya, görmeye başladığınız vakit,

işte o sis perdesi de kalkmış oluyor.

Benim yine çok sevdiğim bir şiir var, size onu okuyacağım.

Başkan güzel bir Nazım Hikmet şiiri okudu çok severim.

Ben de bir okuyayım bakalım.

Melih Cevdet Anday'ın Ağaç şiiri.

Tanıdığım bir ağaç var Etlik bağlarına yakın

Saadetin adını bile duymamış Tanrının işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor Dört mevsim, rüzgârı, karı

Ay ışığına bayılıyor Ama kötülemiyor karanlığı.

Ona bir kitap vereceğim Rahatını kaçırmak için

Bir öğrenegörsün aşkı Ağacı o vakit seyredin.

Dolayısıyla işte sanat da böyle bir etkiye sahip.

Bir kitap gibi.

Okuduğunuz vakit sayfaların arasından başka bir ışık sizi karşılıyor.

O bakımdan bence o bastırılmış.

Çünkü hayatınız bu yüksek hızda ve şiddetli bir şekilde gelişen

bu momentumun karşısında, giderek böyle kendimizi geriye çekme,

yalnızlaşma ve de öğrenilmiş çaresizlik diye adlandırdığımız duruma

bir kabullenme hâli içerisinde yaşamanın sonucunda, bir depresyon içinde geçiyor.

Dolayısıyla buna baş kaldırmak durumundayız.

Umudu asla ve asla kaybetmemek durumundayız.

Umut birbirimizi, birbirimizle beraber olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla sokağa çıkmak gerekiyor.

Dolayısıyla başkalarıyla beraber olmak gerekiyor.

Yani sivil toplum kuruluşlarının içerisinde,

siyasi partilerin içerisinde,

sanat oluşumları içerisinde,

okuma grupları içerisinde, ama birileri olacak.

O birileri ile birlikte birbirimizi anlayarak çoğalmamız gerekiyor.

Burada hem birbirimizi anlayacağız, hem de biricik olacağız.

Biricik olduğumuz vakit bunun sorumluluğunu taşıyarak

kendimizi var edeceğiz.

Burası önemli.

Var etmek demek, hayatımıza ilişkin birtakım soruların

yanıtını bulmak için çaba harcamak demektir.

Ben nereye gidiyorum? Nasıl gidiyorum?

Hangi değerleri koruyarak, kollayarak,

kendimi geliştirerek, nereye varacağım?

Ve de bütün bunlar için ne yapacağım?

İşte bu ''ne yapacağım'' sorusunun altında

cesaret, merak

ve de inadına yaşama arzusu olması gerekiyor.

İletişim sizin nasıl var olduğunuzla ilgili

bir tarz olarak karşımıza çıkıyor.

Siz ne iseniz iletişiminiz de o.

İletişimiz ne ise, siz de O'sunuz.

O nedenle şu ya da bu şekilde, bindiğimiz bu gemilerin içerisinde,

o dümenin başında biz var mıyız yok muyuz,

var olabilmek için ne yapmamız gerekiyor,

kiminle neyi görüşmemiz, neyi konuşmamız,

kimi neden anlamamız gerektiği

ve bu dünyada var olabilmenin yolu nereden geçiyorsa

onun ışığıyla, onun yatırımıyla

kendimizi geleceğe taşımamız, fevkalade önemli oluyor.

Dolayısıyla iletişim, evet anlam paylaşımı.

Ama bu anlamları paylaşırken de kendimize bakmamız

ve kendimizden yola çıkarak başkalarına bakmamız

ve başkalarını anlayarak kendimizi üretmemiz, büyütmemiz

ve bu var olma süreci içerisinde bir şekilde yürümemiz gerekiyor.

Evet benim söyleyeceklerim bu kadar.

Ümit ederim birtakım mesajları, birtakım düşüncelerimi

sizlerle paylaşma imkânı bulmuşumdur.

Çok teşekkür ediyorum. Sağ olun.

(Alkış)



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

İletişiminiz Kadarsınız | Haluk Gürgen | TEDxIstanbul

Transcriber: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Gözde Caymazer

Prof. Dr. Haluk Gürgen BAU Öğretim Görevlisi

Evet günaydın arkadaşlar. Hoş geldiniz.

Çok küçüktüm ortaokul falan sıralarında.

Benim okuduğum okulda da böyle ayda bir veli toplantısı yapılırdı.

Bu toplantılar gece olurdu.

Yaklaşık bu kadar büyük değilse de buna yakın bir salonda,

yapılan bu toplantıların ayda bir tekrarı söz konusuydu.

Ben de o toplantılarda genellikle şiir okurdum.

Çok da güzel okuduğumu söylerdi hocamız.

Allah rahmet eylesin Zehra Hanım.

Ve ben kendime çok güveniyorum,

yani ezberim de çok iyi.

Bu anlatacağım olayın meydana geldiği gece,

hiç yanıma şiirin metnini falan almadan çıktım.

Sizin gibi böyle kalabalığı görünce dondum kaldım.

Niye böyle oldu anlayamadım.

Çünkü çok iyi okuyan, kendine güvenen bir adamdım.

Ve tek bir sözcük aklıma gelmiyordu.

Böyle kulis falan da yok.

Yani sufle verilecek bir durum da yok.

Öğretmenim Zehra Hanım böyle emekleyerek neredeyse geldi

ve bana şiirin ilk dizesini söyledi.

Ben ondan sonra sular seller gibi şiiri tamamladım.

Ama, o ilk dizenin söylenmesinden önce

ben sürekli böyle selam veriyorum.

Veliler, öğrenciler şaşkın bir vaziyette.

Sonra ikinci selamı veriyorum,

üçüncüsünde kahkaha atmaya başladılar.

Ben selam vermeye devam ediyorum.

Selam verirsem sanki şiiri hatırlayacakmışım gibi düşünüyorum.

İşte o Zehra hocam Allah rahmet eylesin geldi ve dedi ki bu dizenin hani başla.

Ben ondan sonra bitirdim.

Fakat nasıl mahçubum, nasıl utandım, inanamazsınız.

Netice itibariyle ertesi günü okul var tabii, gittim.

Yüzümü kaldıramıyorum, Türkçe dersinde ilk saat.

Hiç unutmuyorum sanki hiçbir şey olmamış gibi hocam geldi öğretmenim,

önümüzdeki ay elinde tuttuğu şiiri bana verdi bunu çalış, bunu okuyacaksın dedi.

Bu çok önemli bir şey bence.

Çünkü o hocam bana bunu yapmamış olsaydı, ben bugün sizin huzurunuzda olamazdım.

Dahası çok uzun yıllardır hocalık yapıyorum, hocalık mesleğini yapamazdım.

Bana dokundu, beni orada küçültmedi,

beni azarlamadı, beni var etti orada.

Ve ben ondan sonra hep bu tarz konuşmalar yaparken

şöyle bir kağıdı yanıma alarak çıkmaya başladım.

Bunu öğrendim ve bunun pratikte de çok işe yaradığını gördüm.

O nedenle bu TED'in formatına pek uygun değil ama

ben neme lazım yanımda bulunsun istiyorum.

Evet.

Şimdi bu momentum,

Bana dediler ki Momentum ana tema, onun üzerine konuşacaksın.

Benim de fizikten filan böyle pek anladığım bir şey değil.

Gerçekten anlamıyorum.

Araştırdım.

Sonra bizim beraber çalıştığımız arkadaşlarımızdan bir tanesi,

böyle bayağı bu konulara yakın birisidir, ona sordum.

Hiç merak etme hocam dedi, hallederiz dedi.

Bana bir takım şeyler anlattı. Benim de kafama yattı.

Bildiğim anlamın dışında da hani böyle bir metafor olarak kullanıldığında,

çok da farklı bir şey olmadığını fark ettim.

Evet momentum cisimlerin ve kütlelerin hareketiyle ilgili bir fizik dalı.

Ben de iletişimciyim hasbelkader.

Ben de insanların ve toplumların etkileşimi üzerine,

anlamı paylaşmakla ilgili konular üzerine çalışıyorum.

Fakat daha da önemlisi,

ya bu giderek,

bu iletişim ne korkunç bir şey oldu ya.

Farkında mısınız?

Yani iktidar olmak istiyorsanız iletişimi çok iyi bilmek

ve kullanmak durumundasınız.

Dolayısıyla mal satmak istiyorsanız iletişim kullanmak zorundasınız.

Teknolojisi bir taraftan, işin psikolojisi başka bir taraftan.

Bütün bunlarla uğraşan bir bilim alanı hâline geldi iletişim.

Disiplinler arası bir alan.

Yani içinde insan bilimlerinin bütün dalları var.

Yetmiyor teknolojisi var.

Bir iletişimle uğraşıyorum dediğiniz vakit de

bütün bunlardan bir şeyleri dikkate almak, öğrenmek, bilmek durumundasınız.

O nedenle benim burada anlatacaklarım, aslında bu çok geniş alanın

yüzeyindeki konulara ilişkin birtakım böyle dokunuşlar olacak.

Her birinin arka planında çok önemli teoriler var.

Bunların adını vererek sıkıcı olmak istemiyorum.

Ama hani burada da konuşurken ''adam da böyle yüzeysel konuştu geçti''

diye düşünmeyin.

Emin olun dürüst ve samimi olarak bunların arka planına ilişkin de

çok şeyi okudum, onların üzerinden sizlere bahsedeceğim.

Ama iletişim dediğimiz şey arkadaşlar, ''anlam paylaşımı''.

Bir kere bu anlamın paylaşılabilmesi için,

ortak bir dil üzerinden konuşmamız gerekiyor

ve birbirimizi dinlememiz gerekiyor, anlamamız gerekiyor.

Gayet güzel.

Fakat bizim maalesef bir üzerinde durmamız gereken sıkıntımız var.

Eğer bu paylaşımın gerçekleşmesini istiyorsanız

karşınızdaki kişiyi ötekileştirmeyeceksiniz.

Bu ötekileştirme çok ciddi bir problem.

Yani cinsiyetten ötürü ötekileştirme,

ırktan ötürü ötekileştirme,

mezhebinden ötürü ötekileştirme,

hiyerarşideki pozisyonundan ötürü ötekileştirme,

fiziki olarak gözünüze hoş görünmediği için ötekileştirme,

cahil gördüğünüz için ötekileştirme,

yaşı sizden küçük ya da büyük olduğu için ötekileştirme.

Bu konuyu aşmadığımız taktirde iletişim kuramayız.

Bugün dünyanın en temel problemlerinin başında bu geliyor.

Teorik olarak baktığınız vakit de

gerçekten çok şey yazılıp çizilen bir konu.

Şimdi Türkiye'ye baktığımız vakit bu ötekileştirme ile ilgili

benim çalıştığım üniversitede sevgili hocam Yılmaz Esmer'in yaptığı

değerler araştırması var.

İki yılda bir Avrupa Ölçeği'ni Türkiye'de o yönetiyor.

%70 oranında seyrediyor değerli arkadaşlar.

LGBT bireyleriyle aynı apartmanda oturmak istemiyorum diyenler.

İnanılmaz bir homofobi.

Kürdüyle, Ermenisiyle, Rumuyla aynı yerde oturmak istemiyorum

diyenlerin de oranı yaklaşık bu kadar.

Şimdi böyle bir durumda hangi paylaşmaktan söz ediyorsunuz.

Bence bu noktanın üzerinde durmakta yarar var.

Hepimiz birbirimizden farklıyız, farklı da olmamız gerekir.

Biricik olmamız gerekir.

Çünkü bizler her birimiz biriciğiz.

Güzel.

Fakat bu farklılıkları böyle derinleştirmek değil,

farklılıklar arasındaki benzerlikleri çoğaltmamız lazım.

Sorun burada.

Bunun için de ötekileştirmekten değil birlikte bir şeyleri anlamaktan,

birbirimizi anlamaktan yola çıkarak bu benzerliği arttırmak

durumunda olmalıyız diye düşünüyorum.

Şimdi kafamızda birtakım şemalar var.

İyilere ilişkin, doğrulara ilişkin, düzenlere ilişkin,

her konuda, her durumla ilgili şemalar var.

Algıladığınız her bir uyaranı o şemalarla ilişkilendiriyoruz,

eğer kafamıza uyuyorsa doğrudur diyoruz.

Tamam, sen bendensin diyoruz.

Değilse reddediyoruz, yanlıştır diyoruz.

Ya da durup düşünüyoruz.

Ya doğruysa?

Bir anlamaya çalışayım dediğiniz an, işte iletişim başlıyor demektir.

Arkadaşlar, iletişimde iki kişinin konuşmasında

ortak bir noktaya varmak gerekmiyor.

Birisinin dediğini diğerinin evet demesi gerekmiyor.

Evet ben seni dinledim, ne demek istediğini de anladım,

ama katılmıyorum.

Fakat günlük hayatımızda bu böyle mi çalışıyor?

Sizin dediğinizi karşı taraf anladım katılmıyorum dediğiniz vakit

siz bozuluyorsunuz.

Yani her şeyde bir uzlaşım içerisinde olmak zorunluluğumuz yok.

Bir dur bakalım bir düşün.

Belki de gerçekten anladın kabul etmedin,

neden kendi değerlerine döndün, neden kabul etmediğini bir sorgula.

Ya da kabul ettin, neden kabul ettiğini sorgula.

İşte bu şekilde bir sorgulama süreci içerisinde didiklediğimiz vakit,

çok da fazla böyle didiklemekten hani yana da olmamak lazım.

Ama başka bir dünya açılıyor gözümüzün önüne.

Bu dünyanın adı ‘'İdeoloji Dünyası'' arkadaşlar.

İdeoloji günlük hayatımızdaki her nesneyi, her konuyu, her olayı,

algılayış ve değerlendirişimizin ana meselesi.

Benim görsellerim vardı.

Vallahi bravo. Evet.

Teşekkür ederim arkadaşlar.

Dolayısıyla bu meseleyle ilgili baktığımız vakit

bu momentum daha ziyade, böyle bir denizde hareket hâlindeki cisim

üzerinden anlatılıyor biliyorsunuz.

Bizde bir gemiye binmişiz arkadaşlar.

Bu geminin çarkları da bir şekilde çalışıyor.

İşte o çarkları belirli bir yöne hareket ettiren itkiye biz ideoloji diyoruz.

Dolayısıyla bu ideolojinin farkına vardığımız vakit,

işin farklı bir boyutu gözümüzün önüne seriliveriyor.

Şimdi ideoloji falan deyince politik bir konuşma gibi falan gibi düşünmeyin.

Yani nefes aldığımız bu dünyanın aslında harcı ideoloji.

Bizi birbirimize bağlayan, bizim birbirimizle ilişkilerimizin

anlamını üretmemizde son derece önemli rol oynayan çok temel bir kavram.

Şimdi diyorum ki ben, bu dünyanın bize öğrettiği doğruları

birileri yapındırmış.

Nasıl?

İşte televizyondaki dizilerden, özellikle haberlerden,

çok fazla konuşan siyasilerimizin meselelere ilişkin açıklamalarından,

günlük hayattaki pratiklerden beslenerek birtakım kafamızda oluşan o doğruların,

eğer yapındırıldığını söylüyorsak, bunun çözümlenebileceğini de söyleyebiliriz.

Bunu çözebilmek farklı bir dünyanın kapılarını açmak anlamına geliyor.

Dolayısıyla,

bu konuda en önemli tetikleyici

bu dünyanın kapılarını açmada en önemli tetikleyici,

bana göre değil sadece birçok insana göre böyle.

Sanat, sevgili arkadaşlar.

Eğer sanat ile ilişkiyi sağlıklı bir şekilde kurabilirsek,

yani bir sanatın pasif tüketicisi olmak da problem değil.

Yani bir sergiye gitmek, bir tiyatroya gitmek,

bir müzik dinlemek vesaire.

Buradaki pasif lafını geri alıyorum, pasif değil.

Yani katılmak, onu tüketmek anlamında kullanıyorum.

Ama özellikle işin bir ucundan tutabiliyorsak,

yani bir koroya girip orada şarkı söyleyebiliyorsak,

ne bileyim panellere katılabiliyorsak, amatör tiyatro yapabiliyorsak,

işte o zaman başka bir boyuta geçmiş oluyoruz.

O sanat bize çok başka bir dünyanın kapılarını aralamamıza neden oluyor.

Sis perdesini gözümüzün önünden kaldırıyor.

Bakın Guernica diye bir tablo var biliyorsunuz Picasso'nun.

İlk başta pek fazla bir şey anlamıyorsunuz baktığınızda.

Şekiller desenler vesaire.

Fakat enteresan, inatla bakmaya, anlamaya, sormaya,

sorgulamaya başladığınız vakit bu tabloda bayağı ciddi bir şiddeti,

ezileni ve ezilenin başkaldırışını, faşizime karşı direnişini

anlamaya, görmeye başladığınız vakit,

işte o sis perdesi de kalkmış oluyor.

Benim yine çok sevdiğim bir şiir var, size onu okuyacağım.

Başkan güzel bir Nazım Hikmet şiiri okudu çok severim.

Ben de bir okuyayım bakalım.

Melih Cevdet Anday'ın Ağaç şiiri.

Tanıdığım bir ağaç var Etlik bağlarına yakın

Saadetin adını bile duymamış Tanrının işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor Dört mevsim, rüzgârı, karı

Ay ışığına bayılıyor Ama kötülemiyor karanlığı.

Ona bir kitap vereceğim Rahatını kaçırmak için

Bir öğrenegörsün aşkı Ağacı o vakit seyredin.

Dolayısıyla işte sanat da böyle bir etkiye sahip.

Bir kitap gibi.

Okuduğunuz vakit sayfaların arasından başka bir ışık sizi karşılıyor.

O bakımdan bence o bastırılmış.

Çünkü hayatınız bu yüksek hızda ve şiddetli bir şekilde gelişen

bu momentumun karşısında, giderek böyle kendimizi geriye çekme,

yalnızlaşma ve de öğrenilmiş çaresizlik diye adlandırdığımız duruma

bir kabullenme hâli içerisinde yaşamanın sonucunda, bir depresyon içinde geçiyor.

Dolayısıyla buna baş kaldırmak durumundayız.

Umudu asla ve asla kaybetmemek durumundayız.

Umut birbirimizi, birbirimizle beraber olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla sokağa çıkmak gerekiyor.

Dolayısıyla başkalarıyla beraber olmak gerekiyor.

Yani sivil toplum kuruluşlarının içerisinde,

siyasi partilerin içerisinde,

sanat oluşumları içerisinde,

okuma grupları içerisinde, ama birileri olacak.

O birileri ile birlikte birbirimizi anlayarak çoğalmamız gerekiyor.

Burada hem birbirimizi anlayacağız, hem de biricik olacağız.

Biricik olduğumuz vakit bunun sorumluluğunu taşıyarak

kendimizi var edeceğiz.

Burası önemli.

Var etmek demek, hayatımıza ilişkin birtakım soruların

yanıtını bulmak için çaba harcamak demektir.

Ben nereye gidiyorum? Nasıl gidiyorum?

Hangi değerleri koruyarak, kollayarak,

kendimi geliştirerek, nereye varacağım?

Ve de bütün bunlar için ne yapacağım?

İşte bu ''ne yapacağım'' sorusunun altında

cesaret, merak

ve de inadına yaşama arzusu olması gerekiyor.

İletişim sizin nasıl var olduğunuzla ilgili

bir tarz olarak karşımıza çıkıyor.

Siz ne iseniz iletişiminiz de o.

İletişimiz ne ise, siz de O'sunuz.

O nedenle şu ya da bu şekilde, bindiğimiz bu gemilerin içerisinde,

o dümenin başında biz var mıyız yok muyuz,

var olabilmek için ne yapmamız gerekiyor,

kiminle neyi görüşmemiz, neyi konuşmamız,

kimi neden anlamamız gerektiği

ve bu dünyada var olabilmenin yolu nereden geçiyorsa

onun ışığıyla, onun yatırımıyla

kendimizi geleceğe taşımamız, fevkalade önemli oluyor.

Dolayısıyla iletişim, evet anlam paylaşımı.

Ama bu anlamları paylaşırken de kendimize bakmamız

ve kendimizden yola çıkarak başkalarına bakmamız

ve başkalarını anlayarak kendimizi üretmemiz, büyütmemiz

ve bu var olma süreci içerisinde bir şekilde yürümemiz gerekiyor.

Evet benim söyleyeceklerim bu kadar.

Ümit ederim birtakım mesajları, birtakım düşüncelerimi

sizlerle paylaşma imkânı bulmuşumdur.

Çok teşekkür ediyorum. Sağ olun.

(Alkış)

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.