×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.


image

Baha Stories, YABANCI DİL ÖĞRENME SERÜVENİM 2

YABANCI DİL ÖĞRENME SERÜVENİM 2

Evet, en son Amerika'da yaşadığım zorluklardan bahsediyordum.

Amerikalılar çok hızlı konuşuyorlardı. Onları anlamak zordu.

Ben orada büyük bir otelde çalışıyordum. Otelin mutfağında görevim bulaşıkları yıkamaktı.

Büyük bir problem vardı: İş arkadaşlarım İngilizce yerine İspanyolca konuşuyorlardı.

Onlar genellikle Latin Amerika'dan gelmişlerdi. İngilizce konuşmuyorlardı.

Benim Amerika'ya gitme amacım İngilizce öğrenmekti. Ama kimse ile İngilizce konuşamıyordum. Bu duruma çok üzüldüm.

Üç hafta sonra personel müdürü ile konuşmaya karar verdim. Onun adı Christien'di.

Onun odasına gittim. Ona problemlerimi anlattım. Bana yardım etmesini istedim. O bana “Tamam, sana yardım etmeye çalışacağım.” dedi.

Mutfakta çalışmaya birkaç gün daha devam ettim. Sonra personel müdürü bana geldi ve artık mutfakta çalışmayacağımı söyledi.

Yeni işim bakım-onarım bölümündeydi. (Maintenance) Orada çalışan herkesin ana dili İngilizceydi.

Yeni işimde hem daha fazla para kazanıyordum hem de daha fazla İngilizce konuşuyordum.

Phu adında Vietnamlı asıllı Amerikalı bir iş arkadaşım vardı. O, anlayışlı bir insandı. Bütün sorularıma cevap verirdi. Beyaz Amerikalılarla dalga geçerdi :) İşten eve dönerken telefonumdan sürekli İngilizce bir şeyler dinliyordum. Böylece dinleme yeteneğim hızla gelişiyordu.

Ayrıca kaldığım evde de arkadaşlarımla İngilizce konuşuyordum. Oda arkadaşımın İngilizcesi benden daha iyiydi. O, bana çok yardım etti. O Bulgaristan'dan gelmişti. Amerika'ya ikinci gelişiydi ve tecrübeliydi.

Evde benim dışımda Bulgarlar, Sırplar ve Polonyalılar vardı. Sırplar ot içmeyi seviyordu. (Ot: weed, also known as ‘esrar')

O zamanlar 21 yaşından küçük olduğumdan içki satın alamıyordum. İyi ki alamamışım, böylece para biriktirdim :) Bulgar oda arkadaşımın sayesinde ikinci bir iş buldum. Yeni işim bir restaurantta garsonlara yardım etmekti.

Amerika'da bir servis aldıktan sonra bahşiş bırakma kültürü var. Bu ilginç. Takside, restaurantta vs. (etc.) bahşiş bırakıyorlar.

Restaurantta çalışmak çok zevkliydi. Hem iyi para kazanıyordum hem de İngilizcem gelişiyordu. Yeni insanlar tanıyordum. Değişik aksanlar duyuyordum.

Çalıştığım restaurantın sahibi Jamaikalıydı. Mutfakta çalışan herkes de Jamaikalıydı. Garsonların bazıları Jamaikalı bazıları İrlandalıydı.

İrlandalı demişken, (speaking of Ireland) çalıştığım otelin mutfağının şefi İskoçyalıydı. Milliyetçi bir İskoçyalı. Şişman hatta obez bir adamdı. Sürekli yemek yiyordu.

Bir gün otele yeşil-beyaz bir tişört ile gittim. İskoçyalı şef beni gördü. “O renkler İrlanda'nın renkleri!”, dedi. Sinirlendi. Tişörtüme küfretti. Bana “Sen gey misin?”, dedi. Aptal adam.

Her gün yeni kelimeler öğreniyordum. Bilmediğim kelimelerin anlamına sözlükten bakıyordum. Bu şekilde İngilizcem hızlı bir şekilde gelişti.

Devam edecek...


YABANCI DİL ÖĞRENME SERÜVENİM 2 مغامرتي في تعلم لغة أجنبية 2 MY ADVENTURE OF LEARNING A FOREIGN LANGUAGE 2 YABANCI DİL ÖĞRENME SERÜVENİM 2

Evet, en son Amerika'da yaşadığım zorluklardan bahsediyordum. نعم ، كنت أتحدث عن آخر الصعوبات التي واجهتها في أمريكا. Ja, ich sprach von den letzten Schwierigkeiten, die ich in Amerika hatte. Yeah, I was just talking about the difficulties I've had in America. Да, я просто говорил о трудностях, которые у меня были в Америке.

Amerikalılar çok hızlı konuşuyorlardı. Onları anlamak zordu. كان الأمريكيون يتحدثون بسرعة كبيرة. كان من الصعب فهمهم. Die Amerikaner sprachen zu schnell. Es war schwierig, sie zu verstehen. Americans were talking very fast. It was hard to understand them.

Ben orada büyük bir otelde çalışıyordum. كنت أعمل هناك في فندق كبير. I was working there in a big hotel. Otelin mutfağında görevim bulaşıkları yıkamaktı. في مطبخ الفندق ، كانت وظيفتي هي غسل الأطباق. In der Hotelküche spülte ich das Geschirr. My job in the hotel kitchen was to do the dishes. На кухне отеля моей работой было мыть посуду.

Büyük bir problem vardı: İş arkadaşlarım İngilizce yerine İspanyolca konuşuyorlardı. كانت هناك مشكلة واحدة كبيرة: كان زملائي في العمل يتحدثون الإسبانية بدلاً من الإنجليزية. Es gab ein großes Problem: Meine Kollegen sprachen Spanisch statt Englisch. There was one big problem: My colleagues were speaking Spanish instead of English. Была одна большая проблема: мои коллеги говорили по-испански, а не по-английски.

Onlar genellikle Latin Amerika'dan gelmişlerdi. İngilizce konuşmuyorlardı. جاءوا بشكل رئيسي من أمريكا اللاتينية. لم يتحدثوا الإنجليزية. They usually came from Latin America. They didn't speak English.

Benim Amerika'ya gitme amacım İngilizce öğrenmekti. كان هدفي من الذهاب إلى أمريكا هو تعلم اللغة الإنجليزية. Mein Ziel, nach Amerika zu gehen, war, Englisch zu lernen. My goal was to learn English. Ama kimse ile İngilizce konuşamıyordum. Bu duruma çok üzüldüm. لكنني لم أستطع التحدث باللغة الإنجليزية مع أي شخص. أنا حزين جدا بشأن هذا الموقف. Aber ich konnte mit niemandem Englisch sprechen. Es tut mir leid für diese Situation. But I could not speak English with anyone. I am sorry for this situation.

Üç hafta sonra personel müdürü ile konuşmaya karar verdim. بعد ثلاثة أسابيع ، قررت التحدث إلى مدير شؤون الموظفين. Drei Wochen später beschloss ich, mit dem Personalchef zu sprechen. Three weeks later I decided to speak to the staff manager. Три недели спустя я решил поговорить с менеджером по персоналу. Onun adı Christien'di. كان اسمه كريستيان. His name was Christien. Его звали Кристиан.

Onun odasına gittim. Ona problemlerimi anlattım. ذهبت إلى غرفته. أخبرته عن مشاكلي. Ich ging in sein Zimmer. Ich erzählte ihm von meinen Problemen. I went to his room. I told him my proms. Bana yardım etmesini istedim. O bana “Tamam, sana yardım etmeye çalışacağım.” dedi. طلبت منه مساعدتي. قال لي ، "حسنًا ، سأحاول مساعدتك." قال. Ich bat ihn, mir zu helfen. Er sagte zu mir: "Okay, ich werde versuchen, dir zu helfen." sagte. I wanted him to help me. He said, "Okay, I'll try to help you."

Mutfakta çalışmaya birkaç gün daha devam ettim. واصلت العمل في المطبخ لبضعة أيام أخرى. Ich arbeitete noch ein paar Tage in der Küche. I kept working in the kitchen for a few more days. Я продолжал работать на кухне еще несколько дней. Sonra personel müdürü bana geldi ve artık mutfakta çalışmayacağımı söyledi. ثم جاءني مدير شؤون الموظفين وقال لي إنني لن أعمل في المطبخ بعد الآن. Dann kam der Personalchef zu mir und sagte, dass ich nicht mehr in der Küche arbeiten werde. Then the staff manager came to me and told me I wouldn't work in the kitchen anymore.

Yeni işim bakım-onarım bölümündeydi. وظيفتي الجديدة كانت في قسم الصيانة والإصلاح. Mein neuer Job war in der Wartungs- und Reparaturabteilung. My new job was in the maintenance department. Моя новая работа заключалась в ремонтно-техническом отделе. (Maintenance) Orada çalışan herkesin ana dili İngilizceydi. (صيانة) اللغة الأم لجميع العاملين هناك هي اللغة الإنجليزية. (Maintenance) English was the native language of everyone working there.

Yeni işimde hem daha fazla para kazanıyordum hem de daha fazla İngilizce konuşuyordum. في وظيفتي الجديدة ، كنت أكسب المزيد من المال وأتحدث الإنجليزية أكثر. In meinem neuen Job verdiente ich mehr Geld und sprach mehr Englisch. In my new job, I was both making more money and speaking more English.

Phu adında Vietnamlı asıllı Amerikalı bir iş arkadaşım vardı. كان لدي زميل فيتنامي أمريكي اسمه فو. Ich hatte einen vietnamesisch-amerikanischen Kollegen namens Phu. I had a Vietnamese-American colleague named Phu. O, anlayışlı bir insandı. Bütün sorularıma cevap verirdi. لقد كان شخصا متفهما كان يجيب على جميع أسئلتي. Er war ein verständnisvoller Mensch. Er würde alle meine Fragen beantworten. He was a savvy person. He would answer all my questions. Beyaz Amerikalılarla dalga geçerdi اعتاد أن يسخر من الأمريكيين البيض Er würde sich über weiße Amerikaner lustig machen He made fun of the white Americans. Он смеялся над белыми американцами :) İşten eve dönerken telefonumdan sürekli İngilizce bir şeyler dinliyordum. :) في طريقي إلى المنزل من العمل ، كنت أستمع باستمرار إلى شيء ما باللغة الإنجليزية على هاتفي. :) Auf dem Heimweg von der Arbeit hörte ich ständig etwas auf Englisch auf meinem Handy. :) I was listening to English on my phone on the way home from work. :) По дороге домой с работы постоянно что-то слушал на английском в телефоне. Böylece dinleme yeteneğim hızla gelişiyordu. وهكذا ، كانت قدرتي على الاستماع تتحسن بسرعة. So verbesserte sich meine Hörfähigkeit schnell. So my ability to listen was improving rapidly. Таким образом, моя способность слушать быстро улучшалась.

Ayrıca kaldığım evde de arkadaşlarımla İngilizce konuşuyordum. كنت أتحدث الإنجليزية أيضًا مع أصدقائي في المنزل الذي كنت أقيم فيه. Ich sprach auch Englisch mit meinen Freunden in dem Haus, in dem ich wohnte. I was also speaking English to my friends at home. Я также говорил по-английски со своими друзьями в доме, где я остановился. Oda arkadaşımın İngilizcesi benden daha iyiydi. كانت لغتي الإنجليزية أفضل من لغتي. Das Englisch meiner Mitbewohnerin war besser als meine. My roommate's English was better than me. Мой сосед по комнате говорил по-английски лучше, чем мой. O, bana çok yardım etti. O Bulgaristan'dan gelmişti. Amerika'ya ikinci gelişiydi ve tecrübeliydi. لقد ساعدني كثيرا لقد جاء من بلغاريا. كانت المرة الثانية له في أمريكا وكان متمرسًا. Er hat mir sehr geholfen. Er war aus Bulgarien gekommen. Es war sein zweites Mal in Amerika und er war erfahren. He helped me a lot. He came from Bulgaria. It was his second visit to America and he was experienced. Он мне очень помог. Он приехал из Болгарии. Это был его второй приезд в Америку, и он был закален.

Evde benim dışımda Bulgarlar, Sırplar ve Polonyalılar vardı. There were Bulgarians, Serbs and Poles outside the house. Кроме меня в доме были болгары, сербы и поляки. Sırplar ot içmeyi seviyordu. (Ot: weed, also known as ‘esrar') يحب الصرب تدخين الحشيش. (الحشيش: الحشيش ، المعروف أيضًا باسم "الماريجوانا") Serben rauchten gerne Gras. (Weed: Unkraut, auch bekannt als „Marihuana“) Serbs liked to smoke weed. (Weed, also known as 'cannabis') Сербы любили курить травку. (Сорняк: сорняк, также известный как «марихуана»)

O zamanlar 21 yaşından küçük olduğumdan içki satın alamıyordum. لم أستطع شراء الخمور لأنني كنت أقل من 21 عامًا في ذلك الوقت. Ich konnte keine Spirituosen kaufen, weil ich damals unter 21 war. I couldn't buy drinks because I was under 21. İyi ki alamamışım, böylece para biriktirdim شيء جيد لم أفهمه لذا قمت بتوفير المال Gut, dass ich es nicht bekommen habe, also habe ich Geld gespart Good thing I didn't get it, so I saved up. Хорошо, что я не получил его, так что я сэкономил деньги :) Bulgar oda arkadaşımın sayesinde ikinci bir iş buldum. :) بفضل رفيقي في السكن البلغاري ، حصلت على وظيفة ثانية. :) Ich habe dank meiner bulgarischen Mitbewohnerin einen zweiten Job gefunden. :) I found a second job thanks to my Bulgarian roommate. :) Благодаря своему соседу-болгарину я устроился на вторую работу. Yeni işim bir restaurantta garsonlara yardım etmekti. وظيفتي الجديدة كانت مساعدة النوادل في مطعم. Mein neuer Job bestand darin, Kellnern in einem Restaurant zu helfen. My new job was to help waiters in a restaurant. Моя новая работа заключалась в том, чтобы помогать официантам в ресторане.

Amerika'da bir servis aldıktan sonra bahşiş bırakma kültürü var. في أمريكا ، هناك ثقافة ترك الإكرامية بعد تلقي الخدمة. Es gibt eine Kultur des Trinkgeldes nach Erhalt eines Dienstes in Amerika. There is a culture of tipping in America after receiving a service. В Америке существует культура оставлять чаевые после получения услуги. Bu ilginç. Takside, restaurantta vs. (etc.) bahşiş bırakıyorlar. ذلك مثير للاهتمام. في سيارات الأجرة والمطاعم وما إلى ذلك. (وما إلى ذلك) يتركون بقشيشًا. That's interesting. Taxi, restaurant, etc. They leave a tip. Это интересно. В такси, ресторане и т.д. (и т. д.) они оставляют чаевые.

Restaurantta çalışmak çok zevkliydi. كان العمل في المطعم ممتعًا للغاية. Working in the restaurant was very enjoyable. Hem iyi para kazanıyordum hem de İngilizcem gelişiyordu. Yeni insanlar tanıyordum. Değişik aksanlar duyuyordum. كنت أجني أموالًا جيدة وكانت لغتي الإنجليزية تتحسن. كنت أقابل أناس جدد. سمعت لهجات مختلفة. Ich verdiente gutes Geld und mein Englisch verbesserte sich. Ich lernte neue Leute kennen. Ich habe verschiedene Akzente gehört. I was making good money and my English was improving rapidly. I knew new people. I heard different accents.

Çalıştığım restaurantın sahibi Jamaikalıydı. Der Besitzer des Restaurants, in dem ich arbeitete, stammte aus Jamaika. The owner of the restaurant I worked in was Jamaican. Владелец ресторана, в котором я работал, был с Ямайки. Mutfakta çalışan herkes de Jamaikalıydı. Garsonların bazıları Jamaikalı bazıları İrlandalıydı. كل من عمل في المطبخ كان أيضًا جامايكيًا. كان بعض النوادل جامايكيين والبعض الأيرلندي. Everyone working in the kitchen was also from Jamaica. Some of the waiters were Jamaican and some were Irish. Все, кто работал на кухне, тоже были ямайцами. Некоторые из официантов были ямайцами, а некоторые — ирландцами.

İrlandalı demişken, (speaking of Ireland) çalıştığım otelin mutfağının şefi İskoçyalıydı. Apropos Irisch, (Apropos Irland) der Koch des Hotels, in dem ich arbeitete, war Schotte. Speaking of Irish, the chef of the hotel kitchen where I worked (speaking of Ireland) was Scottish. Говоря об ирландцах (имея в виду Ирландию), шеф-повар отеля, где я работал, был шотландцем. Milliyetçi bir İskoçyalı. Şişman hatta obez bir adamdı. Sürekli yemek yiyordu. اسكتلندي قومي. لقد كان رجلا سمينا ، حتى السمنة. كان يأكل دائما. Ein nationalistischer Schotte. Er war ein dicker Mann, sogar fettleibig. Er hat immer gegessen. A nationalist Scottish. He was a fat, even obese man. He was constantly eating. Шотландец-националист. Он был толстяк, даже тучный. Он всегда ел.

Bir gün otele yeşil-beyaz bir tişört ile gittim. İskoçyalı şef beni gördü. Eines Tages ging ich in einem grün-weißen T-Shirt ins Hotel. Der schottische Häuptling hat mich gesehen. One day I went to the hotel with a green-white T-shirt. The Scottish chef saw me. Однажды я пошла в отель в зелено-белой футболке. Шотландский вождь увидел меня. “O renkler İrlanda'nın renkleri!”, dedi. Sinirlendi. قال "تلك الألوان هي ألوان أيرلندا!" لقد غضب. „Diese Farben sind die Farben Irlands!“, sagte er. Er wurde wütend. “Those colors are the colors of Ireland! Dedi he said. He got angry. «Эти цвета — цвета Ирландии!» — сказал он. Он рассердился. Tişörtüme küfretti. Bana “Sen gey misin?”, dedi. Aptal adam. شتم قميصي. قال لي: "هل أنت شاذ؟" رجل غبي. Er hat mein Hemd verflucht. Er sagte zu mir: "Bist du schwul?" Dummer Mann. He swore at my shirt. Bana Are you gay? Dedi he said to me. Stupid man. Он проклял мою рубашку. Он сказал мне: «Ты гей?» Глупый человек.

Her gün yeni kelimeler öğreniyordum. كنت أتعلم كلمات جديدة كل يوم. I was learning new words every day. Каждый день я учил новые слова. Bilmediğim kelimelerin anlamına sözlükten bakıyordum. كنت أبحث عن معنى الكلمات التي لم أكن أعرفها في القاموس. Ich suchte die Bedeutung der Wörter, die ich nicht kannte, im Wörterbuch nach. I was looking at the meaning of words I didn't know from the dictionary. Я искал значение незнакомых мне слов в словаре. Bu şekilde İngilizcem hızlı bir şekilde gelişti. بهذه الطريقة ، تحسنت لغتي الإنجليزية بسرعة. Auf diese Weise verbesserte sich mein Englisch schnell. In this way, my English improved quickly. Таким образом, мой английский быстро улучшился.

Devam edecek... سيستمر... Fortgesetzt werden... To be continued... Продолжение следует...