image

TEDx Turkey, 60 Saniyeden Fazlası | Nazlı Çelik | TEDxBahcesehirUniversity

60 Saniyeden Fazlası | Nazlı Çelik | TEDxBahcesehirUniversity

Çeviri: Orkun Nazim Kadioglu Gözden geçirme: Yunus ASIK

Hepinize merhaba!

Hayli içli, böyle dokunaklı ve biraz ürkek içine kapanık bir kız çocuğuydum aslında.

Annem, önümüzden geçen ambulansın ardından üç gün ağladığımı söyler durur.

Acaba içindeki hastaneye yetişti mi, kurtuldu mu diye.

İlkokulda notlarımın 1,25 – 1,50'nin üzerine geçtiğini pek hatırlamam ama

hani her yedi yılda bir insanın saçının, cildinin bile

kabuk değiştirdiği söylenir ya sanıyorum ben de tam 15 yaşımda

yatılı okul için dört yıllığına İsviçre'ye gittiğimde

kişiliğim, karakterim tam da bu zamanda kabuk değiştirdi.

Sonrasında üniversiteye gittim ama annemin eteğinden

ayrılmadığım gerçeği hiçbir zaman değişmedi bu arada.

Üniversiteye gittim, dört yıllık üniversiteyi

üç senede alelacele takdir teşekkürle bitirdim.

Sanki ilerisini görmüş gibi televizyon bölümünün

yanı sıra bir de psikoloji okudum, mezun oldum, döndüm.

Bu hiçbir zaman okul sıralarını çok sevdiğim anlamına gelmesin,

çünkü sonrasındaki iş hayatım benim her zaman gerçeğim ve

aslında hayat tarzım oldu.

Yine küçükken annem beni bir gün Taksim Meydanı'na götürmüş,

el ele yolda yürüyoruz birlikte yoldan geçen bir deli üzerime tükürmüş.

Annem tabii pimpirikli koşa koşa eve dönmüşüz,

beş gün boyunca beni çiteleye çiteleye yıkamış,

bu tabii ki benim 1999 yılında

-NTV'de muhabir olarak işe başladığım yıla dek-

Taksim Meydanı'nı son kez görüşüm oldu.

Sonra 1999 yılında, NTV'de staj dönemi başladı ilk önce.

Kapıdan içeriye girdim; hangi bölüme girmeliyim, ne yapmalıyım diye…

Baktım işte kültür sanat bölümü,

sanatlar, sanat dersleri, sergiler var, işte çokça konserler… Hiç bana göre değil.

Ekonomi bölümüne gittim, rakamlarla aram hiçbir zaman çok iyi olmadı.

TEFE, TÜFE, kahvaltılı basın toplantıları…

Orası da beni çok sarmadı. Spor bölümüne geçtim.

İşte maçlar, skorlar… Yok burası da değil dedim.

En son haber merkezine girdim, istihbarat bölümünde tam da kendimi buldum.

İçimdeki o; heyecan dolu, meraklı, araştırmacı, o soruşturmacı…

Adrenalin tutkusunu sanıyorum en çok da bu

NTV'de altı yıl boyunca sahada geçirdiğim yıllar çokça besledi.

Yine o dönem Bayrampaşa Cezaevi'nde, F tipi cezaevlerini protestolar var.

Bayrampaşa Cezaevi'nde de protestolar var.

Gece yarısı bir telefon çaldı, sanırsınız gizli göreve gidiyorum.

Parmak ucunda evden çıktığımı hatırlıyorum.

Çatışmalar, patlamalar…

En son iki gün sonra tekrar eve döndüm.

Kısacası kitaplarda okuduğumuz, filmlerde seyrettiğimiz

o hayatlara değmek dokunmak istedim.

Bu yüzden de hani mutfağın tam da ortasında olmanız lazım.

Muhabirlik de bu işin mutfağıdır.

O yüzden o yemeğin mutlaka biraz tuzunu ekmeniz lazım

ve hatta iki tas da kavurmanız lazım.

Çünkü yaşamadan anlatılmıyor, anlatılsa da gerçekçi olmuyor.

O yüzden bugün genel yayın yönetmeni olsam da muhabir olarak kalmam, hep bu yüzden.

Çatışmalar, sorgular hepsi bir yana dursun.

Sanıyorum duygusallık boyutumu en çok da kol mesafesinde

gördüğüm iki yüzün üzerinde cesette test ettim.

O dönem nişanlanıyorum.

Üzeyir Garih, bizim aile dostumuz nişana katıldı.

Bir hafta sonra ben de haber merkezinde oturuyorum,

polis telsizinden bir anons…

O dönem polis telsizi dinlerdik, kodları hâlâ ezbere bilirim.

[POLİS TELSİZİ] “Üzeyir Garih, Piyer Loti Mezarlığı'nda öldürüldü.”

Olabilir mi acaba dedim, gerçek olabilir mi?

Koşa koşa gittim olay yerine.

Baktım, gerçekten o. Kanlar içinde yatıyor.

Çok üzüldüm, saatlerce ağladığımı hatırlıyorum.

Bütün bu olayı takip ettim.

Katil yakalandı, duruşmalar başladı Fatih Adliyesi'nde.

Tek tek bütün o duruşmaların hepsine katıldım ve adam dedi ki:

“Ben aslında sadece yaralamıştım. Aşağıdan 'yardım, yardım' diye

bağırdığında tekrar yukarıya çıktım ve öldürdüm” dedi.

Acaba dedim mümkün olabilir mi, şüphecilik işte.

Gittim Piyer Loti Mezarlığı'na bir kum saati koydum aşağıya,

bütün o merdivenleri indim çıktım.

Acaba bu kadar kısa sürede öldürmüş olabilir mi diye.

Velhasıl bunun gibi çok olay yaşadım.

Kendi alanlarında lider olabilme potansiyeline sahip kişilerin seçildiği,

Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın bir programı vardı bir buçuk ay süren.

Ben de buna davetliydim.

Pentagon, Beyaz Saray gezilerinin de içerildiği bir program.

O dönem Margaret Thatcher, Süleyman Demirel…

Hepsi gençliklerinde katılmış.

O yılda programa davet edilen tek Türk'tüm. Nereden bilebilirdim ki yıllar sonra meslek hayatımda

sırf bu programa katıldım diye ajanlıkla suçlanacağımı…

On dokuz yılı aşkın meslek hayatımda çok şey oldum aslında.

Ergenekoncu oldum, yandaş oldum.

Kendi ülkemin şu bayrağını takıyorum diye -hani bilirsiniz Amerikalılar,

üzerlerine Amerikan bayrağından tişört, üzerine şort giyerler-

ben kendi ülkemin ay yıldızlı bayrağını taktım diye

bu ülkede ırkçı, faşist bile oldum.

Galiba kadın olunca hedef olmak da bir o kadar kolay oluyor ve

doğrudur Türkiye'de kadın olmak kolay değil.

Çünkü erkek egemen bir medyada mücadele ediyoruz, çalışıyoruz hepimiz.

Mesela 1 Mayıs hiç unutmam, İşçi Bayramı.

Biz de o zaman hep beraber bütün meslektaşlarla beraber çekime gittik.

O meşhur Perpa Köprüsü'nün üzerinde bir hatıra fotoğrafı çekiyoruz;

resme baktım 22 yaşındaki bir ben

ve bir kadın meslektaşım daha sadece iki kişiyiz.

Yine geçen hafta, sanıyorum önceki haftaydı.

Çankaya Köşkü'ne, başbakan televizyonların ve

gazetelerin genel yayın yönetmenlerini çağırdı.

Hep birlikte gittik, üşenmedim saydım.

Masada 43 kişi, sadece ikisi kadın, biri de ben.

Ne demek istediğimi aslında çok güzel ortaya koyan bir tablo bu.

Çünkü sanıyorum bu erkek egemen medyada o kadar çalıştık

çabaladık ki kadınlara pozitif ayrımcılığı hep

kendi haber merkezimde bilinçaltında uyguladım.

O yüzden bugün İstanbul Haber Müdürü'nden, Ankara Haber Müdürü'ne;

Yurt Haber Editörü'nden, Dış Haber Editörü'ne tamamını kadınlara teslim ettim.

Erkekler yerer gibi olmasın ama kadınların gözüne ve kalbine çok güveniyorum.

Yaptığımız iş de zaten kalp işi, aşkla yapıyoruz

biz yaptığımız işi, tutkuyla yapıyoruz.

Aksi hâlde zaten yaptığınız işten de hayır gelmiyor.

Mekanik değiliz tabii ki, elbette o büyülü ekranın camın etrafında

en fazla da biz hırpalanıyoruz ve insan çok travmatik olaylara

sahne olunca sanıyorum kırılma noktaları da bir o kadar fazla oluyor.

Benimkilerden biri Mehmet.

Mehmet 7 yaşında, annesiyle babası boşanmak üzereler,

velayet davası görülüyor.

Annesi Kur'an kursu hocası, babası İmam

ve babası bu kararın ardından farklı bir şehirde yaşamaya karar veriyor.

Biz de bu duruşmayı takip ediyoruz ve doğal olarak Mehmet'in de

yaşı küçük olduğundan velayetini annesine veriyor mahkeme.

Sonrasında annesiyle kalmaya başlıyor.

Çocuk tabii, altına kaçırıyor.

Annesi döve döve komalık ediyor Mehmet'i.

Buz gibi bir betonun üzerine koyuyor,

sabaha kadar orada bekletiyor.

Korkusundan hastaneye bile kaldırmıyor.

Sonra anneanne geliyor sabaha karşı, ne yaptın sen buna diyor.

İşte böyle böyle diyor, alıyorlar hastaneye gidiyorlar.

Bir hafta boyunca ölümle yaşam arasında mücadele ediyor,

hayatta kalmaya çalışıyor ama maalesef

yedi yaşında veda ediyor bu hayata Mehmet.

Sonrasında Mehmet'in babası, çokça etkileyen bir olaydır beni.

Çünkü aklımda hep şu görüntü kaldı:

O velayet davasında annesinin kucağında Mehmet, ağlıyor

“Baba beni anneme bırakma, beni çok dövüyor.” diye.

Annesi de cimcikliyor Mehmet'i, daha fazla bağırmasın diye.

O haykırışları bir ay boyunca gitmedi benim rüyalarımdan.

Sonrasında haber bitti, duruşma süreci oldu.

Ben de haber sonrasında bir yorum yaptım.

İsyanım, öz annesi tarafından öldürülüp üstelik

pişmanlık nedeniyle cezasının indirilmesineydi.

Bir yorum yaptım.

Neyse haberler bitti, telefon çaldı santralden arıyorlar.

Mehmet'in babası arıyor dediler, o anda kafam karıştı.

“Kim? Mehmet? Tabii bağlayın” dedim.

“Merhabalar ben Mehmet'in babasıyım.

Ben küçücük yaşında çok almaya uğraştım oğlumu.

Oğluma kavuşmaya çalıştım ama mahkeme izin vermedi” dedi.

“Ben bu hayatta tutamadım Mehmet'i ama siz

sözlerinizle bir nebze olsun benim içimi ferahlattınız. İyi ki varsınız!” dedi.

O günden beri her bayramda, her kandilde arar beni Mehmet'in babası.

Mehmet'in babasını hiç tanımıyorum ama

işte bir yerde bir hayata -Mehmet'in babasına- ve

belki de bu dünyadan göçüp giden o küçücük Mehmet'in hayatına değip dokundum.

Tıpkı o Mehmet gibi diğer Mehmetler de hep çok önemli oldu benim hayatımda.

Benim ailemde asker ya da polis yok ama

benim bu ülkenin askerine ve polisine olan sevgim malumunuz.

Evet vatanseverim, Atatürkçüyüm ve

en büyük şansımın da bu topraklarda doğup büyümek olduğunu düşünüyorum.

Ama buna karşılık bu ülkenin askerinin ve polisinin

her zaman çok yalnız olduğunu hissettim.

Yeteri kadar önemsenmediğini hissettim ve onların sesi olmaya karar verdim.

Belki onlar için önemlidir dedim ve özel bir günde onların yanında olayım,

Yılbaşı gecesini onlarla birlikte geçireyim dedim.

Nereye gideyim, nereye gideyim, baktım en uzak yer neresi:

Sınırda Dağlıca var.

Hani birçoğunuz belki bilmez bile, 2015 yılında 16 şehit verdiğimiz yer.

Belki haritada bile yerini zor bulursunuz ya da

çok çok haberlerde duymuş olabilirsiniz.

İki helikopter ve bir uçak… Atladım gittim yanlarına.

Onlarla birlikte geçireyim diye...

Yılbaşı gecesi gidemedim, güvenlik gerekçeleri

ve hava koşulları nedeni ile

iki hafta sonrasına gün verdiler ve tam 24 saat çekim iznim var, gittim.

Tank atışları, top atışları hepsini çektik.

2753 rakımlı Beybuta tepesine çıktık.

[HELİKOPTER SESİ]

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer.

Hani burada görev yapabilmek için

gerçekten hayatta bir amacınız olması lazım.

Bir vatan sevdası olması lazım, bir bayrak sevgisi olması lazım.

Kocaman bir yüreğinizin olması lazım.

Çünkü bunun karşılığını parayla ödeyemezsiniz.

Burada insanlar canını ortaya koyuyorlar.

Gittim, işte mağara gibi bir yerde yatıp kalkıyorlar. Zaten hava koşulları o kadar kötü ki, -20 derece buz gibi soğuk

ve insan konuşmaya bile zorlanıyor.

2 metre kar…

Arada bir helikopter geliyor, tepeden kumanyayı atıyor,

askerler yiyebildiği kadar yiyor.

Böyle bir yerde yatıp kalkıyorlar. Sizin için, bizim için, hepimiz için…

Vatan için!

Sonrasında çekimler bitti, Dağlıca'ya çıktık.

1500 askerle birlikte bir gece geçiriyorum.

Çekimler bitti, oturduk sohbet ettik derken yatacağız.

Hoş, uyumak ne mümkün.

Odaya geldim.

Tık tık kapı çaldı, 20 yaşlarında gencecik bir astsubay:

“Nazlı Abla, bizimle beraber biraz oturur musun?

Biz seni çok bekledik buraya geleceksin diye.”

Oturmaz mıyım, tabii ki dedim.

Gittim yanlarına, onlar anlattı.

Kiminin terhisine şu kadar az kalmış, kimi gün sayıyor.

Onlar anlatırken benim de televizyona takıldı gözüm.

Çünkü bir müzik kanalı açık, müzik kanalının altında

hani âşıkların birbirine notları, mesajları geçer ya…

İşte her birinin bekleyeni var, sevdalıları var.

O da yine sizin gibi, benim gibi.

Çekimler bitti ve oradan ayrıldım. Bu arada buraya giderken…

Annem biraz pimpirikli, asla anneme nereye gittiğimi söylemiyorum.

“Ankara'ya gidiyorum. Olağanüstü kurultay var, kurultayda çekimler yapacağım” dedim.

Günlerden Pazar, artık 24 saati devirdik.

Van Filo'ya indik, son şeyler, birkaç saat sonra uçak kalkacak.

Oturduk, bekliyoruz.

Bu esnada annem görüntülü telefondan beni arıyor:

“Efendim” dedim.

“Ah küpelerimi yeni aldım, güzel mi?” dedi.

Kaş göz yapıyorum şimdi, anlamadı ama

sesli görüntülü olunca herkes bizi dinliyor.

“Ben sana bir yalan söyledim. Ankara'da değilim.” dedim.

“Neredesin?” dedi. “Dağlıca'dayım.” dedim.

“Orası neresi?” dedi.

İşte dedim böyle böyle Van, Hakkâri, Yüksekova… İndim, bitti, geliyorum.

“Öldüreceğim seni buraya gelince, yeter artık seninle mi uğraşacağım” falan… Arkadan, “Ama inanmıyorum kesin orada değilsindir.”

“Anne vallahi buradayım” dedim. “Yok, yok. Hiç inanmıyorum”

Dedim şöyle bir göstereyim.

Yedi tane komutan oturmuş, annem bir anda ayağa kalktı önünü ilikledi.

“Saygılar efendim, hepinize saygılar, kızım size emanet.”

(Gülüşmeler)

Diyor ki “Gel, görüşeceğiz.”

Sonrasında yine Yüksekova'ya gittim,

orada da yine bombalar patlıyor.

Sokağa çıkma yasağı var. Çatışmalar…

Bari dedim söyleyeyim de “Hayattayım” merak etmesin.

Birazdan çünkü haberler başlayacak,

görüntülerde anlayacak benim orada olduğumu.

Önden aradım, nasıl bağırıyor bana,

“Hiç lafımı dinlemiyorsun. Bıktım, yetti artık”

vesaire böyle bağırıyor bana.

Baktım çok bağırıyor, ben de telefonunu kapadım.

Bir hafta boyunca küstü konuşmadı benimle.

“Küstüm seninle” dedi, başka çare olmayınca.

Biz kanıksamayalım derken şehit haberlerini,

alışmayalım derken en büyük tehlike aslında onlarda.

Nusaybin'e gitmiştik ve Nusaybin'de sokağa çıkma yasağı var, çatışmalar sürüyor.

İşte biz çekimleri yapacağız, onlar operasyona çıkacaklar.

Hep beraber bir masada oturduk, yine konuşuyoruz:

Nasıl yapmalıyız, bölgede ne kadar gün kaldı,

ne kadarı temizlendi terör örgütünden bunları anlatıyorlar.

Çayımızı içtik.

Biz çekime gittik, onlar operasyona gitti.

Aradan birkaç saat geçti, tekrar geldik oturduk.

Ali'ye baktım, Ali yok yanımda.

“Ali nerede?” dedim.

“Ali şehit düştü.” dediler.

EYP (El yapımı patlayıcı) yüklü binada, iki saat önce. “Nasıl?” dedim. Ali şehit düştü.

Hani 60 saniyeyle giriyor belki hayatlarımıza,

şehit haberleriyle giriyor.

Ağlayan bir anne, eş, yetim kalan, cami avlusunda oynayan o çocuklar…

Sonrasında bitti diyoruz bizim için,

ama onlar için hayat hep yarım kalıyor.

Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor.

Onların hayatları artık hep yarım kalıyor.

Yine bir gün Dağlıca'dan dönüyoruz.

Askeri helikoptere bindik, arada bir, çok nadiren kalkıyor zaten helikopterler.

Bir grup var asker, onlar da izine çıkacaklar artık, çarşı izninlerine,

yüklenmişler balık istifi gibi hep birlikte dolmuşuz helikopterin içerisine.

Giderken yanımda o kobra helikopterlerinin pilotlarından ikisi oturuyor.

Dedi ki resmimizi çeker misiniz ama siz bir selfie (özçekim) yapın bizimle…

Tabii ki dedim, birlikte böyle resim çektik.

Aradan 22 gün geçti, Burak…

Şehit haberi geldi.

Acıları hep biriktirdik ve hep bir bedel ödüyor insan.

Ben de başta IŞİD, PKK olmak üzere onlarca davadan yargılandım.

Hâlâ yargılanıyorum.

Ölüm tehditleri, mecliste soruşturmalar, hakaretler, tehditler…

Mesela emniyet bir canlı bomba listesi dağıtmıştı,

birkaç kişinin canlı bomba olması nedeniyle.

Bunu haberleştirir misiniz dediler, biz de haberleştirdik.

İki gün sonra aşağıdan aradılar beni, güvenlikten.

“Tebligat geldi” dediler. Dedim herhâlde yine dava açıldı.

Gittim baktım, o haberini yaptığımız kızlardan biri

“Sen nasıl bana canlı bomba dersin

ben üniversite öğrencisiyim, yok öyle bir şey” dedi.

Ben tabii adliyeyelere gittim.

İfadeler veriyorum, gittim geldim.

Aradan bir vakit geçti, iki sene geçti.

İstanbul'da Vatan Emniyet Müdürlüğü önünde bir çatışma…

Bir polis şehit, iki tane de kız yatıyor yerde.

Üstlerinde bombalar bağlı, ellerinde kalaşnikof.

Ölmüş teröristler.

O kızlardan biriydi işte bana iki yıl önce dava açan.

Otomatik beraat ettim.

Getirisi mi daha fazla oldu, götürüsü mü?

Hiçbir zaman bilemedim ama fark yaratmak istedim ve

bu kurulu düzende uyuyanları biraz da olsun uyandırmak istedim aslında.

Ve ne yaptıysam aşkla, tutkuyla yaptım.

Davalar, soruşturmalar…

Hâliyle her anne gibi benim annem de

“Yeter artık yoruldun bırak şu işi. Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyor.

Yok, dünyayı kurtarmaya benim gücüm yetmez ama

oturduğum koltukta belki biraz olsun

bir şeyleri değiştirmeye gücüm yeter diye düşündüm.

Ve ben herkes kendi kapısının önünü süpürürse farklı bir

Türkiye olacağına inandım her zaman.

Kızıma bırakacak koca koca binalarım, arazilerim yok belki

ama bir şeyleri değiştirmek adına çabalamış bir annesi olacak.

Yol bir yerde bitiyor, bitecek elbette hepimiz için.

Önemli olan kaç kişinin hayatına dokunduğumuz ve

kaç kişi için fark yaratabilmiş olacağımız olduğunu düşünüyorum.

Hepinize teşekkürler!

(Alkış)



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

60 Saniyeden Fazlası | Nazlı Çelik | TEDxBahcesehirUniversity

Çeviri: Orkun Nazim Kadioglu Gözden geçirme: Yunus ASIK Translation: Orkun Nazim Kadioglu Review: Yunus ASIK

Hepinize merhaba! Hi everyone!

Hayli içli, böyle dokunaklı ve biraz ürkek içine kapanık bir kız çocuğuydum aslında. Eigentlich war ich ein sehr sensibles, berührendes und leicht schüchternes introvertiertes Mädchen. Actually, I was a very sensitive, touching and slightly timid introverted girl.

Annem, önümüzden geçen ambulansın ardından üç gün ağladığımı söyler durur. Meine Mutter erzählt mir, dass ich drei Tage lang geweint habe, nachdem der Krankenwagen an uns vorbeigefahren war. My mother kept telling me that I cried for three days after the ambulance passed us.

Acaba içindeki hastaneye yetişti mi, kurtuldu mu diye. I wonder if he reached the hospital inside or survived.

İlkokulda notlarımın 1,25 – 1,50'nin üzerine geçtiğini pek hatırlamam ama Ich erinnere mich nicht sehr daran, dass meine Noten in der Grundschule 1,25 - 1,50 überschritten haben, aber I don't remember much that my grades went above 1.25 - 1.50 in elementary school, but

hani her yedi yılda bir insanın saçının, cildinin bile You know, every seven years a person's hair, even skin

kabuk değiştirdiği söylenir ya sanıyorum ben de tam 15 yaşımda It is said that it changes its skin, I think I am 15 years old too

yatılı okul için dört yıllığına İsviçre'ye gittiğimde when I went to Switzerland for four years for boarding school

kişiliğim, karakterim tam da bu zamanda kabuk değiştirdi. my personality, my character changed at this exact time.

Sonrasında üniversiteye gittim ama annemin eteğinden Then I went to college, but from my mother's skirt

ayrılmadığım gerçeği hiçbir zaman değişmedi bu arada. By the way, the fact that I did not leave has never changed.

Üniversiteye gittim, dört yıllık üniversiteyi I went to college, four years of college

üç senede alelacele takdir teşekkürle bitirdim. I finished in three years with a hasty appreciation

Sanki ilerisini görmüş gibi televizyon bölümünün Like he's seen ahead of the television episode

yanı sıra bir de psikoloji okudum, mezun oldum, döndüm. I also studied psychology, graduated, and returned.

Bu hiçbir zaman okul sıralarını çok sevdiğim anlamına gelmesin, This should never mean I love school desks,

çünkü sonrasındaki iş hayatım benim her zaman gerçeğim ve Because my post-business life is always my reality and

aslında hayat tarzım oldu. it actually became my lifestyle.

Yine küçükken annem beni bir gün Taksim Meydanı'na götürmüş, When I was little again, my mother took me to Taksim Square one day,

el ele yolda yürüyoruz birlikte yoldan geçen bir deli üzerime tükürmüş. Wir gehen Hand in Hand auf der Straße zusammen, ein Verrückter, der vorbeikommt, hat mich angespuckt. We are walking hand in hand on the road together, a madman passing by has spat on me.

Annem tabii pimpirikli koşa koşa eve dönmüşüz, My mother, of course, we came home running with a pimply,

beş gün boyunca beni çiteleye çiteleye yıkamış, seit fünf tagen hat er mich eingezäunt gewaschen for five days he has washed me up in a hedge,

bu tabii ki benim 1999 yılında This is of course mine in 1999

-NTV'de muhabir olarak işe başladığım yıla dek- -Till the year I started working as a reporter for NTV-

Taksim Meydanı'nı son kez görüşüm oldu. I saw Taksim Square for the last time.

Sonra 1999 yılında, NTV'de staj dönemi başladı ilk önce. Then, in 1999, the internship period started at NTV.

Kapıdan içeriye girdim; hangi bölüme girmeliyim, ne yapmalıyım diye… I entered through the door; Which section should I enter, what should I do ...

Baktım işte kültür sanat bölümü, Here is the culture and arts section,

sanatlar, sanat dersleri, sergiler var, işte çokça konserler… Hiç bana göre değil. there are arts, art classes, exhibitions, here are a lot of concerts… Not for me at all.

Ekonomi bölümüne gittim, rakamlarla aram hiçbir zaman çok iyi olmadı. I went to the economics department, I have never been very good with numbers.

TEFE, TÜFE, kahvaltılı basın toplantıları… WPI, CPI, Pressekonferenzen mit Frühstück ... WPI, CPI, breakfast press conferences ...

Orası da beni çok sarmadı. Spor bölümüne geçtim. It didn't bother me that much either. I switched to the sports section.

İşte maçlar, skorlar… Yok burası da değil dedim. Here are the matches, the scores… No, I said it's not here.

En son haber merkezine girdim, istihbarat bölümünde tam da kendimi buldum. The last time I entered the newsroom, I found myself in the intelligence department.

İçimdeki o; heyecan dolu, meraklı, araştırmacı, o soruşturmacı… She inside me full of excitement, curious, researcher, that investigator ...

Adrenalin tutkusunu sanıyorum en çok da bu I think the passion for adrenaline is the most

NTV'de altı yıl boyunca sahada geçirdiğim yıllar çokça besledi. The years I spent in the field for six years on NTV have fueled a lot.

Yine o dönem Bayrampaşa Cezaevi'nde, F tipi cezaevlerini protestolar var. Again at that time, there were protests against F-type prisons in Bayrampaşa Prison.

Bayrampaşa Cezaevi'nde de protestolar var. There are also protests in Bayrampaşa Prison.

Gece yarısı bir telefon çaldı, sanırsınız gizli göreve gidiyorum. In the middle of the night, a phone rang, you think I'm going undercover.

Parmak ucunda evden çıktığımı hatırlıyorum. I remember leaving the house at the tip of your finger.

Çatışmalar, patlamalar… Conflicts, explosions ...

En son iki gün sonra tekrar eve döndüm. I returned home again after the last two days.

Kısacası kitaplarda okuduğumuz, filmlerde seyrettiğimiz

o hayatlara değmek dokunmak istedim. I wanted to touch those lives.

Bu yüzden de hani mutfağın tam da ortasında olmanız lazım. That's why you have to be right in the middle of the kitchen.

Muhabirlik de bu işin mutfağıdır. Reporting is also the kitchen of this business.

O yüzden o yemeğin mutlaka biraz tuzunu ekmeniz lazım That's why you need to add some salt to that dish.

ve hatta iki tas da kavurmanız lazım. and you even have to roast two bowls.

Çünkü yaşamadan anlatılmıyor, anlatılsa da gerçekçi olmuyor. Because it is not told without life, it is not realistic even if it is told.

O yüzden bugün genel yayın yönetmeni olsam da So even though I am the editor-in-chief today muhabir olarak kalmam, hep bu yüzden. I don't stay as a reporter, that's why.

Çatışmalar, sorgular hepsi bir yana dursun. Conflicts, queries, let alone all.

Sanıyorum duygusallık boyutumu en çok da kol mesafesinde I guess my emotional dimension is most at arm's length

gördüğüm iki yüzün üzerinde cesette test ettim. I tested it on over two hundred corpses I saw.

O dönem nişanlanıyorum. I was getting engaged at that time.

Üzeyir Garih, bizim aile dostumuz nişana katıldı. Üzeyir Garih, our family friend attended the engagement.

Bir hafta sonra ben de haber merkezinde oturuyorum, A week later I'm sitting in the newsroom too,

polis telsizinden bir anons…

O dönem polis telsizi dinlerdik, kodları hâlâ ezbere bilirim.

[POLİS TELSİZİ] “Üzeyir Garih, Piyer Loti Mezarlığı'nda öldürüldü.” [POLICE RADIO] "Üzeyir Garih was killed in Piyer Loti Cemetery."

Olabilir mi acaba dedim, gerçek olabilir mi? Could it be I said, could it be true?

Koşa koşa gittim olay yerine. I went running to the scene.

Baktım, gerçekten o. Kanlar içinde yatıyor. I looked, it really is. He lies in blood.

Çok üzüldüm, saatlerce ağladığımı hatırlıyorum. I was very upset, I remember crying for hours.

Bütün bu olayı takip ettim. I followed this whole incident.

Katil yakalandı, duruşmalar başladı Fatih Adliyesi'nde. The murderer was caught and the trials started at Fatih Courthouse.

Tek tek bütün o duruşmaların hepsine katıldım ve adam dedi ki: I attended all those hearings one by one and the man said:

“Ben aslında sadece yaralamıştım. Aşağıdan 'yardım, yardım' diye “I actually just hurt. From below saying 'help, help'

bağırdığında tekrar yukarıya çıktım ve öldürdüm” dedi. when he shouted, I went upstairs again and killed him ”.

Acaba dedim mümkün olabilir mi, şüphecilik işte. I said is it possible, skepticism is here.

Gittim Piyer Loti Mezarlığı'na bir kum saati koydum aşağıya, I went downstairs to Piyer Loti Cemetery and put an hourglass,

bütün o merdivenleri indim çıktım. I went down all those stairs.

Acaba bu kadar kısa sürede öldürmüş olabilir mi diye. I wonder if he could have been killed in such a short time.

Velhasıl bunun gibi çok olay yaşadım. In short, I've had a lot of events like this.

Kendi alanlarında lider olabilme potansiyeline sahip kişilerin seçildiği, People who have the potential to be leaders in their fields are selected,

Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın bir programı vardı bir buçuk ay süren. The US State Department had a program that lasted a month and a half.

Ben de buna davetliydim. I was also invited to this.

Pentagon, Beyaz Saray gezilerinin de içerildiği bir program. Pentagon is a program that includes visits to the White House.

O dönem Margaret Thatcher, Süleyman Demirel…

Hepsi gençliklerinde katılmış. All of them participated in their youth.

O yılda programa davet edilen tek Türk'tüm. I was the only Turk invited to the program that year. Nereden bilebilirdim ki yıllar sonra meslek hayatımda How did I know that after years in my professional life

sırf bu programa katıldım diye ajanlıkla suçlanacağımı… I will be accused of spying just because I participated in this program.

On dokuz yılı aşkın meslek hayatımda çok şey oldum aslında. Actually, I have been a lot in my career for over nineteen years.

Ergenekoncu oldum, yandaş oldum. I became an Ergenekonist, I became a supporter.

Kendi ülkemin şu bayrağını takıyorum diye -hani bilirsiniz Amerikalılar, Just because I'm wearing that flag of my country - Americans, you know,

üzerlerine Amerikan bayrağından tişört, üzerine şort giyerler- They wear American flag T-shirts and shorts.

ben kendi ülkemin ay yıldızlı bayrağını taktım diye because I put on my country's crescent and star

bu ülkede ırkçı, faşist bile oldum. I even became a racist, fascist in this country.

Galiba kadın olunca hedef olmak da bir o kadar kolay oluyor ve I guess when you're a woman, it's just as easy to be a target and

doğrudur Türkiye'de kadın olmak kolay değil. It is true to be a woman in Turkey is not easy.

Çünkü erkek egemen bir medyada mücadele ediyoruz, çalışıyoruz hepimiz. Because we all struggle and work in a male-dominated media.

Mesela 1 Mayıs hiç unutmam, İşçi Bayramı. For example, May 1 I will never forget, Labor Day.

Biz de o zaman hep beraber bütün meslektaşlarla beraber çekime gittik. At that time, we went to the shoot together with all the colleagues.

O meşhur Perpa Köprüsü'nün üzerinde bir hatıra fotoğrafı çekiyoruz; We are taking a souvenir photo on that famous Perpa Bridge;

resme baktım 22 yaşındaki bir ben

ve bir kadın meslektaşım daha sadece iki kişiyiz. and a female colleague we are only two.

Yine geçen hafta, sanıyorum önceki haftaydı. It was again last week, I think it was the previous week.

Çankaya Köşkü'ne, başbakan televizyonların ve Çankaya Mansion, prime minister televisions and

gazetelerin genel yayın yönetmenlerini çağırdı. called the editor-in-chief of newspapers

Hep birlikte gittik, üşenmedim saydım. We all went together, I did not feel lazy, I counted.

Masada 43 kişi, sadece ikisi kadın, biri de ben. 43 people at the table, only two women and one me.

Ne demek istediğimi aslında çok güzel ortaya koyan bir tablo bu. This is a very good picture of what I mean.

Çünkü sanıyorum bu erkek egemen medyada o kadar çalıştık Cause I think we worked that hard in this male-dominated media

çabaladık ki kadınlara pozitif ayrımcılığı hep We have always tried to give positive discrimination to women.

kendi haber merkezimde bilinçaltında uyguladım. I subconsciously applied it in my own newsroom.

O yüzden bugün İstanbul Haber Müdürü'nden, Ankara Haber Müdürü'ne; That's why today, from Istanbul News Director to Ankara News Manager;

Yurt Haber Editörü'nden, Dış Haber Editörü'ne From Yurt News Editor to Foreign News Editor tamamını kadınlara teslim ettim. I handed over all of them to women.

Erkekler yerer gibi olmasın ama kadınların gözüne ve kalbine çok güveniyorum. Men do not like to eat, but I trust the eyes and hearts of women very much.

Yaptığımız iş de zaten kalp işi, aşkla yapıyoruz The work we do is heart work, we do it with love

biz yaptığımız işi, tutkuyla yapıyoruz. we do what we do with passion.

Aksi hâlde zaten yaptığınız işten de hayır gelmiyor. Otherwise, there is no good from what you have already done.

Mekanik değiliz tabii ki, elbette o büyülü ekranın camın etrafında We're not mechanical of course, of course that magical screen is around the glass

en fazla da biz hırpalanıyoruz ve insan çok travmatik olaylara most of all we are being beaten up, and people are very traumatic.

sahne olunca sanıyorum kırılma noktaları da bir o kadar fazla oluyor. When it comes to the scene, I think the breaking points are as many.

Benimkilerden biri Mehmet. One of mine is Mehmet.

Mehmet 7 yaşında, annesiyle babası boşanmak üzereler, Mehmet is 7 years old, his parents are about to divorce,

velayet davası görülüyor. custody case is in progress.

Annesi Kur'an kursu hocası, babası İmam His mother is a teacher of the Quran, his father is Imam

ve babası bu kararın ardından farklı bir şehirde yaşamaya karar veriyor. and his father decides to live in a different city after this decision.

Biz de bu duruşmayı takip ediyoruz ve doğal olarak Mehmet'in de We are also following this hearing and naturally Mehmet's

yaşı küçük olduğundan velayetini annesine veriyor mahkeme. The court gives custody to her mother because she is young.

Sonrasında annesiyle kalmaya başlıyor. Later, he starts staying with his mother.

Çocuk tabii, altına kaçırıyor. The child, of course, is missing the gold.

Annesi döve döve komalık ediyor Mehmet'i. His mother is beating Mehmet and being commaged.

Buz gibi bir betonun üzerine koyuyor, He puts it on an icy concrete

sabaha kadar orada bekletiyor. He keeps it there until morning.

Korkusundan hastaneye bile kaldırmıyor. He does not even take him to the hospital because of his fear.

Sonra anneanne geliyor sabaha karşı, ne yaptın sen buna diyor. Then the grandmother comes in the morning and says what have you done.

İşte böyle böyle diyor, alıyorlar hastaneye gidiyorlar. That's how he says, they take it and go to the hospital.

Bir hafta boyunca ölümle yaşam arasında mücadele ediyor, She struggles between life and death for a week,

hayatta kalmaya çalışıyor ama maalesef trying to survive but unfortunately

yedi yaşında veda ediyor bu hayata Mehmet. Mehmet says goodbye to this life at the age of seven.

Sonrasında Mehmet'in babası, çokça etkileyen bir olaydır beni. Afterwards, Mehmet's father is an event that affected me a lot.

Çünkü aklımda hep şu görüntü kaldı: Because the following image has always remained in my mind:

O velayet davasında annesinin kucağında Mehmet, ağlıyor Mehmet on his mother's lap in that custody case, crying

“Baba beni anneme bırakma, beni çok dövüyor.” diye. "Dad, don't leave me to my mother, he beats me so much. he.

Annesi de cimcikliyor Mehmet'i, daha fazla bağırmasın diye. His mother is also screaming Mehmet, so that he won't scream more.

O haykırışları bir ay boyunca gitmedi benim rüyalarımdan. Their cries did not go away for a month.

Sonrasında haber bitti, duruşma süreci oldu. Then the news ended, the trial process took place.

Ben de haber sonrasında bir yorum yaptım. I also made a comment after the news.

İsyanım, öz annesi tarafından öldürülüp üstelik My rebellion was killed by his own mother and moreover

pişmanlık nedeniyle cezasının indirilmesineydi. his sentence was reduced because of regret.

Bir yorum yaptım. I made a comment.

Neyse haberler bitti, telefon çaldı santralden arıyorlar. Anyway, the news is over, the phone rang, they are calling from the switchboard.

Mehmet'in babası arıyor dediler, o anda kafam karıştı. They said Mehmet's father is calling, at that moment I was confused.

“Kim? Mehmet? Tabii bağlayın” dedim. "Who? Mehmet? Of course, connect it ”I said.

“Merhabalar ben Mehmet'in babasıyım.

Ben küçücük yaşında çok almaya uğraştım oğlumu. I tried to get my son at my very young age.

Oğluma kavuşmaya çalıştım ama mahkeme izin vermedi” dedi. "I tried to reunite with my son, but the court did not allow it.

“Ben bu hayatta tutamadım Mehmet'i ama siz "I could not keep Mehmet alive in this life, but you

sözlerinizle bir nebze olsun benim içimi ferahlattınız. İyi ki varsınız!” dedi. You have relieved me a little bit with your words. Good thing you are! " said.

O günden beri her bayramda, her kandilde arar beni Mehmet'in babası. Since that day, Mehmet's father has been calling me on every feast, every lamp.

Mehmet'in babasını hiç tanımıyorum ama I don't know Mehmet's father at all but

işte bir yerde bir hayata -Mehmet'in babasına- ve Here is a life somewhere - Mehmet's father - and

belki de bu dünyadan göçüp giden o küçücük Mehmet'in hayatına değip dokundum. maybe I touched and touched the life of that little Mehmet who passed away from this world.

Tıpkı o Mehmet gibi diğer Mehmetler de hep çok önemli oldu benim hayatımda. Just like that Mehmet, other Mehmets have always been very important in my life.

Benim ailemde asker ya da polis yok ama There are no soldiers or policemen in my family but

benim bu ülkenin askerine ve polisine olan sevgim malumunuz. You know my love for the soldiers and police of this country.

Evet vatanseverim, Atatürkçüyüm ve Yes I'm a patriot, Kemalist and

en büyük şansımın da bu topraklarda doğup büyümek olduğunu düşünüyorum. I think my biggest chance is to be born and grow up in these lands.

Ama buna karşılık bu ülkenin askerinin ve polisinin But in return, the soldiers and police of this country

her zaman çok yalnız olduğunu hissettim. I always felt you were so lonely.

Yeteri kadar önemsenmediğini hissettim ve onların sesi olmaya karar verdim. I felt underestimated and decided to be their voice.

Belki onlar için önemlidir dedim ve özel bir günde onların yanında olayım, I said maybe it's important to them and I'll be with them on a special day,

Yılbaşı gecesini onlarla birlikte geçireyim dedim. I said I'd spend the New Year's Eve with them.

Nereye gideyim, nereye gideyim, baktım en uzak yer neresi: Where shall I go, where shall I go, I looked where is the furthest place:

Sınırda Dağlıca var. There is Dağlıca at the border.

Hani birçoğunuz belki bilmez bile, 2015 yılında 16 şehit verdiğimiz yer. Most of you may not even know, it is the place where we gave 16 martyrs in 2015.

Belki haritada bile yerini zor bulursunuz ya da Maybe you find it hard to locate even on the map or

çok çok haberlerde duymuş olabilirsiniz. you may have heard it on many news stories.

İki helikopter ve bir uçak… Atladım gittim yanlarına. Two helicopters and a plane… I jumped and went over to them.

Onlarla birlikte geçireyim diye... So that I can spend with them ...

Yılbaşı gecesi gidemedim, güvenlik gerekçeleri Couldn't go on New Year's Eve, for security reasons

ve hava koşulları nedeni ile and due to weather conditions

iki hafta sonrasına gün verdiler ve tam 24 saat çekim iznim var, gittim. They gave the day two weeks later and I have a 24-hour filming permit, I went.

Tank atışları, top atışları hepsini çektik.

2753 rakımlı Beybuta tepesine çıktık. We climbed to the Beybuta hill with an altitude of 2753.

[HELİKOPTER SESİ] [HELICOPTER SOUND]

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer. It is a place where birds do not fly and caravans pass.

Hani burada görev yapabilmek için To be able to serve here

gerçekten hayatta bir amacınız olması lazım. you really need to have a purpose in life.

Bir vatan sevdası olması lazım, bir bayrak sevgisi olması lazım. There must be a love of the country, a love of the flag.

Kocaman bir yüreğinizin olması lazım. You must have a big heart.

Çünkü bunun karşılığını parayla ödeyemezsiniz. Because you cannot pay for it with money.

Burada insanlar canını ortaya koyuyorlar. Here people reveal their lives.

Gittim, işte mağara gibi bir yerde yatıp kalkıyorlar. I went, here they sleep in a cave-like place. Zaten hava koşulları o kadar kötü ki, -20 derece buz gibi soğuk The weather conditions are so bad anyway, it is freezing cold at -20 degrees

ve insan konuşmaya bile zorlanıyor. and people are even forced to speak.

2 metre kar… 2 meters of snow ...

Arada bir helikopter geliyor, tepeden kumanyayı atıyor, Every once in a while the helicopter comes, throws the food overhead,

askerler yiyebildiği kadar yiyor. soldiers eat as much as they can.

Böyle bir yerde yatıp kalkıyorlar. Sizin için, bizim için, hepimiz için… They sleep in a place like this. For you, for us, for all ...

Vatan için! For the homeland!

Sonrasında çekimler bitti, Dağlıca'ya çıktık. After the shooting ended, we went to Dağlıca.

1500 askerle birlikte bir gece geçiriyorum. I spend a night with 1500 soldiers.

Çekimler bitti, oturduk sohbet ettik derken yatacağız. We will go to bed saying that the shooting is over, we sat and chatted

Hoş, uyumak ne mümkün. Nice, what is possible to sleep.

Odaya geldim. I came to the room.

Tık tık kapı çaldı, 20 yaşlarında gencecik bir astsubay: Knock knocked on the door, a young non-commissioned officer in his 20s:

“Nazlı Abla, bizimle beraber biraz oturur musun? “Sister Nazlı, can you sit down with us for a while?

Biz seni çok bekledik buraya geleceksin diye.” We waited a lot for you to come here.

Oturmaz mıyım, tabii ki dedim. “Won't I sit down, of course,” I said.

Gittim yanlarına, onlar anlattı. I went to them, they told them.

Kiminin terhisine şu kadar az kalmış, kimi gün sayıyor. Some have been discharged so little, some are counting the days.

Onlar anlatırken benim de televizyona takıldı gözüm. While they were telling, my eyes caught the TV.

Çünkü bir müzik kanalı açık, müzik kanalının altında Cause a music channel is open, under the music channel

hani âşıkların birbirine notları, mesajları geçer ya… You know, when the lovers pass their notes and messages to each other ...

İşte her birinin bekleyeni var, sevdalıları var. Here each of them has their waiting and lovers.

O da yine sizin gibi, benim gibi. He is like you, just like me.

Çekimler bitti ve oradan ayrıldım. Bu arada buraya giderken… Filming finished and I left. By the way, on the way here ...

Annem biraz pimpirikli, asla anneme nereye gittiğimi söylemiyorum. My mom's a little pimply, I never tell my mom where I'm going.

“Ankara'ya gidiyorum. Olağanüstü kurultay var, kurultayda çekimler yapacağım” dedim. "I am going to Ankara. "There is an extraordinary congress, I will shoot in the congress" I said.

Günlerden Pazar, artık 24 saati devirdik. It's Sunday, we are now over 24 hours.

Van Filo'ya indik, son şeyler, birkaç saat sonra uçak kalkacak. We landed in Van Filo, the last things, the plane will take off in a few hours.

Oturduk, bekliyoruz. We sat and wait.

Bu esnada annem görüntülü telefondan beni arıyor: Meanwhile, my mother calls me on the video phone:

“Efendim” dedim. I said "sir".

“Ah küpelerimi yeni aldım, güzel mi?” dedi. "Oh I just got my earrings, is it beautiful?" said.

Kaş göz yapıyorum şimdi, anlamadı ama I'm making eyebrows now, he didn't understand but

sesli görüntülü olunca herkes bizi dinliyor. Everyone listens to us when we have audiovisual.

“Ben sana bir yalan söyledim. Ankara'da değilim.” dedim. “I told you a lie. I'm not in Ankara. " I said.

“Neredesin?” dedi. “Dağlıca'dayım.” dedim. "Where are you?" said. "I'm in Dağlıca." I said.

“Orası neresi?” dedi. "Where is there?" said.

İşte dedim böyle böyle Van, Hakkâri, Yüksekova… İndim, bitti, geliyorum. That's how I said, Van, Hakkâri, Yüksekova… I got off, it's over, I'm coming.

“Öldüreceğim seni buraya gelince, yeter artık seninle mi uğraşacağım” falan… "I will kill you when I come here, enough will I deal with you anymore" or something ... Arkadan, “Ama inanmıyorum kesin orada değilsindir.” He said from behind, "But I don't believe you are definitely not there."

“Anne vallahi buradayım” dedim. “Yok, yok. Hiç inanmıyorum” I said, "Mom, I'm here." "No no. I do not believe at all "

Dedim şöyle bir göstereyim. I said, let me show you like this.

Yedi tane komutan oturmuş, annem bir anda ayağa kalktı önünü ilikledi. Seven commanders were seated, my mother stood up and buttoned her front.

“Saygılar efendim, hepinize saygılar, kızım size emanet.” "Regards sir, I respect you all, my daughter is entrusted to you."

(Gülüşmeler) (Laughter)

Diyor ki “Gel, görüşeceğiz.” He says "Come, we'll see you."

Sonrasında yine Yüksekova'ya gittim, Then I went to Yüksekova again,

orada da yine bombalar patlıyor. bombs explode there too.

Sokağa çıkma yasağı var. Çatışmalar… There is a curfew. Conflicts…

Bari dedim söyleyeyim de “Hayattayım” merak etmesin. At least I said, "I am alive," I said, but don't worry.

Birazdan çünkü haberler başlayacak, Soon because the news will start,

görüntülerde anlayacak benim orada olduğumu. in the images will understand that I am there.

Önden aradım, nasıl bağırıyor bana, I called ahead, how he screams at me,

“Hiç lafımı dinlemiyorsun. Bıktım, yetti artık” “You don't listen to me at all. I'm sick of it, it's enough "

vesaire böyle bağırıyor bana. and so on yelling at me like that.

Baktım çok bağırıyor, ben de telefonunu kapadım. I looked he was screaming a lot, and I hung up his phone.

Bir hafta boyunca küstü konuşmadı benimle. For a week he did not speak to me in a sullen.

“Küstüm seninle” dedi, başka çare olmayınca. "I'm offended with you" he said, when there was no other choice.

Biz kanıksamayalım derken şehit haberlerini, The news of the martyrs, when we said we should not be taken for granted,

alışmayalım derken en büyük tehlike aslında onlarda. When they say let's not get used to it, the biggest danger is actually with them.

Nusaybin'e gitmiştik ve Nusaybin'de sokağa çıkma yasağı var, çatışmalar sürüyor. We went to Nusaybin and there is a curfew in Nusaybin and the clashes continue.

İşte biz çekimleri yapacağız, onlar operasyona çıkacaklar. Here we will shoot, they will go on operation.

Hep beraber bir masada oturduk, yine konuşuyoruz: We all sat at a table together, talking again:

Nasıl yapmalıyız, bölgede ne kadar gün kaldı, How should we do it, how many days are left in the area,

ne kadarı temizlendi terör örgütünden bunları anlatıyorlar. How much of them were cleared from the terrorist organization they tell.

Çayımızı içtik. We drank our tea.

Biz çekime gittik, onlar operasyona gitti. We went to the shooting, they went to the operation.

Aradan birkaç saat geçti, tekrar geldik oturduk. A few hours passed, we came back and sat down.

Ali'ye baktım, Ali yok yanımda. I looked at Ali, I don't have Ali with me.

“Ali nerede?” dedim. "Where is Ali?" I said.

“Ali şehit düştü.” dediler. "Ali fell a martyr." they said.

EYP (El yapımı patlayıcı) yüklü binada, iki saat önce. Two hours ago in the building loaded with IED (hand made explosive). “Nasıl?” dedim. Ali şehit düştü. "How?" I said. Ali was martyred.

Hani 60 saniyeyle giriyor belki hayatlarımıza, You know, maybe it enters our lives with 60 seconds,

şehit haberleriyle giriyor. entering with the news of martyrs.

Ağlayan bir anne, eş, yetim kalan, cami avlusunda oynayan o çocuklar… A crying mother, wife, orphans, those children playing in the courtyard of the mosque.

Sonrasında bitti diyoruz bizim için, Then we say it's over for us,

ama onlar için hayat hep yarım kalıyor. but for them, life always remains unfinished.

Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor. Because the fire burns the place where it fell.

Onların hayatları artık hep yarım kalıyor. Their lives are always left unfinished now.

Yine bir gün Dağlıca'dan dönüyoruz. One day we are returning from Dağlıca.

Askeri helikoptere bindik, arada bir, çok nadiren kalkıyor zaten helikopterler. We got on the military helicopter, the helicopters take off very rarely every once in a while.

Bir grup var asker, onlar da izine çıkacaklar artık, çarşı izninlerine, There is a group of soldiers, they will go on their leave now, on bazaar permits,

yüklenmişler balık istifi gibi hep birlikte dolmuşuz helikopterin içerisine. loaded into the helicopter, like a pile of fish, we are all together in a minibus.

Giderken yanımda o kobra helikopterlerinin pilotlarından ikisi oturuyor. Two of the pilots of those cobra helicopters sit next to me as I go.

Dedi ki resmimizi çeker misiniz ama siz bir selfie (özçekim) yapın bizimle… He said could you take our picture but you take a selfie (selfie) with us ...

Tabii ki dedim, birlikte böyle resim çektik. I said of course, we took a picture together like this.

Aradan 22 gün geçti, Burak… 22 days have passed, Burak…

Şehit haberi geldi.

Acıları hep biriktirdik ve hep bir bedel ödüyor insan. We have always accumulated pain and people always pay a price.

Ben de başta IŞİD, PKK olmak üzere onlarca davadan yargılandım. I was also tried in dozens of cases, including ISIS and PKK.

Hâlâ yargılanıyorum. I am still on trial.

Ölüm tehditleri, mecliste soruşturmalar, hakaretler, tehditler… Death threats, investigations in the parliament, insults, threats ...

Mesela emniyet bir canlı bomba listesi dağıtmıştı, For example, the police had distributed a suicide bomb list,

birkaç kişinin canlı bomba olması nedeniyle. because several people were suicide bombers.

Bunu haberleştirir misiniz dediler, biz de haberleştirdik. They said could you please inform this, and we reported it.

İki gün sonra aşağıdan aradılar beni, güvenlikten. Two days later they called me from security.

“Tebligat geldi” dediler. Dedim herhâlde yine dava açıldı. They said, "Notification has arrived." I said, I think the lawsuit was filed again.

Gittim baktım, o haberini yaptığımız kızlardan biri I went and looked, she's one of the girls we reported on

“Sen nasıl bana canlı bomba dersin "How can you call me a live bomb?

ben üniversite öğrencisiyim, yok öyle bir şey” dedi. "I am a university student, there is no such thing."

Ben tabii adliyeyelere gittim. Of course, I went to courthouses.

İfadeler veriyorum, gittim geldim. I am giving statements, I went and came.

Aradan bir vakit geçti, iki sene geçti. Sometime has passed, two years have passed.

İstanbul'da Vatan Emniyet Müdürlüğü önünde bir çatışma… A clash in front of the Homeland Security Directorate in Istanbul ...

Bir polis şehit, iki tane de kız yatıyor yerde. One police martyr and two girls lying on the floor.

Üstlerinde bombalar bağlı, ellerinde kalaşnikof. Bombs tied on them, Kalashnikov in their hands.

Ölmüş teröristler. Dead terrorists.

O kızlardan biriydi işte bana iki yıl önce dava açan. She was one of those girls who sued me two years ago.

Otomatik beraat ettim. I was automatically acquitted.

Getirisi mi daha fazla oldu, götürüsü mü? Did it pay off more, or did it pay off?

Hiçbir zaman bilemedim ama fark yaratmak istedim ve I never knew but wanted to make a difference and

bu kurulu düzende uyuyanları biraz da olsun uyandırmak istedim aslında. I actually wanted to awaken those who sleep in this established order a little bit.

Ve ne yaptıysam aşkla, tutkuyla yaptım. And whatever I did I did it with love and passion.

Davalar, soruşturmalar… Lawsuits, investigations ...

Hâliyle her anne gibi benim annem de So my mother, like every mother

“Yeter artık yoruldun bırak şu işi. Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyor. “Enough, you are tired, leave this job. Are you going to save the world? " says.

Yok, dünyayı kurtarmaya benim gücüm yetmez ama No, I can't afford to save the world but

oturduğum koltukta belki biraz olsun Maybe a little bit in the seat I'm sitting on

bir şeyleri değiştirmeye gücüm yeter diye düşündüm. I thought I could afford to change things.

Ve ben herkes kendi kapısının önünü süpürürse farklı bir And if everybody sweeps their front door it's a different

Türkiye olacağına inandım her zaman. I always believed it would be Turkey.

Kızıma bırakacak koca koca binalarım, arazilerim yok belki Maybe I don't have big buildings and lands to leave to my daughter

ama bir şeyleri değiştirmek adına çabalamış bir annesi olacak. but he will have a mother who has struggled to change things.

Yol bir yerde bitiyor, bitecek elbette hepimiz için. The road ends somewhere, of course it will end for all of us.

Önemli olan kaç kişinin hayatına dokunduğumuz ve The important thing is how many people's lives we touched and

kaç kişi için fark yaratabilmiş olacağımız olduğunu düşünüyorum. for how many people I think we could have made a difference.

Hepinize teşekkürler! Thank you all!

(Alkış)

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.