image

Hayvan Çiftliği - George Orwell, 3 Bölüm

3 Bölüm

Üçüncü Bölüm

Hasadı kaldırana kadar ırgatlar gibi çalıştılar, baştan ayağa tere battılar! Ama emekleri boşa gitmemişti, hasat umduklarından da bereketliydi.

Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından geldi; aletler hayvanlara göre değil, insanlara göre yapılmıştı; arka ayaklarının üzerine kalkmalarını gerektiren aletleri kullanamamaları çok büyük bir zorluk çıkarıyordu. Ama domuzlar o kadar akıllıydılar ki, her güçlüğün üstesinden gelmenin bir yolunu buluyorlardı. Atlara gelince; onlar tarlayı karış karış biliyorlar, ekinlerin biçilip toplanması işinden Jones ile adamlarından çok daha iyi anlıyorlardı. Domuzlar, doğrudan çalışmıyorlar, öbürlerini yönetiyor ve denetliyorlardı. Üstün bilgileriyle, önderliği üstlenmeleri doğaldı. Boxer ile Clover, kendilerini atla çekilen tarağa koşuyor (kuşkusuz, artık gem ve dizgin kullanılmıyordu), tarlanın çevresinde ağır ağır dönenip duruyorlar; arkalarından gelen domuz da ikide bir, "Deh, yoldaş!" ya da "Çüş, yoldaş!" diye sesleniyordu. Ekinlerin biçilip toplanmasında en irisinden en ufağına bütün hayvanlar çalışıyorlardı. Ördeklerle tavuklar bile, sabahtan akşama kadar güneşin altında oradan oraya koşuşturuyor, gagalarıyla birer tutam da olsa ot taşıyorlardı. Sonunda, hasadı, Jones ile adamlarının kaldırdığından iki gün kadar daha kısa bir sürede kaldırdılar. Dahası, çiftliğin o güne kadar gördüğü en büyük hasattı bu. Üstelik hiçbir şey boşa harcanmamış, keskin gözlü tavuklar ve ördekler en küçük ot saplarına kadar her şeyi toplamışlardı. Çiftlik hayvanlarının bir teki bile hırsızlığa yeltenmemişti.

O yaz çiftlikte işler yolundaydı. Hayvanlar asla hayal edemeyecekleri kadar mutluydular. Artık, pinti sahiplerinin gıdım gıdım verdiği yeme muhtaç değildiler; kendileri tarafından ve kendileri için üretilen, tümüyle kendilerinin olan yiyecekleri yiyorlardı ya, her lokmadan büyük bir tat alıyorlardı. Ciğeri beş para etmez, asalak insanlar yok olup gittikleri için, herkese daha çok yiyecek düşüyordu. Deneyimden yoksun olmalarına karşın, daha çok boş vakit bulabiliyorlardı. Birçok güçlükle karşılaşıyorlardı; örneğin, mevsim ilerleyip de hasat zamanı geldiğinde, çiftlikte harman makinesi bulunmadığından, başakları eski çağlardaki gibi ayaklarıyla ezmek, kabuklarını da üfleyerek havaya savurmak zorunda kalmışlardı; ama domuzların zekâsı ve Boxer'ın güçlü kaslarıyla her türlü zorluğun üstesinden gelebiliyorlardı. Boxer'a herkes hayrandı. Jones'un zamanında da yorulmak nedir bilmeyen bir hayvan olan Boxer, şimdi neredeyse üç beygir gücünde çalışıyordu; öyle günler oluyordu ki, çiftliğin işleri tümden onun güçlü omuzlarına yıkılıyordu. İşin en ağır olduğu yerde her zaman o vardı; sabahtan akşama kadar dur durak bilmeden uğraş veriyordu. Kendisini sabahları ötekilerden yarım saat önce uyandırması için genç horozlardan biriyle anlaşmıştı; gündelik işler başlayana kadar, en çok gerek duyulan yere koşuyor, orada gönüllü olarak çalışıyordu. Çalışmayı kendisine yasa edinmişti sanki: Bir sorun, bir terslik çıkmayagörsün, o saat, "Daha da sıkı çalışacağım!" deyip işe koyuluyordu.

Aslında, herkes kendi gücü ve yeteneğine göre iyi çalışıyordu. Sözgelimi, tavuklar ve ördekler, ortalığa saçılmış tahıl tanelerini toplayarak neredeyse yirmi kile ekini kurtarmışlardı. Hiç kimse çalıp çırpmıyor, hiç kimse kendisine ayrılan tayın konusunda homurdanıp söylenmiyordu; bir zamanlar çiftlikteki hayatın olağan özelliklerinden sayılan kavgalar, ısırmalar, kıskançlıklar neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştı. Kimse işten kaçmıyordu, bir kişi dışında. Evet, Mollie'nin sabahları erken kalkamamak gibi bir sorunu vardı; üstelik, ikide bir, toynağına giren bir taşı bahane ederek işi erken bıraktığı da oluyordu. Doğrusu, kedi de bir tuhaftı. Bir süre sonra, yapılacak bir iş çıktığında hiçbir zaman ortalıkta görünmediği anlaşılmıştı. Saatlerce ortadan kayboluyor, ama yemek vakti geldiğinde ya da akşamüstü işler sona erdiğinde hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıyordu. Ama her seferinde öyle güzel bahaneler uyduruyor, öylesine sevecen mırlıyordu ki, herkesi iyi niyetine inandırmayı başarıyordu. Yaşlı eşek Benjamin, Ayaklanma'dan bu yana hiç değişmemiş gibiydi. Tıpkı Bay Jones'un zamanında olduğu gibi, gene uyuşuk ve dik kafalıydı; ne işten kaytarıyordu, ne de fazla çalışmaya gönül veriyordu. Ayaklanma ve sonuçları konusunda en küçük bir görüş belirtmiyordu. Jones çiftlikten gittikten sonra daha mutlu olup olmadığı sorulduğunda, "Eşekler uzun yaşar. Hiç ölmüş bir eşek gördünüz mü hayatınızda?" demekle yetiniyor, herkesi bu belirsiz yanıtla yetinmek zorunda bırakıyordu.

Pazarları çalışılmıyordu. Her günkünden bir saat geç yapılan kahvaltıdan sonra, her pazar mutlaka göndere bayrak çekilmesiyle başlayan bir tören düzenleniyordu. Snowball, koşum takımlarının durduğu odada, Bayan Jones'un eski bir masa örtüsünü bulmuş, yeşil örtünün üzerine beyaz boyayla bir toynak ve bir de boynuz resmi yapmıştı. Bayrak pazar sabahları çiftlik evinin bahçesindeki göndere çekiliyordu. Snowball'un açıklamasına göre, bayrağın yeşil zemini İngiltere'nin yemyeşil çayırlarını temsil ediyor, toynak ile boynuz ise insan soyu bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldırıldığında doğacak olan, geleceğin Hayvan Cumhuriyeti'ni simgeliyordu. Bayrağın göndere çekilmesinden sonra, tüm hayvanlar büyük samanlığa doluşarak, Toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. Toplantıda, bir sonraki haftanın işleri konuşuluyor, alınacak kararlar tartışılıyordu. Alınması gereken kararlar her zaman domuzlar tarafından ortaya atılıyordu. Öteki hayvanlar nasıl oy verileceğini biliyorlar, ama kendi başlarına bir karara yaramıyorlardı. Toplantıların en ateşli tartışmacıları, Snowball ile Napoléon'du. Ama bu ikisi asla anlaşamıyorlardı: Birinin ak dediğine öbürü mutlaka kara diyordu. Kimsenin karşı çıkamayacağı bir karara varıldığında bile, birbirlerine girmenin bir yolunu buluyorlardı. Örneğin, meyve bahçesinin arka tarafındaki çayırın artık çalışamaz durumda olan hayvanların dinlenme yeri olarak belirlenmesi kararlaştırıldıktan sonra, farklı türden hayvanların emeklilik yaşlarının ne olması gerektiği konusunda kapışmışlardı. Her toplantının sonunda mutlaka İngiltere'nin Hayvanları şarkısı söyleniyor, öğleden sonraları ise eğlenceye ayrılıyordu. Domuzlar, koşum takımlarının durduğu odayı karargâh edinmişlerdi. Akşamları burada, çiftlik evinden getirmiş oldukları kitaplardan nalbantlık, marangozluk gibi gerekli uğraşları okuyup öğreniyorlardı. Snowball, ayrıca, öteki hayvanların Hayvan Kurulları'nda örgütlenmesiyle de uğraşmakta, bu iş için bıkmadan usanmadan çaba harcamaktaydı. Okuma yazma sınıflarının yanı sıra, tavuklar için Yumurta Üretim Kurulu, inekler için Temiz Kuyruklar Birliği, sıçanlar ve tavşanların evcilleştirilmesi 38 için Yabanıl Yoldaşların Yeniden Eğitimi Kurulu'nu kurmuş, koyunlar için de Daha Beyaz Yün Hareketi'ni oluşturmuştu. Bu atılımların çoğu bir sonuca varamadı. Sözgelimi, yabanıl hayvanları evcilleştirme girişimi daha başından başarısızlığa uğradı. Yabanıl hayvanlar eskisi gibi davranmayı sürdürüyorlar, kendilerine gösterilen hoşgörüyü hemen kötüye kullanıyorlardı. Kedi, Yeniden Eğitim Kurulu'na katılmış ve bir süre canla başla çalışmıştı. Bir gün bir de bakmışlardı, damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. Ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı.

Öte yandan, okuma yazma sınıfları çok başarılı olmuştu. Güz geldiğinde, çiftlikteki hemen her hayvan az çok okuma yazma biliyordu.

Domuzların okuma yazması kusursuzdu. Köpekler, okumayı çok iyi öğrenmişlerdi, gel gör ki Yedi Emir den başka bir şey okudukları yoktu. Keçi Muriel'in okuması köpeklerden de iyiydi; bazı akşamlar, çöplükte bulduğu gazete parçalarını getirip öbür hayvanlara okuyordu. Domuzlar kadar iyi okuyabilen Benjamin'in ise, bu yeteneğini kullandığı pek görülmemişti. "Ben okumaya değer bir şey göremiyorum," diyordu. Clover, alfabeyi baştan sona öğrenmişti, ama sözcükleri sökemiyordu. Boxer'a gelince, o D'den ileri gidememişti. Koca ayağıyla toprağın üzerine A, B, C, D harflerini yazıyor, sonra kulaklarını arkaya yatırıp yelesini sallayarak harflere aval aval bakıyor, D'den sonra gelen harfi çıkarmaya çabalıyor, ama bir türlü beceremiyordu. Birkaç kez E, F, G, H'yi de öğrenmiş, ama öğrenir öğrenmez bu kez A, B, C, D yi unuttuğunu fark etmiş, en sonunda alfabenin ilk dört harfiyle yetinmeye karar vermişti; unutmamak için bu dört harfi her gün bir iki kez yazıyordu. Mollie ise, adındaki altı harften başka tek bir harf öğrenmemekte diretiyordu. İnce dalları yan yana getirerek adını yazıyor, dalları birkaç çiçekle süslüyor, sonra da hayran hayran çevresinde dolanıyordu.

Çiftlikteki öteki hayvanların hiçbiri A harfinden öteye geçememiş; koyun, tavuk ve ördek gibi en ahmak hayvanların Yedi Emir'i bir türlü ezberleyemedikleri görülmüştü. Bu sorunun çözümüne epey kafa yoran Snowball, sonunda, Yedi Emir'in aslında tek bir özdeyişe indirgenebileceğini açıkladı. Yedi Emir, bal gibi, "dört ayak iyi, iki ayak kötü" özdeyişine indirgenebilirdi. Snowball'a bakılırsa, bu özdeyiş, hayvancılığın temel ilkesini içeriyordu. Bu temel ilkeyi iyice kavramış olan herkes insanoğlunun zararlı etkilerinden korunabilirdi. Kuşlar, ilk başta, kendilerinin de iki ayaklı oldukları gerekçesiyle bu özdeyişe karşı çıkacak oldular; ama Snowball yanıldıklarını kanıtlamakta gecikmedi.

"Yoldaşlar," dedi. "Kuşun kanadı, iş görmek için değil, devinmek için kullanılan bir organdır. Dolayısıyla, kanat, ayak olarak kabul edilmelidir. İnsanoğlu'nun farklılığı, bütün şeytanlıkları yaptığı alet olan el'dedir." Kuşlar, Snowball'un sözlerinden hiçbir şey anlamamalarına karşın, yaptığı açıklamayı kabullendiler. Tüm hayvancıklar, yeni özdeyişi ezberlemeye koyuldular Ambarın duvarına, Yedi Emir'in yukarısına, üstelik daha büyük harflerle DÖRT AYAK İYİ, İKİ AYAK KÖTÜ yazıldı. Koyunlar, bu sözleri ezberledikten sonra özdeyişi o kadar sevdiler ki, çayırda uzanıp keyif çatarlarken hep birlikte, "Dört ayak iyi, iki ayak kötü! Dört ayak iyi, iki ayak kötü!" diye bıkmadan saatler boyu melemeyi alışkanlık haline getirdiler.

Napoléon, Snowball'un kurullarıyla hiç ilgilenmemişti. Gençleri eğitmenin, yetişkinler için yapılabilecek herhangi bir şeyden çok daha önemli olduğu kanısındaydı. Jessie ile Bluebell, hasattan hemen sonra yavrulamışlar, dokuz sağlıklı yavru dünyaya getirmişlerdi. Yavrular sütten kesilir kesilmez, Napoléon, eğitimlerini kendisinin üstleneceğini söyleyerek onları analarından ayırmıştı. Sonra da, yavruları, sadece koşum takımlarının durduğu odadaki bir merdivenden çıkılabilen tavan arasına kapatmış, öylesine gözlerden ırak tutmuştu ki, öteki hayvanlar bir süre sonra varlıklarını bile unutmuşlardı.

Sütlerin nereye gittiği çok geçmeden anlaşıldı. Sütler her gün domuzların lapasına karıştırılıyordu. Elmalar artık olgunlaşmaya yüz tutmuşlardı; meyve bahçesinin çimenleri rüzgârla dökülen elmalarla kaplıydı. Hayvanlar, doğal olarak, elmaların eşit bir biçimde paylaşılacağını umuyorlardı; oysa bir gün ağaçlardan dökülen tüm elmaların toplanması ve koşum takımlarının durduğu odaya getirilerek domuzlara teslim edilmesi buyuruldu. Bazı hayvanlar homurdandıysa da bir yararı olmadı. Bütün domuzlar, Snowball ile Napoléon bile bu konuda aynı düşüncedeydiler.

Öteki hayvanlara gerekli açıklamaları yapmakla görevlendirilen Squealer, "Yoldaşlar!" diye haykırdı. "Umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığını sanmıyorsunuzdur. Aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. Ben de hoşlanmam. Bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. Sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. Bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. Biz domuzlar düşün emekçisiyiz. Bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. Gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. Bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. Biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? Jones geri gelir! Evet, Jones geri gelir! Bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar." Sonra da, oradan oraya sıçrayıp kuyruğunu oynatarak bağırdı: "Aranızda Jones'un geri gelmesini isteyen tek bir hayvan yoktur sanırım!" Hayvanların en küçük bir kuşku duymadıkları tek bir şey varsa, o da Jones'un geri dönmesini istemedikleriydi. Domuzları sağlıklı tutmanın önemi çok açıktı. Böylece, tartışma büyümeden, bütün sütün ve rüzgârla ağaçlardan dökülen elmaların (doğaldır ki, olgunlaştıkları zaman ağaçlardan toplanan elmaların da) hepsinin domuzlara ayrılması herkesçe kabul edildi.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

3 Bölüm

Üçüncü Bölüm Third part

Hasadı kaldırana kadar ırgatlar gibi çalıştılar, baştan ayağa tere battılar! They worked like capstans until they harvested, sweating from head to toe! Ama emekleri boşa gitmemişti, hasat umduklarından da bereketliydi. But their labor was not in vain, and the harvest was more fruitful than they had hoped.

Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından geldi; aletler hayvanlara göre değil, insanlara göre yapılmıştı; arka ayaklarının üzerine kalkmalarını gerektiren aletleri kullanamamaları çok büyük bir zorluk çıkarıyordu. From time to time the milk they sucked from their mothers came from their noses; tools were made for humans, not animals; Their inability to use tools that required them to stand on their hind legs posed a great challenge. Ama domuzlar o kadar akıllıydılar ki, her güçlüğün üstesinden gelmenin bir yolunu buluyorlardı. But the pigs were so clever that they found a way to overcome any difficulty. Atlara gelince; onlar tarlayı karış karış biliyorlar, ekinlerin biçilip toplanması işinden Jones ile adamlarından çok daha iyi anlıyorlardı. As for the horses; they knew every inch of the field, and they understood the harvesting business much better than Jones and his men. Domuzlar, doğrudan çalışmıyorlar, öbürlerini yönetiyor ve denetliyorlardı. The pigs did not work directly, but directed and supervised the others. Üstün bilgileriyle, önderliği üstlenmeleri doğaldı. With their superior knowledge, it was natural for them to take the lead. Boxer ile Clover, kendilerini atla çekilen tarağa koşuyor (kuşkusuz, artık gem ve dizgin kullanılmıyordu), tarlanın çevresinde ağır ağır dönenip duruyorlar; arkalarından gelen domuz da ikide bir, "Deh, yoldaş!" Boxer and Clover rush themselves to the horse-drawn comb (the bridle and bridle were no longer used, of course), circling slowly around the field; The pig that came after them shouted, "Deh, comrade!" ya da "Çüş, yoldaş!" or "Down, comrade!" diye sesleniyordu. he was calling. Ekinlerin biçilip toplanmasında en irisinden en ufağına bütün hayvanlar çalışıyorlardı. All the animals, from the largest to the smallest, were working in the harvesting of the crops. Ördeklerle tavuklar bile, sabahtan akşama kadar güneşin altında oradan oraya koşuşturuyor, gagalarıyla birer tutam da olsa ot taşıyorlardı. Even ducks and chickens were running around in the sun from morning to night, carrying a pinch of grass in their beaks. Sonunda, hasadı, Jones ile adamlarının kaldırdığından iki gün kadar daha kısa bir sürede kaldırdılar. In the end, they lifted the harvest in about two days less than Jones and his men did. Dahası, çiftliğin o güne kadar gördüğü en büyük hasattı bu. Moreover, it was the largest harvest the farm had ever seen. Üstelik hiçbir şey boşa harcanmamış, keskin gözlü tavuklar ve ördekler en küçük ot saplarına kadar her şeyi toplamışlardı. Moreover, nothing was wasted, the keen-eyed chickens and ducks scooped up everything down to the tiniest twigs of grass. Çiftlik hayvanlarının bir teki bile hırsızlığa yeltenmemişti. Not a single farm animal had attempted to steal.

O yaz çiftlikte işler yolundaydı. Things were going well on the farm that summer. Hayvanlar asla hayal edemeyecekleri kadar mutluydular. The animals were happier than they could have ever imagined. Artık, pinti sahiplerinin gıdım gıdım verdiği yeme muhtaç değildiler; kendileri tarafından ve kendileri için üretilen, tümüyle kendilerinin olan yiyecekleri yiyorlardı ya, her lokmadan büyük bir tat alıyorlardı. They were no longer in need of the food that the stingy owners gave a bite to eat; If they ate food that was entirely theirs, produced by and for them, they enjoyed every bite. Ciğeri beş para etmez, asalak insanlar yok olup gittikleri için, herkese daha çok yiyecek düşüyordu. There was more food for everyone, as the parasitic people were disappearing. Deneyimden yoksun olmalarına karşın, daha çok boş vakit bulabiliyorlardı. Despite their lack of experience, they were able to find more free time. Birçok güçlükle karşılaşıyorlardı; örneğin, mevsim ilerleyip de hasat zamanı geldiğinde, çiftlikte harman makinesi bulunmadığından, başakları eski çağlardaki gibi ayaklarıyla ezmek, kabuklarını da üfleyerek havaya savurmak zorunda kalmışlardı; ama domuzların zekâsı ve Boxer'ın güçlü kaslarıyla her türlü zorluğun üstesinden gelebiliyorlardı. They faced many difficulties; for example, when the season progressed and the harvest time came, they had to crush the ears with their feet as in ancient times, and toss the bark into the air, as there was no threshing machine in the farm; but with the wit of the pigs and the strong muscles of the Boxer, they could overcome any challenge. Boxer'a herkes hayrandı. Everyone admired Boxer. Jones'un zamanında da yorulmak nedir bilmeyen bir hayvan olan Boxer, şimdi neredeyse üç beygir gücünde çalışıyordu; öyle günler oluyordu ki, çiftliğin işleri tümden onun güçlü omuzlarına yıkılıyordu. Boxer, a tireless animal in Jones' time, now ran at almost three horsepower; There were days when the farm business fell entirely on his strong shoulders. İşin en ağır olduğu yerde her zaman o vardı; sabahtan akşama kadar dur durak bilmeden uğraş veriyordu. He was always where it was the hardest; From morning to evening he was working non-stop. Kendisini sabahları ötekilerden yarım saat önce uyandırması için genç horozlardan biriyle anlaşmıştı; gündelik işler başlayana kadar, en çok gerek duyulan yere koşuyor, orada gönüllü olarak çalışıyordu. He had hired one of the young roosters to wake him up in the morning half an hour before the others; until the day-to-day work began, he ran to where it was needed most, working there as a volunteer. Çalışmayı kendisine yasa edinmişti sanki: Bir sorun, bir terslik çıkmayagörsün, o saat, "Daha da sıkı çalışacağım!" It was as if he had made work his law: as soon as something went wrong, he said, "I will work harder!" deyip işe koyuluyordu. he said and got to work.

Aslında, herkes kendi gücü ve yeteneğine göre iyi çalışıyordu. In fact, everyone was doing well according to their strength and ability. Sözgelimi, tavuklar ve ördekler, ortalığa saçılmış tahıl tanelerini toplayarak neredeyse yirmi kile ekini kurtarmışlardı. Chickens and ducks, for example, had saved nearly twenty bushels of crops by collecting scattered grains. Hiç kimse çalıp çırpmıyor, hiç kimse kendisine ayrılan tayın konusunda homurdanıp söylenmiyordu; bir zamanlar çiftlikteki hayatın olağan özelliklerinden sayılan kavgalar, ısırmalar, kıskançlıklar neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştı. No one stole, no one grumbled about the ration allocated to him; The quarrels, bitings, and jealousies that were once the usual features of life on the farm had almost completely disappeared. Kimse işten kaçmıyordu, bir kişi dışında. No one was running away from work, except for one person. Evet, Mollie'nin sabahları erken kalkamamak gibi bir sorunu vardı; üstelik, ikide bir, toynağına giren bir taşı bahane ederek işi erken bıraktığı da oluyordu. Yes, Mollie had a problem with not getting up early in the morning; moreover, he sometimes quit the job early, using a stone that got into his hoof as an excuse. Doğrusu, kedi de bir tuhaftı. Honestly, the cat was a weirdo, too. Bir süre sonra, yapılacak bir iş çıktığında hiçbir zaman ortalıkta görünmediği anlaşılmıştı. After a while, it became clear that he was never around when there was a job to be done. Saatlerce ortadan kayboluyor, ama yemek vakti geldiğinde ya da akşamüstü işler sona erdiğinde hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıyordu. He would disappear for hours, but reappear as if nothing had happened when it was time for dinner or the afternoon business was over. Ama her seferinde öyle güzel bahaneler uyduruyor, öylesine sevecen mırlıyordu ki, herkesi iyi niyetine inandırmayı başarıyordu. But every time he made up such good excuses and purred so affectionately that he managed to convince everyone of his good intentions. Yaşlı eşek Benjamin, Ayaklanma'dan bu yana hiç değişmemiş gibiydi. The old donkey Benjamin looked like he hadn't changed since the Uprising. Tıpkı Bay Jones'un zamanında olduğu gibi, gene uyuşuk ve dik kafalıydı; ne işten kaytarıyordu, ne de fazla çalışmaya gönül veriyordu. He was also lethargic and headstrong, as in Mr. Jones' time; He was neither slacking off from work, nor was he willing to work too hard. Ayaklanma ve sonuçları konusunda en küçük bir görüş belirtmiyordu. He did not express the slightest opinion on the uprising and its consequences. Jones çiftlikten gittikten sonra daha mutlu olup olmadığı sorulduğunda, "Eşekler uzun yaşar. When asked if he was happier after Jones left the farm, he replied, "Donkeys live long. Hiç ölmüş bir eşek gördünüz mü hayatınızda?" Have you ever seen a dead donkey in your life?" demekle yetiniyor, herkesi bu belirsiz yanıtla yetinmek zorunda bırakıyordu. He was content to say it, forcing everyone to be content with this vague answer.

Pazarları çalışılmıyordu. Sundays were not working. Her günkünden bir saat geç yapılan kahvaltıdan sonra, her pazar mutlaka göndere bayrak çekilmesiyle başlayan bir tören düzenleniyordu. After the breakfast, which was one hour later than the usual, every Sunday, a ceremony was held that started with a flag hoisted. Snowball, koşum takımlarının durduğu odada, Bayan Jones'un eski bir masa örtüsünü bulmuş, yeşil örtünün üzerine beyaz boyayla bir toynak ve bir de boynuz resmi yapmıştı. In the room where the harnesses were kept, Snowball had found an old Mrs. Jones tablecloth and painted a hoof and a horn on the green cover with white paint. Bayrak pazar sabahları çiftlik evinin bahçesindeki göndere çekiliyordu. The flag was hoisted in the garden of the farmhouse on Sunday mornings. Snowball'un açıklamasına göre, bayrağın yeşil zemini İngiltere'nin yemyeşil çayırlarını temsil ediyor, toynak ile boynuz ise insan soyu bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldırıldığında doğacak olan, geleceğin Hayvan Cumhuriyeti'ni simgeliyordu. According to Snowball's explanation, the green background of the flag represented the lush green meadows of England, while the hoof and horn symbolized the future Republic of the Animals, which would be born when the human race was wiped out forever. Bayrağın göndere çekilmesinden sonra, tüm hayvanlar büyük samanlığa doluşarak, Toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. After the flag was hoisted, all the animals clung to the great barn and attended the general assembly called the Meeting. Toplantıda, bir sonraki haftanın işleri konuşuluyor, alınacak kararlar tartışılıyordu. In the meeting, the works of the next week were discussed and the decisions to be taken were discussed. Alınması gereken kararlar her zaman domuzlar tarafından ortaya atılıyordu. The decisions to be made were always made by the pigs. Öteki hayvanlar nasıl oy verileceğini biliyorlar, ama kendi başlarına bir karara yaramıyorlardı. The other animals knew how to vote, but were of no use to a decision on their own. Toplantıların en ateşli tartışmacıları, Snowball ile Napoléon'du. The most ardent debaters at the meetings were Snowball and Napoleon. Ama bu ikisi asla anlaşamıyorlardı: Birinin ak dediğine öbürü mutlaka kara diyordu. But these two never got along: What one calls white, the other always calls black. Kimsenin karşı çıkamayacağı bir karara varıldığında bile, birbirlerine girmenin bir yolunu buluyorlardı. Even when a decision was made that no one could oppose, they found a way to get in on each other. Örneğin, meyve bahçesinin arka tarafındaki çayırın artık çalışamaz durumda olan hayvanların dinlenme yeri olarak belirlenmesi kararlaştırıldıktan sonra, farklı türden hayvanların emeklilik yaşlarının ne olması gerektiği konusunda kapışmışlardı. For example, after it was decided to designate the meadow behind the orchard as a resting place for animals that are no longer able to work, they quarreled over what the retirement age of animals of different species should be. Her toplantının sonunda mutlaka İngiltere'nin Hayvanları şarkısı söyleniyor, öğleden sonraları ise eğlenceye ayrılıyordu. At the end of each meeting, the Beasts of England song was sung, and the afternoon was reserved for entertainment. Domuzlar, koşum takımlarının durduğu odayı karargâh edinmişlerdi. The pigs had made their headquarters in the room where the harnesses stood. Akşamları burada, çiftlik evinden getirmiş oldukları kitaplardan nalbantlık, marangozluk gibi gerekli uğraşları okuyup öğreniyorlardı. In the evenings, they read and learned necessary occupations such as blacksmithing and carpentry from the books they had brought from the farmhouse. Snowball, ayrıca, öteki hayvanların Hayvan Kurulları'nda örgütlenmesiyle de uğraşmakta, bu iş için bıkmadan usanmadan çaba harcamaktaydı. Snowball was also engaged in the organization of other animals into the Animal Councils, and he worked tirelessly for this task. Okuma yazma sınıflarının yanı sıra, tavuklar için Yumurta Üretim Kurulu, inekler için Temiz Kuyruklar Birliği, sıçanlar ve tavşanların evcilleştirilmesi 38 için Yabanıl Yoldaşların Yeniden Eğitimi Kurulu'nu kurmuş, koyunlar için de Daha Beyaz Yün Hareketi'ni oluşturmuştu. Alongside literacy classes, he established the Egg Production Board for chickens, the Clean Tails League for cows, the Wild Companions Reeducation Board for domestication of rats and rabbits, and the Whiter Wool Movement for sheep. Bu atılımların çoğu bir sonuca varamadı. Many of these breakthroughs did not come to fruition. Sözgelimi, yabanıl hayvanları evcilleştirme girişimi daha başından başarısızlığa uğradı. For example, the attempt to domesticate wild animals failed from the start. Yabanıl hayvanlar eskisi gibi davranmayı sürdürüyorlar, kendilerine gösterilen hoşgörüyü hemen kötüye kullanıyorlardı. The wild animals continued to behave as before, immediately abusing the tolerance shown to them. Kedi, Yeniden Eğitim Kurulu'na katılmış ve bir süre canla başla çalışmıştı. The cat had joined the Reeducation Board and had worked hard for a while. Bir gün bir de bakmışlardı, damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. And one day, they looked, sitting on the roof, talking to the sparrows that were out of their reach; He was telling them that now all animals are comrades and that they can come and land on his paws without hesitation if they wish. Ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı. But the sparrows did not even come close to the cat.

Öte yandan, okuma yazma sınıfları çok başarılı olmuştu. On the other hand, literacy classes had been very successful. Güz geldiğinde, çiftlikteki hemen her hayvan az çok okuma yazma biliyordu. By the fall, almost every animal on the farm could read and write more or less.

Domuzların okuma yazması kusursuzdu. The pigs' literacy was impeccable. Köpekler, okumayı çok iyi öğrenmişlerdi, gel gör ki Yedi Emir den başka bir şey okudukları yoktu. The dogs had learned to read very well, but they hadn't read anything but the Seven Commandments. Keçi Muriel'in okuması köpeklerden de iyiydi; bazı akşamlar, çöplükte bulduğu gazete parçalarını getirip öbür hayvanlara okuyordu. Muriel the Goat's reading was better than the dogs; some evenings he would bring scraps of newspaper he found in the garbage and read them to the other animals. Domuzlar kadar iyi okuyabilen Benjamin'in ise, bu yeteneğini kullandığı pek görülmemişti. Benjamin, who could read as well as a pig, had not been seen using this ability. "Ben okumaya değer bir şey göremiyorum," diyordu. "I don't see anything worth reading," he said. Clover, alfabeyi baştan sona öğrenmişti, ama sözcükleri sökemiyordu. Clover had learned the whole alphabet, but could not decipher words. Boxer'a gelince, o D'den ileri gidememişti. As for Boxer, he couldn't go further than D. Koca ayağıyla toprağın üzerine A, B, C, D harflerini yazıyor, sonra kulaklarını arkaya yatırıp yelesini sallayarak harflere aval aval bakıyor, D'den sonra gelen harfi çıkarmaya çabalıyor, ama bir türlü beceremiyordu. He writes the letters A, B, C, D on the ground with his big foot, then tilts his ears back and shakes his mane, gawking at the letters, trying to make out the letter that comes after D, but he just couldn't do it. Birkaç kez E, F, G, H'yi de öğrenmiş, ama öğrenir öğrenmez bu kez A, B, C, D yi unuttuğunu fark etmiş, en sonunda alfabenin ilk dört harfiyle yetinmeye karar vermişti; unutmamak için bu dört harfi her gün bir iki kez yazıyordu. He had also learned E, F, G, H several times, but as soon as he learned it, he realized that he had forgotten A, B, C, D this time, and finally decided to settle for the first four letters of the alphabet; He wrote these four letters once or twice a day, so as not to forget. Mollie ise, adındaki altı harften başka tek bir harf öğrenmemekte diretiyordu. Mollie, on the other hand, insisted on not learning a single letter other than the six letters in her name. İnce dalları yan yana getirerek adını yazıyor, dalları birkaç çiçekle süslüyor, sonra da hayran hayran çevresinde dolanıyordu. He wrote his name by juxtaposing slender branches, adorned the branches with a few flowers, and then circulated admiringly.

Çiftlikteki öteki hayvanların hiçbiri A harfinden öteye geçememiş; koyun, tavuk ve ördek gibi en ahmak hayvanların Yedi Emir'i bir türlü ezberleyemedikleri görülmüştü. None of the other animals on the farm could go beyond the letter A; It was seen that the stupidest animals such as sheep, chicken and duck could not memorize the Seven Commandments. Bu sorunun çözümüne epey kafa yoran Snowball, sonunda, Yedi Emir'in aslında tek bir özdeyişe indirgenebileceğini açıkladı. After much thought to solve this problem, Snowball finally revealed that the Seven Commandments can actually be reduced to a single maxim. Yedi Emir, bal gibi, "dört ayak iyi, iki ayak kötü" özdeyişine indirgenebilirdi. The Seven Commandments, like honey, could be reduced to the maxim "four feet good, two feet bad". Snowball'a bakılırsa, bu özdeyiş, hayvancılığın temel ilkesini içeriyordu. Judging by Snowball, this maxim contained the basic principle of animal husbandry. Bu temel ilkeyi iyice kavramış olan herkes insanoğlunun zararlı etkilerinden korunabilirdi. Anyone who had a good grasp of this basic principle could be protected from the harmful effects of humankind. Kuşlar, ilk başta, kendilerinin de iki ayaklı oldukları gerekçesiyle bu özdeyişe karşı çıkacak oldular; ama Snowball yanıldıklarını kanıtlamakta gecikmedi. Birds were initially opposed to this maxim on the grounds that they were also bipedal; but Snowball was quick to prove them wrong.

"Yoldaşlar," dedi. "Comrades," he said. "Kuşun kanadı, iş görmek için değil, devinmek için kullanılan bir organdır. "The bird's wing is an organ used not for work, but for movement. Dolayısıyla, kanat, ayak olarak kabul edilmelidir. Therefore, the wing should be considered as the foot. İnsanoğlu'nun farklılığı, bütün şeytanlıkları yaptığı alet olan el'dedir." The difference of Mankind is in the hand, the tool with which he does all his evil deeds." Kuşlar, Snowball'un sözlerinden hiçbir şey anlamamalarına karşın, yaptığı açıklamayı kabullendiler. Although the birds understood nothing of Snowball's words, they accepted his explanation. Tüm hayvancıklar, yeni özdeyişi ezberlemeye koyuldular Ambarın duvarına, Yedi Emir'in yukarısına, üstelik daha büyük harflerle DÖRT AYAK İYİ, İKİ AYAK KÖTÜ yazıldı. All the animals began to memorize the new maxim. On the wall of the barn, above the Seven Commandments, was written FOUR FEET GOOD, TWO FEET BAD in larger letters. Koyunlar, bu sözleri ezberledikten sonra özdeyişi o kadar sevdiler ki, çayırda uzanıp keyif çatarlarken hep birlikte, "Dört ayak iyi, iki ayak kötü! The sheep, having memorized these words, loved the proverb so much that, as they lay in the meadow and rejoiced, they all said, "Four legs good, two legs bad! Dört ayak iyi, iki ayak kötü!" Four feet good, two feet bad!” diye bıkmadan saatler boyu melemeyi alışkanlık haline getirdiler. they made a habit of bleating for hours without getting tired of it.

Napoléon, Snowball'un kurullarıyla hiç ilgilenmemişti. Napoleon had never been interested in Snowball's boards. Gençleri eğitmenin, yetişkinler için yapılabilecek herhangi bir şeyden çok daha önemli olduğu kanısındaydı. He was of the opinion that educating young people was far more important than anything else that could be done for adults. Jessie ile Bluebell, hasattan hemen sonra yavrulamışlar, dokuz sağlıklı yavru dünyaya getirmişlerdi. Jessie and Bluebell had calves soon after harvest, giving birth to nine healthy pups. Yavrular sütten kesilir kesilmez, Napoléon, eğitimlerini kendisinin üstleneceğini söyleyerek onları analarından ayırmıştı. As soon as the cubs were weaned, Napoleon separated them from their mothers, saying that he would undertake their training. Sonra da, yavruları, sadece koşum takımlarının durduğu odadaki bir merdivenden çıkılabilen tavan arasına kapatmış, öylesine gözlerden ırak tutmuştu ki, öteki hayvanlar bir süre sonra varlıklarını bile unutmuşlardı. Then she had locked the cubs in an attic, accessible from a staircase in the room where only the harnesses stood, keeping them so secluded that the other animals soon forgot their existence.

Sütlerin nereye gittiği çok geçmeden anlaşıldı. It soon became clear where the milk went. Sütler her gün domuzların lapasına karıştırılıyordu. The milk was mixed into the porridge of the pigs every day. Elmalar artık olgunlaşmaya yüz tutmuşlardı; meyve bahçesinin çimenleri rüzgârla dökülen elmalarla kaplıydı. The apples were now ripening; The lawn of the orchard was covered with windblown apples. Hayvanlar, doğal olarak, elmaların eşit bir biçimde paylaşılacağını umuyorlardı; oysa bir gün ağaçlardan dökülen tüm elmaların toplanması ve koşum takımlarının durduğu odaya getirilerek domuzlara teslim edilmesi buyuruldu. The animals naturally hoped that the apples would be shared equally; However, one day, it was commanded to collect all the apples that fell from the trees and to be brought to the room where the harnesses were kept and delivered to the pigs. Bazı hayvanlar homurdandıysa da bir yararı olmadı. Some animals grumbled, but to no avail. Bütün domuzlar, Snowball ile Napoléon bile bu konuda aynı düşüncedeydiler. All the pigs, even Snowball and Napoleon, agreed on this point.

Öteki hayvanlara gerekli açıklamaları yapmakla görevlendirilen Squealer, "Yoldaşlar!" "Comrades!" Squealer, tasked with making necessary explanations to the other animals, shouted. diye haykırdı. she cried. "Umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığını sanmıyorsunuzdur. "I hope you don't think we pigs are doing this out of selfishness, out of our sense of privilege. Aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. In fact, most of us don't like milk and apples. Ben de hoşlanmam. I don't like it either. Bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. There is only one reason why we confiscate these apples, and that is to protect our health. Sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. There are certain substances in milk and apples that are absolutely necessary for the health of pigs. Bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. Science has proven it, comrades. Biz domuzlar düşün emekçisiyiz. We pigs are think workers. Bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. We are responsible for the entire management and organization of this farm. Gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. By adding our night to our day, we protect your health. Bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. We drink these milks for your sake, we eat these apples for your sake. Biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? Do you know what happens if we pigs fail to do our duty properly? Jones geri gelir! Evet, Jones geri gelir! Bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar." Have not the slightest doubt of that, comrades." Sonra da, oradan oraya sıçrayıp kuyruğunu oynatarak bağırdı: "Aranızda Jones'un geri gelmesini isteyen tek bir hayvan yoktur sanırım!" Then he jumped around and wagged his tail, shouting: "I don't think there's a single animal among you who wants Jones to come back!" Hayvanların en küçük bir kuşku duymadıkları tek bir şey varsa, o da Jones'un geri dönmesini istemedikleriydi. If there was one thing the animals didn't have the slightest doubt about, it was that they didn't want Jones to come back. Domuzları sağlıklı tutmanın önemi çok açıktı. The importance of keeping the pigs healthy was clear. Böylece, tartışma büyümeden, bütün sütün ve rüzgârla ağaçlardan dökülen elmaların (doğaldır ki, olgunlaştıkları zaman ağaçlardan toplanan elmaların da) hepsinin domuzlara ayrılması herkesçe kabul edildi. Thus, before the debate escalated, it was universally agreed that all the milk and the apples falling from the trees by the wind (and, of course, the apples picked from the trees when they were ripe) should all be reserved for pigs.

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.