×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.


image

Book - Kızıl Saçlılar Kulübü - Arthur Conan Doyle, KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 01

KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 01

Geçen yılın sonbaharında bir gün dostum Sherlock Holmes'u ziyaret ettim.Onu, kızıl saçlı, parlak yüzlü, güçlü yapılı, yaşlıca bir adamla koyu bir sohbete dalmış halde buldum. Rahatsız ettiğim için özür dileyerek odadan çıkmak üzereydim ki, Holmes aniden beni odaya çekti ve arkamdan kapıyı kapattı.

“Bundan daha iyi bir zamanda gelemezdin dostum Watson,” dedi içtenlikle.

“Meşgul olduğunu düşündüm.”

“Öyleyim. Hem de çok.”

“Öyleyse yan odada bekleyeyim.”

“Olmaz.” Misafirine döndü: “Bay Wilson, bu beyefendi benim dostum ve meslektaşım olup bugüne kadar başarıyla sonuçlandırdığım vakaların pek çoğunda bana yardım etmiştir; hiç şüphem yok ki sizin meselenizde de aynı şekilde bize çok faydası dokunacaktır.”

Ciddi görünüşlü adam oturduğu yerden yarı kalkarak belli belirsiz bir selam verdi ve şişkin göz kapaklarının çevrelediği küçük gözleriyle beni süzmeye başladı.

“Kanepeye oturmaz mısınız,” dedi Holmes, koltuğuna gömülerek; düşünceli olduğu zamanlarda yaptığı gibi parmaklarını uçuca getirdi.

“Senin de benim gibi, günlük hayatın sıradanlığının dışındaki garipliklerden hoşlandığını biliyorum sevgili Watson. Öyle olmasa benim küçük maceralarımı, darılma ama, biraz da süsleyerek anlatmaya heves etmezdin.”

“Senin maceraların bana her zaman olağanüstü ilginç gelmiştir,” dedim.

“Geçen gün, Bayan Mary Sutherland'in o çok basit problemiyle karşılaştığımızda,acayip izlenimler ve olağanüstü kombinasyonlar için hayatın kendisine bakmamız gerektiğini, çünkü hayatın, her zaman hayal gücünün ötesinde örnekler sunduğunu söylediğimi hatırlıyorsundur.”

“Hâlâ şüpheyle karşıladığım bir düşünce.”

“Buna eminim doktor, fakat şimdi sana sıralayacağım gerçekleri duyunca bu kararından vazgeçecek ve benim haklı olduğumu göreceksin. Şimdi gelelim bugünkü hikâyeye; Bay Jabez Wilson bu sabah bana geldi ve uzun zamandır dinlediğim en garip hikâyelerinden birini anlatmaya başladı. Böyle şeylerin büyük değil, küçük suçlarda görüldüğünü, hatta bazen ortada gerçekten bir suç olup olmadığının bile şüpheli olduğunu söylediğimi daha önceden duymuşsundur. Şimdiye kadar anlatılanlardan bir suçun söz konusu olup olmadığını söylemem imkânsız, fakat olayların gidişatı çok ilginç. Zahmet olmazsa Bay Wilson, hikâyenizi bir kez daha başından anlatabilir misiniz? Bunu sadece dostum Dr. Watson da duysun diye değil, bu garip hikâyenin en ince ayrıntılarını tekrar gözden geçirebileyim diye de istiyorum. Normalde bir olayın gidişatını dinlediğimde hafızamdaki bir sürü benzer vakayla kıyaslayıp tamamlarım. Ama bu seferki hikâyenin bir benzerini ne gördüm ne de duydum.”

İri yarı müşteri, sanki biraz da gururla, göğsünü kabarttı ve paltosunun cebinden kirlenmiş ve kırışmış bir gazete çıkardı. Gazeteyi dizlerinin üzerine yayarak ilan köşesine bakarken ben de dikkatimi onun üstünde topladım ve dostumun yaptığı gibi, kıyafetiyle tavırlarından ipuçları çıkarmaya koyuldum.

İncelememden fazla bir şey çıkaramadığımı itiraf etmeliyim. Konuğumuz her gün rastlanan tipik bir İngiliz tüccarının bütün özelliklerini göstermekteydi: göbek bağlamış, kibirli ve ağır kanlı. Üstünde, fazlasıyla bol, kareli bir pantolon ve önü iliklenmemiş, pek temiz olmayan bir ceket vardı. Pasaklı yeleğinde, pirinçten bir zincirle tutturulmuş köşeli bir metal parçası, süs olarak sallanıyordu. Eskimiş silindir şapkası ve kadife yakalı solmuş kahverengi paltosu, yanındaki sandalyede duruyordu. Parlak kızıl saçlarının yanı sıra kederli ve mutsuz yüz ifadesinin dışında adamda dikkat çekici pek bir şey bulamamıştım.

Sherlock Holmes çabalarımı fark ederek bana bir göz attı ve meraklı bakışlarım üzerine gülerek kafasını salladı. “Beyefendinin bir zamanlar bilek gücüyle çalıştığı, enfiye çektiği, mason olduğu, Çin'e gittiği ve son zamanlarda çok yazı yazdığı dışında söyleyebileceğim başka birşey yok.”

Bay Jabez Wilson şaşkınlıkla oturduğu yerden fırladı; işaret parmağıyla gazeteyi gösterirken bakışlarını dostuma çevirdi.

“Tanrı aşkına Bay Holmes, bütün bunları nasıl bildiniz?” diye sordu. “Mesela ellerimle çalıştığımı nasıl anladınız? Gerçekten de iş hayatına bir gemi marangozu olarak başladım.”

“Elleriniz sizi ele veriyor, beyefendi. Sağ eliniz sol elinizden epeyce büyük. Onunla çalışmışsınız ve kaslarınız da ona göre gelişmiş.”

“Peki,ya enfiye, ya masonluk?”

“Birliğinizin katı kurallarına karşı gelmek istemem ama göğsünüzdeki rozet bunu gösteriyor.”

“Aa elbette, nasıl da unutmuşum. Peki ya çok yazı yazdığımı?”

“Ceketinizin sağ ön kolu öylesine parlak ki, ayrıca sol kolunuzun dirseğe kadar olan kısmı dümdüz; demek ki kolunuzu devamlı masaya dayamışsınız.”

“Peki, Çin?”

“Sağ bileğinizin hemen üstündeki balık motifli dövmeyi sadece Çin'de yaparlar. Dövmeler üzerine küçük bir çalışma yapmıştım, hatta çalışmam, bu konuyla ilgili literatüre bile girdi. Balığın yüzgeçleri üzerindeki zarif pembelik tamamen Çin'e özgü. Ayrıca saatinizin zincirinin ucunda bir Çin parasının sallandığını görünce hiç şüphem kalmadı.”

Bay Jabez Wilson kahkahalarla güldü. “Ben de sandım ki...” dedi. “Önce yaptığınızın dahice olduğunu sanmıştım, meğer çok basitmiş.”

“Wayson,” dedi Holmes, “şimdi düşünüyorum da, her şeyi olduğu gibi anlatmak hata. Ornne ignotum pro magnifico diye bir söz vardır, bilirsin. Böyle açık sözlü olmaya devam edersem, küçük şöhretim sönecek. Neyse, bize ilanı gösterebilir misiniz Bay Wilson?”

“Evet zaten bulmuştum,” diye cevap verdi, kızarmış kalın parmağını sütunun üzerinde tutarak. “İşte burada. Herşey bununla başladı. Buyrun kendiniz okuyun bayım.”

Gazeteyi alarak okumaya başladım:

“Kızıl Saçlılar Kulübü'nden duyurulur: Lübnan doğumlu, Amerika'nın Pennsylvania eyaletine yerleşmiş merhum Ezekiah Hopkins' in vasiyeti ve isteği üzerine, haftada 4 sterline çalışabilecek bir kulüp üyesi aranmaktadır. Bu ilan, vücudu ve zihni sağlam, yirmi bir yaşından büyük, kızıl saçlı tüm erkeklere açıktır. Başvurular, pazartesi saat on birde, Pope's Court, Fleet Sokağındaki Kulüp binasında Duncan Ross'a şahsen yapılacaktır.”

“Bu da ne demek?” diye söze girdim, bu garip ilanı ikinci kez okuduktan sonra.

Holmes, keyfi yerinde olduğu zamanlar yaptığı gibi, koltuğuna gömülmüş kıkırdıyordu.

“Alışılmadık bir şey, değil mi?” dedi. “Şimdi, Bay Wilson, bize kendinizden,ailenizden ve bu ilanın hayatınızda yol açtığı değişikliklerden bahsedin. Doktor, sen şu gazetenin adını ve tarihini bir yere kaydediver.”

“27 Nisan 1890 tarihli The Morning Chronicle. Tam iki ay önceki gazete.”

“Çok güzel. Evet, Bay Wilson?”

“Size de anlattığım gibi, Bay Sherlock Holmes,” dedi Jabez Wilson, alnındaki terleri silerek, “Coburg Meydanı'nda şehire yakın küçük bir rehinci dükkânım var. İşim öyle büyük değildir, son yıllarda ancak geçinebilecek kadar kazanıyorum. Eskiden iki yardımcım vardı ama artık sadece bir tane var. Onun da maaşını ödemekte zorluk çekiyorum; mesleği öğrenmek için yarım maaşla çalışıyor.”

“Bu meraklı gencin adı ne?” diye sordu Sherlock Holmes.

“Adı Vincent Spaulding ve o kadar da genç değil aslında. Yaşını tahmin etmek kolay değil. Ondan daha yetenekli bir çırak bulamazdım herhalde. Ona verebildiğimin iki katını kolaylıkla kazanabilir aslında. Ama sonuçta o halinden memnunsa neden aklına böyle şeyler sokayım ki?”

“Sahiden neden yapasınız ki? Piyasa fiyatından daha düşük bir maaşa çalışan bir elemanınız olduğu için şanslısınız. Böyle ucuz işçi bulmak bugün için hiç de kolay değil. Şu sizin çırak da aynen şu ilan gibi ilginç geldi bana.”

“Ah, onun da bazı kusurları var tabii,” dedi Bay Wilson. “Onun kadar fotoğraf delisi biri yoktur herhalde. İşinde kendini geliştireceği yerde eline fotoğraf makinesini aldığı gibi dışarı fırlar veya resimlerini tabetmek için, tavşanın deliğine girdiği gibi bodruma iner ve bir daha da çıkmaz. En büyük kusuru bu. Bunun dışında kendisi iyi bir yardımcıdır. İçinde hiç kötülük yoktur.”

“Hâlâ sizinle çalışıyor sanırım.”

“Evet, beyefendi. Bir o, bir de ara sıra yemek yapıp ortalığı temizleyen on dört yaşında bir kız. Evimdeki bütün insanlar bunlar. Ben dulum ve hiç çocuğum olmadı. Üçümüz sessiz sakin yaşayıp gidiyoruz; başımızı sokacak bir evimiz var; eh, borçlarımızı da ödeyebiliyoruz, bundan iyisi can sağlığı. Ama birden şu ilan çıkıverdi karşımıza. Tam sekiz hafta önce Spaulding elinde bu gazeteyle büroya gelip şöyle dedi:

“ ‘Keşke kızıl saçlı olsaydım, Bay Wilson.'

“ ‘O niye?' diye sordum.

“ ‘Bakın,' dedi, ‘Kızıl Saçlılar Kulübü yeni bir iş ilanı daha vermiş. Oldukça iyi bir maaş veriyorlar ve anladığım kadarıyla hâlâ eleman açıkları var. Adamlar ellerindeki parayı nereye harcayacaklarını bilemiyorlar herhalde. Ah, saçımı kızıla boyatabilsem! O zaman hiç düşünmeden atlardım bu işe.'

‘Bu kulüp de neyin nesi?' diye sordum.

Görüyorsunuz ya, Bay Holmes, ben evine bağlı bir insanım. O yüzden işim evimde; isterim ki, ben işin peşinden koşacağıma iş benim ayağıma gelsin. Bu nedenle bazen haftalarca evin kapısından öteye adım atmadığım olur. Dışarıda neler olup bittiğinden pek haberim olmuyor, dolayısıyla böyle haberleri dinlemek hoşuma gidiyor. Neyse...

“ ‘Kızıl Saçlılar Kulübü'nü duymadınız mı?' diye hayretle sordu çırağım, gözlerini iri iri açarak.

“ ‘Hiç duymadım.'

“ ‘Bu geçekten garip biliyor musunuz, çünkü siz bu iş için biçilmiş kaftansınız.'

“ ‘Peki, ne ödüyorlarmış?' diye sordum.

“ ‘Yılda bir ki yüz, ama iş çok kolay, bu arada kendi işinize de devam edebilirsiniz.'

“Nasıl kulak kabarttığımı tahmin edersiniz; birkaç yıldır işlerim pek iyi gitmiyordu ve yılda birkaç yüz sterlin, durumumu düzeltmeye yeterdi.

“ ‘Bana herşeyi anlat,' dedim.

“ ‘Bakın,' dedi ilanı göstererek, ‘kendiniz görün, Kulüp bir eleman arıyor, başvuracağınız adres de burada yazılı. Kulüp, bildiğim kadarıyla, Ezekiah Hopkins adında tuhaf bir Amerikalı milyoner tarafından kurulmuş. Kendisi de kızıl saçlı olduğu için bütün kızıl saçlılara büyük bir sempatisi varmış; bu yüzden öldükten sonra mirasının kızıl saçlı insanlara kolaylık sağlamayı amaçlayan bir vakıf kurulmasında kullanılmasını vasiyet etmiş. Duyduğum kadarıyla maaş çok iyi, iş de çok kolaymış.'

“ ‘Fakat,' dedim, ‘o zaman milyonlarca kızıl saçlı müracaat edecektir. ‘ “ ‘Hiç de öyle değil,' diye cevap verdi. ‘Zaten bu ilanlar, Londralı erkeklerle sınırlı. Çünkü bu Amerikalı, iş hayatına gençken Londra'da başlamış ve vefa borcunu böyle ödemek istemiş. Hatta söylenenlere göre, saçın açık veya koyu kızıl olması yetmiyormuş, sizinki gibi parlak kırmızı olması gerekiyormuş. Eh Bay Wilson, niyetiniz varsa oraya bir gitmeniz yeterli olacaktır bence. Ama birkaç yüz sterlin için değmez diye düşünürseniz o zaman başka.'

“Sizin de gördüğünüz gibi baylar, saçlarım hem gür, hem de kıpkızıl. Bu nedenle seçmelerde benimle yarışacak kimse olamazdı. Vincent Spaulding bu konuda çok şey biliyor gibiydi; belki bana faydalı olabilirdi. Buz yüzden kepenkleri kapatıp benimle gelmesini söyledim. Bir gün çalışmamak onun da işine gelmişti. Böylece dükkanı kapayıp ilanda verilen adrese doğru yola çıktık.


KIZIL SAÇLILAR KULÜBÜ - 01 RED HAIR CLUB - 01 CLUBE VERMELHO - 01 КЛУБ КРАСНЫХ ВОЛОС - 01

Geçen yılın sonbaharında bir gün dostum Sherlock Holmes'u ziyaret ettim.Onu, kızıl saçlı, parlak yüzlü, güçlü yapılı, yaşlıca bir adamla koyu bir sohbete dalmış halde buldum. Eines Tages im Herbst letzten Jahres besuchte ich meinen Freund Sherlock Holmes und fand ihn in ein Gespräch mit einem älteren Mann mit roten Haaren, einem strahlenden Gesicht und einem kräftigen Körperbau vertieft. One day in the fall of last year, I visited my friend Sherlock Holmes. I found him deep in conversation with an older man with red hair, a bright face, and a strong build. Certo dia, no outono do ano passado, visitei meu amigo Sherlock Holmes e o encontrei conversando com um homem mais velho de cabelo ruivo, rosto brilhante e constituição forte. Rahatsız ettiğim için özür dileyerek odadan çıkmak üzereydim ki, Holmes aniden beni odaya çekti ve arkamdan kapıyı kapattı. I was about to leave the room, apologizing for the inconvenience when Holmes suddenly pulled me into the room and closed the door behind me. Eu estava prestes a sair da sala, pedindo desculpas pelo inconveniente, quando Holmes de repente me puxou para dentro da sala e fechou a porta atrás de mim.

“Bundan daha iyi bir zamanda gelemezdin dostum Watson,” dedi içtenlikle. “You couldn't have come at a better time than this, my friend Watson,” he said sincerely. "Você não poderia ter vindo em melhor hora do que esta, meu amigo Watson", disse ele com sinceridade.

“Meşgul olduğunu düşündüm.” “I thought you were busy.”

“Öyleyim. “I am. Hem de çok.” A lot indeed."

“Öyleyse yan odada bekleyeyim.” “Then let me wait in the next room.”

“Olmaz.” Misafirine döndü: “Bay Wilson, bu beyefendi benim dostum ve meslektaşım olup bugüne kadar başarıyla sonuçlandırdığım vakaların pek çoğunda bana yardım etmiştir; hiç şüphem yok ki sizin meselenizde de aynı şekilde bize çok faydası dokunacaktır.” "Impossible." He turned to his guest: “Mr. Wilson, this gentleman is my friend and colleague and has helped me with many of the cases I have successfully concluded; I have no doubt that it will be of great help to us in your case as well.”

Ciddi görünüşlü adam oturduğu yerden yarı kalkarak belli belirsiz bir selam verdi ve şişkin göz kapaklarının çevrelediği küçük gözleriyle beni süzmeye başladı. The serious-looking man half got up from his seat, gave a faint salute and began to look at me with his small eyes surrounded by puffy eyelids.

“Kanepeye oturmaz mısınız,” dedi Holmes, koltuğuna gömülerek; düşünceli olduğu zamanlarda yaptığı gibi parmaklarını uçuca getirdi. “Won't you sit on the sofa,” Holmes said, sinking into his seat; he pulled his fingers aside as he did when he was thoughtful.

“Senin de benim gibi, günlük hayatın sıradanlığının dışındaki garipliklerden hoşlandığını biliyorum sevgili Watson. “I know you, like me, enjoy the quirks of everyday life, my dear Watson. Öyle olmasa benim küçük maceralarımı, darılma ama, biraz da süsleyerek anlatmaya heves etmezdin.” Otherwise, you wouldn't be eager to tell about my little adventures, don't be offended, but with a little embellishment."

“Senin maceraların bana her zaman olağanüstü ilginç gelmiştir,” dedim. "Your adventures have always been extraordinarily interesting to me," I said.

“Geçen gün, Bayan Mary Sutherland'in o çok basit problemiyle karşılaştığımızda,acayip izlenimler ve olağanüstü kombinasyonlar için hayatın kendisine bakmamız gerektiğini, çünkü hayatın, her zaman hayal gücünün ötesinde örnekler sunduğunu söylediğimi hatırlıyorsundur.” "You remember the other day, when we came across that very simple problem of Miss Mary Sutherland, I said that we need to look at life itself for bizarre impressions and extraordinary combinations, because life always offers examples beyond imagination."

“Hâlâ şüpheyle karşıladığım bir düşünce.” "It's still a thought I doubt."

“Buna eminim doktor, fakat şimdi sana sıralayacağım gerçekleri duyunca bu kararından vazgeçecek ve benim haklı olduğumu göreceksin. “I'm sure of that, doctor, but when you hear the facts I will list for you now, you will abandon this decision and see that I am right. Şimdi gelelim bugünkü hikâyeye; Bay Jabez Wilson bu sabah bana geldi ve uzun zamandır dinlediğim en garip hikâyelerinden birini anlatmaya başladı. Now let's come to today's story; Mr. Jabez Wilson came to me this morning and began to tell me one of the strangest stories I've heard in a long time. Böyle şeylerin büyük değil, küçük suçlarda görüldüğünü, hatta bazen ortada gerçekten bir suç olup olmadığının bile şüpheli olduğunu söylediğimi daha önceden duymuşsundur. You may have heard before I said that such things happen in minor crimes, not big, and sometimes it is even suspicious whether it is really a crime or not. Şimdiye kadar anlatılanlardan bir suçun söz konusu olup olmadığını söylemem imkânsız, fakat olayların gidişatı çok ilginç. It is impossible for me to say from what has been told so far whether there is a crime or not, but the course of events is very interesting. Zahmet olmazsa Bay Wilson, hikâyenizi bir kez daha başından anlatabilir misiniz? If you don't mind, Mr. Wilson, could you tell your story from the beginning once again? Bunu sadece dostum Dr. Watson da duysun diye değil, bu garip hikâyenin en ince ayrıntılarını tekrar gözden geçirebileyim diye de istiyorum. Only my friend Dr. I want Watson not to hear it, but so that I can revisit the finest details of this strange story. Normalde bir olayın gidişatını dinlediğimde hafızamdaki bir sürü benzer vakayla kıyaslayıp tamamlarım. Normally, when I listen to the course of an event, I compare it to many similar cases in my memory and complete it. Ama bu seferki hikâyenin bir benzerini ne gördüm ne de duydum.” But I have neither seen nor heard a similar story this time.”

İri yarı müşteri, sanki biraz da gururla, göğsünü kabarttı ve paltosunun cebinden kirlenmiş ve kırışmış bir gazete çıkardı. The burly customer, with some pride, puffed up his chest and pulled a soiled and crumpled newspaper from his coat pocket. Gazeteyi dizlerinin üzerine yayarak ilan köşesine bakarken ben de dikkatimi onun üstünde topladım ve dostumun yaptığı gibi, kıyafetiyle tavırlarından ipuçları çıkarmaya koyuldum. Spreading the newspaper on his knees and looking at the advertisement corner, I concentrated my attention on him and, as my friend did, began to draw clues from his attitude with his outfit.

İncelememden fazla bir şey çıkaramadığımı itiraf etmeliyim. I must admit that I couldn't get much out of my review. Konuğumuz her gün rastlanan tipik bir İngiliz tüccarının bütün özelliklerini göstermekteydi: göbek bağlamış, kibirli ve ağır kanlı. Our guest showed all the characteristics of a typical everyday English merchant: navel, arrogant and slow-blooded. Üstünde, fazlasıyla bol, kareli bir pantolon ve önü iliklenmemiş, pek temiz olmayan bir ceket vardı. He was wearing overly loose, check trousers and a not-so-clean jacket with a button-down front. Pasaklı yeleğinde, pirinçten bir zincirle tutturulmuş köşeli bir metal parçası, süs olarak sallanıyordu. An angular piece of metal, fastened with a brass chain, hung as an ornament on his scruffy vest. Eskimiş silindir şapkası ve kadife yakalı solmuş kahverengi paltosu, yanındaki sandalyede duruyordu. His worn top hat and faded brown coat with a velvet collar lay on the chair next to him. Parlak kızıl saçlarının yanı sıra kederli ve mutsuz yüz ifadesinin dışında adamda dikkat çekici pek bir şey bulamamıştım. Apart from his bright red hair and his sad and unhappy expression, I couldn't find anything remarkable about the man.

Sherlock Holmes çabalarımı fark ederek bana bir göz attı ve meraklı bakışlarım üzerine gülerek kafasını salladı. Noticing my efforts, Sherlock Holmes glanced at me and shook his head, laughing at my inquisitive gaze. “Beyefendinin bir zamanlar bilek gücüyle çalıştığı, enfiye çektiği, mason olduğu, Çin'e gittiği ve son zamanlarda çok yazı yazdığı dışında söyleyebileceğim başka birşey yok.” “There's nothing else I can say, except that the gentleman once worked with wrist strength, took snuff, became a mason, went to China, and has been writing a lot lately.”

Bay Jabez Wilson şaşkınlıkla oturduğu yerden fırladı; işaret parmağıyla gazeteyi gösterirken bakışlarını dostuma çevirdi. Mr. Jabez Wilson sprang from his seat in surprise; Pointing at the newspaper with his index finger, he turned his gaze to my friend.

“Tanrı aşkına Bay Holmes, bütün bunları nasıl bildiniz?” diye sordu. "For God's sake, Mr. Holmes, how did you know all this?" asked. “Mesela ellerimle çalıştığımı nasıl anladınız? “For example, how did you know that I work with my hands? Gerçekten de iş hayatına bir gemi marangozu olarak başladım.” I really started my career as a ship carpenter.”

“Elleriniz sizi ele veriyor, beyefendi. “Your hands are betraying you, sir. Sağ eliniz sol elinizden epeyce büyük. Your right hand is considerably larger than your left hand. Onunla çalışmışsınız ve kaslarınız da ona göre gelişmiş.” You worked with it and your muscles developed accordingly.”

“Peki,ya enfiye, ya masonluk?” “Well, what about snuff or Freemasonry?”

“Birliğinizin katı kurallarına karşı gelmek istemem ama göğsünüzdeki rozet bunu gösteriyor.” "I don't mean to go against your guild's strict rules, but the badge on your chest shows it."

“Aa elbette, nasıl da unutmuşum. “Oh sure, how I forgot. Peki ya çok yazı yazdığımı?” What about that I write a lot?”

“Ceketinizin sağ ön kolu öylesine parlak ki, ayrıca sol kolunuzun dirseğe kadar olan kısmı dümdüz; demek ki kolunuzu devamlı masaya dayamışsınız.” “The right forearm of your jacket is so shiny, and your left arm is straight up to the elbow; it means you have your arm on the table all the time.”

“Peki, Çin?” “Well, China?”

“Sağ bileğinizin hemen üstündeki balık motifli dövmeyi sadece Çin'de yaparlar. “The fish motif tattoo just above your right wrist is made only in China. Dövmeler üzerine küçük bir çalışma yapmıştım, hatta çalışmam, bu konuyla ilgili literatüre bile girdi. I did a little work on tattoos, and my work even got into the literature on the subject. Balığın yüzgeçleri üzerindeki zarif pembelik tamamen Çin'e özgü. The delicate pinkness on the fish's fins is completely Chinese. Ayrıca saatinizin zincirinin ucunda bir Çin parasının sallandığını görünce hiç şüphem kalmadı.” Also, when I saw a Chinese coin dangling from the end of your watch chain, I had no doubts.”

Bay Jabez Wilson kahkahalarla güldü. Mr Jabez Wilson laughed out loud. Jabez Wilson riu alto. “Ben de sandım ki...” dedi. “I thought so…” he said. “Önce yaptığınızın dahice olduğunu sanmıştım, meğer çok basitmiş.” “At first I thought what you did was ingenious, but it turned out to be very simple.”

“Wayson,” dedi Holmes, “şimdi düşünüyorum da, her şeyi olduğu gibi anlatmak hata. "Wayson," said Holmes, "I think it's a mistake to tell things as they are. Ornne ignotum pro magnifico diye bir söz vardır, bilirsin. There's a saying called Ornne ignotum pro magnifico, you know. Böyle açık sözlü olmaya devam edersem, küçük şöhretim sönecek. If I keep being outspoken like this, my little reputation will fade. Neyse, bize ilanı gösterebilir misiniz Bay Wilson?” Anyway, can you show us the flyer, Mr. Wilson?"

“Evet zaten bulmuştum,” diye cevap verdi, kızarmış kalın parmağını sütunun üzerinde tutarak. “Yes, I already did,” he replied, holding his thick reddened finger over the pillar. “İşte burada. "Here it is. Herşey bununla başladı. It all started with this. Buyrun kendiniz okuyun bayım.” Please read it yourself, sir."

Gazeteyi alarak okumaya başladım: I took the newspaper and began to read:

“Kızıl Saçlılar Kulübü'nden duyurulur: Lübnan doğumlu, Amerika'nın Pennsylvania eyaletine yerleşmiş merhum Ezekiah Hopkins' in vasiyeti ve isteği üzerine, haftada 4 sterline çalışabilecek bir kulüp üyesi aranmaktadır. “Announced from the Red Hair Club: We are looking for a club member who can work for 4 pounds a week, at the will and request of the late Ezekiah Hopkins, who was born in Lebanon and settled in Pennsylvania, USA. Bu ilan, vücudu ve zihni sağlam, yirmi bir yaşından büyük, kızıl saçlı tüm erkeklere açıktır. This posting is open to all red-haired men over the age of twenty-one, with good body and mind. Başvurular, pazartesi saat on birde, Pope's Court, Fleet Sokağındaki Kulüp binasında Duncan Ross'a şahsen yapılacaktır.” Applications will be made in person to Duncan Ross at the Clubhouse on Fleet Street, Pope's Court, Monday at eleven o'clock.”

“Bu da ne demek?” diye söze girdim, bu garip ilanı ikinci kez okuduktan sonra. “What does that mean?” I promised, after reading this strange ad for the second time.

Holmes, keyfi yerinde olduğu zamanlar yaptığı gibi, koltuğuna gömülmüş kıkırdıyordu. Holmes slumped in his armchair, as he did when he was in a good mood.

“Alışılmadık bir şey, değil mi?” dedi. "It's unusual, isn't it?" said. “Şimdi, Bay Wilson, bize kendinizden,ailenizden ve bu ilanın hayatınızda yol açtığı değişikliklerden bahsedin. “Now, Mr. Wilson, tell us about yourself, your family, and the changes this announcement has made in your life. Doktor, sen şu gazetenin adını ve tarihini bir yere kaydediver.” Doctor, write down the name and date of that newspaper."

“27 Nisan 1890 tarihli The Morning Chronicle. “The Morning Chronicle of April 27, 1890. Tam iki ay önceki gazete.” The newspaper from exactly two months ago.”

“Çok güzel. Evet, Bay Wilson?” Yes, Mr. Wilson?”

“Size de anlattığım gibi, Bay Sherlock Holmes,” dedi Jabez Wilson, alnındaki terleri silerek, “Coburg Meydanı'nda şehire yakın küçük bir rehinci dükkânım var. “As I've told you, Mr. Sherlock Holmes,” said Jabez Wilson, wiping the sweat from his forehead, “I have a little pawnshop in Coburg Square, close to town. “Como já lhe disse, Sr. Sherlock Holmes”, disse Jabez Wilson, enxugando o suor da testa, “tenho uma pequena casa de penhores em Coburg Square, perto da cidade. İşim öyle büyük değildir, son yıllarda ancak geçinebilecek kadar kazanıyorum. My job is not that big, in recent years I only earn enough to live on. Eskiden iki yardımcım vardı ama artık sadece bir tane var. I used to have two helpers, but now I only have one. Onun da maaşını ödemekte zorluk çekiyorum; mesleği öğrenmek için yarım maaşla çalışıyor.” I have difficulty in paying his salary; He works on half a salary to learn the trade.”

“Bu meraklı gencin adı ne?” diye sordu Sherlock Holmes. “What is the name of this curious young man?” asked Sherlock Holmes.

“Adı Vincent Spaulding ve o kadar da genç değil aslında. “His name is Vincent Spaulding, and he's actually not that young. Yaşını tahmin etmek kolay değil. Estimating his age is not easy. Ondan daha yetenekli bir çırak bulamazdım herhalde. I couldn't have found a more talented apprentice than him. Ona verebildiğimin iki katını kolaylıkla kazanabilir aslında. In fact, he could easily earn twice as much as I can give him. Ama sonuçta o halinden memnunsa neden aklına böyle şeyler sokayım ki?” But if he's happy with himself after all, why should I put such things into his mind?"

“Sahiden neden yapasınız ki? “Really why would you do it? Piyasa fiyatından daha düşük bir maaşa çalışan bir elemanınız olduğu için şanslısınız. You are lucky to have an employee working for a lower than market price. Böyle ucuz işçi bulmak bugün için hiç de kolay değil. It is not easy to find such cheap workers today. Şu sizin çırak da aynen şu ilan gibi ilginç geldi bana.” That apprentice of yours was just as interesting to me as this posting.”

“Ah, onun da bazı kusurları var tabii,” dedi Bay Wilson. “Oh, he has some faults too, of course,” said Mr. Wilson. “Onun kadar fotoğraf delisi biri yoktur herhalde. “I guess there is no one as photo-crazed as he is. İşinde kendini geliştireceği yerde eline fotoğraf makinesini aldığı gibi dışarı fırlar veya resimlerini tabetmek için, tavşanın deliğine girdiği gibi bodruma iner ve bir daha da çıkmaz. Instead of improving himself in his work, he goes out as soon as he takes the camera in his hand or goes down to the basement to paint his pictures, like a rabbit's hole, and never comes out again. En büyük kusuru bu. That's the biggest flaw. Bunun dışında kendisi iyi bir yardımcıdır. Apart from that, he is a good helper. İçinde hiç kötülük yoktur.” There is no evil in it.”

“Hâlâ sizinle çalışıyor sanırım.” “Still working with you, I guess.”

“Evet, beyefendi. “Yes, sir. Bir o, bir de ara sıra yemek yapıp ortalığı temizleyen on dört yaşında bir kız. She and a fourteen-year-old girl who occasionally cooks and cleans up. Evimdeki bütün insanlar bunlar. These are all the people in my house. Ben dulum ve hiç çocuğum olmadı. I am a widow and have no children. Üçümüz sessiz sakin yaşayıp gidiyoruz; başımızı sokacak bir evimiz var; eh, borçlarımızı da ödeyebiliyoruz, bundan iyisi can sağlığı. The three of us live quietly; we have a house to lay our heads in; Well, we can pay our debts too, better than that is health. Ama birden şu ilan çıkıverdi karşımıza. But suddenly this ad popped up. Tam sekiz hafta önce Spaulding elinde bu gazeteyle büroya gelip şöyle dedi: Eight weeks ago, Spaulding came to the office with this newspaper and said:

“ ‘Keşke kızıl saçlı olsaydım, Bay Wilson.' “ 'I wish I had red hair, Mr. Wilson.'

“ ‘O niye?' diye sordum.

“ ‘Bakın,' dedi, ‘Kızıl Saçlılar Kulübü yeni bir iş ilanı daha vermiş. “'Look,' he said, 'The Red Hair Club has posted another job posting. Oldukça iyi bir maaş veriyorlar ve anladığım kadarıyla hâlâ eleman açıkları var. They make a pretty good salary and as I understand they still have job vacancies. Adamlar ellerindeki parayı nereye harcayacaklarını bilemiyorlar herhalde. People probably don't know where to spend their money. Ah, saçımı kızıla boyatabilsem! Oh, if I could dye my hair red! O zaman hiç düşünmeden atlardım bu işe.' Then I would jump into it without thinking.'

‘Bu kulüp de neyin nesi?' 'What the hell is this club?' diye sordum.

Görüyorsunuz ya, Bay Holmes, ben evine bağlı bir insanım. You see, Mr. Holmes, I'm a housebound person. O yüzden işim evimde; isterim ki, ben işin peşinden koşacağıma iş benim ayağıma gelsin. That's why my work is at home; I want the job to come to me instead of running after the job. Bu nedenle bazen haftalarca evin kapısından öteye adım atmadığım olur. For this reason, it happens that sometimes I do not step beyond the door of the house for weeks. Dışarıda neler olup bittiğinden pek haberim olmuyor, dolayısıyla böyle haberleri dinlemek hoşuma gidiyor. I don't know much about what's going on out there, so I like to hear news like this. Neyse...

“ ‘Kızıl Saçlılar Kulübü'nü duymadınız mı?' “Haven't you heard of 'Redhead Club'? diye hayretle sordu çırağım, gözlerini iri iri açarak. ' my apprentice asked, wide-eyed.

“ ‘Hiç duymadım.'

“ ‘Bu geçekten garip biliyor musunuz, çünkü siz bu iş için biçilmiş kaftansınız.' “You know, 'This is really weird, because you guys are perfect for the job.'

“ ‘Peki, ne ödüyorlarmış?' “ 'Well, what did they pay?' diye sordum. I asked.

“ ‘Yılda bir ki yüz, ama iş çok kolay, bu arada kendi işinize de devam edebilirsiniz.' “ 'One hundred a year, but the job is very easy, in the meantime you can keep your own business.'

“Nasıl kulak kabarttığımı tahmin edersiniz; birkaç yıldır işlerim pek iyi gitmiyordu ve yılda birkaç yüz sterlin, durumumu düzeltmeye yeterdi. “You can imagine how I eavesdropped; I hadn't been doing well for a few years, and a few hundred pounds a year was enough to put me right.

“ ‘Bana herşeyi anlat,' dedim. "'Tell me everything,' I said.

“ ‘Bakın,' dedi ilanı göstererek, ‘kendiniz görün, Kulüp bir eleman arıyor, başvuracağınız adres de burada yazılı. “ 'Look,' he said, pointing to the ad, 'see for yourself, the Club is looking for a staff member, here is the address to apply. Kulüp, bildiğim kadarıyla, Ezekiah Hopkins adında tuhaf bir Amerikalı milyoner tarafından kurulmuş. The club was founded, as far as I know, by a strange American millionaire named Ezekiah Hopkins. Kendisi de kızıl saçlı olduğu için bütün kızıl saçlılara büyük bir sempatisi varmış; bu yüzden öldükten sonra mirasının kızıl saçlı insanlara kolaylık sağlamayı amaçlayan bir vakıf kurulmasında kullanılmasını vasiyet etmiş. Since he was a redhead himself, he had a great sympathy for all redheads; therefore, after his death, he bequeathed that his legacy be used to establish a foundation aimed at providing convenience to red-haired people. Duyduğum kadarıyla maaş çok iyi, iş de çok kolaymış.' From what I've heard, the salary is very good and the job is very easy.'

“ ‘Fakat,' dedim, ‘o zaman milyonlarca kızıl saçlı müracaat edecektir. “'But,' I said, 'then millions of redheads will apply. ‘ “ ‘Hiç de öyle değil,' diye cevap verdi. ' ' 'Not at all,' he replied. ‘Zaten bu ilanlar, Londralı erkeklerle sınırlı. 'These postings are limited to London men anyway. Çünkü bu Amerikalı, iş hayatına gençken Londra'da başlamış ve vefa borcunu böyle ödemek istemiş. Because this American started his business life in London when he was young and wanted to pay off his debt of loyalty like this. Hatta söylenenlere göre, saçın açık veya koyu kızıl olması yetmiyormuş, sizinki gibi parlak kırmızı olması gerekiyormuş. In fact, it is said that it is not enough for the hair to be light or dark red, it has to be bright red like yours. Eh Bay Wilson, niyetiniz varsa oraya bir gitmeniz yeterli olacaktır bence. Well, Mr. Wilson, if you have the intention, I think it would be enough to go there once. Ama birkaç yüz sterlin için değmez diye düşünürseniz o zaman başka.' But if you think it's not worth it for a few hundred quid then it's different.'

“Sizin de gördüğünüz gibi baylar, saçlarım hem gür, hem de kıpkızıl. “As you can see, gentlemen, my hair is thick and red. Bu nedenle seçmelerde benimle yarışacak kimse olamazdı. Therefore, there would be no one to compete with me in the auditions. Vincent Spaulding bu konuda çok şey biliyor gibiydi; belki bana faydalı olabilirdi. Vincent Spaulding seemed to know a lot about it; maybe it could be useful to me. Buz yüzden kepenkleri kapatıp benimle gelmesini söyledim. So I told him to close the shutters and come with me. Bir gün çalışmamak onun da işine gelmişti. It was in his interest to not work one day. Böylece dükkanı kapayıp ilanda verilen adrese doğru yola çıktık. Thus, we closed the shop and set out for the address given in the advertisement.