×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.


image

Book - Kızıl Saçlılar Kulübü - Arthur Conan Doyle, KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 04

KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 04

“Yukarıda bir şey yok,” dedi Holmes feneri yukarı kaldırıp çevresine bakarken. “Aşağıda da bir şey yok,” dedi Bay Merryweather, bastonuyla, zemine döşenmiş taşlara vurarak. Birden şaşkın şaşkın yere eğildi, “Vay canına, çıkan sese bakılırsa aşağısı boş gibi!” dedi.

“Lütfen, biraz daha sessiz olun!” dedi Holmes sert bir şekilde. “Şimdiden bu araştırmanın başarısını tehlikeye soktunuz. Şu sandıklardan birinin üstüne oturup işimize burnunuzu sokmamanızı rica ediyorum.”

Bay Merryweather, yüzünde kırgın bir ifadeyle sandıklardan birinin üstüne tünedi. Holmes ise diz çöktü, bir elinde fener, diğerinde büyüteç, taşların arasındaki çatlakları incelemeye başladı. Birkaç saniye sonra ayaklarının üzerinde doğruldu ve büyütecini cebine koydu.

“En azından bir saat vaktimiz var,” diye konuşmaya başladı, “çünkü rehinci, rahat yatağına girmeden harekete geçmezler. Sonra da hiç zaman kaybetmeden işe girişecekler, işlerini ne kadar kısa sürede bitirirlerse, kaçmak için de o kadar çok vakitleri olacak. Şu anda doktor, tahmin edebileceğin gibi, Londra'nın en büyük bankalarından birinin mahzenindeyiz. Bay Merryweather genel müdür ve sana Londra'nın büyük hırsızlarının bu mahzenle neden bu kadar ilgilendiklerini açıklayacaktır.” “Fransız altınımız yüzünden,” diye fısıldadı müdür. “Soygun teşebbüsleri olabileceği konusunda birkaç kez uyarılmıştık zaten.”

“Fransız altını mı?”

“Evet. Birkaç ay önce sermayemizi güçlendirmek için Fransa Bankası'ndan 30.000 Napolyon altını borç almıştık..İnsanlar, henüz paraları çıkarmadığımızı ve hâlâ mahzende sakladığımızı duydular. Şu an üstünde oturduğum sandığın içinde, kurşun bölmeler de 2000 Napolyon altını var. Şu anki altın rezervimiz normalde tek bir şubede saklanamayacak kadar çok. Bu yüzden banka müdürleri bu konuda endişeli.”

“Çok da haklı oldukları ortaya çıkmış durumda,” diye fikrini belirtti Holmes. “Artık küçük planımızı uygulamaya geçirmenin zamanı geldi. Bir saat içinde kesin sonuca ulaşacağımızı umuyorum. Bu arada, Bay Merryweather, feneri söndürüverin.”

“Karanlıkta mı kalacağız yani?”

“Korkarım öyle! Yanımda bir deste oyun kâğıdı getirmiştim. Dört kişi olduğumuza göre kâğıt oynayabiliriz diye düşünmüştüm, ama rakibimiz hazırlıklarını tamamlamış. Onun için ışık yakarak riske giremeyiz. Herşeyden önce pozisyonlarımızı kararlaştırmalıyız. Bunlar gözü pek adamlardır ve biz her ne kadar onlara nazaran avantajlı durumda olsak da dikkat etmezsek bu işten zararlı çıkabiliriz. Ben şu sandığın arkasına saklanayım, siz de şuradakilerin. Ben üstlerine ışık tuttuğum anda hücuma geçeriz. Watson, eğer ateş edecek olurlarsa, hiç düşünmeden vur onları.”

Tabancamı atışa hazır durumda tahta sandığın üzerine koydum, kendim de sandığın arkasına gizlendim. Holmes feneri söndürüp bizi zifiri karanlıkta bıraktı. Daha önce böylesi bir karanlığı hiç görmemiştim. Sadece kızmış metal kokusu her an için yanmaya hazır lambanın varlığını kanıtlıyordu. Sinirlerim beklemekten gerilmişti, mahzenin üzerimize birdenbire çöken karanlık, soğuk ve nemli havasında bunaltıcı ve uğursuz bir şey varmış gibiydi.

“Tek bir kaçış yolları var,” diye fısıldadı Holmes. “O da evin arkasından Saxe-Coburg Meydanı'na çıkmak. Umarım sizden rica ettiğim şeyleri yerine getirmişsindir, Jones?”

“Ön kapıda bir müfettiş ve iki polis memuru nöbette bekliyor.”

“O zaman tüm çıkış yollarını kapattık demektir. Şimdi sessizce bekleyelim.”

Zaman nasıl da geçmek bilmiyordu. Sadece bir saat on beş dakika geçmişti, ama bana, sanki gece bitmiş ve şafak sökmeye başlamış gibi gelmişti. Kıpırdanmaktan korktuğum için bacaklarım yorgunluktan kaskatı kesilmişti. Sinirlerim o kadar gerilmiş ve kulaklarım o kadar keskinleşmişti ki, sadece yanımdakinin hafif nefes alışlarını duymakla kalmıyor, iri cüsseli Jones ‘un hırıltısını, banka müdürünün iniltisinden ayırt bile edebiliyordum. Önümdeki sandığın üzerinden baktığımda döşemeyi görüyordum. Derken odada bir ışık fark ettim.

İlk başta döşemenin taşına yansıyan parlak bir leke şeklindeydi, sonra gittikçe uzayarak sarı bir çizgi haline geldi. O anda döşemenin taşları usulca yarıldı ve aralarından bir el çıkıverdi. Işığın aydınlattığı döşemeye parmaklarıyla dokunan, kadın elini andıran beyazlıkta bir eldi bu. Bir dakika, belki bir dakikadan da fazla bir süre çarpık parmaklarıyla eli dışarı uzanıverdi. Sonra ortaya çıktığı gibi hızla gözden kayboldu. Taşların arasından sızan donuk ışığın dışında yine karanlığa gömülmüştük. Fakat çok geçmeden, beyaz taşlardan biri, gıcırtılı bir sesle yana doğru kaydırıldı; dört köşeli bir delik ortaya çıktı ve bu delikten bir fener ışığı sızmaya başladı. Aradaki boşluktan, küstah bakışlı, genç bir erkek yüzü çıktı ve çevresine dikkatle baktıktan sonra kendini yukarı çekti. Deliğin her iki tarafından önce birer el, sonra omuzlar, kalça ve dizler göründü. Adam hemen deliğin başında durarak bir eliyle aşağıdan yardımcısını çekti çıkardı; o da kendi gibi esnek ve kısa boyluydu, soluk bir yüzü ve kıpkızıl saçları vardı.

“Herşey yolunda,” diye fısıldadı. “Keskiyle torbaları getirdin değil mi? Allah kahretsin! Atla Archie, atla; kaç; ben burada idare ederim.”

Sherlock Holmes daha önce fırlamış ve adamı yakasından tutmuştu. Diğeri delikten kayboldu, Yırtılan kıyafetin sesini duydum; herifin ceketinin ucu yırtılarak Jones'un elinde kalmıştı. Işık adamın tabanca tutan elini aydınlattı ama o anda Holmes'un av kırbacı adamın bileğinde şakladı ve tabanca yere düştü. “Artık çok geç, John Clay,” dedi Holmes cesurca. “Hiç şansın yok.”

“Görüyorum,” diye cevap verdi adam tam bir kayıtsızlık içinde. “Ama anladığım kadarıyla arkadaşım yakayı kurtarmış. Kaçarken ceketini size hatıra bıraktı galiba.”

“Onu kapıda üç kişi bekliyor.” dedi Holmes.

“Vay canına! Herşeyi çok iyi ayarlamış olduğunuz açıkça görülüyor. Sizi tebrik etmeliyim.”

“Ben de sizi,” diye cevap verdi Holmes. “Kızıl saç fikriniz alışılmadık ve etkiliydi.”

“Az sonra suç ortağını görürsün,” dedi Jones. “Kodese girmek için sabırsızlanıyor. Ellerini uzat da bileziklerini takayım.”

“Şu kirli ellerinizi üstüme sürmemenizi rica edeceğim,” dedi adam, kelepçeler bileklerine takılırken. “Siz daha farkında olmayabilirsiniz ama damarlarımda asil bir kan dolaşıyor. Ayrıca, benimle konuşurken ‘beyefendi' ve ‘lütfen' demeyi ihmal etmemenizi rica ediyorum.” “Pekâlâ,” dedi Jones, alaycı bir şekilde bakarak. “Beyefendi benimle yukarı çıkıp dışarıda bekleyen arabaya binerek karakola kadar gelme nezaketini gösterir miydi acaba?”

“Bak böylesi daha iyi,” dedi Clay neşeyle. Önümüzde saygıyla eğilerek bizi selamladı, sonra dedektifin nezaretinde sessizce gitti.

Mahzenden çıkarken Bay Merryweather söze atıldı: “Bay Holmes bankamızın size nasıl teşekkür edeceğini ve bu zahmetinizi nasıl ödeyeceğimizi gerçekten bilmiyorum. Şimdiye kadar gördüğüm en büyük banka soygunu girişimini mükemmel bir şekilde tespit ederek önlediniz.”

“Bay John Clay'le halletmem gereken bir iki hesabım daha var,” dedi Holmes. “Yaptığım bir-iki ufak masraf dışında bankanızın bana para ödemesine gerek yok. Ben zaten Kızıl Saçlılar Kulübü'nün garip hikâyesini çözerek ve böyle benzersiz bir deneyim yaşayarak fazlasıyla ödüllendirilmiş oldum.” Ertesi sabah Baker Sokağı'nda sabahın ilk saatlerinde viski-sodamızı yudumlarken, “Görüyorsun ya Watson,” dedi Holmes, “gerek bu fantastik kulüp ilanının, gerekse ansiklopedi kopyalama meselesinin, bu pek zeki olmayan rehinciyi günde birkaç saat ayak altından çıkarmak için uydurulmuş olduğunu daha başından anlamıştım. Gerçekten garip bir yol ama herhalde daha iyisini bulamazlardı. Hiç şüphesiz bu fikir, dahi Clay'in aklına suç ortağının saç renginden gelmiş olmalı. Rehinci için haftada 4 sterlin, binlerle oynayan bu adamlar için önemsiz bir yemdi. Birlikte ilanı verdikten sonra, biri geçici çıraklık rolünü, diğeri de işveren rolünü oynayarak rehincinin sabahları ortalıkta görünmemesini sağladılar. Çırağın yarım maaşa çalışmayı kabul ettiğini ilk duyduğumda, bu işe girmesini paradan başka bir amaca bağlamak gerektiğini anlamıştım.”

“Peki, amacın ne olduğunu nasıl tahmin ettin?”

“Evde bir kadın olsaydı başka türlü bir entrika olmalı diye düşünebilirdim. Ama böyle şey yoktu. Adamın sadece küçük bir dükkânı vardı ve evinde böyle ince hazırlıklara ve harcamalara değecek cinsten eşya, para falan da yoktu. O halde evin dışında birşeyler olmalıydı. Ama nasıl bir şey? Bir an için çırağın fotoğraf tutkunluğu,bodruma inişi hatırıma geldi. Bodrum katı… İşte bu! Karmaşık meselenin cevabı orada saklıydı. Bu gizemli çırağı sorup soruşturdum ve Londra'nın en soğukkanlı, en cesur suçlularından biriyle karşı karşıya olduğumu öğrendim. Çırak bodrumda, daha doğrusu mahzende birşeyler yapıyordu; hem de aylar boyunca, günde bir iki saatlik bir şey. Düşündüm; bu ne olabilirdi? Olsa olsa o evden diğer bir binaya giden bir tünel kazmak.

“Seninle olay yerine gittiğimizde buraya kadarını biliyordum. Bastonumla kaldırıma vurunca sen şaşırmıştın.. Mahzenin öne mi yoksa arkaya doğru mu genişletildiğini öğrenmek için yaptım bunu. Öne doğru değildi. Sonra zili çaldım ve tam beklediğim gibi, kapıyı çırak açtı. Daha önce de birkaç kez karşıma çıkmıştı ama hiç göz göze gelmemiştik. Yüzüne pek bakmadım bile. Görmek istediğim dizleriydi. Ne kadar yıpranmış, kırışmış ve lekeli olduklarını sen de fark etmişsindir herhalde. Bu hali, saatler süren köstebekliğini gösteriyordu. Geriye tek bir soru kalmıştı, bunu ne için yaptıkları. Köşeyi döndüğümde City and Suburban Bankası'nın dostumuzun eviyle sırt sırta olduğunu gördüm. Artık problemi çözdüğümden emindim. Sen konserden eve dönerken, ben hem Scotland Yard'ı hem de banka müdürünü aradım; sonrasında neler olduğunu biliyorsun.” “Peki, soygunu bu gece yapacaklarını nereden anladın?” diye sordum.

“Kulüp bürosunu kapatmış olmaları, artık Bay Jabez Wilson'in varlığını önemsemediklerini gösteriyordu, senin anlayacağın tünel tamamlanmıştı. Ama bir an önce tüneli kullanmaları gerekiyordu, çünkü altın külçelerinin er ya da geç götürüleceğini biliyorlardı. Cumartesi bunun için en uygun gündü çünkü kaçmaları için onlara iki gün kazandırırdı.İşte bu nedenle onların bu gece geleceklerine emindim.”

“Şahane bir çözüm!” diye atıldım, hayranlık duygumu daha fazla bastıramayarak. “Uzun bir zincir ama her halkası yerine oturuyor.”

“Bu düşünce oyunu beni can sıkıntısından da kurtardı,” diye cevap verdi esneyerek. “Ama ne yazık ki bu sıkıntının yine üstüme çökmeye başladığını hissediyorum. Bütün hayatım, geçim sıkıntısı denen şeyden kaçmakla geçiyor. Böyle ufak tefek problemler bana bu konuda yardımcı oluyor.”

“Öte yandan insanlığın hayrına çalışıyorsun,” dedim.

Omuzlarını silkti. “E, belki de öyle, yaptıklarım pek de değersiz sayılmaz galiba. Ne demiş Gustave Flaubert, George Sand'a yazdığı mektupta: ‘L'homme c'est ııırien - l'oeuvre c'est tout.”


KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 04

“Yukarıda bir şey yok,” dedi Holmes feneri yukarı kaldırıp çevresine bakarken. "There's nothing up there," said Holmes, holding up the lantern and looking around. “Aşağıda da bir şey yok,” dedi Bay Merryweather, bastonuyla, zemine döşenmiş taşlara vurarak. "There's nothing down there either," said Mr Merryweather with his cane, beating the stones on the floor. Birden şaşkın şaşkın yere eğildi, “Vay canına, çıkan sese bakılırsa aşağısı boş gibi!” dedi. He suddenly bent down in surprise, “Wow, it sounds like it's empty down there!” said.

“Lütfen, biraz daha sessiz olun!” dedi Holmes sert bir şekilde. “Please, be a little quieter!” said Holmes sternly. “Şimdiden bu araştırmanın başarısını tehlikeye soktunuz. “You have already jeopardized the success of this research. Şu sandıklardan birinin üstüne oturup işimize burnunuzu sokmamanızı rica ediyorum.” I beg you not to sit on one of these chests and meddle in our business."

Bay Merryweather, yüzünde kırgın bir ifadeyle sandıklardan birinin üstüne tünedi. Mr Merryweather perched on top of one of the trunks, a grim expression on his face. Holmes ise diz çöktü, bir elinde fener, diğerinde büyüteç, taşların arasındaki çatlakları incelemeye başladı. Holmes knelt down, lantern in one hand and a magnifying glass in the other, examining the cracks in the stones. Birkaç saniye sonra ayaklarının üzerinde doğruldu ve büyütecini cebine koydu. A few seconds later he got up on his feet and put his magnifying glass in his pocket.

“En azından bir saat vaktimiz var,” diye konuşmaya başladı, “çünkü rehinci, rahat yatağına girmeden harekete geçmezler. “We have at least an hour,” he began, “because they won't move until the pawnshop is in his comfortable bed. Sonra da hiç zaman kaybetmeden işe girişecekler, işlerini ne kadar kısa sürede bitirirlerse, kaçmak için de o kadar çok vakitleri olacak. Then they will get down to business in no time, and the sooner they finish their work, the more time they will have to escape. Şu anda doktor, tahmin edebileceğin gibi, Londra'nın en büyük bankalarından birinin mahzenindeyiz. Right now, Doctor, as you can imagine, we are in the cellar of one of London's largest banks. Bay Merryweather genel müdür ve sana Londra'nın büyük hırsızlarının bu mahzenle neden bu kadar ilgilendiklerini açıklayacaktır.” Mr Merryweather is the general manager and will explain to you why the great thieves of London are so interested in this cellar.” “Fransız altınımız yüzünden,” diye fısıldadı müdür. “Because of our French gold,” the manager whispered. “Soygun teşebbüsleri olabileceği konusunda birkaç kez uyarılmıştık zaten.” "We've already been warned several times about possible robbery attempts."

“Fransız altını mı?” “French gold?”

“Evet. Birkaç ay önce sermayemizi güçlendirmek için Fransa Bankası'ndan 30.000 Napolyon altını borç almıştık..İnsanlar, henüz paraları çıkarmadığımızı ve hâlâ mahzende sakladığımızı duydular. A few months ago we borrowed 30,000 Napoleonic gold coins from the Bank of France to bolster our capital. Şu an üstünde oturduğum sandığın içinde, kurşun bölmeler de 2000 Napolyon altını var. Inside the trunk I'm sitting on right now, in the lead chambers, are 2000 Napoleonic gold coins. Şu anki altın rezervimiz normalde tek bir şubede saklanamayacak kadar çok. Our current gold reserves are too large to normally be stored in a single branch. Bu yüzden banka müdürleri bu konuda endişeli.” That's why bank managers are worried about it."

“Çok da haklı oldukları ortaya çıkmış durumda,” diye fikrini belirtti Holmes. “They have turned out to be quite right,” remarked Holmes. “Artık küçük planımızı uygulamaya geçirmenin zamanı geldi. “Now it's time to put our little plan into action. Bir saat içinde kesin sonuca ulaşacağımızı umuyorum. I hope we will reach the final result within an hour. Bu arada, Bay Merryweather, feneri söndürüverin.” In the meantime, Mr. Merryweather, put out the lantern."

“Karanlıkta mı kalacağız yani?” "So we're going to stay in the dark?"

“Korkarım öyle! “I'm afraid so! Yanımda bir deste oyun kâğıdı getirmiştim. I brought a deck of playing cards with me. Dört kişi olduğumuza göre kâğıt oynayabiliriz diye düşünmüştüm, ama rakibimiz hazırlıklarını tamamlamış. I thought we could play cards since there are four of us, but our opponent has finished his preparations. Onun için ışık yakarak riske giremeyiz. We can't risk it by turning on the light. Herşeyden önce pozisyonlarımızı kararlaştırmalıyız. First of all, we have to decide our positions. Bunlar gözü pek adamlardır ve biz her ne kadar onlara nazaran avantajlı durumda olsak da dikkat etmezsek bu işten zararlı çıkabiliriz. These are brave men and although we are in an advantageous position compared to them, if we are not careful, we can come out of this business. Ben şu sandığın arkasına saklanayım, siz de şuradakilerin. Let me hide behind that trunk, and you over there. Ben üstlerine ışık tuttuğum anda hücuma geçeriz. As soon as I shine a light on them, we will attack. Watson, eğer ateş edecek olurlarsa, hiç düşünmeden vur onları.” Watson, if they do shoot, shoot them without hesitation.”

Tabancamı atışa hazır durumda tahta sandığın üzerine koydum, kendim de sandığın arkasına gizlendim. I put my pistol on the wooden crate, ready to shoot, and I myself hid behind the crate. Holmes feneri söndürüp bizi zifiri karanlıkta bıraktı. Holmes extinguished the lantern, leaving us in pitch black. Daha önce böylesi bir karanlığı hiç görmemiştim. I've never seen such darkness before. Sadece kızmış metal kokusu her an için yanmaya hazır lambanın varlığını kanıtlıyordu. Only the smell of hot metal proved the existence of the lamp ready to be lit at any moment. Sinirlerim beklemekten gerilmişti, mahzenin üzerimize birdenbire çöken karanlık, soğuk ve nemli havasında bunaltıcı ve uğursuz bir şey varmış gibiydi. My nerves were tense with the waiting, and there seemed to be something oppressive and ominous in the dark, cold, damp air that had suddenly descended upon us in the cellar.

“Tek bir kaçış yolları var,” diye fısıldadı Holmes. "There is only one escape route," whispered Holmes. “O da evin arkasından Saxe-Coburg Meydanı'na çıkmak. “That's going out from the back of the house to Saxe-Coburg Square. Umarım sizden rica ettiğim şeyleri yerine getirmişsindir, Jones?” I hope you have done what I asked of you, Jones?"

“Ön kapıda bir müfettiş ve iki polis memuru nöbette bekliyor.” “An inspector and two police officers stand guard at the front door.”

“O zaman tüm çıkış yollarını kapattık demektir. “Then it means that we have closed all the way out. Şimdi sessizce bekleyelim.” Now let's wait quietly."

Zaman nasıl da geçmek bilmiyordu. Time did not know how to pass. Sadece bir saat on beş dakika geçmişti, ama bana, sanki gece bitmiş ve şafak sökmeye başlamış gibi gelmişti. Only an hour and fifteen minutes had passed, but it seemed to me as if the night had ended and dawn had begun. Kıpırdanmaktan korktuğum için bacaklarım yorgunluktan kaskatı kesilmişti. My legs were stiff with exhaustion for fear of moving. Sinirlerim o kadar gerilmiş ve kulaklarım o kadar keskinleşmişti ki, sadece yanımdakinin hafif nefes alışlarını duymakla kalmıyor, iri cüsseli Jones ‘un hırıltısını, banka müdürünün iniltisinden ayırt bile edebiliyordum. My nerves were so strained and my ears so sharp that I could not only hear the light breathing of the person next to me, but I could even distinguish the burly Jones's growl from the bank manager's groan. Önümdeki sandığın üzerinden baktığımda döşemeyi görüyordum. When I looked over the chest in front of me, I saw the floor. Derken odada bir ışık fark ettim. Then I noticed a light in the room.

İlk başta döşemenin taşına yansıyan parlak bir leke şeklindeydi, sonra gittikçe uzayarak sarı bir çizgi haline geldi. At first it was in the form of a bright spot reflected on the stone of the pavement, then it grew longer and longer into a yellow line. O anda döşemenin taşları usulca yarıldı ve aralarından bir el çıkıverdi. At that moment, the stones of the pavement parted softly and a hand came out between them. Işığın aydınlattığı döşemeye parmaklarıyla dokunan, kadın elini andıran beyazlıkta bir eldi bu. It was a white hand like a woman's hand, touching the floor illuminated by the light with her fingers. Bir dakika, belki bir dakikadan da fazla bir süre çarpık parmaklarıyla eli dışarı uzanıverdi. For a minute, maybe more than a minute, his hand reached out with crooked fingers. Sonra ortaya çıktığı gibi hızla gözden kayboldu. Then it disappeared as quickly as it appeared. Taşların arasından sızan donuk ışığın dışında yine karanlığa gömülmüştük. We were plunged into darkness again, except for the dim light filtering through the stones. Fakat çok geçmeden, beyaz taşlardan biri, gıcırtılı bir sesle yana doğru kaydırıldı; dört köşeli bir delik ortaya çıktı ve bu delikten bir fener ışığı sızmaya başladı. But soon, one of the white stones was slid sideways with a creaking sound; A square hole appeared and a lantern light began to seep through it. Aradaki boşluktan, küstah bakışlı, genç bir erkek yüzü çıktı ve çevresine dikkatle baktıktan sonra kendini yukarı çekti. An insolent young male face emerged from the space in between, and he pulled himself up after carefully looking around. Deliğin her iki tarafından önce birer el, sonra omuzlar, kalça ve dizler göründü. A hand appeared on either side of the hole, then shoulders, hips, and knees. Adam hemen deliğin başında durarak bir eliyle aşağıdan yardımcısını çekti çıkardı; o da kendi gibi esnek ve kısa boyluydu, soluk bir yüzü ve kıpkızıl saçları vardı. The man immediately stood at the head of the hole and pulled out his assistant from below with one hand; he was short and supple like himself, with a pale face and reddish-brown hair.

“Herşey yolunda,” diye fısıldadı. “Everything is fine,” he whispered. “Keskiyle torbaları getirdin değil mi? “You brought the bags with the chisel, didn't you? Allah kahretsin! God damn it! Atla Archie, atla; kaç; ben burada idare ederim.” Jump Archie, jump; how much; I'll manage here."

Sherlock Holmes daha önce fırlamış ve adamı yakasından tutmuştu. Sherlock Holmes had sprung up earlier and grabbed the man by the collar. Diğeri delikten kayboldu, Yırtılan kıyafetin sesini duydum; herifin ceketinin ucu yırtılarak Jones'un elinde kalmıştı. The other disappeared through the hole, I heard the sound of the torn garment; The tip of the guy's jacket had been torn off, leaving it in Jones' hands. Işık adamın tabanca tutan elini aydınlattı ama o anda Holmes'un av kırbacı adamın bileğinde şakladı ve tabanca yere düştü. The light illuminated the man's hand holding the pistol, but at that moment Holmes' hunting whip snapped at the man's wrist and the pistol fell to the ground. “Artık çok geç, John Clay,” dedi Holmes cesurca. "It's too late now, John Clay," said Holmes boldly. “Hiç şansın yok.”

“Görüyorum,” diye cevap verdi adam tam bir kayıtsızlık içinde. “I see,” the man replied with complete indifference. “Ama anladığım kadarıyla arkadaşım yakayı kurtarmış. “But as I understand it, my friend got away with it. Kaçarken ceketini size hatıra bıraktı galiba.” I think he left you his jacket as a souvenir when he ran away.”

“Onu kapıda üç kişi bekliyor.” dedi Holmes. “Three people are waiting for him at the door.” said Holmes.

“Vay canına! Herşeyi çok iyi ayarlamış olduğunuz açıkça görülüyor. It is obvious that you have arranged everything very well. Sizi tebrik etmeliyim.” I must congratulate you.”

“Ben de sizi,” diye cevap verdi Holmes. "I love you too," answered Holmes. “Kızıl saç fikriniz alışılmadık ve etkiliydi.” “Your idea of red hair was unconventional and effective.”

“Az sonra suç ortağını görürsün,” dedi Jones. “You'll see your accomplice soon,” Jones said. “Kodese girmek için sabırsızlanıyor. “He can't wait to get into the jail. Ellerini uzat da bileziklerini takayım.” Stretch out your hands so I can put on your bracelets.”

“Şu kirli ellerinizi üstüme sürmemenizi rica edeceğim,” dedi adam, kelepçeler bileklerine takılırken. “I'll beg you not to put your dirty hands on me,” the man said as the handcuffs were put on his wrists. “Siz daha farkında olmayabilirsiniz ama damarlarımda asil bir kan dolaşıyor. “You may not realize it yet, but noble blood runs through my veins. Ayrıca, benimle konuşurken ‘beyefendi' ve ‘lütfen' demeyi ihmal etmemenizi rica ediyorum.” Also, I ask that you do not neglect to say 'sir' and 'please' when speaking to me.” “Pekâlâ,” dedi Jones, alaycı bir şekilde bakarak. “Okay,” said Jones, looking sarcastically. “Beyefendi benimle yukarı çıkıp dışarıda bekleyen arabaya binerek karakola kadar gelme nezaketini gösterir miydi acaba?” “I wonder if the gentleman would have the decency to go upstairs with me and get in the car waiting outside and come to the police station?”

“Bak böylesi daha iyi,” dedi Clay neşeyle. “Look, it's better this way,” Clay said cheerfully. Önümüzde saygıyla eğilerek bizi selamladı, sonra dedektifin nezaretinde sessizce gitti. He bowed respectfully in front of us, greeted us, then quietly left, in the custody of the detective.

Mahzenden çıkarken Bay Merryweather söze atıldı: “Bay Holmes bankamızın size nasıl teşekkür edeceğini ve bu zahmetinizi nasıl ödeyeceğimizi gerçekten bilmiyorum. Leaving the cellar, Mr. Merryweather spoke up: “Mr. Holmes, I really don't know how our bank will thank you and how we will repay you for your trouble. Şimdiye kadar gördüğüm en büyük banka soygunu girişimini mükemmel bir şekilde tespit ederek önlediniz.” You perfectly detected and prevented the biggest bank robbery attempt I've ever seen.”

“Bay John Clay'le halletmem gereken bir iki hesabım daha var,” dedi Holmes. “I have a few more accounts to settle with Mr. John Clay,” said Holmes. “Yaptığım bir-iki ufak masraf dışında bankanızın bana para ödemesine gerek yok. “Your bank doesn't need to pay me money, except for one or two small expenses I've made. Ben zaten Kızıl Saçlılar Kulübü'nün garip hikâyesini çözerek ve böyle benzersiz bir deneyim yaşayarak fazlasıyla ödüllendirilmiş oldum.” I have already been greatly rewarded by solving the strange story of the Redhead Club and having such a unique experience.” Ertesi sabah Baker Sokağı'nda sabahın ilk saatlerinde viski-sodamızı yudumlarken, “Görüyorsun ya Watson,” dedi Holmes, “gerek bu fantastik kulüp ilanının, gerekse ansiklopedi kopyalama meselesinin, bu pek zeki olmayan rehinciyi günde birkaç saat ayak altından çıkarmak için uydurulmuş olduğunu daha başından anlamıştım. "You see, Watson," said Holmes, as we sipped our whiskey-soda in the early morning hours of Baker Street the next morning, "you see, Watson, that both this fantastic club flyer and the encyclopedia copying thing were concocted to keep this not-so-clever pawnshop underfoot for several hours a day. I understood from the beginning. Gerçekten garip bir yol ama herhalde daha iyisini bulamazlardı. It's a really weird way, but they couldn't have done better. Hiç şüphesiz bu fikir, dahi Clay'in aklına suç ortağının saç renginden gelmiş olmalı. The idea, no doubt, must have come to Gen Clay's mind from the hair color of his accomplice. Rehinci için haftada 4 sterlin, binlerle oynayan bu adamlar için önemsiz bir yemdi. £4 a week for the pawnshop was insignificant fodder for these guys playing by the thousands. Birlikte ilanı verdikten sonra, biri geçici çıraklık rolünü, diğeri de işveren rolünü oynayarak rehincinin sabahları ortalıkta görünmemesini sağladılar. After posting together, they played the role of temporary apprentice and the other as employer, keeping the pawnshop out of sight in the morning. Çırağın yarım maaşa çalışmayı kabul ettiğini ilk duyduğumda, bu işe girmesini paradan başka bir amaca bağlamak gerektiğini anlamıştım.” When I first heard that the apprentice had agreed to work for half a salary, I realized that he had to tie his job to something other than money.”

“Peki, amacın ne olduğunu nasıl tahmin ettin?” “Well, how did you guess what the purpose was?”

“Evde bir kadın olsaydı başka türlü bir entrika olmalı diye düşünebilirdim. “I would think that if there was a woman in the house, there must have been some other kind of intrigue. Ama böyle şey yoktu. But there was no such thing. Adamın sadece küçük bir dükkânı vardı ve evinde böyle ince hazırlıklara ve harcamalara değecek cinsten eşya, para falan da yoktu. The man had only a small shop, and there was no money or goods in his house that were worth such elaborate preparations and expenditures. O halde evin dışında birşeyler olmalıydı. So there must have been something outside the house. Ama nasıl bir şey? But what is it like? Bir an için çırağın fotoğraf tutkunluğu,bodruma inişi hatırıma geldi. For a moment, I remembered the apprentice's passion for photography, his descent into the basement. Bodrum katı… İşte bu! Basement… That's it! Karmaşık meselenin cevabı orada saklıydı. The answer to the complex issue was hidden there. Bu gizemli çırağı sorup soruşturdum ve Londra'nın en soğukkanlı, en cesur suçlularından biriyle karşı karşıya olduğumu öğrendim. I questioned this mysterious apprentice and learned that I was dealing with one of London's coldest, bravest criminals. Çırak bodrumda, daha doğrusu mahzende birşeyler yapıyordu; hem de aylar boyunca, günde bir iki saatlik bir şey. The apprentice was doing something in the basement, or rather the cellar; and something for an hour or two a day for months. Düşündüm; bu ne olabilirdi? I thought; what could this be? Olsa olsa o evden diğer bir binaya giden bir tünel kazmak. At best, digging a tunnel from that house to another building.

“Seninle olay yerine gittiğimizde buraya kadarını biliyordum. “I knew this far when we went to the crime scene with you. Bastonumla kaldırıma vurunca sen şaşırmıştın.. Mahzenin öne mi yoksa arkaya doğru mu genişletildiğini öğrenmek için yaptım bunu. You were surprised when I hit the pavement with my cane. I did this to find out if the cellar was expanded forward or backward. Öne doğru değildi. It was not forward. Sonra zili çaldım ve tam beklediğim gibi, kapıyı çırak açtı. Then I rang the bell and just as I expected, the apprentice opened the door. Daha önce de birkaç kez karşıma çıkmıştı ama hiç göz göze gelmemiştik. We had met a few times before, but we had never met eye to eye. Yüzüne pek bakmadım bile. I didn't even look at his face. Görmek istediğim dizleriydi. It was his knees that I wanted to see. Ne kadar yıpranmış, kırışmış ve lekeli olduklarını sen de fark etmişsindir herhalde. You must have noticed how worn, wrinkled and stained they are. Bu hali, saatler süren köstebekliğini gösteriyordu. This state of affairs showed his mole, which lasted for hours. Geriye tek bir soru kalmıştı, bunu ne için yaptıkları. Only one question remained, why did they do this? Köşeyi döndüğümde City and Suburban Bankası'nın dostumuzun eviyle sırt sırta olduğunu gördüm. I turned the corner and saw the City and Suburban Bank back to back with our friend's house. Artık problemi çözdüğümden emindim. Now I was sure that I had solved the problem. Sen konserden eve dönerken, ben hem Scotland Yard'ı hem de banka müdürünü aradım; sonrasında neler olduğunu biliyorsun.” While you were driving home from the concert, I called both Scotland Yard and the bank manager; You know what happened next.” “Peki, soygunu bu gece yapacaklarını nereden anladın?” diye sordum. “Well, how did you know they were going to do the robbery tonight?” I asked.

“Kulüp bürosunu kapatmış olmaları, artık Bay Jabez Wilson'in varlığını önemsemediklerini gösteriyordu, senin anlayacağın tünel tamamlanmıştı. “The fact that they had closed the club office showed that they no longer cared about Mr. Jabez Wilson's existence, you see, the tunnel was complete. Ama bir an önce tüneli kullanmaları gerekiyordu, çünkü altın külçelerinin er ya da geç götürüleceğini biliyorlardı. But they had to use the tunnel as soon as possible, because they knew that sooner or later the gold nuggets would be taken away. Cumartesi bunun için en uygun gündü çünkü kaçmaları için onlara iki gün kazandırırdı.İşte bu nedenle onların bu gece geleceklerine emindim.” Saturday was the best day for this because it would give them two days to escape. That's why I was sure they would come tonight.”

“Şahane bir çözüm!” diye atıldım, hayranlık duygumu daha fazla bastıramayarak. “An amazing solution!” I snapped, unable to suppress my admiration any longer. “Uzun bir zincir ama her halkası yerine oturuyor.” "It's a long chain, but every link fits."

“Bu düşünce oyunu beni can sıkıntısından da kurtardı,” diye cevap verdi esneyerek. “This game of thought also saved me from boredom,” he replied with a yawn. “Ama ne yazık ki bu sıkıntının yine üstüme çökmeye başladığını hissediyorum. “But unfortunately I feel that this distress is starting to come down on me again. Bütün hayatım, geçim sıkıntısı denen şeyden kaçmakla geçiyor. My whole life has been spent running away from what is called livelihood. Böyle ufak tefek problemler bana bu konuda yardımcı oluyor.” Small problems like this help me with that.”

“Öte yandan insanlığın hayrına çalışıyorsun,” dedim. “On the other hand, you are working for the benefit of humanity,” I said.

Omuzlarını silkti. He shrugged. “E, belki de öyle, yaptıklarım pek de değersiz sayılmaz galiba. “Well, maybe it is, I guess what I've done is not worthless. Ne demiş Gustave Flaubert, George Sand'a yazdığı mektupta: ‘L'homme c'est ııırien - l'oeuvre c'est tout.” What did Gustave Flaubert say in his letter to George Sand: 'L'homme c'est irrien - l'oeuvre c'est tout'.