×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.


image

TEDx Turkey, Engelleri Avantaja Cevirin: Betul Mardin at TEDxAnkaraCitadel

Engelleri Avantaja Cevirin: Betul Mardin at TEDxAnkaraCitadel

Transcriber: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz Şimdi...

Şimdiki konuk konuşmacımız, sevgili Betûl Mardin. Betûl Mardin'le geçen sene tanıştığımızda

o kadar büyük bir enerji doğdu ki, inanın bu anımı hiç unutamayacağım. Yarım saatlik toplantıyı üç buçuk saatte bitirebildik. İnanılmaz bir enerji, inanılmaz bir insan.

Bana dedi ki,

"Berrinciğim, çok beğendim temanı, etkinliğini çok beğendim, ama ben seksen beş yaşındayım."

Ben, dedi, seyahat etmeyi pek tercih etmiyorum. "Seyahat etmeyi pek tercih etmiyorum.

Artı, zaman zaman rahatsızlanıyorum.

O yüzden gelemeyebilirim, sana karşı da mahçup olmak istemem." "Ne yapsak," dedi.

"Yani çok katılmak istiyorum ama, katılamayabilirim, ne yapsak?" "Videonuzu çekebilir miyiz?" dedim.

"Memnuniyetle," dedi

ve sevgili Ali Bey ve ekibiyle, üç hafta kadar önce videosunu çektik. Karşınızda, sevgili Betûl Mardin.

(Alkış)

Şimdi, benim adım Betûl Mardin.

Dolayısıyla anlıyorsunuz ki geçmişte Mardin'le ilişkim olmuş. Mardin'le ilişkiniz olursa;

demek ki birazcık Arapsınız, azıcık bir Kürtsünüz. Biz bunların üstüne bir de babamın annesinden dolayı Mısırlıyız. Dolayısıyla biraz herkesten bir şeyler almışız, öyle bir aileyiz. Şimdi bu

doğuştan itibaren gelenekleri, insanın hayatına tabii damga vuruyor. Benim ismim Betûl, aslında Betül diyor İstanbullular. Biz hâlbuki Betûl diyoruz,

çünkü Betûl'ün anlamı Meryem Ana'ya verilen vasıf, Betül ise keçi demek.

Dolayısıyla ben her dakika bununla da uğraşmak mecburiyetindeyim çalışırken, "Hayır yavrum, hayır.

Noktalama beni yavrum, şapkala yavrum, şapkala yavrum." Böyle bir şey.

İnsanların isim verirken çok dikkat etmeleri lazım, çünkü ne olacağı belli değil.

İsim başka dilde yanlış da anlaşılabilir.

Ben bu şekilde bir defa Betûl diye çıkmışım, bir de soyadım şehir adı. Yani neyse, hâllettik de

bunlar, böyle güçlüklerle başlamak hayatın daha mükemmel olmasına yardımcı oluyor. Doğmuşum, ailenin ikinci kızı olarak.

Annem duyunca zaten bayılmış üzüntüden.

İsmimi bulamamışlar,

Kur'an-ı Kerim açılmış, Betûl adını koymuşlar. Ben bir defa böyle büyürken bari doğru düzgün bir şey olsam; hayır, dilsiz doğmuşum.

Beş yaşına kadar konuşmuyorum,

tıs yok bende "eğeğe" yaparmışım, iyi mi!

İkinci kız ve de dilsiz, yani çok zarar, çok. Beş yaşında ben hatırlıyorum bir parça konuşamadığımı. Azıcık hatırlıyorum ama, yani onun üzüntüsünü. Çünkü benim asıl hatırladığım şey;

dadımız İsviçreliydi,

evvela iki kardeştik, sonra üç olduk.

Çok döverdi.

Elimize elimize vururdu.

Ben bunun üstüne daha çok dayak yerdim, çünkü solaktım. Sol el kötüdür, diye cetvelle vururdu.

Şimdi siz diyeceksiniz ki, niye bunun üstüne duruyorsunuz? Durmak mecburiyetinde kaldım,

çünkü zamanla anlaşıldı ki, benim konuşamamam kekeme olmamın, bunun altındaki sebeplerden biri çok çok kötü dayak yememdi.

Şimdi bu dayak yedik, oldu bitti, beş yaşında konuşmuşum. On üç yaşına kadar kekemeydim.

On yaşında,

bir piknikte bir dağın tepesinde, Koştaş suyunun membağında herkes benimle alay ederken, bir çınar ağacının arkasına gelip bir yemin verdim.

O yemindir beni doğuran.

"Benimle kimse alay edemeyecek,

bu son alay ettikleri gün olacak," diye yemin verdim. Hâlbuki kekemeydim,

ama gerçekten bir kafam işledi

ve ağzıma taş koyarak ayna önünde egzersizler yaptım. Artık kekeme değilim,

arada bir nutkum tutulur, ama kekeme değilim. Fakat o dayaktan, bazı olaylarda sakat kaldığım ortaya çıktı. Çok seneler sonra,

araba kullanmak istedim, kullanamadım.

Şoför dedi ki, "Sizde bir tuhaflık var hanımefendi." Ben o sırada tedavi oluyordum hastanede bel kırığımdan, doktora gelmiş ve demiş ki,

hanımefendide bir sorun var, sorunları makine kullanmakta, demiş. O da geldi bana doktor, dedi ki, "Seni dövdüler mi küçükken?" dedi. "Evet, nereden anladın?" dedim.

Beyninde bir merkez var, onu kırmışlar, dedi. Sen hiçbir zaman, elinizdeki makinelerle oynayamayacaksın, dedi. Ben bilgisayar açamam.

Ben telefonu bile çok zor öğrendim.

Şimdi buradan ne demek istiyorum size;

çocuklarınızı dövmeyin yahu, acıyın onlara ya! Başka şey yok mu?

Bir şeker verin, onların gönlünü alarak konuşun. Bu, benim çok çektiğim bir olay oldu.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, çektin de ne oldu. Bu bana kırbaç oldu.

Ben evvela alay edilmemek için,

sonradan da bir olayda çok iyi olmak andına çalışmaya başladım. Bir defa kadınlara demek isterim ki,

ben bugün 85 yaşındayım ve hâlâ çalışıyorsam, ben her zaman çalışmaya karar verdim.

O sizi ayakta tutuyor, beyninizi daha iyi çalıştırıyor. Bir tanesi bu.

İkincisi de;

kadın kısmının ne zaman yere batacağı belli değil. Benim hayatımda iki kez ailem sıfıra düştü ve ben Allah'tan çalışıyordum

ve bunu çok ucuz atlattım.

Eğer çalışmıyor olsaydım, acaba ne yapardım çok düşünüyorum bazen. Felaket bir şey olurdu.

Onun için, bu da ikinci söylemek istediğim şey kadın olarak. Her zaman kenarda bir yerde mesleğiniz, yapabileceğiniz bir şey olsun. Ben ne dedim size, Mısırlıyım.

Mısır'da çok büyük arazilerim vardı.

Bir günde yok oldu,

dakikada, şak.

"Yeni bir karar aldık," dediler arazim gitti. Bunlara hazırlıklı olun.

Ben 1955-56 senesinde

yine böyle bir ekonomik kriz karşısında,

bir gazetede çalışmaya karar verdim,

çünkü çok iyi İngilizcem vardı, Fransızcam vardı. Sekreter gibi, böyle tercümeler yapmak için girdim bir yere. Ama tabii, yine ben!

Durmuyorum ki yerimde!

Dursana abi!

Hayır, duramam.

Ben benim ya!

İngilizce, Fransızca tercümeler yapıyorum falan derken biri bana dedi ki, "Ya sen röportaj..."

"Yaparım, ne olacak yani."

"İngilizlerle..."

"Yaparım, İngilizcem var."

Birden bire kendimi magazinci gördüm;

bırakın onu, bana bir gün

Yazı İşleri Müdürü getirdi bir büyük sayfayı önüme koydu, "Bu sayfa senin artık," dedi

ve ben birden bire bir gazetenin magazin sekreteri oldum. Üç sene burada çalıştım.

Röportajlar yaptırdım,

çocuklar emrimde, koş git bunları yap falan diyorum, ben emir veriyorum, nasıl yapıyorum ama.

Burada böyle bir süre devam ettikten sonra sıkıldım. Aa, evliyim, çocuğum var, ne oluyorum ya!

Amerikan Haberler Merkezi vardı, oraya girdim. Orada da İngilizcemden dolayı onların işlerini yaptım. Bakın, "işlerini" diyorum.

Daha o zaman "halkla ilişkiler" diye bir kelime yok. O da bitti,

radyodan teklif aldım.

Aa, ne hoş!

Hiç hayatımda yapmamışım program, radyoya girdim. Bir de baktım program uzmanı olarak beni almışlar, program yapmasını bilmem. Zararı yok ama, çalışırım.

Başladım ona çalışmaya.

Bir süre sonra, radyoda değişik programlarla ün kattım. Mesela; turistlere yönelik programlar yaptım, canlı yayın üstelik program. Bu böyle giderken giderken, üç sene burada çalıştıktan sonra birilerinin gözüne çarpmışım ben.

Çağırdılar beni Ankara'ya, dediler ki,

"Hadi, BBC'ye gidiyorsun. Televizyon dersi alacaksın." "Ne?

Televizyon yok ki," dedim.

"Televizyona başlıyoruz," dedi TRT.

Televizyon ya, yok televizyon hâlbuki.

"E peki," dedim ben de.

Üç kişi bizi BBC'ye yolladılar.

BBC'de herkes altı ay yapacak işini,

üçüncü ayın sonunda BBC'den haber geldi.

Bizi Ankara'ya davet ettiler.

"Karar verdik, sen bizle geliyorsun.

Stajı ortada bırakıyorsun, lüzumu yok sana." Nasıl! Oh.

Ben başladım kendimi beğenmeye.

Kalktım geldim Ankara'ya.

Çocuklarım burada, ben Ankara'dayım.

Bir otel odası; bir yatak, bir de yazı masası, çalışıyoruz evelallah. Televizyon dersi vermeye başladım İngilizlerle. Üç hafta sonra BBC'deki adam dedi ki,

"Ben dönüyorum, sen devam et," dedi.

"Neyi?" dedim.

"Derslere devam," dedi.

İyi mi! BBC'de üç ayda ne öğrenmişsem ders vereceğiz. Verdim, oldu.

Çocukları seçtik, onları yerleştirdik, başladık. Ben canlı yayında,

o zaman daha bilmiyoruz nasıl yapılır canlı yayın dışında program, daha gelmemiş dünyaya, onları yapıyorum

ve tiyatro sahne nasıl dayanamıyorum ki.

Tiyatro var, piyesler koyuyoruz canlı; adam unutursa bittik. Canlı yayın, yok başka bir şey.

Allah'tan ki Haldun Dormen'le evliydim de birazcık tiyatrodan anlıyordum. Ben onları yapmaya başladım, ama artık sıkıldım. Çocuklarım İstanbul'da,

her hafta sonu trenle otobüsle bir şeylerle İstanbul'a geliyorum, çocuklarımı görüyorum, tekrar dönüyorum.

Gittim genel müdüre, rahmetli oldu şimdi kendisi, dedim ki, "Beni ne olur İstanbul'a tayin edin." Televizyon yok İstanbul'da, dedi. Kuzular mee'liyor, dedi. Ne, daha hiçbir şey yapmadık, dedi.

"O zaman istifamı kabul edin," dedim.

1968, 10 Mayıs.

İstanbul'a düdük gibi geldim.

Hiçbir şeyim yok.

Düşündüm taşındım, Akbank'ın yönetim kurulu başkanı rahmetli Ahmet Dağlıbey'i tanırdım, kalktım ona gittim. Dedim ki, ya ben iş arıyorum.

Aman, dedi. Sana göre bir işim var, dedi. "Nedir o?" dedim.

Yanımda çalışanlardan birine bir şey söylersem ben azarladım zannediyor, dedi. Ağlayarak çıkıyor, dedi.

O gelirse bana, istifasını verecek zannediyorum, ben azarlıyorum, dedi. Olmuyor, dedi.

"Ben sana söyleyeyim, sen söyle; onlar sana söylesin, sen bana söyle" deyince hiç anlamadım.

Ya bu fena bir şey!

Hayır, dedi.

Bunun Fransızca adını biliyorum, dedi.

Bir dakika, dedi.

Galatasaray mezunu Hamid Bey vardı, onu çağırttı aşağıdan. Neydi bunun adı, dedi.

Relation publique, dedi.

Yazdım.

Ama İngilizcesini bilmiyorum, dedi. Bu yeni bir meslek, dedi. Kalktım Amerikan Sefarethanesi'ne gittim.

Orada bir kütüphane vardı, oradan buldum: public relations. Ne bu ya!

Halkla ilişkiler? Hiç bilmiyorum.

Oturdum, çalıştım çalıştım, geldim.

Alıyorum ben bu işi Ahmet Bey, dedim.

Haftada üç gün, dedi.

Tamam, haftada üç gün gelirim ben sana, dedim. Orada başladım, ertesi gün Selahattin Beyazıt aradı. "Ben bir plak şirketi kurdum, ne olur benim tanıtımı yapar mısın?" dedi. Onun adı "halkla ilişkiler" dedim.

Ben biliyorum artık.

Orada da üç gün, etti mi altı gün!

Size öyle geliyor.

Ertesi gün, hayatımın en büyük teklifini aldım. On dokuz lokanta ve gece kulübü olan İbrahim Doğudan Bey, bana. Ben sana ne yapabilirim İbrahim Bey, dedim. Merak etme, seni kimse görmeyecek buraya gelirken, dedi. İstemem senin bana yardım ettiğini bilmelerini, dedi. Ben nihâyetinde bir garsondum, dedi.

Aman estağfurullah falan ben, ne istiyorsun? "Tarabya Koyunda her gün beş bin kişi yemek yiyor. Bana bu beş bin kişinin isimlerini

ve telefon numaralarını getirmeni istiyorum," dedi. "Onlar bizde yemek yesin," dedi.

E bu biraz zamanımı aldı açıkçası.

Hümeyra vardır şarkı söyler, onun annesi de yardım etti bana. Biz beş bin kişiyi oturduk yazdık.

Beş bin değilmiş meğer, üç bin beş yüzmüş, so what! Üç bin beş yüz kişinin isimlerini, telefon numaralarını getirdim. Defter,

o zaman başka bir şey yok.

Deftere yazdım getirdim.

İbrahim Bey arkasındaki kasayı açtı, kasanın içine koydu kapattı. Allah allah!

Hâlbuki benden demişlerdi ki, bunun kopyasını verir misin. Ben bunu kasada saklayacağım, dedi.

Kimseye vermem, bunlar bizde yemek yiyecek; başka yerde değil, dedi. Biz başladık onlarla oluşan listelere davetler yapıyoruz, yemekler veriyoruz, hakikaten işledi.

Benim bu iş hoşuma gitti.

Ben büsbütün daldım.

Her tarafım halkla ilişkiler artık.

Şehir şehir dolaşıyorum, insanlarla tanışıyorum, halkla ilişkilerini yapıyorum Akbank'ın giderek, nedir biliyor musunuz diye şubelere.

Şubelerdeki çocuklardan anlıyorum nedir problemler, geliyorum anlatıyorum. Yani anlatamam size, nasıl mesudum!

Ve bu böyle gitti gitti, birdenbire

geldi kafama bir laf.

"Ben burada iyiyim de acaba dışarıda iyi miyim?" "Acaba ben bunu Londra'da da yapabilir miyim?" Böyle bir şey geldi, gittim doğruca bizim Ahmet Dallı'ya. Ben, dedim, emin olmak istiyorum ki bu meslekte iyiyim. Gidebilir miyim?

Aa tabii, dedi.

Dışarıda, dedi, Londra'da bir şirket var, dedi, bizle çalışıyor, dedi. Oraya senin tayinini çıkaralım, dedi.

Nasıl? Tamam. O sırada ben düştüm kalça kırdım, zaten gitmem lazım doktora. Kalktım gittim oraya.

Orada başladım çalışmaya.

Şimdi, zannediyorsunuz ki siz

ben bunu anlatırken böyle, dünyanın en kolay en, değil. Neler çekiyorum bilseniz!

Ne kovulmalar dükkanlardan,

beni anlamayanlar,

yanlış anlayanlar,

ama insanın içinde bir güneş gibi bir şey var ya; bir yolda başlamışım yürümeye,

o yolun sonunda bir güneş görüyorum, "böyle" gidiyorum. "Bu meslek, bu meslek Türkiye için çok mühim, bu meslek," diye gidiyorum. Orada da çalıştım, çalıştım, çalıştım;

üç senenin sonunda buraya döndüm.

Buraya döndüm, burada çalışacağım.

Tam o sırada, bir bey geldi bana.

Beraber şirket kuralım, dedi.

Aynı zamanda burada halkla ilişkilerciler de çoğalmıştı, 30-40 kişi vardı. Olur, dedim.

Onun adı Alaaddin'di, benim adım Betûl'dü; A&B; diye bir şirket kurduk. Teşvikiye'de, evvela Sultan Ahmet'te bayağı çalıştık beraber. Çok insanlarla beraber çalıştık.

Ben o sırada, Allahım yarabbim, yine o ışık çarptı bana. Yahu, dedim, bunun bir derneği var.

Ya bu dernek nasıl gidiyor?

Evvela beni o derneğe bir defa seçtiler.

O işi yaptıktan sonra başkanım ya, çağırdım. Dedim ki, "Biz niye Türkiye'de böyle kuma gömülmüş yaşıyoruz? Biz uluslararası olmalıyız."

Nasıl yani, dediler.

"Allah allah! Dışarıdaki derneklere bakalım." İngiltere'deki dernek bana en yakını geldi tabii, orada yaşamış olduğum için. Oranın başkanını buraya konuşmacı olarak davet ettim. Aa, diyeceksiniz, nasıl yaptın?

Çok kolay, kalktım gittim Londra'ya,

adamı çağırdım.

Biliyorsunuz İngilizler çay sever.

Çay saati buluştuk.

Adama bir çay bir kek, "İstanbul'a gelirim ben," dedi. Ne demek, dedi. Gelmez miyim, yaparım, dedi konuşmayı. Dedim ki, halkla ilişkilerin önemini anlatan bir şey, dedim. Buraya hemen döndü, bir seminer; zaten artık işi götürüyoruz. Adamcağız geldi.

Uluslararası olduğu için, bazı ülkelerin üyelerinden baskı görmeye başladım. Ve o zaman anladım ki,

Türkiye uluslararası platformda güçlükleri var. Yani, komşularla insanların çok iyi geçinmesi lazım. O iyi geçinmede de halkla ilişkilerin çok büyük önemi var ve benim tutumum çok iyi olabilir, dedim.

Beyefendi konuşmasını yaptıktan sonra,

adama dedim ki,

"Yahu niye ben burada bir büyük toplantı yapmıyorum uluslararası?" "Yap," dedi adam. "Para meselesi." Hemen ben seminer...

Gerçekten, konu da şu:

Ülkelerin komşularıyla geçinmelerinde halkla ilişkilerin önemi. Nasıl?

Bütün komşular geldi.

Herkes buradaydı.

Boğaz'da gezinti yaptılar.

Allah, bayıldılar!

Şimdi, hakikaten nasıl Türkiye'de bunlar düşünülmemiş bilmiyorum. O zamanlar başladı zaten turizme göre bir ilgi Türkiye'de. Yahu, niye biz böyle kalmışız kardeşim!

Evet ama, yeterli değil.

Ben bir şeyler daha yapmalıyım.

Hong Kong'da toplantı var, oraya gittim.

O sırada, benim o ilk tanıştığım İngiliz guru bana bir nasihat verdi. Dedi ki,

"Herhangi bir toplantıya girdiğinde, bir soru sor sonunda. Ama öyle bir soru sor ki Betûl; herkesin kafası dönsün, 'Bu soruyu kim sordu?' desinler.

Bir ikinci soru patlat, aynı şeyde, ama sakın üçüncüyü sorma; çünkü 'Yine kadın sordu,' derler," dedi.

Ben de, Hong Kong'daki toplantıda

bir Amerikalı konuşmacının sonunda bir soru sordum. Herkeste bir duraklama oldu.

Söylemeyeceğim sorunun ne olduğunu,

uluslararası bir soruydu Amerikalılar ile ilgili. İkinci soruyu da patlattım, bir daha sormadım. Ertesi sene Güney Afrika'daydı toplantı, yine gittim. İçeri girdiğimde bir uğultu başladı odada.

"Mother! Mother!" diye bağırıyorlardı.

Meğer bana "Anne" demeye karar vermişler uluslararası seminerden sonra. O günden bugüne, bana zaten hâlâ

halkla ilişkilercilerle konuşursam,

ülkeden ülkeye, bana Anne derler.

Şimdi, bu şeyden sonra

ben tabii ki uluslararası olayda başkan oldum. O başkanlıktan sonra,

bunun ne kadar önemli olduğunu İstanbul da anladı, Ankara da anladı. Halkla ilişkilere önem verildi

ve ben nihâyet,

İstanbul'da ve Türkiye'de

halkla ilişkileri biraz yerleştirdiğime inanıyorum. Çalışmaya devam ediyorum,

benim için en önemli iki şey var:

Biri vatanım,

diğeri mesleğim.

Hepinize iyi günler dilerim.


Engelleri Avantaja Cevirin: Betul Mardin at TEDxAnkaraCitadel

Transcriber: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz Şimdi... Now...

Şimdiki konuk konuşmacımız, sevgili Betûl Mardin. Our current guest speaker is dear Betûl Mardin. Betûl Mardin'le geçen sene tanıştığımızda When we met Betul Mardin last year

o kadar büyük bir enerji doğdu ki, inanın bu anımı hiç unutamayacağım. such a great energy was born, believe me, I will never forget this moment. Yarım saatlik toplantıyı üç buçuk saatte bitirebildik. We were able to finish the half-hour meeting in three and a half hours. İnanılmaz bir enerji, inanılmaz bir insan. Incredible energy, incredible person.

Bana dedi ki, She said to me,

"Berrinciğim, çok beğendim temanı, etkinliğini çok beğendim, "My dear dear, I liked your theme and activity very much, ama ben seksen beş yaşındayım." but I'm eighty-five years old."

Ben, dedi, seyahat etmeyi pek tercih etmiyorum. I, he said, do not prefer to travel much. "Seyahat etmeyi pek tercih etmiyorum. "I don't like to travel much.

Artı, zaman zaman rahatsızlanıyorum. Plus, I get sick from time to time.

O yüzden gelemeyebilirim, sana karşı da mahçup olmak istemem." That's why I can't come, and I don't want to be embarrassed to you." "Ne yapsak," dedi. "What shall we do," he said.

"Yani çok katılmak istiyorum ama, katılamayabilirim, ne yapsak?" "So I want to participate a lot, but I may not be able to participate, what should we do?" "Videonuzu çekebilir miyiz?" dedim. "Can we shoot your video?" I said.

"Memnuniyetle," dedi “Gladly,” he said.

ve sevgili Ali Bey ve ekibiyle, üç hafta kadar önce videosunu çektik. and with dear Ali Bey and his team, we shot the video about three weeks ago. Karşınızda, sevgili Betûl Mardin. Here is my dear Betul Mardin.

(Alkış)

Şimdi, benim adım Betûl Mardin.

Dolayısıyla anlıyorsunuz ki geçmişte Mardin'le ilişkim olmuş. Therefore, you understand that I had a relationship with Mardin in the past. Mardin'le ilişkiniz olursa; If you have a relationship with Mardin;

demek ki birazcık Arapsınız, azıcık bir Kürtsünüz. So you are a little bit Arab, a little bit Kurdish. Biz bunların üstüne bir de babamın annesinden dolayı Mısırlıyız. On top of that, we are Egyptians because of my father's mother. Dolayısıyla biraz herkesten bir şeyler almışız, öyle bir aileyiz. Therefore, we took a little something from everyone, we are such a family. Şimdi bu Now this

doğuştan itibaren gelenekleri, insanın hayatına tabii damga vuruyor. From birth, traditions leave a natural stamp on people's lives. Benim ismim Betûl, aslında Betül diyor İstanbullular. My name is Betül, actually, Istanbulites call it Betül. Biz hâlbuki Betûl diyoruz, However, we call it Betul,

çünkü Betûl'ün anlamı Meryem Ana'ya verilen vasıf, because the meaning of Betul is the attribute given to the Virgin Mary, Betül ise keçi demek. Betül means goat.

Dolayısıyla ben her dakika bununla da uğraşmak mecburiyetindeyim çalışırken, Therefore, I have to deal with it every minute while working, "Hayır yavrum, hayır. "No baby, no.

Noktalama beni yavrum, şapkala yavrum, şapkala yavrum." Punctuate me baby, hat on baby, hat on baby." Böyle bir şey.

İnsanların isim verirken çok dikkat etmeleri lazım, çünkü ne olacağı belli değil.

İsim başka dilde yanlış da anlaşılabilir.

Ben bu şekilde bir defa Betûl diye çıkmışım, bir de soyadım şehir adı. That's how I came out as Betül once, and my surname is the name of the city. Yani neyse, hâllettik de So anyway, we got it done

bunlar, böyle güçlüklerle başlamak hayatın daha mükemmel olmasına yardımcı oluyor. these, starting with such difficulties helps to make life more perfect. Doğmuşum, ailenin ikinci kızı olarak. I was born as the second daughter of the family.

Annem duyunca zaten bayılmış üzüntüden. When my mother heard it, she already fainted from sadness.

İsmimi bulamamışlar, They couldn't find my name

Kur'an-ı Kerim açılmış, Betûl adını koymuşlar. The Qur'an was opened and they named it Betul. Ben bir defa böyle büyürken bari doğru düzgün bir şey olsam; If only I was a decent thing when I was growing up like this once; hayır, dilsiz doğmuşum. No, I was born mute.

Beş yaşına kadar konuşmuyorum, I don't speak until the age of five,

tıs yok bende "eğeğe" yaparmışım, iyi mi! no hiss, i used to make a "file", alright!

İkinci kız ve de dilsiz, yani çok zarar, çok. The second girl and also mute, so very hurt, too. Beş yaşında ben hatırlıyorum bir parça konuşamadığımı. I remember when I was five years old that I couldn't speak a bit. Azıcık hatırlıyorum ama, yani onun üzüntüsünü. I remember a little bit, that is, his sadness. Çünkü benim asıl hatırladığım şey; Because what I really remember is;

dadımız İsviçreliydi, our nanny was Swiss,

evvela iki kardeştik, sonra üç olduk. First we were two brothers, then we became three.

Çok döverdi.

Elimize elimize vururdu.

Ben bunun üstüne daha çok dayak yerdim, çünkü solaktım. I would have been beaten up more for that because I was left-handed. Sol el kötüdür, diye cetvelle vururdu. "The left hand is bad," he would strike with a ruler.

Şimdi siz diyeceksiniz ki, niye bunun üstüne duruyorsunuz? Now you will say, why are you dwelling on this? Durmak mecburiyetinde kaldım, I had to stop

çünkü zamanla anlaşıldı ki, benim konuşamamam because over time it became clear that I can't speak kekeme olmamın, bunun altındaki sebeplerden biri one of the reasons why i stutter çok çok kötü dayak yememdi. I was very, very badly beaten.

Şimdi bu dayak yedik, oldu bitti, beş yaşında konuşmuşum. Now we took this beating, it's over, I spoke at the age of five. On üç yaşına kadar kekemeydim. I didn't stutter until I was thirteen.

On yaşında, ten years old,

bir piknikte bir dağın tepesinde, Koştaş suyunun membağında at the top of a mountain at a picnic, at the source of Koştaş water herkes benimle alay ederken, bir çınar ağacının arkasına gelip While everyone was making fun of me, I came behind a plane tree. bir yemin verdim. I made an oath.

O yemindir beni doğuran.

"Benimle kimse alay edemeyecek, "No one will make fun of me,

bu son alay ettikleri gün olacak," diye yemin verdim. This will be their last mocking day,” I swore. Hâlbuki kekemeydim, However, I could not stutter,

ama gerçekten bir kafam işledi but i really had a headache

ve ağzıma taş koyarak ayna önünde egzersizler yaptım. and I did exercises in front of the mirror by putting stones in my mouth. Artık kekeme değilim, I am no longer a stutterer,

arada bir nutkum tutulur, ama kekeme değilim. I am speechless once in a while, but I don't stutter. Fakat o dayaktan, bazı olaylarda sakat kaldığım ortaya çıktı. But from that beating, it turned out that I was disabled in some events. Çok seneler sonra, Many years later,

araba kullanmak istedim, kullanamadım. I wanted to drive, but I couldn't.

Şoför dedi ki, "Sizde bir tuhaflık var hanımefendi." The driver said, "There's something wrong with you, ma'am." Ben o sırada tedavi oluyordum hastanede bel kırığımdan, At that time, I was being treated at the hospital for my back fracture, doktora gelmiş ve demiş ki, came to the doctor and said,

hanımefendide bir sorun var, sorunları makine kullanmakta, demiş. There is a problem with the lady, she said, her problems are using the machine. O da geldi bana doktor, dedi ki, "Seni dövdüler mi küçükken?" dedi. He came to me, doctor, and said, "Did they beat you when you were little?" said. "Evet, nereden anladın?" dedim. "Yeah, how did you know?" I said.

Beyninde bir merkez var, onu kırmışlar, dedi. “He has a center in his brain, they broke it,” he said. Sen hiçbir zaman, elinizdeki makinelerle oynayamayacaksın, dedi. “You will never be able to play with the machines you have,” he said. Ben bilgisayar açamam. I cannot open the computer.

Ben telefonu bile çok zor öğrendim. I even learned the phone very hard.

Şimdi buradan ne demek istiyorum size; Now what do I want to say to you here;

çocuklarınızı dövmeyin yahu, acıyın onlara ya! Do not beat your children, have pity on them! Başka şey yok mu? Is there anything else?

Bir şeker verin, onların gönlünü alarak konuşun. Give them a candy, talk to their hearts. Bu, benim çok çektiğim bir olay oldu. This was an event that I was very fond of.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, çektin de ne oldu. Oh, now you will say, what happened when you pulled it? Bu bana kırbaç oldu. This whipped me up.

Ben evvela alay edilmemek için, First of all, so as not to be mocked,

sonradan da bir olayda çok iyi olmak andına çalışmaya başladım. Afterwards, I started to work in the name of being very good at an event. Bir defa kadınlara demek isterim ki, I would like to say to women once,

ben bugün 85 yaşındayım ve hâlâ çalışıyorsam, I am 85 years old today and if I am still working, ben her zaman çalışmaya karar verdim. I always decided to work.

O sizi ayakta tutuyor, beyninizi daha iyi çalıştırıyor. It keeps you up, makes your brain work better. Bir tanesi bu. This is one.

İkincisi de; The second is;

kadın kısmının ne zaman yere batacağı belli değil. It is not clear when the female part will sink to the ground. Benim hayatımda iki kez ailem sıfıra düştü Twice in my life my family has fallen to zero ve ben Allah'tan çalışıyordum and i was working from god

ve bunu çok ucuz atlattım. And I got through it very cheap.

Eğer çalışmıyor olsaydım, acaba ne yapardım çok düşünüyorum bazen. Sometimes I wonder what I would do if I wasn't working. Felaket bir şey olurdu. It would have been a disaster.

Onun için, bu da ikinci söylemek istediğim şey kadın olarak. For her, this is the second thing I want to say as a woman. Her zaman kenarda bir yerde mesleğiniz, yapabileceğiniz bir şey olsun. Always have a job somewhere on the sidelines, something you can do. Ben ne dedim size, Mısırlıyım. What did I tell you, I'm from Egypt.

Mısır'da çok büyük arazilerim vardı. I had very large lands in Egypt.

Bir günde yok oldu, disappeared in a day,

dakikada, şak. minute, sh.

"Yeni bir karar aldık," dediler arazim gitti. "We made a new decision," they said, and my land was gone. Bunlara hazırlıklı olun. Be prepared for these.

Ben 1955-56 senesinde I was in 1955-56

yine böyle bir ekonomik kriz karşısında, Again, in the face of such an economic crisis,

bir gazetede çalışmaya karar verdim, I decided to work for a newspaper,

çünkü çok iyi İngilizcem vardı, Fransızcam vardı. because I had very good English, I had French. Sekreter gibi, böyle tercümeler yapmak için girdim bir yere. Like a secretary, I went somewhere to do such translations. Ama tabii, yine ben! But of course, it's me again!

Durmuyorum ki yerimde! I'm not standing still!

Dursana abi! Hold on bro!

Hayır, duramam.

Ben benim ya!

İngilizce, Fransızca tercümeler yapıyorum falan derken When I say I'm doing translations in English and French, etc. biri bana dedi ki, "Ya sen röportaj..."

"Yaparım, ne olacak yani."

"İngilizlerle..."

"Yaparım, İngilizcem var."

Birden bire kendimi magazinci gördüm;

bırakın onu, bana bir gün

Yazı İşleri Müdürü getirdi bir büyük sayfayı önüme koydu, "Bu sayfa senin artık," dedi "This page is yours now," he said.

ve ben birden bire bir gazetenin magazin sekreteri oldum. And all of a sudden I became the tabloid secretary of a newspaper. Üç sene burada çalıştım. I worked here for three years.

Röportajlar yaptırdım,

çocuklar emrimde, koş git bunları yap falan diyorum, The children are at my command, I say run and do these things. ben emir veriyorum, nasıl yapıyorum ama. I give orders, but how do I do it.

Burada böyle bir süre devam ettikten sonra sıkıldım. After going on here for such a while, I got bored. Aa, evliyim, çocuğum var, ne oluyorum ya! Aa, I am married, I have a child, what am I doing!

Amerikan Haberler Merkezi vardı, oraya girdim. There was the American News Center, I went in there. Orada da İngilizcemden dolayı onların işlerini yaptım. I did their work there because of my English. Bakın, "işlerini" diyorum. Look, I say "work".

Daha o zaman "halkla ilişkiler" diye bir kelime yok. There was no such word as "public relations" back then. O da bitti, It's over too

radyodan teklif aldım. I got an offer from the radio.

Aa, ne hoş! Oh, how nice!

Hiç hayatımda yapmamışım program, radyoya girdim. I've never done a program in my life, I got into the radio. Bir de baktım program uzmanı olarak beni almışlar, program yapmasını bilmem. I also saw that they took me as a programmer, I don't know how to program. Zararı yok ama, çalışırım. It's okay, but I'll try.

Başladım ona çalışmaya. I started working on it.

Bir süre sonra, radyoda değişik programlarla ün kattım. After a while, I became famous with different programs on the radio. Mesela; turistlere yönelik programlar yaptım, canlı yayın üstelik program. For example; I made programs for tourists, a live broadcast program. Bu böyle giderken giderken, üç sene burada çalıştıktan sonra As it goes like this, after working here for three years birilerinin gözüne çarpmışım ben. I caught someone's eye.

Çağırdılar beni Ankara'ya, dediler ki, They called me to Ankara, they said,

"Hadi, BBC'ye gidiyorsun. Televizyon dersi alacaksın." "Come on, you're going to the BBC. You're going to take a TV class." "Ne?

Televizyon yok ki," dedim. There's no TV," I said.

"Televizyona başlıyoruz," dedi TRT. "We're starting TV," TRT said.

Televizyon ya, yok televizyon hâlbuki. There is no television, however.

"E peki," dedim ben de. "Well, well," I said.

Üç kişi bizi BBC'ye yolladılar. Three people sent us to the BBC.

BBC'de herkes altı ay yapacak işini, Everyone at the BBC will do their job for six months,

üçüncü ayın sonunda BBC'den haber geldi. At the end of the third month, news came from the BBC.

Bizi Ankara'ya davet ettiler. They invited us to Ankara.

"Karar verdik, sen bizle geliyorsun. "We've decided, you're coming with us.

Stajı ortada bırakıyorsun, lüzumu yok sana." You leave the internship in the middle, there is no need for you." Nasıl! Oh. How! oh.

Ben başladım kendimi beğenmeye. I started to like myself.

Kalktım geldim Ankara'ya. I got up and came to Ankara.

Çocuklarım burada, ben Ankara'dayım. My children are here, I am in Ankara.

Bir otel odası; bir yatak, bir de yazı masası, çalışıyoruz evelallah. a hotel room; We are working on a bed and a writing desk. Televizyon dersi vermeye başladım İngilizlerle. I started teaching television lessons with the British. Üç hafta sonra BBC'deki adam dedi ki, Three weeks later the man at the BBC said,

"Ben dönüyorum, sen devam et," dedi. "I'm coming back, you go on," he said.

"Neyi?" dedim. "What?" I said.

"Derslere devam," dedi. "Continue with the lessons," he said.

İyi mi! BBC'de üç ayda ne öğrenmişsem ders vereceğiz. Is it good! We will teach what I have learned in three months at the BBC. Verdim, oldu. I gave it, it's done.

Çocukları seçtik, onları yerleştirdik, başladık. We chose the children, we placed them, we started. Ben canlı yayında, I'm live,

o zaman daha bilmiyoruz nasıl yapılır canlı yayın dışında program, then we don't know how to do the program except live broadcast, daha gelmemiş dünyaya, onları yapıyorum to the world that has not yet come, I make them

ve tiyatro sahne nasıl dayanamıyorum ki. and how I can not stand the theater stage.

Tiyatro var, piyesler koyuyoruz canlı; adam unutursa bittik. There is theater, we put on plays live; If the man forgets, we're done. Canlı yayın, yok başka bir şey. Live stream, nothing else.

Allah'tan ki Haldun Dormen'le evliydim de birazcık tiyatrodan anlıyordum. Fortunately, I was married to Haldun Dormen, but I understood a little about theater. Ben onları yapmaya başladım, ama artık sıkıldım. I started making them, but now I'm bored. Çocuklarım İstanbul'da, My children are in Istanbul,

her hafta sonu trenle otobüsle bir şeylerle İstanbul'a geliyorum, I come to Istanbul with something by train and bus every weekend, çocuklarımı görüyorum, tekrar dönüyorum. I see my children, I come back again.

Gittim genel müdüre, rahmetli oldu şimdi kendisi, I went to the general manager, he is deceased now, dedim ki, "Beni ne olur İstanbul'a tayin edin." I said, "Please appoint me to Istanbul." Televizyon yok İstanbul'da, dedi. Kuzular mee'liyor, dedi. “There is no television in Istanbul,” he said. “The lambs are mingling,” he said. Ne, daha hiçbir şey yapmadık, dedi. “What, we haven't done anything yet,” he said.

"O zaman istifamı kabul edin," dedim. "Then accept my resignation," I said.

1968, 10 Mayıs. 1968, 10 May.

İstanbul'a düdük gibi geldim. I came to Istanbul like a whistle.

Hiçbir şeyim yok. I have nothing.

Düşündüm taşındım, Akbank'ın yönetim kurulu başkanı I thought I moved, Akbank's chairman of the board rahmetli Ahmet Dağlıbey'i tanırdım, kalktım ona gittim. I knew the late Ahmet Dağlıbey, I got up and went to him. Dedim ki, ya ben iş arıyorum. I said, I am looking for a job.

Aman, dedi. Sana göre bir işim var, dedi. Oh, he said. “I have a job for you,” he said. "Nedir o?" dedim. "What's that?" I said.

Yanımda çalışanlardan birine bir şey söylersem ben azarladım zannediyor, dedi. “If I say something to one of my employees, he thinks I am scolding him,” he said. Ağlayarak çıkıyor, dedi. “She comes out crying,” he said.

O gelirse bana, istifasını verecek zannediyorum, ben azarlıyorum, dedi. If he comes, I think he will give me his resignation, I scold him, he said. Olmuyor, dedi. It doesn't, he said.

"Ben sana söyleyeyim, sen söyle; onlar sana söylesin, sen bana söyle" "I'll tell you, you tell; they tell you, you tell me" deyince hiç anlamadım. I didn't understand at all.

Ya bu fena bir şey! Oh that's a bad thing!

Hayır, dedi. No, he said.

Bunun Fransızca adını biliyorum, dedi. “I know the French name for it,” he said.

Bir dakika, dedi. “Wait a minute,” he said.

Galatasaray mezunu Hamid Bey vardı, onu çağırttı aşağıdan. There was Hamid Bey, a graduate of Galatasaray, and he had him summoned from downstairs. Neydi bunun adı, dedi. “What was the name of it?” he said.

Relation publique, dedi. “Relation publique,” he said.

Yazdım.

Ama İngilizcesini bilmiyorum, dedi. Bu yeni bir meslek, dedi. But I don't know English, he said. “This is a new profession,” he said. Kalktım Amerikan Sefarethanesi'ne gittim. I got up and went to the American Embassy.

Orada bir kütüphane vardı, oradan buldum: public relations. There was a library there, I found it from there: public relations. Ne bu ya! What is this!

Halkla ilişkiler? Hiç bilmiyorum. Public relations? I dont know.

Oturdum, çalıştım çalıştım, geldim. I sat, I worked, I worked, I came.

Alıyorum ben bu işi Ahmet Bey, dedim. I'm taking this job, Ahmet Bey, I said.

Haftada üç gün, dedi. “Three days a week,” he said.

Tamam, haftada üç gün gelirim ben sana, dedim. "Okay, I'll come to you three days a week," I said. Orada başladım, ertesi gün Selahattin Beyazıt aradı. I started there, Selahattin Beyazıt called the next day. "Ben bir plak şirketi kurdum, ne olur benim tanıtımı yapar mısın?" dedi. "I've started a record label, will you promote me?" said. Onun adı "halkla ilişkiler" dedim. I called it "public relations".

Ben biliyorum artık. I know now.

Orada da üç gün, etti mi altı gün! Three days there too, six days!

Size öyle geliyor. It seems so to you.

Ertesi gün, hayatımın en büyük teklifini aldım. The next day, I got the biggest offer of my life. On dokuz lokanta ve gece kulübü olan İbrahim Doğudan Bey, bana. Mr. İbrahim Doğudan, who owns nineteen restaurants and nightclubs, to me. Ben sana ne yapabilirim İbrahim Bey, dedim. I said, 'What can I do to you, Mr. Ibrahim?' Merak etme, seni kimse görmeyecek buraya gelirken, dedi. “Don't worry, no one will see you on your way here,” he said. İstemem senin bana yardım ettiğini bilmelerini, dedi. “I don't want them to know that you helped me,” he said. Ben nihâyetinde bir garsondum, dedi.

Aman estağfurullah falan ben, ne istiyorsun? What do you want? "Tarabya Koyunda her gün beş bin kişi yemek yiyor. "Five thousand people eat every day in Tarabya Bay. Bana bu beş bin kişinin isimlerini Give me the names of these five thousand people

ve telefon numaralarını getirmeni istiyorum," dedi. And I want you to bring their phone numbers,” he said. "Onlar bizde yemek yesin," dedi. “Let them eat with us,” he said.

E bu biraz zamanımı aldı açıkçası. Well, this took some time, frankly.

Hümeyra vardır şarkı söyler, onun annesi de yardım etti bana. Hümeyra sings and her mother helped me. Biz beş bin kişiyi oturduk yazdık. We sat down and wrote five thousand people.

Beş bin değilmiş meğer, üç bin beş yüzmüş, so what! Üç bin beş yüz kişinin isimlerini, telefon numaralarını getirdim. Defter,

o zaman başka bir şey yok.

Deftere yazdım getirdim.

İbrahim Bey arkasındaki kasayı açtı, kasanın içine koydu kapattı. Allah allah!

Hâlbuki benden demişlerdi ki, bunun kopyasını verir misin. Ben bunu kasada saklayacağım, dedi.

Kimseye vermem, bunlar bizde yemek yiyecek; başka yerde değil, dedi. Biz başladık onlarla oluşan listelere davetler yapıyoruz, yemekler veriyoruz, hakikaten işledi.

Benim bu iş hoşuma gitti.

Ben büsbütün daldım.

Her tarafım halkla ilişkiler artık.

Şehir şehir dolaşıyorum, insanlarla tanışıyorum, halkla ilişkilerini yapıyorum Akbank'ın giderek, nedir biliyor musunuz diye şubelere.

Şubelerdeki çocuklardan anlıyorum nedir problemler, geliyorum anlatıyorum. Yani anlatamam size, nasıl mesudum!

Ve bu böyle gitti gitti, birdenbire

geldi kafama bir laf.

"Ben burada iyiyim de acaba dışarıda iyi miyim?" "Acaba ben bunu Londra'da da yapabilir miyim?" Böyle bir şey geldi, gittim doğruca bizim Ahmet Dallı'ya. Ben, dedim, emin olmak istiyorum ki bu meslekte iyiyim. Gidebilir miyim?

Aa tabii, dedi.

Dışarıda, dedi, Londra'da bir şirket var, dedi, bizle çalışıyor, dedi. Oraya senin tayinini çıkaralım, dedi.

Nasıl? Tamam. O sırada ben düştüm kalça kırdım, zaten gitmem lazım doktora. Kalktım gittim oraya.

Orada başladım çalışmaya.

Şimdi, zannediyorsunuz ki siz

ben bunu anlatırken böyle, dünyanın en kolay en, değil. Neler çekiyorum bilseniz!

Ne kovulmalar dükkanlardan,

beni anlamayanlar,

yanlış anlayanlar,

ama insanın içinde bir güneş gibi bir şey var ya; bir yolda başlamışım yürümeye,

o yolun sonunda bir güneş görüyorum, "böyle" gidiyorum. "Bu meslek, bu meslek Türkiye için çok mühim, bu meslek," diye gidiyorum. Orada da çalıştım, çalıştım, çalıştım;

üç senenin sonunda buraya döndüm.

Buraya döndüm, burada çalışacağım.

Tam o sırada, bir bey geldi bana.

Beraber şirket kuralım, dedi.

Aynı zamanda burada halkla ilişkilerciler de çoğalmıştı, 30-40 kişi vardı. Olur, dedim.

Onun adı Alaaddin'di, benim adım Betûl'dü; A&B; diye bir şirket kurduk. Teşvikiye'de, evvela Sultan Ahmet'te bayağı çalıştık beraber. Çok insanlarla beraber çalıştık.

Ben o sırada, Allahım yarabbim, yine o ışık çarptı bana. Yahu, dedim, bunun bir derneği var.

Ya bu dernek nasıl gidiyor?

Evvela beni o derneğe bir defa seçtiler.

O işi yaptıktan sonra başkanım ya, çağırdım. Dedim ki, "Biz niye Türkiye'de böyle kuma gömülmüş yaşıyoruz? Biz uluslararası olmalıyız."

Nasıl yani, dediler.

"Allah allah! Dışarıdaki derneklere bakalım." İngiltere'deki dernek bana en yakını geldi tabii, orada yaşamış olduğum için. Oranın başkanını buraya konuşmacı olarak davet ettim. Aa, diyeceksiniz, nasıl yaptın?

Çok kolay, kalktım gittim Londra'ya,

adamı çağırdım.

Biliyorsunuz İngilizler çay sever.

Çay saati buluştuk.

Adama bir çay bir kek, "İstanbul'a gelirim ben," dedi. Ne demek, dedi. Gelmez miyim, yaparım, dedi konuşmayı. Dedim ki, halkla ilişkilerin önemini anlatan bir şey, dedim. Buraya hemen döndü, bir seminer; zaten artık işi götürüyoruz. Adamcağız geldi.

Uluslararası olduğu için, bazı ülkelerin üyelerinden baskı görmeye başladım. Ve o zaman anladım ki,

Türkiye uluslararası platformda güçlükleri var. Yani, komşularla insanların çok iyi geçinmesi lazım. O iyi geçinmede de halkla ilişkilerin çok büyük önemi var ve benim tutumum çok iyi olabilir, dedim.

Beyefendi konuşmasını yaptıktan sonra,

adama dedim ki,

"Yahu niye ben burada bir büyük toplantı yapmıyorum uluslararası?" "Yap," dedi adam. "Para meselesi." Hemen ben seminer...

Gerçekten, konu da şu:

Ülkelerin komşularıyla geçinmelerinde halkla ilişkilerin önemi. Nasıl?

Bütün komşular geldi.

Herkes buradaydı.

Boğaz'da gezinti yaptılar.

Allah, bayıldılar!

Şimdi, hakikaten nasıl Türkiye'de bunlar düşünülmemiş bilmiyorum. O zamanlar başladı zaten turizme göre bir ilgi Türkiye'de. Yahu, niye biz böyle kalmışız kardeşim!

Evet ama, yeterli değil.

Ben bir şeyler daha yapmalıyım.

Hong Kong'da toplantı var, oraya gittim.

O sırada, benim o ilk tanıştığım İngiliz guru bana bir nasihat verdi. Dedi ki,

"Herhangi bir toplantıya girdiğinde, bir soru sor sonunda. Ama öyle bir soru sor ki Betûl; herkesin kafası dönsün, 'Bu soruyu kim sordu?' desinler.

Bir ikinci soru patlat, aynı şeyde, ama sakın üçüncüyü sorma; çünkü 'Yine kadın sordu,' derler," dedi.

Ben de, Hong Kong'daki toplantıda

bir Amerikalı konuşmacının sonunda bir soru sordum. Herkeste bir duraklama oldu.

Söylemeyeceğim sorunun ne olduğunu,

uluslararası bir soruydu Amerikalılar ile ilgili. İkinci soruyu da patlattım, bir daha sormadım. Ertesi sene Güney Afrika'daydı toplantı, yine gittim. İçeri girdiğimde bir uğultu başladı odada.

"Mother! Mother!" diye bağırıyorlardı.

Meğer bana "Anne" demeye karar vermişler uluslararası seminerden sonra. O günden bugüne, bana zaten hâlâ

halkla ilişkilercilerle konuşursam,

ülkeden ülkeye, bana Anne derler.

Şimdi, bu şeyden sonra

ben tabii ki uluslararası olayda başkan oldum. O başkanlıktan sonra,

bunun ne kadar önemli olduğunu İstanbul da anladı, Ankara da anladı. Halkla ilişkilere önem verildi

ve ben nihâyet,

İstanbul'da ve Türkiye'de

halkla ilişkileri biraz yerleştirdiğime inanıyorum. Çalışmaya devam ediyorum,

benim için en önemli iki şey var:

Biri vatanım,

diğeri mesleğim.

Hepinize iyi günler dilerim.