image

Harp Tarihi, Fil Vakası (571) | İslam Tarihi #1

Milattan sonra 571 senesiydi.

Doğuda Türkler, Çinlilerle amansız harpler veriyorlardı.

İranlılar, Türklerin ve Romalıların saldırılarıyla iyice yıpranmışlardı.

Kavimler göçü neticesindeyse Roma'nın gücü büyük ölçüde kırılmış,

eski ihtişamı kalmamıştı.

Kuzey Batıda Vikingler, Anglosakson'lara saldırarak Britanya adasını yağmalıyordu.

Güneyde Arabistan bölgesindeyse Hz. İbrahim'e inanan Hanifler'den başka,

Yahudiler ve Hıristiyanlar bulunsa da Putperestlik giderek yaygınlaşmış ve tüm Arabistanı sarmıştı.

Büyük putlar Mekke'deki Kâbe`de bulunuyordu.

Putlar ziyaret edilir, kurbanlar kesilir ve panayırlar düzenlenirdi.

Bu sayede Mekke önemli bir iktisadi güce sahip olmuştu.

Hac mevsimlerinde Kâbe'ye her taraftan insanlar akın akın gelip ziyaret ediyorlardı.

Kâbe'ye bu kadar insanın Hac maksadıyla gelmesi,

oraya gelen kervanlarla beraber bu bölgeyi tam bir ticaret merkezi haline getiriyordu.

Kâbe'nin bu kadar çok ziyaretçi toplaması ve ticaret merkezi olması birtakım kimseleri rahatsız ediyordu.

Bunlardan biri de Habeşistan Kralı Necaşi Ashame'nin Yemen'e hükümdar tayin ettiği Ebrehe b. Sabbah el-Eşrem idi.

Ebrehe, Bizans İmparatoru'nun da yardımıyla Mekke'ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini

Yemen'deki San'a şehrine çekerek şehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys (Kalis) adında bir kilise inşa ettirdi.

İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşlerle süsledi.

Dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla kaplattı.

Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu.

Bu süs ve tezyinat ile Ebrehe, gûya halkı celp edecekti.

Dolayısıyla Kâbe'ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı.

Bu sebeple Arabistan'ın her köşesine elçiler gönderdi.

Ebrehe'nin Kâbe'ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuştu.

Ancak Arapların bu duruma tepkisi Ebrehe'nin hiç de beklediği gibi olmadı.

Araplardan bazıları gizli gizli Kulleys'e gidiyor, orayı kirletiyor, hayvan leşleriyle dolduruyorlardı.

Nihayet Kureyş'li bazı gençler Kulleys'i yakmaya dahi teşebbüs etti.

Olup bitenleri bütün bütün takip eden Ebrehe, Kulleys'e ve kendisine yapılan hakaretlere karşılık Kâbe'yi yıkmaya karar verdi.

Kâbe var oldukça yaptığı binanın hiçbir kıymeti olmayacak, Ebrehe amacına ulaşamayacaktı.

Bu sebeple Arapları tahrik etmiş, onların Kulleys'e yaptıklarını, Kâbe'yi yıkma arzusuna bahane göstermişti.

“Araplar bunu Kâbe'lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım!” deyip yemin etti.

Ardından büyük bir ordu hazırlanması emrini verdi.

Habeşistan Kralından 'Mahmut' adındaki meşhur fili istedi.

Kral, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan 'Mahmut' isimli fili Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi.

Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli 'Mahmut' adlı fili önde olduğu halde Mekke'ye yöneldi.

571 yılında altmış bin asker ve on yahut dokuz fille yola çıktı.

Bazı Arap kabileleri ordularıyla Ebrehe'nin önüne çıktıysa da

Ebrehe'nin fillerin desteğindeki muazzam ordusunun karşısında hiçbir ordu dayanamadı.

Ebrehe'nin karşısında hiçbir ordu kalmamıştı;

kimsesiz gibi görünen bir Kâbe ve bir avuç insan vardı.

Kureyşliler bu gelişe bakarak Kâbe'nin yıkılacağına kesin olarak inanmaya başladılar.

Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadırlarını kurdu

ve çevredeki Mekke'lilere ait develeri yağmaladılar.

Develerin içinde Abdülmuttalib'in iki yüz devesi vardı.

Ebrehe'nin elçisi Hınata el-Himyeri Mekke'ye giderek Kureyş'lilerin ileri gelenleriyle görüştü

ve Kâbe'yi tavaf etmeyi bıraktıkları takdirde onlara saldırmayacaklarını söyledi.

Onlara sadece Kâbe'yi yıkmak için geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi.

Abdülmuttalib, ”Biz onunla savaşmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orası Beytullah'tır,

eğer korursa O(Allah) Harem'i korur.” dedi;

develeri görüşmek üzere Ebrehe'nin yanına vardı.

Abdülmuttalib'e iyi davranan ve önce onu takdirle karşılayan Ebrehe,

Abdülmuttalib develerini isteyince şöyle dedi:

”Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe'nin korunmasını isteyeceğin yerde develerin peşine düşünce gözümden düştün.”

Abdülmuttalib, ”Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin de sahibi var, O onu korur.” Dedi.

Abdülmuttalib halka olanları anlattı.

Ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını, halka tavsiye etti.

Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kabe'nin yanına vardı

ve kapısının halkasına yapışarak,

“Allah'ım! Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de kendi evini koru! Ya Rab, onlara karşı ümit bağladığım Senden başka hiçbir kimsem yoktur.

Sen onlardan kendi beytini koru.

Bu evin düşmanı Senin de düşmanındır.

Onları beytini yıkmaktan alıkoy.” diye dua etti.

Mekke boşaltıldı.

Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.

Mekke mahzun, Kâbe mahzun kalmıştı.

Ordu harekete hazır,

Mekke üzerine yürüyüp Kâbe'yi yerle bir etmek için tek bir emir bekliyordu.

Emir geldiğinde ordu harekete geçti.

ordunun en önünde Mahmut ismindeki büyük fil ilerliyorken aniden durdu.

Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar.

Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu.

Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru çevirdiklerinde, âdeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmut çöküveriyordu.

Herkes hayretler içerisinde bu olayı izliyordu.

Bu heyecanlı anda, kimsenin Fil-i Mahmud'un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada,

Cenab-ı Hakk, “Celal” ismiyle tecelli etti…

Kur'an'da da “Ebabil” diye adlandırılan kuşları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi.

Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların her biri,

biri ağzında, ikisi ayaklarında olmak üzere nohut tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu.

Bu taşların isabet ettiği her asker, anında yerde debelenip ölüveriyordu.

Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kaldılar.

Bir anda karargâh, yıkılan ve yere serilen insan ve hayvanlarla doldu.

Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar.

Lakin Allah'ın gazabından kimse kaçamazdı.

Meydanda ne Ebrehe kaldı ne Yemen ordusu…

Fil vakasından sonra Mekke ve Kâbe'nin kıymeti, Arapların nezdinde daha da artmıştı.

Kâbe'nin Allah tarafından korunması sebebiyle Kâbe çevresinde yaşayan Kureyş kabilesi, Ehlullah ve Carullah olarak nitelendirilerek,

yarımada halkı tarafından sevgi ve itibar görmüşlerdi.

Fil ordusu yok olmuş,

ömrünün son günlerinde mucizelere şahit olmuş nurlu bir dedenin,

gözyaşları kurumayan Âmine'nin beklediği daha büyük bir mucize yaklaşmıştı.

Fil vakasından 50-55 gün sonrası pazarı pazartesiye bağlayan geceydi.

Bir nur bütün zamanlan ve mekanları aydınlatmıştı.

İran hükümdarı Kisrâ'nın sarayı sallanmış ve l4 sütunu yıkılmıştı.

Ateşe Tapan Mecûsilerin tapındığı ve bin yıldır yanmakta olan ateş o gece sönmüştü.

Sava Gölü o gece kurumuştu.

Semave Deresi taşmıştı. Kâbe'de bulunan putlar yüzüstü yere yıkılmıştı.

Kainat bir gelişi bekliyordu.

İşte bu gelen son peygamberdi. İnsanlığın kurtuluşu gelen bu nurda,

Semada yıldızlar Mekke'de dağlar el bağlamış huzurda.

Bu gelen Baş tacımız, övüncümüz ilacımız...

Bu gelen iki dünya servetimiz, sevincimiz, acımız...

Bu gelen nur denizi, varlığın en şereflisi. İbrahim (a.s) milletinin biricik seyyidi.

Savaşların bileği bükülmemiş yiğidi.

Şanını anlatmaya kelimelerin yok sonu.

Çünkü 18 bin âlem onu Muhammed Mustafa diye tanır...



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

Milattan sonra 571 senesiydi.

Doğuda Türkler, Çinlilerle amansız harpler veriyorlardı.

İranlılar, Türklerin ve Romalıların saldırılarıyla iyice yıpranmışlardı.

Kavimler göçü neticesindeyse Roma'nın gücü büyük ölçüde kırılmış,

eski ihtişamı kalmamıştı.

Kuzey Batıda Vikingler, Anglosakson'lara saldırarak Britanya adasını yağmalıyordu.

Güneyde Arabistan bölgesindeyse Hz. İbrahim'e inanan Hanifler'den başka,

Yahudiler ve Hıristiyanlar bulunsa da Putperestlik giderek yaygınlaşmış ve tüm Arabistanı sarmıştı.

Büyük putlar Mekke'deki Kâbe`de bulunuyordu.

Putlar ziyaret edilir, kurbanlar kesilir ve panayırlar düzenlenirdi.

Bu sayede Mekke önemli bir iktisadi güce sahip olmuştu.

Hac mevsimlerinde Kâbe'ye her taraftan insanlar akın akın gelip ziyaret ediyorlardı.

Kâbe'ye bu kadar insanın Hac maksadıyla gelmesi,

oraya gelen kervanlarla beraber bu bölgeyi tam bir ticaret merkezi haline getiriyordu.

Kâbe'nin bu kadar çok ziyaretçi toplaması ve ticaret merkezi olması birtakım kimseleri rahatsız ediyordu.

Bunlardan biri de Habeşistan Kralı Necaşi Ashame'nin Yemen'e hükümdar tayin ettiği Ebrehe b. Sabbah el-Eşrem idi.

Ebrehe, Bizans İmparatoru'nun da yardımıyla Mekke'ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini

Yemen'deki San'a şehrine çekerek şehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys (Kalis) adında bir kilise inşa ettirdi.

İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşlerle süsledi.

Dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla kaplattı.

Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu.

Bu süs ve tezyinat ile Ebrehe, gûya halkı celp edecekti.

Dolayısıyla Kâbe'ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı.

Bu sebeple Arabistan'ın her köşesine elçiler gönderdi.

Ebrehe'nin Kâbe'ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuştu.

Ancak Arapların bu duruma tepkisi Ebrehe'nin hiç de beklediği gibi olmadı.

Araplardan bazıları gizli gizli Kulleys'e gidiyor, orayı kirletiyor, hayvan leşleriyle dolduruyorlardı.

Nihayet Kureyş'li bazı gençler Kulleys'i yakmaya dahi teşebbüs etti.

Olup bitenleri bütün bütün takip eden Ebrehe, Kulleys'e ve kendisine yapılan hakaretlere karşılık Kâbe'yi yıkmaya karar verdi.

Kâbe var oldukça yaptığı binanın hiçbir kıymeti olmayacak, Ebrehe amacına ulaşamayacaktı.

Bu sebeple Arapları tahrik etmiş, onların Kulleys'e yaptıklarını, Kâbe'yi yıkma arzusuna bahane göstermişti.

“Araplar bunu Kâbe'lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kâbe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım!” deyip yemin etti.

Ardından büyük bir ordu hazırlanması emrini verdi.

Habeşistan Kralından 'Mahmut' adındaki meşhur fili istedi.

Kral, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan 'Mahmut' isimli fili Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi.

Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli 'Mahmut' adlı fili önde olduğu halde Mekke'ye yöneldi.

571 yılında altmış bin asker ve on yahut dokuz fille yola çıktı.

Bazı Arap kabileleri ordularıyla Ebrehe'nin önüne çıktıysa da

Ebrehe'nin fillerin desteğindeki muazzam ordusunun karşısında hiçbir ordu dayanamadı.

Ebrehe'nin karşısında hiçbir ordu kalmamıştı;

kimsesiz gibi görünen bir Kâbe ve bir avuç insan vardı.

Kureyşliler bu gelişe bakarak Kâbe'nin yıkılacağına kesin olarak inanmaya başladılar.

Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadırlarını kurdu

ve çevredeki Mekke'lilere ait develeri yağmaladılar.

Develerin içinde Abdülmuttalib'in iki yüz devesi vardı.

Ebrehe'nin elçisi Hınata el-Himyeri Mekke'ye giderek Kureyş'lilerin ileri gelenleriyle görüştü

ve Kâbe'yi tavaf etmeyi bıraktıkları takdirde onlara saldırmayacaklarını söyledi.

Onlara sadece Kâbe'yi yıkmak için geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi.

Abdülmuttalib, ”Biz onunla savaşmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orası Beytullah'tır,

eğer korursa O(Allah) Harem'i korur.” dedi;

develeri görüşmek üzere Ebrehe'nin yanına vardı.

Abdülmuttalib'e iyi davranan ve önce onu takdirle karşılayan Ebrehe,

Abdülmuttalib develerini isteyince şöyle dedi:

”Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe'nin korunmasını isteyeceğin yerde develerin peşine düşünce gözümden düştün.”

Abdülmuttalib, ”Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin de sahibi var, O onu korur.” Dedi.

Abdülmuttalib halka olanları anlattı.

Ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını, halka tavsiye etti.

Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kabe'nin yanına vardı

ve kapısının halkasına yapışarak,

“Allah'ım! Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de kendi evini koru! Ya Rab, onlara karşı ümit bağladığım Senden başka hiçbir kimsem yoktur.

Sen onlardan kendi beytini koru.

Bu evin düşmanı Senin de düşmanındır.

Onları beytini yıkmaktan alıkoy.” diye dua etti.

Mekke boşaltıldı.

Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.

Mekke mahzun, Kâbe mahzun kalmıştı.

Ordu harekete hazır,

Mekke üzerine yürüyüp Kâbe'yi yerle bir etmek için tek bir emir bekliyordu.

Emir geldiğinde ordu harekete geçti.

ordunun en önünde Mahmut ismindeki büyük fil ilerliyorken aniden durdu.

Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar.

Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu.

Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru çevirdiklerinde, âdeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmut çöküveriyordu.

Herkes hayretler içerisinde bu olayı izliyordu.

Bu heyecanlı anda, kimsenin Fil-i Mahmud'un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada,

Cenab-ı Hakk, “Celal” ismiyle tecelli etti…

Kur'an'da da “Ebabil” diye adlandırılan kuşları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi.

Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların her biri,

biri ağzında, ikisi ayaklarında olmak üzere nohut tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu.

Bu taşların isabet ettiği her asker, anında yerde debelenip ölüveriyordu.

Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kaldılar.

Bir anda karargâh, yıkılan ve yere serilen insan ve hayvanlarla doldu.

Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar.

Lakin Allah'ın gazabından kimse kaçamazdı.

Meydanda ne Ebrehe kaldı ne Yemen ordusu…

Fil vakasından sonra Mekke ve Kâbe'nin kıymeti, Arapların nezdinde daha da artmıştı.

Kâbe'nin Allah tarafından korunması sebebiyle Kâbe çevresinde yaşayan Kureyş kabilesi, Ehlullah ve Carullah olarak nitelendirilerek,

yarımada halkı tarafından sevgi ve itibar görmüşlerdi.

Fil ordusu yok olmuş,

ömrünün son günlerinde mucizelere şahit olmuş nurlu bir dedenin,

gözyaşları kurumayan Âmine'nin beklediği daha büyük bir mucize yaklaşmıştı.

Fil vakasından 50-55 gün sonrası pazarı pazartesiye bağlayan geceydi.

Bir nur bütün zamanlan ve mekanları aydınlatmıştı.

İran hükümdarı Kisrâ'nın sarayı sallanmış ve l4 sütunu yıkılmıştı.

Ateşe Tapan Mecûsilerin tapındığı ve bin yıldır yanmakta olan ateş o gece sönmüştü.

Sava Gölü o gece kurumuştu.

Semave Deresi taşmıştı. Kâbe'de bulunan putlar yüzüstü yere yıkılmıştı.

Kainat bir gelişi bekliyordu.

İşte bu gelen son peygamberdi. İnsanlığın kurtuluşu gelen bu nurda,

Semada yıldızlar Mekke'de dağlar el bağlamış huzurda.

Bu gelen Baş tacımız, övüncümüz ilacımız...

Bu gelen iki dünya servetimiz, sevincimiz, acımız...

Bu gelen nur denizi, varlığın en şereflisi. İbrahim (a.s) milletinin biricik seyyidi.

Savaşların bileği bükülmemiş yiğidi.

Şanını anlatmaya kelimelerin yok sonu.

Çünkü 18 bin âlem onu Muhammed Mustafa diye tanır...

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.