×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.


image

Book - 1984 - George Orwell, 3. Bölüm - II (a)

3. Bölüm - II (a)

II

Kamp yatağını andıran, ama yerden biraz daha yüksekte duran bir şeyin üstünde, sımsıkı bağlanmış, yatıyordu. Yüzüne, eskisinden daha güçlü bir ışık vuruyordu. Bir yanında O'Brien duruyor, dikkatle ona bakıyordu. Öbür yanında duran beyaz önlüklü adamın elinde bir şırınga vardı.

Gözlerini açtıktan sonra bile çevresindekileri ancak yavaş yavaş algılayabiliyordu. Bu odaya sanki bambaşka bir dünyadan, çok daha derinlerdeki bir sualtı dünyasından yüzerek çıkıyordu. Ne kadardır orada, derinlerde olduğunu bilmiyordu. Tutuklandığı andan beri karanlık ya da aydınlık görmemişti. Kaldı ki, anımsadıklarının da bir sürekliliği yoktu. Bilincinin, uykudaki bilincinin bile zaman zaman kapandığı ve kapkara bir boşluktan sonra yeniden açıldığı olmuştu. Ama bu boşluklar günlerce ya da haftalarca mı sürmüştü, yoksa yalnızca birkaç saniye mi, bunu bilmek olanaksızdı.

Karabasan, dirseğine indirilen o ilk darbeyle başlamıştı. Sonradan, tüm olup bitenin, başlangıçta tutukluların hemen hepsine uygulanan sıradan bir sorgulama olduğunu kavrayacaktı. Herkesin önünde sonunda itiraf etmek zorunda kalacağı, casusluk, sabotaj ve benzerleri gibi bir sürü suç vardı. İtiraf bir formalite olmasına karşın, işkence gerçekti. Kaç kez dayak yemişti, dayaklar ne kadar sürmüştü, anımsayamıyordu. Hep siyah üniformalı beş altı adam oluyordu başında. Bazen yumruk atarak, bazen coplarla, bazen demir çubuklarla dövüyorlar, bazen de postallarıyla tekmeliyorlardı. Kim bilir kaç kez umarsız bir hayvan gibi yerlerde yuvarlanmış, tekmelerden sakınabilmek için bitmek bilmeyen boşuna bir çabayla debelenip durmuş, ama her seferinde kaburgalarına, karnına, dirseklerine, baldırlarına, kasığına, hayalarına, kuyruksokumuna daha fazla tekme yemekten kurtulamamıştı. Kimi zaman bu iş o denli uzun sürüyordu ki, bilincini yitirmeyi becerememesi, muhafızların attığı dayaktan çok daha acımasız, korkunç ve dayanılmaz geliyordu. Bazen sinirleri öyle boşanıyordu ki, daha dayak başlamadan yalvar yakar oluyor, muhafızın kalkan yumruğunu görür görmez, işlediği işlemediği bir sürü suçu itiraf ediveriyordu. Kimi zaman, ilkin hiçbir şey itiraf etmemeye karar veriyor, o zaman ağzından tek bir sözcüğü bile söke söke almak zorunda kalıyorlardı; kimi zaman da, kendince bir uzlaşma yolu arayarak, "İtiraf edeceğim, ama hemen değil. Acı dayanılmaz olana kadar direnmeliyim. Üç tekme daha atsınlar, sonra iki tekme daha, o zaman ne istiyorlarsa söylerim," diyordu kendi kendine. Bazen ayakta duramaz hale gelinceye kadar dövdükten sonra hücrenin taş zeminine patates çuvalı gibi fırlatıp atıyorlar, kendine gelmesi için birkaç saat bekleyip yeniden götürüyor, yeniden dayağa başlıyorlardı. Toparlanıp kendine gelmesi için daha uzun süreler gerektiği de oluyordu. Ama çoğu zaman uykuda ya da baygın geçen bu süreleri belli belirsiz anımsıyordu. Duvara iliştirilmiş tahtadan bir ranzası, teneke lavabosu olan bir hücreyi, sıcak çorba, ekmek ve bazen kahveden oluşan yemekleri anımsıyordu. Sakalını kazıyıp saçını kesmeye gelen suratsız berberi, nabzını ölçüp reflekslerini kontrol eden, gözkapaklarını kaldırıp gözlerine bakan, sert parmaklarıyla kırık kemiklerini yoklayan, uyutmak için koluna iğne vuran ekşi suratlı, sevimsiz, beyaz önlüklü adamları anımsıyordu.

Dayaklar giderek seyrekleşmiş; daha çok, yanıtları yeterli bulunmazsa her an geri gönderilebileceğine ilişkin bir gözdağına, bir korkutmacaya dönüşmüştü. Sorgucuları artık siyah üniformalı kaba saba adamlar değil, ufak tefek, tombul Partili entelektüellerdi; bu parlak gözlüklü, aceleci adamlar, Winston'ın üzerinde –emin değildi, ama yanılmıyorsa– aralıksız on on iki saat nöbetleşe çalışıyorlardı. Bunlar, hiç dinmeyen hafif bir acı duymasına özen göstermekle birlikte, yalnızca bu acıyla yerinmiyorlardı. Tokat atıyorlar, kulaklarını büküyorlar, saçını çekiyorlar, tek ayak üstünde durduruyorlar, işemesine izin vermiyorlar, yüzüne parlak ışıklar tutarak gözlerinden yaşlar boşanmasını sağlıyorlardı; bütün bunların tek amacı, onu aşağılamak, düşünme ve akıl yürütme gücünü yok etmekti. Asıl silahları, saatlerce süren acımasız sorgulamalardı: Tuzağa düşürerek yalanını yakalıyorlar, söylediği her şeyden başka bir anlam çıkarıyorlar, ne zaman yalan söylese ve çelişkiye düşse tepesine çöküyorlardı; ta ki, ruhu karardığı ve utancından yerin dibine geçtiği için hüngür hüngür ağlamaya başlayıncaya kadar. Bazen bir sorgu sırasında beş altı kere ağladığı bile oluyordu. Çoğu zaman bağırıp çağırarak sövgüler yağdırıyorlar, her duraksamasında yeniden muhafızların ellerine teslim etmekle tehdit ediyorlardı; ama bazen de tutumları birden değişiyor, ona yoldaş diye seslenerek İngsos ve Büyük Birader adına yalvarıyorlar; üzgün bir sesle, Parti'ye bağlılığının, verdiği zararları gidermek istemesini sağlayacak kadar sürüp sürmediğini soruyorlardı. Saatlerce süren sorgulamadan sonra sinirleri boşandığı için, bu kadarı bile gözyaşlarına boğulmasına yetiyordu. Sonunda, muhafızların postalları ve yumruklarından çok, başının etini yiyip duran bu adamlar kırmıştı direncini. Artık ne istense söylüyor, önüne konulan her kâğıdı imzalıyordu. Artık yeniden tepesine binmelerine meydan vermeden, kendisinden neyi itiraf etmesini istediklerini öğrenip bir an önce itiraf etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Parti'nin önde gelen üyelerinin öldürülmesinden, bozgunculuk tohumları eken broşürlerin dağıtılmasından, devletin parasını zimmetine geçirmekten, askeri sırların satılmasından sorumlu olduğunu, pek çok sabotaj eylemine katıldığını itiraf etmişti. Ta 1968'den beri Doğuasya hükümetine para karşılığında casusluk yaptığını itiraf etmişti. Dindar, kapitalizm hayranı ve cinsel sapık olduğunu itiraf etmişti. Karısının hayatta olduğunu kendisi bildiği gibi, kendisini sorgulayanların da bilmeleri gerekiyordu, ama karısını öldürdüğünü de itiraf etmişti. Goldstein'la yıllardır temasta olduğunu, hemen hemen bütün tanıdıklarının katıldıkları bir yeraltı örgütüne üye olduğunu itiraf etmişti. Her şeyi itiraf etmek ve herkesi işin içine katmak daha kolaydı. Üstelik, bir bakıma hepsi doğruydu. Parti'ye düşman olduğu doğruydu ve Parti'nin gözünde, düşünce ile eylem arasında en küçük bir ayrım yoktu.

Anımsadığı daha başka şeyler de vardı. Zihninde birbirinden kopuk, bulanık görüntüler halinde geziniyorlardı.

Bir çift gözden başka bir şey göremediği için karanlık mı, aydınlık mı olduğunu anlayamadığı bir hücredeydi. Yakınlarda bir yerden bir aletin yavaş ve düzenli tıkırtıları duyuluyordu. Gözler gittikçe büyüyor ve parlaklaşıyordu. Birden oturduğu yerden havalanıp sürükleniyor, bir çift göz onu içine çekip yutuveriyordu.

Göz alıcı ışıklar altında, kadranlarla kuşatılmış bir koltuğa kayışlarla bağlanmıştı. Beyaz önlüklü bir adam kadranlardaki rakamları okuyordu. Dışarıdan postal sesleri geliyordu. Kapı gıcırdayarak açılıyor, yüzü balmumundan bir maskı andıran subay, ardında iki muhafızla içeri giriyordu.

"101 Numaralı Oda'ya," diyordu subay.

Beyaz önlüklü adam dönüp bakmıyordu. Winston'a da bakmıyor, gözlerini kadranlardan ayırmıyordu.

Bir kilometre genişliğinde, ışıl ışıl aydınlatılmış, uçsuz bucaksız bir koridorda, bir yandan kahkahalar atarak, bir yandan da bağıra çağıra itiraflarda bulunarak düşe kalka ilerliyordu. Her şeyi, işkence altında gizlemeyi başardığı şeyleri bile itiraf ediyordu. Tüm bir yaşamöyküsünü, zaten bilen insanlara anlatıyordu. Muhafızlar, öteki sorgucular, beyaz önlüklüler, O'Brien, Julia, Bay Charrington da onunla birlikteydiler, koridorda hep birlikte kahkahalar patlatarak düşe kalka ilerliyorlardı. Gelecekte saklı duran o korkunç şey her nasılsa atlanmış, olmamıştı. Her şey yolundaydı, acılar son bulmuştu, yaşamı son ayrıntısına kadar gözler önüne serilmiş, anlaşılmış, bağışlanmıştı.

Tahta yatakta doğruldu, O'Brien'ın sesini duyar gibi olmuştu. Tüm sorgu boyunca, O'Brien'ı hiç görmemiş olmasına karşın, onun hep yanı başında olduğunu hissetmişti. Her şeyi yöneten O'Brien'dı. Muhafızları Winston'ın üzerine salan da, onu öldürmelerini önleyen de oydu. Winston'ın ne zaman acı içinde haykıracağına, ne zaman dinlenmesine izin verileceğine, ne zaman yemek yiyeceğine, ne zaman uyuyacağına, koluna ne zaman uyuşturucu enjekte edileceğine karar veren oydu. Soruları soran da, yanıtları telkin eden de oydu. O hem işkence eden hem de koruyandı; hem sorgucu hem de dosttu. Uyutulduğu sırada mı, kendiliğinden uyurken mi, yoksa uyanıkken mi, anımsamıyordu, ama bir keresinde bir ses, "Merak etme, Winston; benim korumam altındasın," diye fısıldamıştı. "Yedi yıl boyunca izledim seni. Artık dönüm noktası geldi. Seni kurtaracağım, seni kusursuz kılacağım." O'Brien'ın sesi olup olmadığını kestiremiyordu; ama yedi yıl önce, rüyasında ona, "Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız," diyen sesle aynı sesti.

Sorgulamanın sona erdiğini anımsamıyordu. Arada bir süre her şey kararmış, ardından şimdi bulunduğu hücre ya da oda yavaş yavaş çevresinde belirginleşmişti. Sırtüstü, dümdüz yatıyor, hiç kıpırdayamıyordu. Bedeninin belli başlı noktaları, yattığı yere perçinlenmiş gibiydi. Başının arkası bile bir biçimde tutturulmuştu. O'Brien, tepesine dikilmiş, ciddi, hatta biraz da üzgün, ona bakmaktaydı. Aşağıdan bakıldığında, gözlerinin altındaki torbalar ve yanaklarından çenesine kadar inen derin çizgiler, yüzünü kaba ve yorgun gösteriyordu. Winston'ın sandığından yaşlıydı; kırk sekiz elli yaşlarında olmalıydı. Üstünde rakamların bulunduğu bir kadranın kolunu tutuyordu.

"Sana demiştim," dedi O'Brien, "bir daha ancak burada buluşuruz diye."

"Evet," dedi Winston.

O'Brien'ın elini hafifçe oynatışı dışında hiçbir uyarı gelmeden, bedenini bir acı dalgası kapladı. Olup biteni göremediği için ürkütücü bir acıydı, bunun kendisini öldürebileceğini hissediyordu. Kaldı ki, gerçekten böyle bir şey yapılıyor muydu, bu acı elektrik vererek mi sağlanıyordu, ayırdında değildi; ama bedeni paramparça oluyor, eklemleri yavaş yavaş birbirinden ayrılıyordu. Acıdan alnı tere batmıştı, ama belkemiğinin kopmak üzere olduğunu duyumsaması onu çok daha fazla korkutuyordu. Mümkün olduğu kadar sesini çıkarmamaya çalışarak dişlerini sıktı, burnundan derin bir nefes aldı.

O'Brien, gözlerini yüzünden ayırmadan, "Korkuyorsun," dedi, "birazdan bir yerinin kopacağından korkuyorsun. Özellikle de belkemiğinin kopacağından. Omurlarının birbirinden ayrıldığını, omurlarındaki sıvının aktığını görür gibi oluyorsun. Aklından geçen bu, öyle değil mı, Winston?"

Winston yanıt vermedi. O'Brien kadranın kolunu geri çekti. Acı, geldiği gibi gidiverdi.

"Kırktaydı," dedi O'Brien. "Bu kadrandaki rakamların yüze kadar çıktığını görebilirsin. Bu konuşmamız boyunca lütfen aklından çıkarma: Sana istediğim anda, istediğim kadar acı verebilirim. Bana yalan söylediğin, kaçamaklı yanıtlar vermeye kalktığın, hatta her zamanki zekâ düzeyinin altına düştüğün anda acıdan çığlığı basarsın. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı," dedi Winston.

O'Brien biraz yumuşamış gibiydi. Gözlüğünü düzeltirken düşünceli görünüyordu, odanın içinde şöyle bir gidip geldi. Kibar ve sabırlı bir sesle konuşuyordu. Cezalandırmaktan çok, açıklamak ve inandırmak isteyen bir hekim, öğretmen, hatta rahip gibiydi.

"Senin için kendimi paralıyorum, Winston," dedi. "Çünkü sen buna değersin. Sorununun ne olduğunu çok iyi biliyorsun. Aslında yıllardır biliyordun, ama bilmezlikten gelmek için elinden geleni yaptın. Ussal dengesizlik var sende. Bellek yetersizliği çekiyorsun. Gerçek olayları anımsayamadığın gibi, hiç olmamış olayları anımsadığına inandırıyorsun kendini. Neyse ki bunun tedavisi var. Bugüne kadar kendini iyileştirmek için hiçbir çaba harcamadın, çünkü iyileşmek istemiyordun. Azıcık istemen yeterliydi, ama buna hazır değildin. Şimdi bile, hastalığına bir erdemmiş gibi dört elle sarılıyorsun. Örneğin, söyler misin: Okyanusya şu anda hangi devletle savaşıyor?"

"Ben tutuklandığımda, Okyanusya Doğuasya'yla savaşıyordu."

"Doğuasya'yla. Tamam. Zaten Okyanusya her zaman Doğuasya'yla savaş halindedir, öyle değil mi?"

Winston nefesini tuttu. Konuşmak için ağzını açtı, ama bir şey demedi. Gözlerini kadrandan ayıramıyordu.

"Lütfen gerçeği söyle, Winston. Senin gerçeğini. Ne anımsıyorsan onu söyle."

"Tutuklanmadan daha bir hafta öncesine kadar Doğuasya'yla hiç savaşmadığımızı anımsıyorum. Onlar bizim müttefikimizdiler. Avrasya'yla savaş halindeydik. O da dört yıl sürmüştü. Ondan önce..."

O'Brien eliyle işaret ederek Winston'ı susturdu.

"Başka bir örnek vereyim," dedi. "Birkaç yıl önce çok ciddi bir yanılgıya kapılmıştın. Bir zamanlar Parti üyesi olan üç kişinin, her şeyi itiraf ettikten sonra vatana ihanet ve sabotajdan idam edilen Jones, Aaronson ve Rutherford'un kendilerine yüklenen suçları işlemediklerini sanıyordun. İtiraflarının düzmece olduğunu su götürmez bir biçimde kanıtlayan bir belge bulduğunu sanıyordun. Gördüğünü sandığın o fotoğraf bir sanrıydı. Gerçekten elinde tuttuğunu sanmıştın. Şöyle bir fotoğraftı."

O'Brien'ın parmakları arasında ince uzun bir gazete parçası belirmişti. Gazete parçası beş saniye kadar Winston'ın görüş alanında kaldı. Fotoğrafı açık seçik görebilmişti. Hem de o fotoğraftı. On bir yıl önce rastlantıyla eline geçtiğinde hemen yok ettiği fotoğraftı; Jones, Aaronson ve Rutherford'u New York'taki bir Parti toplantısında gösteren fotoğrafın bir kopyası. Bir an gözlerinin önünde belirmiş, sonra gözden kaybolmuştu. Ama görmüştü işte, gözleriyle görmüştü! Yattığı yerden acıyla doğrulmaya kalkıştı, ama boşuna. Doğrulmak şöyle dursun, azıcık kıpırdamak bile olanaksızdı. O an kadranı bile unutmuştu. Tek istediği, fotoğrafı yeniden parmakları arasında tutabilmek, hiç değilse bir kez daha görebilmekti.

"Var işte!" diye bağırdı.

O'Brien, "Hayır, yok," dedi.

Odanın karşı duvarındaki bellek deliğine gidip kapağını kaldırdı. İnce kâğıt parçası sıcak hava akımında döne döne gitti, derinlerde bir yerde alevlerin arasında yok oldu. O'Brien dönüp geldi.

"Kül oldu," dedi. "Kül olduğunu bile anlamak olanaksız. Toz. Artık yok. Hiçbir zaman da olmadı."

"Ama vardı! Hâlâ da var! Belleğimizde var. Ben anımsıyorum. Siz de anımsıyorsunuz."

"Ben anımsamıyorum," dedi O'Brien.

Winston yıkılmıştı. Çiftdüşün buydu işte. Korkunç bir umarsızlığa kapılmıştı. O'Brien'ın yalan söylediğinden emin olsa, hiç kaygı duymayacaktı. Ama O'Brien'ın fotoğrafı gerçekten unutmuş olması pekâlâ mümkündü. O zaman, fotoğrafı anımsadığını yadsıdığını unutmuş olabileceği gibi, unuttuğunu da unutmuş olabilirdi. Bunun sıradan bir hile olduğundan nasıl emin olabilirdi ki insan? Belki de delilerdeki o zihin kayması gerçekten olabiliyordu: Onu yenik düşüren düşünce bu oldu.


3. Bölüm - II (a)

II

Kamp yatağını andıran, ama yerden biraz daha yüksekte duran bir şeyin üstünde, sımsıkı bağlanmış, yatıyordu. He was lying on something that looked like a camp bed, but slightly higher than the ground, tightly tied. Yüzüne, eskisinden daha güçlü bir ışık vuruyordu. A brighter light hit his face than before. Bir yanında O'Brien duruyor, dikkatle ona bakıyordu. To one side of him stood O'Brien, staring intently at him. Öbür yanında duran beyaz önlüklü adamın elinde bir şırınga vardı. The man in the white coat standing on the other side had a syringe in his hand.

Gözlerini açtıktan sonra bile çevresindekileri ancak yavaş yavaş algılayabiliyordu. Even after opening his eyes, he could only slowly perceive his surroundings. Bu odaya sanki bambaşka bir dünyadan, çok daha derinlerdeki bir sualtı dünyasından yüzerek çıkıyordu. It was as if he was swimming out of this room from another world, a much deeper underwater world. Ne kadardır orada, derinlerde olduğunu bilmiyordu. Tutuklandığı andan beri karanlık ya da aydınlık görmemişti. He had not seen darkness or light since the moment he was arrested. Kaldı ki, anımsadıklarının da bir sürekliliği yoktu. Moreover, there was no continuity in what he remembered. Bilincinin, uykudaki bilincinin bile zaman zaman kapandığı ve kapkara bir boşluktan sonra yeniden açıldığı olmuştu. There had been times when his consciousness, even his sleeping consciousness, had shut down from time to time and reopened after a black void. Ama bu boşluklar günlerce ya da haftalarca mı sürmüştü, yoksa yalnızca birkaç saniye mi, bunu bilmek olanaksızdı.

Karabasan, dirseğine indirilen o ilk darbeyle başlamıştı. The nightmare had begun with that first blow to the elbow. Sonradan, tüm olup bitenin, başlangıçta tutukluların hemen hepsine uygulanan sıradan bir sorgulama olduğunu kavrayacaktı. He would later realize that all that was going on was an ordinary interrogation initially applied to almost all the detainees. Herkesin önünde sonunda itiraf etmek zorunda kalacağı, casusluk, sabotaj ve benzerleri gibi bir sürü suç vardı. İtiraf bir formalite olmasına karşın, işkence gerçekti. Although confession was a formality, the torture was real. Kaç kez dayak yemişti, dayaklar ne kadar sürmüştü, anımsayamıyordu. He could not remember how many times he had been beaten, how long the beatings had lasted. Hep siyah üniformalı beş altı adam oluyordu başında. He was always surrounded by five or six men in black uniforms. Bazen yumruk atarak, bazen coplarla, bazen demir çubuklarla dövüyorlar, bazen de postallarıyla tekmeliyorlardı. Sometimes they beat them with punches, sometimes with batons, sometimes with iron bars, and sometimes they kicked them with their boots. Kim bilir kaç kez umarsız bir hayvan gibi yerlerde yuvarlanmış, tekmelerden sakınabilmek için bitmek bilmeyen boşuna bir çabayla debelenip durmuş, ama her seferinde kaburgalarına, karnına, dirseklerine, baldırlarına, kasığına, hayalarına, kuyruksokumuna daha fazla tekme yemekten kurtulamamıştı. Who knows how many times he had rolled around like a helpless animal, floundering in an endless futile effort to avoid the kicks, but each time he couldn't avoid getting more kicks in the ribs, stomach, elbows, calves, groin, shins, coccyx. Kimi zaman bu iş o denli uzun sürüyordu ki, bilincini yitirmeyi becerememesi, muhafızların attığı dayaktan çok daha acımasız, korkunç ve dayanılmaz geliyordu. Sometimes it took so long that his inability to lose consciousness seemed far more brutal, terrible, and unbearable than the beating of the guards. Bazen sinirleri öyle boşanıyordu ki, daha dayak başlamadan yalvar yakar oluyor, muhafızın kalkan yumruğunu görür görmez, işlediği işlemediği bir sürü suçu itiraf ediveriyordu. Kimi zaman, ilkin hiçbir şey itiraf etmemeye karar veriyor, o zaman ağzından tek bir sözcüğü bile söke söke almak zorunda kalıyorlardı; kimi zaman da, kendince bir uzlaşma yolu arayarak, "İtiraf edeceğim, ama hemen değil. Sometimes they decide not to confess anything at first, and then they have to utter a single word; sometimes, looking for a way of reconciliation, he said, "I will confess, but not immediately. Acı dayanılmaz olana kadar direnmeliyim. I must endure until the pain is unbearable. Üç tekme daha atsınlar, sonra iki tekme daha, o zaman ne istiyorlarsa söylerim," diyordu kendi kendine. Let them get three more kicks, then two more, then I'll say whatever they want,” he was saying to himself. Bazen ayakta duramaz hale gelinceye kadar dövdükten sonra hücrenin taş zeminine patates çuvalı gibi fırlatıp atıyorlar, kendine gelmesi için birkaç saat bekleyip yeniden götürüyor, yeniden dayağa başlıyorlardı. Toparlanıp kendine gelmesi için daha uzun süreler gerektiği de oluyordu. There were also times when it took longer to recover and regain consciousness. Ama çoğu zaman uykuda ya da baygın geçen bu süreleri belli belirsiz anımsıyordu. But most of the time he vaguely remembered these periods of sleep or unconsciousness. Duvara iliştirilmiş tahtadan bir ranzası, teneke lavabosu olan bir hücreyi, sıcak çorba, ekmek ve bazen kahveden oluşan yemekleri anımsıyordu. He remembered a cell with a wooden bunk bed attached to the wall, a tin sink, and meals of hot soup, bread, and sometimes coffee. Sakalını kazıyıp saçını kesmeye gelen suratsız berberi, nabzını ölçüp reflekslerini kontrol eden, gözkapaklarını kaldırıp gözlerine bakan, sert parmaklarıyla kırık kemiklerini yoklayan, uyutmak için koluna iğne vuran ekşi suratlı, sevimsiz, beyaz önlüklü adamları anımsıyordu. He remembered the sullen barber who came to shave his beard and cut his hair, the sour-faced, nasty white coats who would measure his pulse and check his reflexes, lift his eyelids to look into his eyes, feel his broken bones with hard fingers, stab his arm with a needle to put him to sleep.

Dayaklar giderek seyrekleşmiş; daha çok, yanıtları yeterli bulunmazsa her an geri gönderilebileceğine ilişkin bir gözdağına, bir korkutmacaya dönüşmüştü. The beatings became less frequent; rather, it had turned into an intimidation, a scare, that he might be sent back at any time if his answers were not found satisfactory. Sorgucuları artık siyah üniformalı kaba saba adamlar değil, ufak tefek, tombul Partili entelektüellerdi; bu parlak gözlüklü, aceleci adamlar, Winston'ın üzerinde –emin değildi, ama yanılmıyorsa– aralıksız on on iki saat nöbetleşe çalışıyorlardı. Bunlar, hiç dinmeyen hafif bir acı duymasına özen göstermekle birlikte, yalnızca bu acıyla yerinmiyorlardı. While they were mindful that he felt a slight pain that never ceased, they were not only displeased by the pain. Tokat atıyorlar, kulaklarını büküyorlar, saçını çekiyorlar, tek ayak üstünde durduruyorlar, işemesine izin vermiyorlar, yüzüne parlak ışıklar tutarak gözlerinden yaşlar boşanmasını sağlıyorlardı; bütün bunların tek amacı, onu aşağılamak, düşünme ve akıl yürütme gücünü yok etmekti. They slapped her, they twisted her ears, they pulled her hair, they stood on one foot, they didn't let her pee, they shone bright lights in her face, making her eyes tear; the sole purpose of all this was to humiliate him, to destroy his power to think and reason. Asıl silahları, saatlerce süren acımasız sorgulamalardı: Tuzağa düşürerek yalanını yakalıyorlar, söylediği her şeyden başka bir anlam çıkarıyorlar, ne zaman yalan söylese ve çelişkiye düşse tepesine çöküyorlardı; ta ki, ruhu karardığı ve utancından yerin dibine geçtiği için hüngür hüngür ağlamaya başlayıncaya kadar. Their main weapon was hours of brutal interrogation: by trapping them, they caught his lie, deducing something else from what he was saying, crashing down on him whenever he lied and contradicted himself; until he began to sob as his soul darkened and he fell to the ground with embarrassment. Bazen bir sorgu sırasında beş altı kere ağladığı bile oluyordu. Sometimes he even cried five or six times during an interrogation. Çoğu zaman bağırıp çağırarak sövgüler yağdırıyorlar, her duraksamasında yeniden muhafızların ellerine teslim etmekle tehdit ediyorlardı; ama bazen de tutumları birden değişiyor, ona yoldaş diye seslenerek İngsos ve Büyük Birader adına yalvarıyorlar; üzgün bir sesle, Parti'ye bağlılığının, verdiği zararları gidermek istemesini sağlayacak kadar sürüp sürmediğini soruyorlardı. Often they shouted and cursed, threatening to return them to the guards at every pause; but sometimes their attitudes suddenly change, calling him comrade and pleading on behalf of Ingsos and Big Brother; they asked in a sad voice whether his loyalty to the Party had lasted long enough to make him want to repair the damage he had done. Saatlerce süren sorgulamadan sonra sinirleri boşandığı için, bu kadarı bile gözyaşlarına boğulmasına yetiyordu. That was enough for him to burst into tears, as his nerves were drained after hours of interrogation. Sonunda, muhafızların postalları ve yumruklarından çok, başının etini yiyip duran bu adamlar kırmıştı direncini. In the end, these men, who were eating more than the guard's boots and fists, had broken his resistance. Artık ne istense söylüyor, önüne konulan her kâğıdı imzalıyordu. Artık yeniden tepesine binmelerine meydan vermeden, kendisinden neyi itiraf etmesini istediklerini öğrenip bir an önce itiraf etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Now, before they could get on top of him again, he could only find out what they wanted him to confess and confess it immediately. Parti'nin önde gelen üyelerinin öldürülmesinden, bozgunculuk tohumları eken broşürlerin dağıtılmasından, devletin parasını zimmetine geçirmekten, askeri sırların satılmasından sorumlu olduğunu, pek çok sabotaj eylemine katıldığını itiraf etmişti. He admitted that he was responsible for the murder of prominent members of the Party, the distribution of leaflets that sow corruption, the embezzlement of state money, the sale of military secrets, and that he participated in many sabotage actions. Ta 1968'den beri Doğuasya hükümetine para karşılığında casusluk yaptığını itiraf etmişti. He had confessed to spying for the Eastasia government since 1968. Dindar, kapitalizm hayranı ve cinsel sapık olduğunu itiraf etmişti. Karısının hayatta olduğunu kendisi bildiği gibi, kendisini sorgulayanların da bilmeleri gerekiyordu, ama karısını öldürdüğünü de itiraf etmişti. He knew that his wife was alive, and his interrogators should have known, but he also confessed to killing her. Goldstein'la yıllardır temasta olduğunu, hemen hemen bütün tanıdıklarının katıldıkları bir yeraltı örgütüne üye olduğunu itiraf etmişti. He admitted that he had been in contact with Goldstein for years, and that he was a member of an underground organization that almost all of his acquaintances joined. Her şeyi itiraf etmek ve herkesi işin içine katmak daha kolaydı. It was easier to admit everything and get everyone involved. Üstelik, bir bakıma hepsi doğruydu. Moreover, in a way, they were all true. Parti'ye düşman olduğu doğruydu ve Parti'nin gözünde, düşünce ile eylem arasında en küçük bir ayrım yoktu. It was true that he was hostile to the Party, and in the eyes of the Party there was not the slightest distinction between thought and action.

Anımsadığı daha başka şeyler de vardı. Zihninde birbirinden kopuk, bulanık görüntüler halinde geziniyorlardı. They wandered through his mind as disjointed, blurred images.

Bir çift gözden başka bir şey göremediği için karanlık mı, aydınlık mı olduğunu anlayamadığı bir hücredeydi. He was in a cell where he couldn't tell if it was dark or light because he could see nothing but a pair of eyes. Yakınlarda bir yerden bir aletin yavaş ve düzenli tıkırtıları duyuluyordu. The slow, steady click of an instrument could be heard from somewhere nearby. Gözler gittikçe büyüyor ve parlaklaşıyordu. The eyes were getting bigger and brighter. Birden oturduğu yerden havalanıp sürükleniyor, bir çift göz onu içine çekip yutuveriyordu. Suddenly he was floating from his seat, a pair of eyes engulfing him.

Göz alıcı ışıklar altında, kadranlarla kuşatılmış bir koltuğa kayışlarla bağlanmıştı. He was strapped to a chair surrounded by dials, under dazzling lights. Beyaz önlüklü bir adam kadranlardaki rakamları okuyordu. A man in a white coat was reading the numbers on the dials. Dışarıdan postal sesleri geliyordu. Kapı gıcırdayarak açılıyor, yüzü balmumundan bir maskı andıran subay, ardında iki muhafızla içeri giriyordu. The door creaked open, and the officer, with his face like a wax mask, came in with two guards behind him.

"101 Numaralı Oda'ya," diyordu subay. “To Room 101,” the officer was saying.

Beyaz önlüklü adam dönüp bakmıyordu. The man in the white coat did not look back. Winston'a da bakmıyor, gözlerini kadranlardan ayırmıyordu.

Bir kilometre genişliğinde, ışıl ışıl aydınlatılmış, uçsuz bucaksız bir koridorda, bir yandan kahkahalar atarak, bir yandan da bağıra çağıra itiraflarda bulunarak düşe kalka ilerliyordu. He stumbled along a mile-wide, brightly-lit, endless corridor, laughing while making loud confessions. Her şeyi, işkence altında gizlemeyi başardığı şeyleri bile itiraf ediyordu. He confessed everything, even the things he had managed to hide under torture. Tüm bir yaşamöyküsünü, zaten bilen insanlara anlatıyordu. He was telling his entire biography to people who already knew it. Muhafızlar, öteki sorgucular, beyaz önlüklüler, O'Brien, Julia, Bay Charrington da onunla birlikteydiler, koridorda hep birlikte kahkahalar patlatarak düşe kalka ilerliyorlardı. The guards, the other interrogators, the white coats, O'Brien, Julia, Mr. Charrington were with him, stumbling along the corridor, laughing together. Gelecekte saklı duran o korkunç şey her nasılsa atlanmış, olmamıştı. That terrible thing that lurked in the future had somehow been omitted, never happened. Her şey yolundaydı, acılar son bulmuştu, yaşamı son ayrıntısına kadar gözler önüne serilmiş, anlaşılmış, bağışlanmıştı. Everything was fine, the suffering was over, his life was revealed to the last detail, understood, forgiven.

Tahta yatakta doğruldu, O'Brien'ın sesini duyar gibi olmuştu. The board sat up on the bed, almost hearing O'Brien's voice. Tüm sorgu boyunca, O'Brien'ı hiç görmemiş olmasına karşın, onun hep yanı başında olduğunu hissetmişti. Throughout the entire interrogation, although she had never seen O'Brien, she had always felt that he was by her side. Her şeyi yöneten O'Brien'dı. Muhafızları Winston'ın üzerine salan da, onu öldürmelerini önleyen de oydu. He was the one who unleashed the guards on Winston and prevented them from killing him. Winston'ın ne zaman acı içinde haykıracağına, ne zaman dinlenmesine izin verileceğine, ne zaman yemek yiyeceğine, ne zaman uyuyacağına, koluna ne zaman uyuşturucu enjekte edileceğine karar veren oydu. Soruları soran da, yanıtları telkin eden de oydu. He was the one who asked the questions and suggested the answers. O hem işkence eden hem de koruyandı; hem sorgucu hem de dosttu. Uyutulduğu sırada mı, kendiliğinden uyurken mi, yoksa uyanıkken mi, anımsamıyordu, ama bir keresinde bir ses, "Merak etme, Winston; benim korumam altındasın," diye fısıldamıştı. Whether he was put to sleep, spontaneously asleep, or awake, he could not remember, but once a voice had whispered, "Don't worry, Winston; you're under my protection." "Yedi yıl boyunca izledim seni. Artık dönüm noktası geldi. Now the turning point has come. Seni kurtaracağım, seni kusursuz kılacağım." I will save you, I will make you perfect." O'Brien'ın sesi olup olmadığını kestiremiyordu; ama yedi yıl önce, rüyasında ona, "Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız," diyen sesle aynı sesti. He couldn't tell if it was O'Brien's voice; but seven years ago, it was the same voice that had said to him in his dream, "We'll meet someday in a place where there is no darkness."

Sorgulamanın sona erdiğini anımsamıyordu. He couldn't remember the end of the interrogation. Arada bir süre her şey kararmış, ardından şimdi bulunduğu hücre ya da oda yavaş yavaş çevresinde belirginleşmişti. Every now and then everything went dark, then the cell or room he was in now slowly became clear around him. Sırtüstü, dümdüz yatıyor, hiç kıpırdayamıyordu. He was lying flat on his back, unable to move at all. Bedeninin belli başlı noktaları, yattığı yere perçinlenmiş gibiydi. The major points of his body seemed to be riveted to the place where he lay. Başının arkası bile bir biçimde tutturulmuştu. Even the back of his head was somehow pinned. O'Brien, tepesine dikilmiş, ciddi, hatta biraz da üzgün, ona bakmaktaydı. O'Brien was standing over him, looking gravely, even a little sadly, at him. Aşağıdan bakıldığında, gözlerinin altındaki torbalar ve yanaklarından çenesine kadar inen derin çizgiler, yüzünü kaba ve yorgun gösteriyordu. Seen from below, the bags under her eyes and the deep lines running down her cheeks to her chin made her face look rough and tired. Winston'ın sandığından yaşlıydı; kırk sekiz elli yaşlarında olmalıydı. Üstünde rakamların bulunduğu bir kadranın kolunu tutuyordu. He was holding the handle of a dial with numbers on it.

"Sana demiştim," dedi O'Brien, "bir daha ancak burada buluşuruz diye." "I told you," said O'Brien, "we'll only meet here again."

"Evet," dedi Winston.

O'Brien'ın elini hafifçe oynatışı dışında hiçbir uyarı gelmeden, bedenini bir acı dalgası kapladı. Olup biteni göremediği için ürkütücü bir acıydı, bunun kendisini öldürebileceğini hissediyordu. Kaldı ki, gerçekten böyle bir şey yapılıyor muydu, bu acı elektrik vererek mi sağlanıyordu, ayırdında değildi; ama bedeni paramparça oluyor, eklemleri yavaş yavaş birbirinden ayrılıyordu. Moreover, he was not aware of whether such a thing was actually being done, whether this pain was caused by electricity; but his body was falling apart, his joints were slowly coming apart. Acıdan alnı tere batmıştı, ama belkemiğinin kopmak üzere olduğunu duyumsaması onu çok daha fazla korkutuyordu. His forehead was sweaty from the pain, but the feeling that his backbone was about to snap off scared him even more. Mümkün olduğu kadar sesini çıkarmamaya çalışarak dişlerini sıktı, burnundan derin bir nefes aldı.

O'Brien, gözlerini yüzünden ayırmadan, "Korkuyorsun," dedi, "birazdan bir yerinin kopacağından korkuyorsun. Özellikle de belkemiğinin kopacağından. Especially since your spine will break. Omurlarının birbirinden ayrıldığını, omurlarındaki sıvının aktığını görür gibi oluyorsun. You seem to see your vertebrae separating, the fluid flowing from your vertebrae. Aklından geçen bu, öyle değil mı, Winston?"

Winston yanıt vermedi. O'Brien kadranın kolunu geri çekti. O'Brien pulled back the dial's arm. Acı, geldiği gibi gidiverdi. The pain went away as it came.

"Kırktaydı," dedi O'Brien. "Bu kadrandaki rakamların yüze kadar çıktığını görebilirsin. Bu konuşmamız boyunca lütfen aklından çıkarma: Sana istediğim anda, istediğim kadar acı verebilirim. Bana yalan söylediğin, kaçamaklı yanıtlar vermeye kalktığın, hatta her zamanki zekâ düzeyinin altına düştüğün anda acıdan çığlığı basarsın. The moment you lie to me, try to give evasive answers, or even fall below your usual level of intelligence, you scream in pain. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı," dedi Winston.

O'Brien biraz yumuşamış gibiydi. Gözlüğünü düzeltirken düşünceli görünüyordu, odanın içinde şöyle bir gidip geldi. He looked thoughtful as he adjusted his glasses, pacing around the room. Kibar ve sabırlı bir sesle konuşuyordu. He spoke in a gentle and patient voice. Cezalandırmaktan çok, açıklamak ve inandırmak isteyen bir hekim, öğretmen, hatta rahip gibiydi.

"Senin için kendimi paralıyorum, Winston," dedi. "I'm tearing myself apart for you, Winston," he said. "Çünkü sen buna değersin. "Because you're worth it. Sorununun ne olduğunu çok iyi biliyorsun. You know very well what your problem is. Aslında yıllardır biliyordun, ama bilmezlikten gelmek için elinden geleni yaptın. Actually, you knew for years, but you did your best to ignore it. Ussal dengesizlik var sende. You have a mental imbalance. Bellek yetersizliği çekiyorsun. You're running out of memory. Gerçek olayları anımsayamadığın gibi, hiç olmamış olayları anımsadığına inandırıyorsun kendini. You make yourself believe that you can remember events that never happened, just as you can't remember real events. Neyse ki bunun tedavisi var. Fortunately, there is a cure for this. Bugüne kadar kendini iyileştirmek için hiçbir çaba harcamadın, çünkü iyileşmek istemiyordun. Azıcık istemen yeterliydi, ama buna hazır değildin. Şimdi bile, hastalığına bir erdemmiş gibi dört elle sarılıyorsun. Even now, you cling to your illness as if it were a virtue. Örneğin, söyler misin: Okyanusya şu anda hangi devletle savaşıyor?" For example, can you say: What state is Oceania currently at war with?"

"Ben tutuklandığımda, Okyanusya Doğuasya'yla savaşıyordu."

"Doğuasya'yla. Tamam. Zaten Okyanusya her zaman Doğuasya'yla savaş halindedir, öyle değil mi?"

Winston nefesini tuttu. Konuşmak için ağzını açtı, ama bir şey demedi. Gözlerini kadrandan ayıramıyordu.

"Lütfen gerçeği söyle, Winston. Senin gerçeğini. your truth. Ne anımsıyorsan onu söyle." Tell me what you remember."

"Tutuklanmadan daha bir hafta öncesine kadar Doğuasya'yla hiç savaşmadığımızı anımsıyorum. “I remember we never fought Eastasia until just a week before my arrest. Onlar bizim müttefikimizdiler. Avrasya'yla savaş halindeydik. We were at war with Eurasia. O da dört yıl sürmüştü. It took four years too. Ondan önce..."

O'Brien eliyle işaret ederek Winston'ı susturdu.

"Başka bir örnek vereyim," dedi. "Birkaç yıl önce çok ciddi bir yanılgıya kapılmıştın. "A few years ago you were seriously mistaken. Bir zamanlar Parti üyesi olan üç kişinin, her şeyi itiraf ettikten sonra vatana ihanet ve sabotajdan idam edilen Jones, Aaronson ve Rutherford'un kendilerine yüklenen suçları işlemediklerini sanıyordun. You thought that three once Party members, Jones, Aaronson, and Rutherford, who, after confessing everything, were executed for treason and sabotage, did not commit the crimes imputed to them. İtiraflarının düzmece olduğunu su götürmez bir biçimde kanıtlayan bir belge bulduğunu sanıyordun. You thought you had found a document that unequivocally proved that his confessions were bogus. Gördüğünü sandığın o fotoğraf bir sanrıydı. That photograph you thought you saw was a hallucination. Gerçekten elinde tuttuğunu sanmıştın. You really thought you had it. Şöyle bir fotoğraftı." It was a picture like this."

O'Brien'ın parmakları arasında ince uzun bir gazete parçası belirmişti. A long, slender piece of newspaper appeared between O'Brien's fingers. Gazete parçası beş saniye kadar Winston'ın görüş alanında kaldı. Fotoğrafı açık seçik görebilmişti. He could see the photograph clearly. Hem de o fotoğraftı. On bir yıl önce rastlantıyla eline geçtiğinde hemen yok ettiği fotoğraftı; Jones, Aaronson ve Rutherford'u New York'taki bir Parti toplantısında gösteren fotoğrafın bir kopyası. It was the photograph he had immediately destroyed eleven years ago when he accidentally got his hands on it; A copy of the photograph showing Jones, Aaronson, and Rutherford at a Party meeting in New York. Bir an gözlerinin önünde belirmiş, sonra gözden kaybolmuştu. It appeared before his eyes for a moment, then disappeared. Ama görmüştü işte, gözleriyle görmüştü! But he had seen it, he had seen it with his own eyes! Yattığı yerden acıyla doğrulmaya kalkıştı, ama boşuna. He tried to rise in pain from his lying position, but in vain. Doğrulmak şöyle dursun, azıcık kıpırdamak bile olanaksızdı. It was impossible to move even a little, let alone straighten up. O an kadranı bile unutmuştu. Tek istediği, fotoğrafı yeniden parmakları arasında tutabilmek, hiç değilse bir kez daha görebilmekti. All he wanted was to be able to hold the photograph between his fingers again, at least to see it once more.

"Var işte!" "There it is!" diye bağırdı.

O'Brien, "Hayır, yok," dedi.

Odanın karşı duvarındaki bellek deliğine gidip kapağını kaldırdı. He went to the memory hole on the opposite wall of the room and lifted the lid. İnce kâğıt parçası sıcak hava akımında döne döne gitti, derinlerde bir yerde alevlerin arasında yok oldu. The thin piece of paper swirled in the hot air current, disappearing into the flames somewhere deep inside. O'Brien dönüp geldi.

"Kül oldu," dedi. "It's ash," he said. "Kül olduğunu bile anlamak olanaksız. "It's impossible to even tell it's ash. Toz. Dust. Artık yok. Hiçbir zaman da olmadı." It never did.”

"Ama vardı! Hâlâ da var! Belleğimizde var. Ben anımsıyorum. Siz de anımsıyorsunuz." You remember too."

"Ben anımsamıyorum," dedi O'Brien.

Winston yıkılmıştı. Winston was devastated. Çiftdüşün buydu işte. That was doublethink. Korkunç bir umarsızlığa kapılmıştı. He was in a terrible despair. O'Brien'ın yalan söylediğinden emin olsa, hiç kaygı duymayacaktı. If he had been sure that O'Brien was lying, he wouldn't have worried. Ama O'Brien'ın fotoğrafı gerçekten unutmuş olması pekâlâ mümkündü. But it was quite possible that O'Brien had indeed forgotten the photograph. O zaman, fotoğrafı anımsadığını yadsıdığını unutmuş olabileceği gibi, unuttuğunu da unutmuş olabilirdi. He might have forgotten then that he denied remembering the photograph, just as he might have forgotten that he had forgotten. Bunun sıradan bir hile olduğundan nasıl emin olabilirdi ki insan? How could one be sure that this was just an ordinary ruse? Belki de delilerdeki o zihin kayması gerçekten olabiliyordu: Onu yenik düşüren düşünce bu oldu. Perhaps that mental shift in the insane could really happen: it was the thought that overcame him.