×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.


image

Hayvan Çiftliği - George Orwell, 1 Bölüm

1 Bölüm

Birinci Bölüm Beylik Çiftlik'in sahibi Bay Jones, her gece yaptığı gibi kümesin kapısını örtmüş, ama çok sarhoş olduğu için tavukların girip çıktıkları delikleri kapatmayı unutmuştu. Avluda tökezlene tekerlene yürürken, elindeki fenerin ışığı da bir o yana bir bu yana yalpa vuruyordu. Arka kapıda botlarını çıkarıp attı, kilerdeki fıçıdan son bir bardak daha bira doldurup bir dikişte içti, sonra üst kata çıkıp yatak odasına girdi. Bayan Jones horul horul uyuyordu.

Yatak odasının ışığı söner sönmez, çiftliğin tüm binalarında bir patırtı, bir koşuşturmadır başladı. Gündüzden haber salınmıştı: Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır erkek domuz, bir gece önce gördüğü garip düşü tüm hayvanlara anlatmak istiyordu. Bay Jones ortalıktan çekilir çekilmez, herkesin büyük samanlıkta toplanması kararlaştırılmıştı. Koca Reis'e (yarışmaya Willingdon Güzeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis diyordu) çiftlikte o kadar büyük bir saygı duyuluyordu ki, onun ne diyeceğini öğrenmek için herkes uykusundan olmaya razıydı.

Reis, büyük samanlığın bir köşesinde, tavandaki kirişlerden birinden sarkan bir fenerin aydınlattığı bir yükseltinin üzerine serili saman döşeğine kurulmuştu bile. On iki yaşındaydı, son zamanlarda gövdesi biraz yağ bağlamıştı; uzun sivri köpekdişleri hiç kesilmemiş olmasına karşın, bilge ve babacan görünen heybetli bir domuzdu. Çok geçmeden öteki hayvanlar da birbiri ardı sıra sökün ettiler; yolu yordamınca yerlerini almaya başladılar. Önce Bluebell, Jessie ve Pincher adlı üç köpek göründü; ardından domuzlar geldiler, yükseltinin hemen önündeki samanların üzerine yerleştiler. Tavuklar pencere eşiklerine tünediler, güvercinler çatı kirişlerine kondular, koyunlarla inekler domuzların arkasına uzanıp geviş getirmeye koyuldular. Boxer ve Clover adlı iki araba atı içeri birlikte girdiler; samanların arasında göremeyecekleri kadar küçük bir hayvan bulunabileceği kaygısıyla ağır ağır yürüyor, kıllı, kocaman ayaklarını yere usulca basıyorlardı. Clover, orta yaşlı sayılabilecek, iriyarı, anaç bir kısraktı; dördüncü tayını doğurduktan sonra eski endamını bir türlü bulamamıştı. Boxer ise neredeyse iki metre yüksekliğinde, iki beygir gücünde, çok iri bir hayvandı. Alnından burnunun üstüne doğru inen akıtma onu biraz ahmak gösteriyordu; gerçekten de çiftlikteki hayvanların en zekisi sayılmazdı, ama sağlam kişiliği ve akıllara durgunluk veren çalışkanlığıyla herkesin saygısını kazanmıştı. Atların ardından, beyaz keçi Muriel ile Benjamin adlı eşek göründüler. Benjamin, çiftliğin en yaşlı, en huysuz hayvanıydı. Ağzından bal damladığı söylenemezdi, ama az söyler, öz söylerdi: "Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da." Çiftlikteki hayvanlar arasında bir tek o hiç gülmezdi. Neden gülmediğini soranlara, "Gülünecek ne var ki?" diye karşılık verirdi. Ama açıkça belli etmemesine karşın, Boxer'a hayrandı; ikisi pazar günlerini birlikte geçirir, genellikle meyve bahçesinin arkasındaki çayırda hiç konuşmadan yan yana otlarlardı.

İki at henüz yere uzanmışlardı ki, annelerini yitirmiş yavru ördekler ciyak ciyak bağırarak birerlekol halinde samanlığa girdiler; paytak paytak koşturuyor, ayaklar altında ezilmeyecekleri bir yer aranıyorlardı. Clover, kocaman ön ayağıyla ördek yavrularının çevresine bir duvar ördü; onlar da oraya sığınıp birbirlerine sokuldular ve o saat uykuya daldılar. Son anda, Bay Jones'un iki tekerlekli arabasını çeken saçı uzun aklı kısa, beyaz kısrak Mollie çıkageldi; ağzında kesmeşekeri, süzüm süzüm süzülerek içeri girdi. Kendine önlerde bir yer seçti; bakışları üzerinde toplamak umuduyla kırmızı kurdelelerle örülü beyaz yelesini iki yana sallamaya başladı. Son olarak da kedi göründü; huyu kurusun, hemen en sıcak yeri aranmaya başladı, sonunda Boxer ile Clover'ın arasına sığıştı; Koca Reis'in söylevinin sonuna kadar –söylediklerinin bir tekine bile kulak vermeden– keyifli keyifli mırlayıp durdu.

Arka kapının oradaki tünekte uyuyan evcil kuzgun Moses'ı saymazsak, hayvanların tümü gelmişti artık. Reis, baktı ki herkes yerini almış suspus bekliyor, gırtlağını temizleyip konuşmaya başladı:

"Yoldaşlar, dün gece garip bir düş gördüğümü hepiniz biliyorsunuz. Düşe sonra geleceğim. Size daha önce başka bir şey söylemek istiyorum. Yoldaşlar, fazla bir ömrüm kaldığını sanmıyorum. Onun için, bugüne kadar edindiğim bilgileri, deneyimleri sizlere aktarmayı görev biliyorum. Çok uzun yaşadım, ağılımda bir başıma yatarken düşünecek çok zamanım oldu; bu dünyanın düzenini, yaşamakta olan her hayvan kadar kavradığımı söyleyebilirim. Bugün sizlerle konuşmak istediğim de bu işte.

"Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? Açıkça söylemekten korkmayalım: Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere'de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk nedir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere'de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur.

"Peki, bu durum, Doğa'nın bir yasası mıdır? Ülkemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur? Hayır, yoldaşlar, asla! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hayvanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağlayabilir. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebilir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabilir. Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim? İnsanlar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar. İşte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan. Tek gerçek düşmanımız İnsandır. İnsan'ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.

"İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Bizse emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besleriz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yoktur. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin litre süt verdiniz? Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti? Her bir damlası düşmanlarımızın midesine indi. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçından civciv çıkarabildiniz? Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nerede? Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin. İnsanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün?

"Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal sonuna varmasına bile izin vermezler. Ben gene talihli sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. Bir domuz için çok doğal. Ama hiçbir hayvan sonunda o gaddar bıçaktan kaçamaz. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz. İnekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekliyor, hepimizi. Atların ve köpeklerin yazgısı da bizimkinden farklı sayılmaz. Sen, Boxer, şu koca kasların gücünü yitirmeyegörsün, Jones o saat, sakat ve kocamış atları alan kasaba satar seni. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine mama yapar. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeyegörsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en yakın göle atar.

"Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynaklandığı gün gibi açık değil mi? Şu İnsanoğlu'ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun. İşte o zaman zengin ve özgür olacağız. Öyleyse, ne yapmalı? Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt etmeye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar: Ayaklanın! Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi görüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın!

Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

"Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsılmasın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın. İnsan ile hayvanların ortak bir çıkarı vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın. Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!"

Tam o sırada müthiş bir gürültü koptu. Koca Reis konuşurken, deliklerinden dışarı süzülen dört iri sıçan, arka ayaklarının üzerine oturmuş, onu dinlemeye koyulmuşlardı. Köpekler, onları görür görmez saldırıya geçmişler; sıçanlar çarçabuk deliklerine kaçarak canlarını zor kurtarmışlardı. Reis, ön ayağını kaldırarak herkesi susturdu:

"Yoldaşlar. Çözmemiz gereken bir sorun var. Sıçanlar ve tavşanlar gibi yabanıl hayvanlar, dostumuz mu, düşmanımız mı? Oylamaya koyalım. Şu soruyu soruyorum: Sıçanlar yoldaşımız mıdır?"

Hemen oylamaya geçildi; çok büyük bir çoğunlukla sıçanların yoldaş olduklarına karar verildi. Yalnızca dört karşı oy çıkmış, onlar da üç köpekle kediden gelmişti.

Sonradan, kedinin hem evet, hem de hayır oyu kullandığı anlaşıldı. Koca Reis, sözünü sürdürdü:

"Daha fazla bir şey söyleyecek değilim. Yalnız tekrarlamak istediğim bir nokta var: İnsan'a ve onun başının altından çıkan tüm uğursuzluklara karşı düşmanca davranmanın göreviniz olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmayın. İki ayaklılar düşmanımızdır. Dört ayaklılar ve kanatlılar dostumuzdur. Şunu da unutmayın ki, İnsan'a karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz. Onu alt ettiğiniz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını benimsemeye kalkmayın. Hiçbir hayvan asla bir evde yaşamamalı, yatakta yatmamalı, giysi giymemeli, içki ve sigara içmemeli, paraya el sürmemeli, ticaretle uğraşmamalı. İnsan'ın bütün alışkanlıkları kötüdür. Ve en önemlisi, hiçbir hayvan kendi türünden olanlara zorbalık etmemeli. Güçlüsü güçsüzü, akıllısı akılsızı, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmemeli. Bütün hayvanlar eşittir.

"Yoldaşlar, artık dün gece gördüğüm düşten söz edebilirim. Tam olarak anlatmam mümkün değil, ama İnsan ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını gördüm diyebilirim. Çoktandır unutmuş olduğum bir şeyi anımsadım. Yıllar önce, ben küçük bir domuzken, annem ve öteki dişi domuzlar, yalnızca ezgisini ve ilk üç sözcüğünü bildikleri eski bir şarkı söylerlerdi. Şarkının ezgisini çocukken öğrenmiştim, ama nicedir aklımdan çıkmıştı. Dün gece düşümde geri geldi şarkının ezgisi. Dahası, şarkının sözlerini de anımsadım. Hiç kuşkum yok, hayvanların çok eski çağlarda söyledikleri, kuşaklardır unutulmuş olan şarkının sözleriydi bunlar. Şimdi, yoldaşlar, size bu şarkıyı söyleyeceğim. Yaşlıyım, sesim kısık, ama ezgisini öğrettiğim zaman siz şarkıyı çok daha güzel söyleyebilirsiniz. Şarkının adı, İngiltere'nin Hayvanları."

Koca Reis, gırtlağını temizleyip şarkıya başladı. Gerçekten de kısıktı sesi, ama hiç de fena söylemiyordu. Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda'nın hayvanları, Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları, Kulak verin müjdelerin en güzeline, Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Er geç bir gün gelecek, Zorba İnsan devrilecek, İngiltere'nin bereketli topraklarında Yalnızca hayvanlar gezinecek.

Burnumuza geçirilen halkalar, Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak, Karnımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak, Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak.

Zenginlikler düşlere sığmayacak, Buğdayı arpası, yulafı samanı, Yoncası, baklası, pancarı, O gün hepsi bizim olacak.

İngiltere'nin çayırları daha yeşil, Irmakları daha aydınlık olacak, Rüzgârlar daha tatlı esecek, Biz özgürlüğümüze kavuşunca.

O günü göremeden ölüp gitsek de, Herkes bu uğurda savaşmalı, İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele, Özgürlük uğruna ter akıtmalı.

İngiltere ve İrlanda'nın hayvanları, Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları, Kulak verin müjdeme, haber salın her yere, Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Şarkı, hayvanların yüreğine yabanıl bir coşku salmıştı. Reis daha sonuna gelmeden, hep birlikte söylemeye başlamışlardı. En aptalları bile şarkının ezgisini ve birkaç sözünü kapmıştı; domuzlar ve köpekler gibi akıllı olanlarıysa şarkının tümünü birkaç dakikada ezberlemişti. Birkaç denemeden sonra, hep bir ağızdan söyledikleri İngiltere'nin Hayvanları ile inledi çiftlik. İnekler böğürüyor, köpekler havlıyor, koyunlar meliyor, atlar kişniyor, ördekler vaklıyordu. O kadar hoşlarına gitmişti ki, şarkıyı baştan sona tam beş kez söylediler; Bay Jones uyanmasa, belki de sabaha kadar söyleyeceklerdi.

Ama ne yazık ki, Bay Jones gürültüden uyandı; avluya tilki girdiğini sanarak yatağından fırladı. Her zaman yatak odasının köşesinde duran tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçma yağdırdı. İri saçmalar samanlığın duvarına saplanır saplanmaz, toplantıdaki hayvanlar çil yavrusu gibi dağıldılar. Herkes yattığı yere koştu. Kuşlar tüneklerine sıçradılar, hayvanlar saman döşeklerine uzandılar. Çok geçmeden bütün çiftlik uykuya daldı.


1 Bölüm

Birinci Bölüm Beylik Çiftlik'in sahibi Bay Jones, her gece yaptığı gibi kümesin kapısını örtmüş, ama çok sarhoş olduğu için tavukların girip çıktıkları delikleri kapatmayı unutmuştu. Chapter One The owner of the Principality Farm, Mr. Jones, had closed the door of the coop as he did every night, but because he was too drunk, he had forgotten to plug the holes through which the chickens came in and out. Avluda tökezlene tekerlene yürürken, elindeki fenerin ışığı da bir o yana bir bu yana yalpa vuruyordu. The light of the lantern in his hand wobbled from side to side as he stumbled across the courtyard. Arka kapıda botlarını çıkarıp attı, kilerdeki fıçıdan son bir bardak daha bira doldurup bir dikişte içti, sonra üst kata çıkıp yatak odasına girdi. He threw off his boots at the back door, poured one last glass of beer from the keg in the cellar, drank it in one gulp, then went upstairs to the bedroom. Bayan Jones horul horul uyuyordu. Miss Jones was snoring.

Yatak odasının ışığı söner sönmez, çiftliğin tüm binalarında bir patırtı, bir koşuşturmadır başladı. As soon as the bedroom light went out, there was a clamor and bustle in all the buildings of the farm. Gündüzden haber salınmıştı: Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır erkek domuz, bir gece önce gördüğü garip düşü tüm hayvanlara anlatmak istiyordu. The news of the day was out: the once-award-winning prairie boar, whom they called Big Chief, wanted to tell all the animals about the strange dream he had had the night before. Bay Jones ortalıktan çekilir çekilmez, herkesin büyük samanlıkta toplanması kararlaştırılmıştı. It was decided that as soon as Mr. Jones had been removed, everyone should gather in the great barn. Koca Reis'e (yarışmaya Willingdon Güzeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis diyordu) çiftlikte o kadar büyük bir saygı duyuluyordu ki, onun ne diyeceğini öğrenmek için herkes uykusundan olmaya razıydı. Big Chief (she had entered the contest as Miss Willingdon, but everyone called her Big Chief) was held in such high regard on the farm that everyone was willing to fall asleep to see what he had to say.

Reis, büyük samanlığın bir köşesinde, tavandaki kirişlerden birinden sarkan bir fenerin aydınlattığı bir yükseltinin üzerine serili saman döşeğine kurulmuştu bile. The chief was already set up on a straw mattress in one corner of the great barn, on a spur lit by a lantern hanging from one of the beams in the ceiling. On iki yaşındaydı, son zamanlarda gövdesi biraz yağ bağlamıştı; uzun sivri köpekdişleri hiç kesilmemiş olmasına karşın, bilge ve babacan görünen heybetli bir domuzdu. He was twelve years old, his torso had some fat recently; It was an imposing pig who looked wise and fatherly, though his long sharp fangs had never been cut. Çok geçmeden öteki hayvanlar da birbiri ardı sıra sökün ettiler; yolu yordamınca yerlerini almaya başladılar. Before long, the other animals descended, one after another; They started to take their places when they followed the road. Önce Bluebell, Jessie ve Pincher adlı üç köpek göründü; ardından domuzlar geldiler, yükseltinin hemen önündeki samanların üzerine yerleştiler. Three dogs first appeared, named Bluebell, Jessie, and Pincher; then the pigs came and settled down on the straw just in front of the mound. Tavuklar pencere eşiklerine tünediler, güvercinler çatı kirişlerine kondular, koyunlarla inekler domuzların arkasına uzanıp geviş getirmeye koyuldular. Chickens perched on window sills, pigeons perched on rafters, sheep and cows lay behind the pigs to ruminate. Boxer ve Clover adlı iki araba atı içeri birlikte girdiler; samanların arasında göremeyecekleri kadar küçük bir hayvan bulunabileceği kaygısıyla ağır ağır yürüyor, kıllı, kocaman ayaklarını yere usulca basıyorlardı. Two chariot horses, Boxer and Clover, entered together; they walked slowly, planting their huge hairy feet on the ground, worried that there might be an animal too small for them to see in the straw. Clover, orta yaşlı sayılabilecek, iriyarı, anaç bir kısraktı; dördüncü tayını doğurduktan sonra eski endamını bir türlü bulamamıştı. Clover was a large, matriarchal mare of middle-aged; she had not been able to find her old figure after giving birth to her fourth foal. Boxer ise neredeyse iki metre yüksekliğinde, iki beygir gücünde, çok iri bir hayvandı. The Boxer, on the other hand, was a very large animal, almost two meters high, two horsepower. Alnından burnunun üstüne doğru inen akıtma onu biraz ahmak gösteriyordu; gerçekten de çiftlikteki hayvanların en zekisi sayılmazdı, ama sağlam kişiliği ve akıllara durgunluk veren çalışkanlığıyla herkesin saygısını kazanmıştı. The drip from his forehead to the top of his nose made him look a little stupid; He wasn't really the smartest of the farm animals, but he earned the respect of everyone for his tough personality and mind-blowing hard work. Atların ardından, beyaz keçi Muriel ile Benjamin adlı eşek göründüler. After the horses, Muriel the white goat and a donkey named Benjamin appeared. Benjamin, çiftliğin en yaşlı, en huysuz hayvanıydı. Benjamin was the farm's oldest, most cranky animal. Ağzından bal damladığı söylenemezdi, ama az söyler, öz söylerdi: "Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da." It could not be said that honey was dripping from his mouth, but he said little, succinctly: "God gave me a tail to repel flies; but I wish there were no flies, and my tail." Çiftlikteki hayvanlar arasında bir tek o hiç gülmezdi. Among the animals on the farm, he was the only one who never laughed. Neden gülmediğini soranlara, "Gülünecek ne var ki?" To those who ask why he does not laugh, "What is there to laugh at?" diye karşılık verirdi. he would reply. Ama açıkça belli etmemesine karşın, Boxer'a hayrandı; ikisi pazar günlerini birlikte geçirir, genellikle meyve bahçesinin arkasındaki çayırda hiç konuşmadan yan yana otlarlardı. But he did admire Boxer, though he didn't make it obvious; The two of them spent Sundays together, often grazing side by side in the meadow behind the orchard without speaking.

İki at henüz yere uzanmışlardı ki, annelerini yitirmiş yavru ördekler ciyak ciyak bağırarak birerlekol halinde samanlığa girdiler; paytak paytak koşturuyor, ayaklar altında ezilmeyecekleri bir yer aranıyorlardı. The two horses were just laying on the ground when the baby ducks, who had lost their mothers, screeched into the barn as a screech; they were running around in vain, looking for a place where they would not be trampled underfoot. Clover, kocaman ön ayağıyla ördek yavrularının çevresine bir duvar ördü; onlar da oraya sığınıp birbirlerine sokuldular ve o saat uykuya daldılar. Clover built a wall around the ducklings with his huge forefoot; they also took shelter there and huddled together and fell asleep that hour. Son anda, Bay Jones'un iki tekerlekli arabasını çeken saçı uzun aklı kısa, beyaz kısrak Mollie çıkageldi; ağzında kesmeşekeri, süzüm süzüm süzülerek içeri girdi. At the last moment, Mollie, the white mare with long hair and short mind, pulling Mr. Jones' chariot, appeared; sugar in his mouth, strained and filtered in. Kendine önlerde bir yer seçti; bakışları üzerinde toplamak umuduyla kırmızı kurdelelerle örülü beyaz yelesini iki yana sallamaya başladı. He chose a place ahead of himself; She began to wave her white mane, knitted with red ribbons, hoping to draw attention to herself. Son olarak da kedi göründü; huyu kurusun, hemen en sıcak yeri aranmaya başladı, sonunda Boxer ile Clover'ın arasına sığıştı; Koca Reis'in söylevinin sonuna kadar –söylediklerinin bir tekine bile kulak vermeden– keyifli keyifli mırlayıp durdu. Finally, the cat appeared; he's so dry, he immediately began searching for his warmest place, finally getting himself between Boxer and Clover; He purred happily until the end of Big Chief's speech—not paying attention to a single thing he had said.

Arka kapının oradaki tünekte uyuyan evcil kuzgun Moses'ı saymazsak, hayvanların tümü gelmişti artık. Except for Moses, the pet raven sleeping on the perch by the back door, all the animals had arrived. Reis, baktı ki herkes yerini almış suspus bekliyor, gırtlağını temizleyip konuşmaya başladı: The chief looked that everyone had taken their places, waiting in silence, cleared his throat and began to speak:

"Yoldaşlar, dün gece garip bir düş gördüğümü hepiniz biliyorsunuz. "Comrades, you all know that I had a strange dream last night. Düşe sonra geleceğim. I'll come after the fall. Size daha önce başka bir şey söylemek istiyorum. I want to tell you something else before. Yoldaşlar, fazla bir ömrüm kaldığını sanmıyorum. Comrades, I don't think I have much to live. Onun için, bugüne kadar edindiğim bilgileri, deneyimleri sizlere aktarmayı görev biliyorum. Therefore, I consider it my duty to convey the knowledge and experiences I have gained so far. Çok uzun yaşadım, ağılımda bir başıma yatarken düşünecek çok zamanım oldu; bu dünyanın düzenini, yaşamakta olan her hayvan kadar kavradığımı söyleyebilirim. I've lived too long, I've had a lot of time to think, lying alone in my pen; I can say that I understand the order of this world as much as any living animal. Bugün sizlerle konuşmak istediğim de bu işte. This is what I want to talk to you about today.

"Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? "Yes comrades, what kind of life is the life we live? Açıkça söylemekten korkmayalım: Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Let's not be afraid to say it openly: Our short life is spent in poverty, struggling from morning to night. Dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. After coming into the world, they give us enough food to live; they make our survivors work to the death; And when we become useless, they strangle us with terrible cruelty. İngiltere'de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk nedir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. In England, after reaching the age of one, no animal knows what happiness is, no animal can rest and have fun. İngiltere'de hiçbir hayvan özgür değildir. No animal is free in England. Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki! What is our life but misery, slavery! İşte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur. This is the truth in its entirety.

"Peki, bu durum, Doğa'nın bir yasası mıdır? "Well, is this a law of Nature? Ülkemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur? Is our country too poor to offer a decent life to its inhabitants? Hayır, yoldaşlar, asla! No, comrades, never! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hayvanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağlayabilir. The lands of England are fertile; air and water of our country is good; It could provide ample food for far more animals than can live in this country today. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebilir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabilir. This farm of ours alone can feed a dozen horses, twenty cows, hundreds of sheep; What does it mean, it can provide them with a comfortable and dignified life that we cannot even imagine today. Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim? So why should we succumb to this misery? İnsanlar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar. People steal from us almost all of what we produce with our labor. İşte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Here, comrades, is the answer to all our problems. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan. It can be summed up in one word: Human. Tek gerçek düşmanımız İnsandır. Our only real enemy is Human. İnsan'ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden. Eliminate Man, and the root cause of hunger and slavery will be erased from the face of the earth forever.

"İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. "Man is the only creature that consumes without producing. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. It does not give milk, does not lay eggs, does not have the strength to pull the plow, cannot run fast enough to catch a rabbit. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Still, he is the master of all animals. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. He makes the animals work, gives them enough food to not die of hunger in return, and keeps the rest for himself. Bizse emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besleriz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yoktur. We plow the field with our labor and feed the soil with our manure; whereas none of us has anything but his hide. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin litre süt verdiniz? You, those cows sitting across from me; How many thousand liters of milk did you give this year? Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti? Where did your milk, which is necessary to raise strong calves, go? Her bir damlası düşmanlarımızın midesine indi. Every drop of it went into the stomachs of our enemies. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçından civciv çıkarabildiniz? You chickens; How many eggs did you lay this year, how many of those eggs did you hatch? Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Nearly all were sold in the market, making money for Jones and his men. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nerede? And you, Clover, where are those four foals you gave birth to; Where are those foals that you will lean on and enjoy when you get old? Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin. All four were sold when they were one year old; you will never see them again. İnsanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün? What did you see but those four foals you gave the people and a handful of fodder and a cold barn for your labor in the fields?

"Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal sonuna varmasına bile izin vermezler. "Besides, they won't even let this miserable life we live come to its natural end. Ben gene talihli sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. Again, I'm considered lucky, I'm not so complaining about him. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. I am twelve years old and have had more than four hundred children. Bir domuz için çok doğal. Very natural for a pig. Ama hiçbir hayvan sonunda o gaddar bıçaktan kaçamaz. But no animal can escape that vicious blade in the end. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz. You young pigs sitting before me; in less than a year, you die squeaking under the knife. İnekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekliyor, hepimizi. Cows, pigs, chickens, sheep; This terrible end awaits us all, all of us. Atların ve köpeklerin yazgısı da bizimkinden farklı sayılmaz. The fate of horses and dogs is no different from ours. Sen, Boxer, şu koca kasların gücünü yitirmeyegörsün, Jones o saat, sakat ve kocamış atları alan kasaba satar seni. If you, Boxer, see those big muscles lose their strength, Jones will sell you that hour, the town that takes the crippled and old horses. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine mama yapar. The butcher cuts his throat, boils it in a cauldron and makes food for hunting dogs. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeyegörsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en yakın göle atar. As for dogs; As they grow old and their teeth fall out, Jones ties a stone around their neck and throws it into the nearest lake.

"Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynaklandığı gün gibi açık değil mi? "Then, comrades, isn't it clear as day that all the evil that has happened to us in this life is due to human tyranny? Şu İnsanoğlu'ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun. Let's get rid of this Mankind, let the product of our labor be ours. İşte o zaman zengin ve özgür olacağız. Then we will be rich and free. Öyleyse, ne yapmalı? So what to do? Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt etmeye çalışmalı! Day and night, we must try with all our might to defeat the human race! İşte, söylüyorum yoldaşlar: Ayaklanın! Here, I say, comrades: Rise! Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi görüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. I don't know when this Uprising will take place, it may be up to a week or a hundred years; but I see this as I see the straw under my feet: sooner or later the truth will find its way. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Comrades, keep this in mind in your short life!

Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın. And most importantly, pass this advice on to those who come after you so that future generations will fight to victory.

"Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsılmasın. “And comrades, never, never let your resolve be shaken. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın. Let no argument lead you astray. İnsan ile hayvanların ortak bir çıkarı vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. There may be people who say that humans and animals have a common interest, the welfare of one is the welfare of the others. Onlara sakın kulak asmayın. Do not listen to them. Hepsi yalan. All lies. İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez. Mankind does not look after the interests of any creature other than itself. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın. In this struggle, establish a complete unity among the animals, ensure perfect companionship. Bütün insanlar düşmandır! All humans are enemies! Bütün hayvanlar yoldaştır!"

Tam o sırada müthiş bir gürültü koptu. Just then, there was a tremendous noise. Koca Reis konuşurken, deliklerinden dışarı süzülen dört iri sıçan, arka ayaklarının üzerine oturmuş, onu dinlemeye koyulmuşlardı. While the Big Chief was speaking, the four large rats that had slid out of their holes sat on their hind legs and listened to him. Köpekler, onları görür görmez saldırıya geçmişler; sıçanlar çarçabuk deliklerine kaçarak canlarını zor kurtarmışlardı. The dogs attacked as soon as they saw them; the rats had barely escaped by escaping into their holes. Reis, ön ayağını kaldırarak herkesi susturdu: The chief silenced everyone by raising his front foot:

"Yoldaşlar. Çözmemiz gereken bir sorun var. We have a problem to solve. Sıçanlar ve tavşanlar gibi yabanıl hayvanlar, dostumuz mu, düşmanımız mı? Are wild animals like rats and rabbits our friend or foe? Oylamaya koyalım. Let's put it to the vote. Şu soruyu soruyorum: Sıçanlar yoldaşımız mıdır?" I ask the question: Are rats our comrades?"

Hemen oylamaya geçildi; çok büyük bir çoğunlukla sıçanların yoldaş olduklarına karar verildi. Voting was started immediately; it was decided by the overwhelming majority that rats were companions. Yalnızca dört karşı oy çıkmış, onlar da üç köpekle kediden gelmişti. There were only four dissenting votes, and they came from three dogs and cats.

Sonradan, kedinin hem evet, hem de hayır oyu kullandığı anlaşıldı. It turns out that the cat voted both yes and no. Koca Reis, sözünü sürdürdü: Big Chief continued:

"Daha fazla bir şey söyleyecek değilim. "I'm not going to say anything more. Yalnız tekrarlamak istediğim bir nokta var: İnsan'a ve onun başının altından çıkan tüm uğursuzluklara karşı düşmanca davranmanın göreviniz olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmayın. There is only one point I would like to repeat: Never forget that it is your duty to be hostile towards Man and all the evils that come his way. İki ayaklılar düşmanımızdır. Bipeds are our enemies. Dört ayaklılar ve kanatlılar dostumuzdur. Quadrupeds and wings are our friends. Şunu da unutmayın ki, İnsan'a karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz. Remember, too, that when we fight against Man, we must not end up like him. Onu alt ettiğiniz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını benimsemeye kalkmayın. Even when you outwit him, don't try to adopt his bad habits. Hiçbir hayvan asla bir evde yaşamamalı, yatakta yatmamalı, giysi giymemeli, içki ve sigara içmemeli, paraya el sürmemeli, ticaretle uğraşmamalı. No animal should ever live in a house, sleep in a bed, wear clothes, drink or smoke, touch money, or engage in trade. İnsan'ın bütün alışkanlıkları kötüdür. All human habits are bad. Ve en önemlisi, hiçbir hayvan kendi türünden olanlara zorbalık etmemeli. And most importantly, no animal should bully those of its own kind. Güçlüsü güçsüzü, akıllısı akılsızı, hepimiz kardeşiz. The strong and the weak, the wise and the foolish, we are all brothers. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmemeli. No animal should kill another animal. Bütün hayvanlar eşittir. All animals are equal.

"Yoldaşlar, artık dün gece gördüğüm düşten söz edebilirim. "Comrades, I can now speak of the dream I had last night. Tam olarak anlatmam mümkün değil, ama İnsan ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını gördüm diyebilirim. It is not possible for me to explain exactly, but I can say that I saw what the earth would be like after the disappearance of Man. Çoktandır unutmuş olduğum bir şeyi anımsadım. I remembered something I had long forgotten. Yıllar önce, ben küçük bir domuzken, annem ve öteki dişi domuzlar, yalnızca ezgisini ve ilk üç sözcüğünü bildikleri eski bir şarkı söylerlerdi. Years ago, when I was a little pig, my mother and the other sows sang an old song, of which they only knew the tune and the first three words. Şarkının ezgisini çocukken öğrenmiştim, ama nicedir aklımdan çıkmıştı. I learned the melody of the song as a child, but it had been on my mind for a long time. Dün gece düşümde geri geldi şarkının ezgisi. The melody of the song came back in my dream last night. Dahası, şarkının sözlerini de anımsadım. Moreover, I remembered the lyrics of the song. Hiç kuşkum yok, hayvanların çok eski çağlarda söyledikleri, kuşaklardır unutulmuş olan şarkının sözleriydi bunlar. I have no doubt that these were the words of a song that the animals sang in ancient times, forgotten for generations. Şimdi, yoldaşlar, size bu şarkıyı söyleyeceğim. Now, comrades, I will sing you this song. Yaşlıyım, sesim kısık, ama ezgisini öğrettiğim zaman siz şarkıyı çok daha güzel söyleyebilirsiniz. I'm old, my voice is low, but when I teach the tune, you can sing the song much better. Şarkının adı, İngiltere'nin Hayvanları." The song is called Animals of England."

Koca Reis, gırtlağını temizleyip şarkıya başladı. Big Chief cleared his throat and began to sing. Gerçekten de kısıktı sesi, ama hiç de fena söylemiyordu. His voice was indeed hoarse, but he didn't sound bad at all. Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda'nın hayvanları,  Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,  Kulak verin müjdelerin en güzeline,  Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde. Animals of England and Ireland, Animals of all lands and all climates, Listen to the most beautiful of the gospels, The Golden Age we dreamed of is before us.

Er geç bir gün gelecek,  Zorba İnsan devrilecek,  İngiltere'nin bereketli topraklarında  Yalnızca hayvanlar gezinecek. Sooner or later there will come a day when Man the Bully will be overthrown, Only animals will roam the fertile land of England.

Burnumuza geçirilen halkalar,  Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak,  Karnımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak,  Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak. The rings on our noses, The saddle that hits our backs will be ripped out, The spur stuck in our stomachs will rot and rust, The merciless whip will never snap again.

Zenginlikler düşlere sığmayacak,  Buğdayı arpası, yulafı samanı,  Yoncası, baklası, pancarı,  O gün hepsi bizim olacak. Riches will not fit into dreams, Wheat barley, oat straw, alfalfa, broad beans, beets, On that day, they will all be ours.

İngiltere'nin çayırları daha yeşil,  Irmakları daha aydınlık olacak,  Rüzgârlar daha tatlı esecek,  Biz özgürlüğümüze kavuşunca. England's meadows will be greener, Its rivers brighter, The winds will blow sweeter, When we are free.

O günü göremeden ölüp gitsek de,  Herkes bu uğurda savaşmalı,  İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele,  Özgürlük uğruna ter akıtmalı. Even though we die before we see that day, Everyone should fight for this cause, Cows and horses, geese and turkeys hand in hand, Sweat for freedom.

İngiltere ve İrlanda'nın hayvanları,  Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,  Kulak verin müjdeme, haber salın her yere,  Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde. Animals of England and Ireland, Animals of all lands, all climates, Listen to my gospel, spread the word everywhere, The Golden Age we dreamed of is before us.

Şarkı, hayvanların yüreğine yabanıl bir coşku salmıştı. The song struck a wild ecstasy in the hearts of the animals. Reis daha sonuna gelmeden, hep birlikte söylemeye başlamışlardı. Before the chief even reached the end, they all started to sing together. En aptalları bile şarkının ezgisini ve birkaç sözünü kapmıştı; domuzlar ve köpekler gibi akıllı olanlarıysa şarkının tümünü birkaç dakikada ezberlemişti. Even the dumbest of them had snatched the tune and a few lines of the song; clever ones, like pigs and dogs, had memorized the entire song in a matter of minutes. Birkaç denemeden sonra, hep bir ağızdan söyledikleri İngiltere'nin Hayvanları ile inledi çiftlik. After a few tries, the farm groaned with the Beasts of England they said in unison. İnekler böğürüyor, köpekler havlıyor, koyunlar meliyor, atlar kişniyor, ördekler vaklıyordu. Cows were bellowing, dogs were barking, sheep were bleating, horses were neighing, ducks were quacking. O kadar hoşlarına gitmişti ki, şarkıyı baştan sona tam beş kez söylediler; Bay Jones uyanmasa, belki de sabaha kadar söyleyeceklerdi. They liked it so much that they sang the song from start to finish five times; If Mr. Jones hadn't woken up, perhaps they would have told him by morning.

Ama ne yazık ki, Bay Jones gürültüden uyandı; avluya tilki girdiğini sanarak yatağından fırladı. But unfortunately, Mr. Jones awoke from the noise; He jumped out of bed, thinking that a fox had entered the courtyard. Her zaman yatak odasının köşesinde duran tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçma yağdırdı. He snatched up his rifle, which had always stood in the corner of the bedroom, and rained pellets into the darkness. İri saçmalar samanlığın duvarına saplanır saplanmaz, toplantıdaki hayvanlar çil yavrusu gibi dağıldılar. As soon as the flounder stuck in the wall of the barn, the animals at the meeting scattered like freckles. Herkes yattığı yere koştu. Everyone ran to their bed. Kuşlar tüneklerine sıçradılar, hayvanlar saman döşeklerine uzandılar. Birds jumped on their perches, animals lay on their straw mats. Çok geçmeden bütün çiftlik uykuya daldı. Soon the whole farm fell asleep.