image

Hayvan Çiftliği - George Orwell, 4 Bölüm

4 Bölüm

Dördüncü Bölüm

Hayvan Çiftliği'nde olup bitenleri, yaz sonlarına doğru neredeyse bütün ülke duymuş bulunuyordu. Snowball ile Napoléon'un her gün uçurdukları posta güvercinleri, komşu çiftliklerdeki hayvanlarla dostluk kuruyor, onlara Ayaklanma'nın öyküsünü anlatıyor, İngiltere'nin Hayvanları şarkısını öğretiyorlardı. Bu arada, Bay Jones, zamanının büyük bölümünü Willingdon'daki Kırmızı Aslan meyhanesinde pinekleyerek geçiriyor; kendisini dinleyecek birilerini bulmayagörsün, hemen yakınmaya başlıyor, korkunç bir haksızlığa uğradığını, bir avuç aşağılık hayvan tarafından çiftliğinden kovulduğunu anlatıyordu. Öteki çiftçiler onu anlayışla karşılamışlar, ama başlangıçta yardım etmeye de pek yanaşmamışlardı. Her biri, Jones'un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanabileceğini düşünüyordu içten içe. Neyse ki, Hayvan Çiftliği'ne komşu iki çiftliğin sahipleri birbirleriyle hiç geçinemezlerdi. Foxwood, büyük, bakımsız, köhne bir çiftlikti; dört bir yanını çalılar bürümüş, otlakları sararıp solmuş, çitleri paramparça olmuştu. Foxwood'un sahibi Bay Pilkington, zamanının büyük bölümünü balık mevsiminde balık tutarak, av mevsiminde ava çıkarak geçirirdi; rahatına düşkün, efendi bir adamdı. Pinchfield Çiftliği ise daha küçük, ama daha bakımlıydı. Pinchfield'ın sahibi Bay Frederick, kabadayı ve kurnaz bir adamdı; ikide bir mahkemelik olurdu; dini imanı paraydı, elini veren kolunu alamazdı. Bu ikisi birbirlerinden öylesine nefret ederlerdi ki, kendi çıkarlarına olan bir konuda bile anlaşamazlardı.

Ne var ki, ikisi de Hayvan Çiftliği'ndeki Ayaklanma' dan çok korkmuştu; kendi çiftliklerindeki hayvanların ayaklanma konusunda ayrıntılı bilgi edinmelerini önlemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Aslına bakılırsa, başlangıçta, hayvanların bir çiftliği kendi başlarına yönetebileceğine çok gülmüşler; çok değil, on on beş güne kadar bu iş nasıl olsa yatar, diye düşünmüşlerdi. Beylik Çiftlik'teki (çiftlikten Beylik Çiftlik diye söz etmekte diretiyorlar, "Hayvan Çiftliği" adına katlanamıyorlardı) hayvanların birbirleriyle durmadan dalaştıkları, pek yakında açlıktan ölecekleri söylentisini yaymışlardı. Ama bir süre sonra hayvanların açlıktan ölmedikleri ortaya çıkınca, ağız değiştirdiler, Hayvan Çiftliği'ndeki akıllara durgunluk veren şeytanlıklardan dem vurmaya başladılar. Bu iki çiftçiye bakılırsa, Hayvan Çiftliği'nde yamyamlık almış yürümüştü; hayvanlar kızgın nallarla birbirlerine işkence yapıyorlar, dişilerini de ortaklaşa kullanıyorlardı. Frederick ile Pilkington, bütün bunların, Doğa yasalarına başkaldırmanın doğal sonucu olduğunu söylüyorlardı.

Ama bu hikâyeler hiç kimseye inandırıcı gelmiyordu. Hayvanların, insanları kovarak kendi işlerini kendileri gördükleri olağanüstü bir çiftlikten söz ediliyor, bu konudaki söylentiler olanca belirsizliğiyle ve çarpıtılarak sürüyordu. Çevredeki çiftliklerde yıl boyunca bir başkaldırı dalgası yükseldi. Yumuşak başlı bilinen boğalar ansızın azıyor, koyunlar çitleri yıkıp yoncaları mideye indiriyor, inekler kovaları tepip deviriyor, atlar buyruk dinlemiyor, birden durarak üstlerindekileri parmaklıkların üzerinden öbür tarafa fırlatıyorlardı. En önemlisi, İngiltere'nin Hayvanları şarkısının ezgisi ve sözleri artık her yerde biliniyordu. Umulmadık bir hızla yayılmıştı. İnsanlar, çok gülünç bulduklarını söylemekle birlikte, bu şarkıyı duyduklarında büyük bir öfkeye kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. Böylesine rezil ve saçma bir şarkının hayvanlar tarafından söylenebilmesini bile akıllarının almadığını ileri sürüyorlardı. Şarkıyı söylerken yakalanan hayvanlar oracıkta kırbaçlanıyor, gene de şarkının yayılması engellenemiyordu. Karatavuklar çalılıkların arasında ıslık çalarken, güvercinler ağaçlarda ötüşürken hep bu şarkıyı söylüyorlar; şarkının ezgileri, demircilerin çekiç vuruşlarına, kiliselerin çan seslerine karışıyordu.

Ekim başlarıydı; ekinler biçilip istiflenmiş, harman büyük ölçüde kaldırılmıştı. Bir gün birden posta güvercinleri hızla dolanarak geldiler, telaşla çırpınarak Hayvan Çiftliği'nin avlusuna kondular. Getirdikleri habere bakılırsa, Jones ile adamları, Foxwood ve Pinchfield çiftliklerinden yarım düzine adamla birlikte, parmaklıklı kapıdan içeri girmişler, araba yolundan çiftliğe geliyorlardı. Jones, elinde bir tüfek, en önde yürüyor; eli sopalı adamlar da onu izliyorlardı. Besbelli, çiftliği geri almayı kafalarına koymuşlardı.

Aslında, böyle bir girişim uzun zamandır beklendiği için bütün önlemler alınmış, gerekli bütün hazırlıklar yapılmıştı. Çiftlik evinde bulduğu eski bir kitabı okuyarak Julius Caesar'ın seferleriyle ilgili kapsamlı bilgiler edinmiş olan Snowball, savunma harekâtının komutanlığına getirilmişti. Hemen buyruklarını verdi; bütün hayvanlar birkaç dakikada yerlerini aldılar.

İnsanlar çiftlik binalarına yaklaştıkları sırada, Snowball ilk saldırıyı başlattı. Tam otuz beş güvercin, adamların başlarının üzerinde uçuşarak tepelerine pisledi. Adamlar güvercinleri kovalamaya çabalarken, çitin arkasına gizlenmiş olan kazlar birden ileri atılarak baldırlarını vahşice gagalamaya başladılar. Ne var ki, bu yalnızca ortalığı biraz karıştırmaya yönelik göstermelik bir saldırıydı; nitekim adamlar kazları sopalarıyla kolayca geri püskürttüler. Bu kez Snowball ikinci saldırıyı başlattı. Muriel, Benjamin ve bütün koyunlar, başlarında Snowball, ileri atılıp adamlara dört bir yandan tos vurmaya, boynuz atmaya koyuldular; bu arada Benjamin, dönüp dönüp çifte atıyordu. Ama ellerinde sopaları, ayaklarında kabaralı botlarıyla adamlar, gene de hayvanlardan güçlüydüler. Snowball birden ciyaklayarak geri çekil işareti verince, tüm hayvanlar geri döndüler, geçitten geçerek avluya daldılar.

Zafer naraları atan adamlar, düşmanlarının kaçmakta olduğunu sanarak, darmadağınık arkalarından koşuşturdular. Snowball'un istediği de buydu. Hepsi avluya girince, ağılda pusuya yatmış olan üç at, üç inek ve öteki domuzlar ansızın ortaya çıkıp adamların arkasını kestiler. Snowball işte tam o anda saldırı işaretini verdi ve dosdoğru Jones'un üstüne atıldı. Snowball'un üstüne geldiğini gören Jones, tüfeğini doğrultup ateş etti. Saçmalar Snowball'un sırtında kanlı karıklar açtı; koyunlardan biri oracıkta can verdi. Snowball, bir an duraksamadan, yüz kiloluk gövdesiyle Jones'un bacaklarına dalıverdi. Jones bir gübre yığınının üstüne yuvarlanırken, tüfeği elinden fırladı gitti. Ama en korkunçları Boxer'dı; arka ayakları üzerinde şaha kalkmış, demir nallı koca ayaklarını savurarak bir aygır gibi dövüşüyordu. İlk darbe Foxwood Çiftliği'nden bir seyisin kafasına indi, çamurların içine yıkılan delikanlı ruhunu oracıkta teslim etti. Bunu gören adamların birçoğu sopalarını bırakıp kaçmaya yeltendi. Ürküye kapılmışlardı. O saat, tüm hayvanlar, adamların ardına düştüler, onları avlunun çevresinde kovalamaya başladılar. Boynuz vuruyor, çifteliyor, ısırıyor, arkada kalanı ezip geçiyorlardı. Adamlardan kendince öcünü almayan tek bir hayvan kalmadı çiftlikte. Kedi bile damdan ansızın bir sığırtmacın sırtına atladı, tırnaklarını ensesine geçirerek acı acı bağırttı adamı. Adamlar bir fırsatını bulur bulmaz avludan dışarı fırladılar, anayola doğru tabana kuvvet koşmaya başladılar. Çiftliği basalı daha beş dakika olmamıştı ki, onur kırıcı bir bozguna uğramışlar, geldikleri gibi gidiyorlardı. Tıslayarak arkalarından gelen bir kaz sürüsü, yol boyunca bacaklarını gagaladı.

Hepsi kaçmıştı, biri dışında. Boxer, avluda, çamurun içinde yüzüstü yatmakta olan seyisi ön ayağıyla iteliyor, sırtüstü çevirmeye çalışıyor, ama oğlan kımıldamıyordu.

Boxer, üzüntüyle, "Ölmüş," dedi. "Öldürmek gibi bir niyetim yoktu. Ayaklarımda demir nallar olduğunu unutmuşum. İsteyerek yapmadığıma kim inanır şimdi?" Yaraları hâlâ kanamakta olan Snowball, "Duygusallığa gerek yok, yoldaş!" diye bağırdı. "Savaş savaştır. En iyi insan, ölü insandır." "Ben kimsenin canını almak istemem," dedi Boxer. Gözleri dolu dolu olmuştu.

Tam o sırada, birisi, "Mollie nerede?" diye haykırdı.

Gerçekten de, Mollie kayıptı. Birden ortalık karıştı. Başına bir şey mi gelmişti yoksa? Adamlar Mollie'yi kaçırmış olmasınlardı? Uzun aramalardan sonra Mollie'yi ahırda buldular; ahırdaki bölmesine saklanmış, kafasını yemlikteki samanlara gömmüştü. Silahlar patlar patlamaz ürküp kaçmıştı. Mollie'yi aramaya çıkanlar avluya döndüklerinde bir de baktılar, seyis ortalarda yok. Anlaşılan, öldü sandıkları delikanlı aslında yalnızca bayılmıştı; sonradan kendine gelmiş, tabanları yağlayıvermişti.

Hayvanlar çılgınca bir coşkuyla yeniden bir araya gelmişler, savaşta gösterdikleri kahramanlıkları avazları çıktığı kadar bağırarak birbirlerine anlatıyorlardı. Zaferi kutlamak için hemen oracıkta bir tören düzenlediler. Bayrağı göndere çekip birkaç kez İngiltere'nin Hayvanları şarkısını söylediler. Ardından, savaşta yitirdikleri koyun için ağırbaşlı bir gömme töreni düzenlendi, mezarının üstüne bir alıç fidanı dikildi. Mezar başında kısa bir konuşma yapan Snowball, gerekirse bütün hayvanların Hayvan Çiftliği uğruna ölmeye hazır olmaları gerektiğini vurguladı.

Hayvanlar, oybirliğiyle, bir askeri nişan oluşturulmasını kararlaştırdılar. "Birinci Dereceden Kahraman Hayvan" nişanı, hemen orada Snowball ile Boxer'a verildi. Bu pirinç madalyalar (aslında, koşum takımlarının durduğu odada buldukları eski at takılarıydı) pazarları ve bayram günleri takılacaktı. Savaşta hayatını yitirmiş olan koyun ise "İkinci Dereceden Kahraman Hayvan" nişanına değer görüldü. Savaşa ne ad verileceği uzun uzadıya tartışıldı. Sonunda, "Ağıl Savaşı"nda karar kılındı; pusuya yatan hayvanlar oradan saldırıya geçmişlerdi. Bay Jones'un tüfeği çamurun içinde bulundu. Çiftlik evinde birkaç kutu fişek olduğunu biliyorlardı. Tüfeğin, top gibi, bayrak direğinin dibine yerleştirilmesi ve biri Ağıl Savaşı'nın yıldönümü olan 12 Ekim'de, öbürü de Ayaklanma'nın gerçekleştiği Yaz Dönümü'nde olmak üzere yılda iki kez tören atışı yapılması kararlaştırıldı.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

4 Bölüm

Dördüncü Bölüm Chapter Four

Hayvan Çiftliği'nde olup bitenleri, yaz sonlarına doğru neredeyse bütün ülke duymuş bulunuyordu. By late summer, almost the whole country had heard of what had happened at Animal Farm. Snowball ile Napoléon'un her gün uçurdukları posta güvercinleri, komşu çiftliklerdeki hayvanlarla dostluk kuruyor, onlara Ayaklanma'nın öyküsünü anlatıyor, İngiltere'nin Hayvanları şarkısını öğretiyorlardı. The homing pigeons, which Snowball and Napoleon flew every day, made friends with the animals on the neighboring farms, told them the story of the Revolt, and taught them the song Beasts of England. Bu arada, Bay Jones, zamanının büyük bölümünü Willingdon'daki Kırmızı Aslan meyhanesinde pinekleyerek geçiriyor; kendisini dinleyecek birilerini bulmayagörsün, hemen yakınmaya başlıyor, korkunç bir haksızlığa uğradığını, bir avuç aşağılık hayvan tarafından çiftliğinden kovulduğunu anlatıyordu. Meanwhile, Mr. Jones spends most of his time napping at the Red Lion tavern in Willingdon; When he saw someone to listen to him, he immediately started to complain, telling that he had suffered a terrible injustice, that he had been kicked out of his farm by a handful of vile animals. Öteki çiftçiler onu anlayışla karşılamışlar, ama başlangıçta yardım etmeye de pek yanaşmamışlardı. The other farmers were sympathetic to him, but were also reluctant to help at first. Her biri, Jones'un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanabileceğini düşünüyordu içten içe. Inwardly, each of them wondered how he could take advantage of Jones' misfortune. Neyse ki, Hayvan Çiftliği'ne komşu iki çiftliğin sahipleri birbirleriyle hiç geçinemezlerdi. Fortunately, the owners of the two farms adjacent to Animal Farm never got along with each other. Foxwood, büyük, bakımsız, köhne bir çiftlikti; dört bir yanını çalılar bürümüş, otlakları sararıp solmuş, çitleri paramparça olmuştu. Foxwood was a large, squalid, ramshackle farm; bushes all around it, its pastures withered and withered, its hedges shattered. Foxwood'un sahibi Bay Pilkington, zamanının büyük bölümünü balık mevsiminde balık tutarak, av mevsiminde ava çıkarak geçirirdi; rahatına düşkün, efendi bir adamdı. Foxwood's owner, Mr. Pilkington, spent most of his time fishing during fishing season, hunting during hunting season; He was a comfortable, gentle man. Pinchfield Çiftliği ise daha küçük, ama daha bakımlıydı. Pinchfield Farm was smaller but more well-kept. Pinchfield'ın sahibi Bay Frederick, kabadayı ve kurnaz bir adamdı; ikide bir mahkemelik olurdu; dini imanı paraydı, elini veren kolunu alamazdı. Mr. Frederick, the owner of Pinchfield, was a rowdy and cunning man; there would be a two-to-one court case; his religious faith was money, he who gave his hand could not take his arm. Bu ikisi birbirlerinden öylesine nefret ederlerdi ki, kendi çıkarlarına olan bir konuda bile anlaşamazlardı. These two hated each other so much that they couldn't even agree on something that was in their own interest.

Ne var ki, ikisi de Hayvan Çiftliği'ndeki Ayaklanma' dan çok korkmuştu; kendi çiftliklerindeki hayvanların ayaklanma konusunda ayrıntılı bilgi edinmelerini önlemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. However, both were terrified of the Uprising at Animal Farm; they were doing their best to prevent the animals on their farms from learning more about the uprising. Aslına bakılırsa, başlangıçta, hayvanların bir çiftliği kendi başlarına yönetebileceğine çok gülmüşler; çok değil, on on beş güne kadar bu iş nasıl olsa yatar, diye düşünmüşlerdi. In fact, in the beginning, they laughed so hard that animals could run a farm on their own; not much, they thought, until ten to fifteen days, this job would be settled anyway. Beylik Çiftlik'teki (çiftlikten Beylik Çiftlik diye söz etmekte diretiyorlar, "Hayvan Çiftliği" adına katlanamıyorlardı) hayvanların birbirleriyle durmadan dalaştıkları, pek yakında açlıktan ölecekleri söylentisini yaymışlardı. They spread the rumor that the animals in Beylik Çiftlik (they insisted on referring to the farm as Beylik Çiftlik, could not stand the name "Animal Farm") were fighting each other incessantly and would soon die of starvation. Ama bir süre sonra hayvanların açlıktan ölmedikleri ortaya çıkınca, ağız değiştirdiler, Hayvan Çiftliği'ndeki akıllara durgunluk veren şeytanlıklardan dem vurmaya başladılar. But after a while, when it became clear that the animals were not starving, they changed their mouths and began to rant about the mind-blowing demons at Animal Farm. Bu iki çiftçiye bakılırsa, Hayvan Çiftliği'nde yamyamlık almış yürümüştü; hayvanlar kızgın nallarla birbirlerine işkence yapıyorlar, dişilerini de ortaklaşa kullanıyorlardı. Judging by these two farmers, cannibalism was rampant at Animal Farm; the animals tortured each other with hot hooves, and shared their females. Frederick ile Pilkington, bütün bunların, Doğa yasalarına başkaldırmanın doğal sonucu olduğunu söylüyorlardı. Frederick and Pilkington said that all this was the natural consequence of rebelling against the laws of Nature.

Ama bu hikâyeler hiç kimseye inandırıcı gelmiyordu. But these stories were not convincing to anyone. Hayvanların, insanları kovarak kendi işlerini kendileri gördükleri olağanüstü bir çiftlikten söz ediliyor, bu konudaki söylentiler olanca belirsizliğiyle ve çarpıtılarak sürüyordu. There was talk of an extraordinary farm where animals did their own business by driving people away, and the rumors about this were going on with all their ambiguity and distortion. Çevredeki çiftliklerde yıl boyunca bir başkaldırı dalgası yükseldi. A wave of rebellion rose throughout the year on the surrounding farms. Yumuşak başlı bilinen boğalar ansızın azıyor, koyunlar çitleri yıkıp yoncaları mideye indiriyor, inekler kovaları tepip deviriyor, atlar buyruk dinlemiyor, birden durarak üstlerindekileri parmaklıkların üzerinden öbür tarafa fırlatıyorlardı. The docile bulls were raging suddenly, the sheep were tearing down the fences and devouring the clover, the cows were kicking the buckets over, the horses were not obeying orders, they were suddenly stopping and throwing their clothes over the railings to the other side. En önemlisi, İngiltere'nin Hayvanları şarkısının ezgisi ve sözleri artık her yerde biliniyordu. Most importantly, the melody and lyrics of the Beasts of England song were now ubiquitous. Umulmadık bir hızla yayılmıştı. It spread with unexpected speed. İnsanlar, çok gülünç bulduklarını söylemekle birlikte, bu şarkıyı duyduklarında büyük bir öfkeye kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. Although people said they found it very funny, they couldn't help but feel angry when they heard this song. Böylesine rezil ve saçma bir şarkının hayvanlar tarafından söylenebilmesini bile akıllarının almadığını ileri sürüyorlardı. They claimed that they did not even think that such a vile and absurd song could be sung by animals. Şarkıyı söylerken yakalanan hayvanlar oracıkta kırbaçlanıyor, gene de şarkının yayılması engellenemiyordu. The animals caught singing the song were whipped on the spot, yet the song could not be prevented from spreading. Karatavuklar çalılıkların arasında ıslık çalarken, güvercinler ağaçlarda ötüşürken hep bu şarkıyı söylüyorlar; şarkının ezgileri, demircilerin çekiç vuruşlarına, kiliselerin çan seslerine karışıyordu. Blackbirds whistle in the bushes and pigeons sing this song in the trees; The tunes of the song mingled with the hammer blows of the blacksmiths and the bells of the churches.

Ekim başlarıydı; ekinler biçilip istiflenmiş, harman büyük ölçüde kaldırılmıştı. It was early October; the crops were mown and stacked, and the threshing was largely removed. Bir gün birden posta güvercinleri hızla dolanarak geldiler, telaşla çırpınarak Hayvan Çiftliği'nin avlusuna kondular. One day, suddenly, the homing pigeons came scurrying around, and they alighted in the courtyard of Animal Farm, fluttering. Getirdikleri habere bakılırsa, Jones ile adamları, Foxwood ve Pinchfield çiftliklerinden yarım düzine adamla birlikte, parmaklıklı kapıdan içeri girmişler, araba yolundan çiftliğe geliyorlardı. According to their report, Jones and his men, along with half a dozen men from the Foxwood and Pinchfield farms, had come through the barred door, coming down the driveway to the farm. Jones, elinde bir tüfek, en önde yürüyor; eli sopalı adamlar da onu izliyorlardı. Jones walks in front, rifle in hand; men with sticks were watching him. Besbelli, çiftliği geri almayı kafalarına koymuşlardı. Evidently, they were determined to take back the farm.

Aslında, böyle bir girişim uzun zamandır beklendiği için bütün önlemler alınmış, gerekli bütün hazırlıklar yapılmıştı. In fact, since such an initiative had been awaited for a long time, all precautions had been taken and all the necessary preparations had been made. Çiftlik evinde bulduğu eski bir kitabı okuyarak Julius Caesar'ın seferleriyle ilgili kapsamlı bilgiler edinmiş olan Snowball, savunma harekâtının komutanlığına getirilmişti. Snowball, who had acquired extensive knowledge of Julius Caesar's campaigns by reading an old book he found at the farmhouse, was appointed commander of the defensive operation. Hemen buyruklarını verdi; bütün hayvanlar birkaç dakikada yerlerini aldılar. He immediately gave his orders; all the animals took their places in a few minutes.

İnsanlar çiftlik binalarına yaklaştıkları sırada, Snowball ilk saldırıyı başlattı. As the people approached the farm buildings, Snowball launched the first attack. Tam otuz beş güvercin, adamların başlarının üzerinde uçuşarak tepelerine pisledi. Thirty-five pigeons flew over the heads of the men and pissed on their heads. Adamlar güvercinleri kovalamaya çabalarken, çitin arkasına gizlenmiş olan kazlar birden ileri atılarak baldırlarını vahşice gagalamaya başladılar. As the men struggled to chase the pigeons, the geese, hidden behind the fence, suddenly rushed forward, pecking savagely at their calves. Ne var ki, bu yalnızca ortalığı biraz karıştırmaya yönelik göstermelik bir saldırıydı; nitekim adamlar kazları sopalarıyla kolayca geri püskürttüler. However, this was only a show-stopping attack to stir things up a bit; indeed, the men easily repulsed the geese with their sticks. Bu kez Snowball ikinci saldırıyı başlattı. This time Snowball launched the second attack. Muriel, Benjamin ve bütün koyunlar, başlarında Snowball, ileri atılıp adamlara dört bir yandan tos vurmaya, boynuz atmaya koyuldular; bu arada Benjamin, dönüp dönüp çifte atıyordu. Muriel, Benjamin, and all the sheep, with Snowball at their head, rushed forward, slapping and honking at the men from all sides; Benjamin, meanwhile, was turning and throwing at the double. Ama ellerinde sopaları, ayaklarında kabaralı botlarıyla adamlar, gene de hayvanlardan güçlüydüler. But the men, with their sticks in their hands and their hoofed boots, were still stronger than the beasts. Snowball birden ciyaklayarak geri çekil işareti verince, tüm hayvanlar geri döndüler, geçitten geçerek avluya daldılar. When Snowball suddenly gave a squealing signal to back off, all the animals turned back and scuttled through the gate into the courtyard.

Zafer naraları atan adamlar, düşmanlarının kaçmakta olduğunu sanarak, darmadağınık arkalarından koşuşturdular. Crying out victory, the men rushed after them in disarray, thinking their enemies were on the run. Snowball'un istediği de buydu. That's what Snowball wanted. Hepsi avluya girince, ağılda pusuya yatmış olan üç at, üç inek ve öteki domuzlar ansızın ortaya çıkıp adamların arkasını kestiler. When they had all entered the courtyard, the three horses, three cows, and other pigs that had been lurking in the barn suddenly appeared and cut the backs of the men. Snowball işte tam o anda saldırı işaretini verdi ve dosdoğru Jones'un üstüne atıldı. Just then, Snowball gave the signal to attack and rushed straight at Jones. Snowball'un üstüne geldiğini gören Jones, tüfeğini doğrultup ateş etti. Seeing Snowball approaching, Jones aimed his rifle and fired. Saçmalar Snowball'un sırtında kanlı karıklar açtı; koyunlardan biri oracıkta can verdi. The nonsense made bloody furrows on Snowball's back; One of the sheep died on the spot. Snowball, bir an duraksamadan, yüz kiloluk gövdesiyle Jones'un bacaklarına dalıverdi. Without a moment's hesitation, Snowball plunged into Jones' legs with his one-hundred-pound body. Jones bir gübre yığınının üstüne yuvarlanırken, tüfeği elinden fırladı gitti. His rifle flew out of his hand as Jones tumbled onto a dung heap. Ama en korkunçları Boxer'dı; arka ayakları üzerinde şaha kalkmış, demir nallı koca ayaklarını savurarak bir aygır gibi dövüşüyordu. But the scariest was Boxer; rearing on his hind legs, he was fighting like a stallion, swinging his big iron-shod feet. İlk darbe Foxwood Çiftliği'nden bir seyisin kafasına indi, çamurların içine yıkılan delikanlı ruhunu oracıkta teslim etti. The first blow landed on the head of a groomsman from Foxwood Ranch, the lad who had sunk into the mud surrendered his soul on the spot. Bunu gören adamların birçoğu sopalarını bırakıp kaçmaya yeltendi. Seeing this, many of the men tried to drop their sticks and flee. Ürküye kapılmışlardı. They were frightened. O saat, tüm hayvanlar, adamların ardına düştüler, onları avlunun çevresinde kovalamaya başladılar. That hour, all the animals followed the men, chasing them around the courtyard. Boynuz vuruyor, çifteliyor, ısırıyor, arkada kalanı ezip geçiyorlardı. They horned, choked, bitten, smashed the laggards. Adamlardan kendince öcünü almayan tek bir hayvan kalmadı çiftlikte. There is not a single animal left on the farm that has not avenged the men in its own way. Kedi bile damdan ansızın bir sığırtmacın sırtına atladı, tırnaklarını ensesine geçirerek acı acı bağırttı adamı. Even the cat suddenly jumped onto the back of a cowherd, dug his nails into the back of his neck, and made him cry out in pain. Adamlar bir fırsatını bulur bulmaz avludan dışarı fırladılar, anayola doğru tabana kuvvet koşmaya başladılar. As soon as the men had a chance, they rushed out of the courtyard and began to rush towards the main road. Çiftliği basalı daha beş dakika olmamıştı ki, onur kırıcı bir bozguna uğramışlar, geldikleri gibi gidiyorlardı. It had not been five minutes since the farm had been set, that they had suffered a humiliating defeat and were leaving as they had come. Tıslayarak arkalarından gelen bir kaz sürüsü, yol boyunca bacaklarını gagaladı. Hissing behind them, a flock of geese pecked at their legs along the way.

Hepsi kaçmıştı, biri dışında. All of them had fled, except one. Boxer, avluda, çamurun içinde yüzüstü yatmakta olan seyisi ön ayağıyla iteliyor, sırtüstü çevirmeye çalışıyor, ama oğlan kımıldamıyordu. Boxer pushed the groom, who was lying face down in the mud in the courtyard, with his front foot, tried to turn him on his back, but the boy did not move.

Boxer, üzüntüyle, "Ölmüş," dedi. "He's dead," said Boxer sadly. "Öldürmek gibi bir niyetim yoktu. "I had no intention of killing. Ayaklarımda demir nallar olduğunu unutmuşum. I forgot I had iron shoes on my feet. İsteyerek yapmadığıma kim inanır şimdi?" Who would believe that I didn't do it on purpose?" Yaraları hâlâ kanamakta olan Snowball, "Duygusallığa gerek yok, yoldaş!" “No sentimentality, comrade!” said Snowball, his wounds still bleeding. diye bağırdı. yell. "Savaş savaştır. "War is war. En iyi insan, ölü insandır." The best man is a dead man." "Ben kimsenin canını almak istemem," dedi Boxer. "I don't want to take anyone's life," said Boxer. Gözleri dolu dolu olmuştu. His eyes were full of tears.

Tam o sırada, birisi, "Mollie nerede?" Just then, someone said, "Where's Mollie?" diye haykırdı. she cried.

Gerçekten de, Mollie kayıptı. Indeed, Mollie was missing. Birden ortalık karıştı. All of a sudden there was confusion. Başına bir şey mi gelmişti yoksa? Had something happened to him? Adamlar Mollie'yi kaçırmış olmasınlardı? Shouldn't the men have missed Mollie? Uzun aramalardan sonra Mollie'yi ahırda buldular; ahırdaki bölmesine saklanmış, kafasını yemlikteki samanlara gömmüştü. After a long search they found Mollie in the barn; He had hid in his stall in the barn, his head buried in the straw in the manger. Silahlar patlar patlamaz ürküp kaçmıştı. He fled as soon as the guns exploded. Mollie'yi aramaya çıkanlar avluya döndüklerinde bir de baktılar, seyis ortalarda yok. When those who set out to look for Mollie returned to the courtyard, they noticed that the groom was nowhere to be found. Anlaşılan, öldü sandıkları delikanlı aslında yalnızca bayılmıştı; sonradan kendine gelmiş, tabanları yağlayıvermişti. Apparently, the boy they thought was dead had actually just passed out; later he regained consciousness and oiled the soles.

Hayvanlar çılgınca bir coşkuyla yeniden bir araya gelmişler, savaşta gösterdikleri kahramanlıkları avazları çıktığı kadar bağırarak birbirlerine anlatıyorlardı. The animals were reunited with frenzied enthusiasm, telling each other about their heroism in the war, shouting as loud as they could. Zaferi kutlamak için hemen oracıkta bir tören düzenlediler. They held a ceremony on the spot to celebrate the victory. Bayrağı göndere çekip birkaç kez İngiltere'nin Hayvanları şarkısını söylediler. They hoisted the flag and sang Beasts of England several times. Ardından, savaşta yitirdikleri koyun için ağırbaşlı bir gömme töreni düzenlendi, mezarının üstüne bir alıç fidanı dikildi. Afterwards, a solemn burial was held for the sheep lost in the war, and a hawthorn sapling was planted over his grave. Mezar başında kısa bir konuşma yapan Snowball, gerekirse bütün hayvanların Hayvan Çiftliği uğruna ölmeye hazır olmaları gerektiğini vurguladı. Delivering a short speech at the graveside, Snowball emphasized that all animals should be prepared to die for Animal Farm if necessary.

Hayvanlar, oybirliğiyle, bir askeri nişan oluşturulmasını kararlaştırdılar. The animals unanimously decided to establish a military insignia. "Birinci Dereceden Kahraman Hayvan" nişanı, hemen orada Snowball ile Boxer'a verildi. The "Hero Animal of the First Order" insignia was awarded immediately to Snowball and Boxer. Bu pirinç madalyalar (aslında, koşum takımlarının durduğu odada buldukları eski at takılarıydı) pazarları ve bayram günleri takılacaktı. These brass medals (actually, they were old horse jewelry they found in the room where the harnesses stood) were to be worn on Sundays and feast days. Savaşta hayatını yitirmiş olan koyun ise "İkinci Dereceden Kahraman Hayvan" nişanına değer görüldü. The sheep, which lost its life in the war, was awarded the "Hero Animal of the Second Degree" insignia. Savaşa ne ad verileceği uzun uzadıya tartışıldı. What to call the war was discussed at length. Sonunda, "Ağıl Savaşı"nda karar kılındı; pusuya yatan hayvanlar oradan saldırıya geçmişlerdi. In the end, the decision was made on the "Battle of the Hallows"; The animals that lay in ambush had attacked from there. Bay Jones'un tüfeği çamurun içinde bulundu. Mr. Jones' rifle was found in the mud. Çiftlik evinde birkaç kutu fişek olduğunu biliyorlardı. They knew there were several cans of firecrackers in the farmhouse. Tüfeğin, top gibi, bayrak direğinin dibine yerleştirilmesi ve biri Ağıl Savaşı'nın yıldönümü olan 12 Ekim'de, öbürü de Ayaklanma'nın gerçekleştiği Yaz Dönümü'nde olmak üzere yılda iki kez tören atışı yapılması kararlaştırıldı. It was decided that the rifle would be placed at the base of the flagpole, like a cannon, and that a ceremonial fire would be fired twice a year, once on October 12, the anniversary of the Battle of the Fold, and on the Midsummer, when the Uprising took place.

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.