image

Kaderi Değiştiren, Beklenmedik Bir Vaat

Hiç birisi için sürpriz bir parti düzenlediniz mi? Bazen sır saklamak zordur. Birinin gözlerine bakarak, ondan bir şey gizlediğinizi bile bile onunla konuşmak kolay değildir. Özellikle de o gizlenen bilgi iyi bir şeyse! Bu dersimizde Allah'ın Avram'la konuştuğu, ancak onun için planladığı her şeyi ona bildiremediği bir zamanı öğreneceğiz. Allah Avram'a onu hayrete düşüren talimatlar verdi. Avram'ın anlayamadığı gizem neydi? Önce başka bir öyküyle başlayalım. Kore Savaşı'nda, Kuzey Korelilerin aylar süren acımasız saldırılarından sonra, müşterek kuvvetler stratejik bir karşı taarruz planladılar. Taarruz çok başarılıydı, Kuzey Kore ordusunun bir tam tümeni tecrit edildi ve on binlerce Korelinin özgürlüğü güvenceye alındı. Yarbay Müftüoğlu (takma isim) taarruzu planlayanlardan biriydi. Emri altındaki herkesin saygısını kazanmış, doğru ve dürüst bir adamdı. Kore Savaşı'nda onun gibi daha fazla adama ihtiyaç vardı, Amerikalılar böyle parlak bir strateji uzmanına ve komutana sahip oldukları için çok şanslıydılar. Taburunda nam salmış 700 Türk vardı. Taburun personeli arasında, Türk ordusuna itibar kazandıran bir asker olan Başçavuş Mehmet Çakmak yer alıyordu. Biraz fevri olmasına rağmen, aynı zamanda sadık, korkusuz, emirlere itaat eden ve emir vermeyi bilen bir adamdı. Yarbay Müftüoğlu uluslararası koalisyonla toplantı yaptıktan sonra, acil bir toplantı için güvendiği dostu Başçavuş Çakmak'ı çağırdı. “Çakmak, yarın Kuzey Korelilere saldırıyoruz, senin görevin kilit önemde bir köprüyü imha etmek. Bu son derece önemli bir görev ve seni bu iş için özellikle seçtim. Yardımcın olarak er Umut'u götürmeni istiyorum.” Son sözleri Başçavuş Çakmak'ı çok şaşırttı. “Komutanım, er Umut mu?” Yarbay Müftüoğlu sükunetle yanıtladı: “Evet, yardımcın olarak özellikle onu seçtim. O senin için güvenle geri dönebilme vaadim.” Bu sözler tuhaf geldi, bu yüzden Başçavuş Çakmak aklından geçenleri söyledi. “Komutanım, düşüncemi arz edebilir miyim? Müfrezemde oğlum gibi saydığım Çavuş Levent var. İyi bir asker, hiçbir şeyden korkmuyor ve beni gönderdiğiniz görevde bana çok iyi hizmet edeceğine inanıyorum.” Yarbay Müftüoğlu sakin ve kibarca, sözünü bağladı. “Hayır. Erle git. Er Umut'un senin için yapabileceği şeyi Çavuş Levent yapamaz. O bu görevin adamı. Çavuş Levent için başka planlarım var. Dediğim gibi, er Umut sana sağ salim dönüş sözüm. Emirlerime itaat et.” Başçavuş Çakmak komutanını selamlayarak ayrıldı. Konu kapanmıştı. Çakmak takımını topladı ve düşman hatlarının arkasındaki köprüyü imha etme görevi için hazırlık yaptı. Gecenin karanlığında on altı askerden oluşan takım, dağ yollarından gizlice köprüye doğru ilerledi. Köprü her iki tarafından da sıkı şekilde korunduğundan, plan askerlerin nehirden aşağı doğru yüzerek köprüye tırmanmaları ve dinamit yerleştirmeleriydi. Her şey planlandığı gibi gitti. Er Umut görevlerini beceriyle yerine getirdi, ancak bu esnada Başçavuş Çakmak düşünmekten kendini alamıyordu. “Çavuş Levent kesinlikle görevini en az onun kadar iyi yapabilirdi. Komutanımı bu emri vermeye iten neydi ki?” Türk askerleri dinamitleri patlatacak güvenli mesafeye çekildiler. Karanlık gökyüzünde parlak turuncu bir patlama ile köprü yıkıldı. Başçavuş Çakmak ve imha takımı olay yerinden kaçarken, dört Kuzey Kore askeriyle karşılaştılar. Adamların Birleşmiş Milletler askerleriyle karşılaştıklarında korkudan akıllarının çıktığı belli oluyordu. Ormana kaçmadan önce makineli tüfekle ateş açtılar. O sırada Başçavuş Çakmak vuruldu. Mermi sağ omzunu delip geçmişti. Askerler iki dal ve bir çarşaf ile sedye yaptılar. Başçavuşu ellerinden geldiği kadar hızlı bir şekilde ormandan geçirdiler. Fakat geceleyin ilerlemek zordu ve komutanları hızla kan kaybediyordu. Sonunda bir Kızılhaç tıbbi yardım karakolunun parlayan ışıklarını gördüler. Askerler komutanları için gerçekten endişeleniyorlardı ve acil yardım için doktorları uyandırdılar. Doktorlar adamın ezilmiş omzuna ve solgun yüzüne bakarak, “Bu adamın acilen kana ihtiyacı var” dediler. Başçavuş, cılızlaşmış sesiyle, “Beni ölüme terk edin. Kan grubum 0 RH negatif. Asla bulamazsınız” dedi. Tam o sırada er Umut öne çıktı. “Ben de 0 negatifim komutanım. Benim kanımı alabilirsiniz.” O zaman Başçavuş Çakmak, Yarbayının sözlerini hatırladı. “Onu özellikle seçtim. Çavuş Levent'in yapamayacağını o yapabilir. O senin vaadin.” Yarbay ödevini yapmıştı. Taburdaki tek bir adam onun hayatını kurtarabilirdi ve Yarbay her şeyi önceden tahmin etmişti. Başçavuş gözlerini kapadı ve Umut'un kanı kendi damarlarına akarken doktorların emin ellerinde dinlendi. Yarbaya bizzat teşekkür edebilmek için hayatta kaldı ve bir daha hiçbir zaman onun karar verme becerilerini sorgulamadı. O günden itibaren Çakmak, doğru çözümün her zaman çok belirgin olanın olmayabileceğini öğrendi. Avram de bu dersi almıştı. Bir zaman geleceğin nasıl şekillendiğini bildiğini sanmıştı, ancak Allah'ın başka bir planı vardı. O zaman, Allah'ın kararı Avram'a bir anlam ifade etmemişti. Fakat bunu imanla kabul etti ve tüm gizem ancak yıllar sonra çözüldü. Allah Avram'ın bilmediği bir şey biliyordu. Şimdi Yaratılış 17. bölüm, 1-6 ayetlerinden başlayarak, Kutsal Yazılar'dan okuyalım: 1 Avram doksan dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım” dedi, “Benim yolumda yürü, kusursuz ol. 2 Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.” 3 Avram yüzüstü yere kapandı. Tanrı, 4 “Seninle yaptığım antlaşma şudur” dedi, “Birçok ulusun babası olacaksın. 5 Artık adın Avram11 değil, İbrahim12 olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım. 6 Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Bunlar, Allah'ın imanın babası Avram'a yaklaşık dört bin yıl önce söylediği gerçek sözler! Bu Allah'ın onunla yaptığı antlaşmaydı, ve Tevrat'ta Yaratılış kitapçığının 17. bölümünde yazılıdır. Ayrıca, Allah'ın bildirisinde tekrarlanan bir konu var. Allah Avram'a sürekli olarak büyük bir isim olacağını ve soyu aracılığıyla hatırlanacağını hatırlatıyor. Çocukları olmayan bir adamın yıllar boyunca “Yüce Baba” olarak adlandırılmasının ne kadar utandırıcı olduğunu tahmin edebilirsiniz! Fakat şimdi 99 yaşında olan ve tek oğlu 13 yaşındaki İsmail olan Avram, yeni bir ad alıyor. Adı bundan böyle “Yüce Baba” anlamına gelen Avram değil, “pek çok ulusun babası” anlamına gelen İbrahim olacaktı. Evet, Avram İbrahim peygamberdir! Öyküyü, Yaratılış 17. bölüm, 7-10 ayetlerinde okumaya devam edelim: 7 Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım. 8 Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım.” 9 Tanrı İbrahim'e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, 10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. Burada antlaşmanın simgesi olarak İbrahim'e ve tüm varislerine, “sonsuz bir antlaşma” olarak sünnet veriliyordu. Damadın düğünde geline altın vermesi gibi, Allah da İbrahim'e, Göksel Krallığın kendisine verdiği vaadin tanıklığı olarak sonsuza dek ayakta kalacak özel bir armağan veriyordu. Bu ilişkinin simgesi sünnetti. İbrahim'in mirası putperestlerden farklı olacaktı. O hem içeriden, hem de dışarıdan temiz olacaktı. Daha sonra Allah, onu samimiyetle izlemek isteyenlere kalplerinin sünnet edilmesi gerektiğini söyleyecekti! Antlaşma kanla onaylandı. Allah Söz'ünü verdi, insanların kanı aktı, iyileştiler ve daha sonra da bedenlerinde Allah'ın vaadinin bir işaretini taşıdılar. Kutsal Yazılar, Yaratılış 17. bölüm, 24. ve 25. ayetlerde şöyle diyor: 24 İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı. 25 Oğlu İsmail on üç yaşında sünnet oldu. O sünnet gününde çok özel bir olay oldu. Sünnet antlaşmasının yanı sıra, Allah İbrahim'e bir vaat fısıldadı. Bunu 17. bölüm, 15-22 ayetlerinde okuyalım: 15 Tanrı, “Karın Saray'a gelince, ona artık Saray demeyeceksin” dedi, “Bundan böyle onun adı Sara13 olacak. 16 Onu kutsayacak, ondan sana bir oğul vereceğim. Onu kutsayacağım, ulusların anası olacak. Halkların kralları onun soyundan çıkacak.” 17 İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, “Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi,“Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?” 18 Sonra Tanrı'ya, “Keşke İsmail'i mirasçım kabul etseydin!” dedi. 19 Tanrı, “Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak14 koyacaksın” dedi, “Onunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim. 20 İsmail'e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. 21 Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara'nın doğuracağı oğlun İshak'la sürdüreceğim. ” 22 Tanrı İbrahim'le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yukarıya çekildi. Allah tabii ki İbrahim'in ilk oğlu İsmail'i seviyordu. Böylece aynı gün, İsmail'in büyük biri olacağı ve kutsanacağı vaadi de verildi. Allah onu büyük bir ulus yapmayı vaat etti. Hatta Allah geleceğini önceden bildirdi ve ondan 12 bey doğacağını söyledi. Bu İbrahim için yeterli değildi ve Allah'a sordu, “Neden başka bir oğula ihtiyacım var? Sonsuz antlaşma'yı oğlum İsmail aracılığıyla gerçekleştiremez misin?” Fakat Allah sözlerinde kararlıydı. İşte burada bir gizem var. İsmail, İbrahim'in oğlu olarak ve sünnetli olduğu için sonsuz antlaşmanın bir parçası olmasına rağmen, bu antlaşmanın yerine getirilmesinde İshak'ın yapabileceği bir şey vardı. Fakat Allah bunun ne olduğunu bildirmiyor. Özet olarak “İsmail için planlarım var. Fakat İshak'ta senin bilmediğin bir şeyler var” diyor. Allah'ın sözleri kelimesi kelimesine 20. ve 21. ayetlerde görülebilir: 20 İsmail'e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. 21 Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara'nın doğuracağı oğlun İshak'la sürdüreceğim. Ve konu böylece kapanıyor. Tıpkı Yarbay Müftüoğlu'nun Çakmak'ın bilmediği bir şeyi bildiği gibi, Allah da İbrahim'in bilmediği bir şeyi biliyordu. Şimdi konuyla ilgili bir öykü düşünün. Bir zamanlar İstanbul'da yaşayan fakir bir emekli ilkokul öğretmeni varmış, karısıyla birlikte ikinci el yemek masası almaya çıkmışlar. Bu çift kızlarını üniversitede okuttuğundan, her bir kuruş onlar için çok değerliymiş. Yanlarına 200 TL alarak, iyi bir pazarlık yapabilme umuduyla dükkân dükkân gezmişler. İşleri bir türlü yolunda gitmiyormuş, zira kadın sürekli olarak sandalyelerin oynak oluşlarından şikâyet ediyormuş. Sonunda bir ikinci el mobilya dükkânında kadın istediği gibi bir masa bulmuş. Kadın her sandalyeyi tek tek denerken, kocası da dükkânın arka tarafında sarılı olarak duran halıları karıştırmaya başlamış. Adam halıların fiyatlarını sormuş. Fiyatları 70 ile 100 TL arasında değişiyormuş. Bu sırada karısı masa ile yedi sandalyenin (sekizincisi parçalanmış) fiyatını pazarlıkla 180 TL'ye indirdiği için kendisiyle gurur duyuyormuş. Kocasından 200 TL'yi istemiş. Ancak kocası dükkâncıya 100 TL uzatarak, “Bu eski halıyı alıyorum” demiş. Kadın çok bozulmuş! Dükkâncının önünde bile dilini tutmayarak adama bağırmaya başlamış! “Ne? Halıya ihtiyacımız yok! Buraya masa almaya geldik. Bana bir yıldan beri masa sözün var ve bu parayı hurda kâğıtmış gibi harcıyorsun! Pazarlık bile yapmadın! Deli misin sen?” Dükkâncı, adam için utanmış, ancak ne yapabilirmiş ki? Yaşlı kadın sözüne devam ederek yedi sandalyeden birine oturmuş. “Bu dükkândan o pireli eski halıyla çıkmayacağım. Ya bana bu masayı alırsın, ya da eve gelmem!” Sonunda, adam halıyı omzuna almış, dükkâncıya selam vererek dışarı çıkmış ve köşede karısını beklemiş. Karısını tanıyormuş. Kadın 15 dakika sonra dükkândan çıkarak adamı aramaya başlamış. Adama daha da çok dırdır etmiş. İkisi halıyla birlikte otobüse binmişler ve kadın tüm yol boyunca yaşlı öğretmenin başının etini yemiş. Adam karısının kendisini yaylım ateşine tuttuğu sırasında ağzını hep kapalı tutmuş. Dolmuşa binmişler, kadın taarruzu yine sürdürmüş. 4. kattaki evlerine girmişler ve adam halıyı yere sermiş. Halının kenarları aşınmış, püskülleri yıpranmış. Bir köşede boş bir nokta varmış. Kadın kocasına ağzına geleni söylemiş! Tüm bu esnada emekli ilkokul öğretmeni hafif sesle kendi kendine konuşarak halıyı takdir ediyor, etrafında dolaşarak, “Şu madalyona, yaprak desenine, lalelere bak” diyormuş. Sonra halıyı sararak, karısını kapıdan bağırır halde bırakıp çıkıp gitmiş. Yaşlı öğretmen iki gün eve gelmemiş! Bu esnada davranışından pişmanlık duyan karısı, adamın temelli gittiğinden korkarak çılgına dönmüş. Ancak üçüncü gün adam geri gelmiş. Yeni bir takım elbise ve yeni ayakkabılar giyinmiş. Karısına altın bir bilezik vererek şunları söylemiş: “40 yıllık eşim –bilmeni isterim ki bugün sana yeni bir masa ile sandalyeler getirilecek– fakat bu masada yemek yiyebilmek için deniz kıyısındaki yeni evimize gitmen gerekecek. O halı, canım, bir saray halısıydı, Fatih Sultan Mehmet zamanından kalma ve Hamza'nın eseriydi.” Öykünün devamına göre, hayatlarının geri kalanında bolluk içinde yaşamalarına rağmen, adam karısına yemek masası için yediden fazla sandalye almayı reddetmiş – bir daha kocasını asla sorgulamaması için bir hatırlatıcı olarak. Tıpkı bilge hocanın karısının yalvarmalarına rağmen gizli planına sadık kalması gibi, Allah'ın da bir bildiği vardı. Çoğunlukla, haberimiz olmayan bir bilgi parçası vardır – bilecek olsaydık, birdenbire Allah'ın planlarının mükemmel derecede mantıklı geleceği, tek bir ayrıntı. Ancak İbrahim Peygamber, öğretmenin karısından daha iyi terbiyeliydi! Allah'ın eylemlerini anlamamasına rağmen, kendine hakim olarak Allah'ın yolunu izledi. İbrahim ve İsmail o gün sünnet oldular. Acaba İsmail'i ve yaşlı babası İbrahim'i ata bindirmişler miydi? Müzik eşliğinde halay çekilmiş miydi? Sara ve Hacer pirinç pilavı, nohut ve kuzu pişirmişler miydi? Yoksa ilk sünnet çok özel bir an mıydı? Bilmiyoruz. Ancak emin olabileceğimiz bir şey var ki, İbrahim yarası iyileşirken kendi kendine düşünmüştür: “Bana başka bir oğul doğacak. Bir mucize çocuk. Neden, Allah'ım? Planın nedir?”



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

Hiç birisi için sürpriz bir parti düzenlediniz mi? Bazen sır saklamak zordur. Birinin gözlerine bakarak, ondan bir şey gizlediğinizi bile bile onunla konuşmak kolay değildir. Özellikle de o gizlenen bilgi iyi bir şeyse! Bu dersimizde Allah'ın Avram'la konuştuğu, ancak onun için planladığı her şeyi ona bildiremediği bir zamanı öğreneceğiz. Allah Avram'a onu hayrete düşüren talimatlar verdi. Avram'ın anlayamadığı gizem neydi? Önce başka bir öyküyle başlayalım. Kore Savaşı'nda, Kuzey Korelilerin aylar süren acımasız saldırılarından sonra, müşterek kuvvetler stratejik bir karşı taarruz planladılar. Taarruz çok başarılıydı, Kuzey Kore ordusunun bir tam tümeni tecrit edildi ve on binlerce Korelinin özgürlüğü güvenceye alındı. Yarbay Müftüoğlu (takma isim) taarruzu planlayanlardan biriydi. Emri altındaki herkesin saygısını kazanmış, doğru ve dürüst bir adamdı. Kore Savaşı'nda onun gibi daha fazla adama ihtiyaç vardı, Amerikalılar böyle parlak bir strateji uzmanına ve komutana sahip oldukları için çok şanslıydılar. Taburunda nam salmış 700 Türk vardı. Taburun personeli arasında, Türk ordusuna itibar kazandıran bir asker olan Başçavuş Mehmet Çakmak yer alıyordu. Biraz fevri olmasına rağmen, aynı zamanda sadık, korkusuz, emirlere itaat eden ve emir vermeyi bilen bir adamdı. Yarbay Müftüoğlu uluslararası koalisyonla toplantı yaptıktan sonra, acil bir toplantı için güvendiği dostu Başçavuş Çakmak'ı çağırdı. “Çakmak, yarın Kuzey Korelilere saldırıyoruz, senin görevin kilit önemde bir köprüyü imha etmek. Bu son derece önemli bir görev ve seni bu iş için özellikle seçtim. Yardımcın olarak er Umut'u götürmeni istiyorum.” Son sözleri Başçavuş Çakmak'ı çok şaşırttı. “Komutanım, er Umut mu?” Yarbay Müftüoğlu sükunetle yanıtladı: “Evet, yardımcın olarak özellikle onu seçtim. O senin için güvenle geri dönebilme vaadim.” Bu sözler tuhaf geldi, bu yüzden Başçavuş Çakmak aklından geçenleri söyledi. “Komutanım, düşüncemi arz edebilir miyim? Müfrezemde oğlum gibi saydığım Çavuş Levent var. İyi bir asker, hiçbir şeyden korkmuyor ve beni gönderdiğiniz görevde bana çok iyi hizmet edeceğine inanıyorum.” Yarbay Müftüoğlu sakin ve kibarca, sözünü bağladı. “Hayır. Erle git. Er Umut'un senin için yapabileceği şeyi Çavuş Levent yapamaz. O bu görevin adamı. Çavuş Levent için başka planlarım var. Dediğim gibi, er Umut sana sağ salim dönüş sözüm. Emirlerime itaat et.” Başçavuş Çakmak komutanını selamlayarak ayrıldı. Konu kapanmıştı. Çakmak takımını topladı ve düşman hatlarının arkasındaki köprüyü imha etme görevi için hazırlık yaptı. Gecenin karanlığında on altı askerden oluşan takım, dağ yollarından gizlice köprüye doğru ilerledi. Köprü her iki tarafından da sıkı şekilde korunduğundan, plan askerlerin nehirden aşağı doğru yüzerek köprüye tırmanmaları ve dinamit yerleştirmeleriydi. Her şey planlandığı gibi gitti. Er Umut görevlerini beceriyle yerine getirdi, ancak bu esnada Başçavuş Çakmak düşünmekten kendini alamıyordu. “Çavuş Levent kesinlikle görevini en az onun kadar iyi yapabilirdi. Komutanımı bu emri vermeye iten neydi ki?” Türk askerleri dinamitleri patlatacak güvenli mesafeye çekildiler. Karanlık gökyüzünde parlak turuncu bir patlama ile köprü yıkıldı. Başçavuş Çakmak ve imha takımı olay yerinden kaçarken, dört Kuzey Kore askeriyle karşılaştılar. Adamların Birleşmiş Milletler askerleriyle karşılaştıklarında korkudan akıllarının çıktığı belli oluyordu. Ormana kaçmadan önce makineli tüfekle ateş açtılar. O sırada Başçavuş Çakmak vuruldu. Mermi sağ omzunu delip geçmişti. Askerler iki dal ve bir çarşaf ile sedye yaptılar. Başçavuşu ellerinden geldiği kadar hızlı bir şekilde ormandan geçirdiler. Fakat geceleyin ilerlemek zordu ve komutanları hızla kan kaybediyordu. Sonunda bir Kızılhaç tıbbi yardım karakolunun parlayan ışıklarını gördüler. Askerler komutanları için gerçekten endişeleniyorlardı ve acil yardım için doktorları uyandırdılar. Doktorlar adamın ezilmiş omzuna ve solgun yüzüne bakarak, “Bu adamın acilen kana ihtiyacı var” dediler. Başçavuş, cılızlaşmış sesiyle, “Beni ölüme terk edin. Kan grubum 0 RH negatif. Asla bulamazsınız” dedi. Tam o sırada er Umut öne çıktı. “Ben de 0 negatifim komutanım. Benim kanımı alabilirsiniz.” O zaman Başçavuş Çakmak, Yarbayının sözlerini hatırladı. “Onu özellikle seçtim. Çavuş Levent'in yapamayacağını o yapabilir. O senin vaadin.” Yarbay ödevini yapmıştı. Taburdaki tek bir adam onun hayatını kurtarabilirdi ve Yarbay her şeyi önceden tahmin etmişti. Başçavuş gözlerini kapadı ve Umut'un kanı kendi damarlarına akarken doktorların emin ellerinde dinlendi. Yarbaya bizzat teşekkür edebilmek için hayatta kaldı ve bir daha hiçbir zaman onun karar verme becerilerini sorgulamadı. O günden itibaren Çakmak, doğru çözümün her zaman çok belirgin olanın olmayabileceğini öğrendi. Avram de bu dersi almıştı. Bir zaman geleceğin nasıl şekillendiğini bildiğini sanmıştı, ancak Allah'ın başka bir planı vardı. O zaman, Allah'ın kararı Avram'a bir anlam ifade etmemişti. Fakat bunu imanla kabul etti ve tüm gizem ancak yıllar sonra çözüldü. Allah Avram'ın bilmediği bir şey biliyordu. Şimdi Yaratılış 17. bölüm, 1-6 ayetlerinden başlayarak, Kutsal Yazılar'dan okuyalım: 1 Avram doksan dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım” dedi, “Benim yolumda yürü, kusursuz ol. 2 Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.” 3 Avram yüzüstü yere kapandı. Tanrı, 4 “Seninle yaptığım antlaşma şudur” dedi, “Birçok ulusun babası olacaksın. 5 Artık adın Avram11 değil, İbrahim12 olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım. 6 Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Bunlar, Allah'ın imanın babası Avram'a yaklaşık dört bin yıl önce söylediği gerçek sözler! Bu Allah'ın onunla yaptığı antlaşmaydı, ve Tevrat'ta Yaratılış kitapçığının 17. bölümünde yazılıdır. Ayrıca, Allah'ın bildirisinde tekrarlanan bir konu var. Allah Avram'a sürekli olarak büyük bir isim olacağını ve soyu aracılığıyla hatırlanacağını hatırlatıyor. Çocukları olmayan bir adamın yıllar boyunca “Yüce Baba” olarak adlandırılmasının ne kadar utandırıcı olduğunu tahmin edebilirsiniz! Fakat şimdi 99 yaşında olan ve tek oğlu 13 yaşındaki İsmail olan Avram, yeni bir ad alıyor. Adı bundan böyle “Yüce Baba” anlamına gelen Avram değil, “pek çok ulusun babası” anlamına gelen İbrahim olacaktı. Evet, Avram İbrahim peygamberdir! Öyküyü, Yaratılış 17. bölüm, 7-10 ayetlerinde okumaya devam edelim: 7 Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım. 8 Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım.” 9 Tanrı İbrahim'e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, 10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. Burada antlaşmanın simgesi olarak İbrahim'e ve tüm varislerine, “sonsuz bir antlaşma” olarak sünnet veriliyordu. Damadın düğünde geline altın vermesi gibi, Allah da İbrahim'e, Göksel Krallığın kendisine verdiği vaadin tanıklığı olarak sonsuza dek ayakta kalacak özel bir armağan veriyordu. Bu ilişkinin simgesi sünnetti. İbrahim'in mirası putperestlerden farklı olacaktı. O hem içeriden, hem de dışarıdan temiz olacaktı. Daha sonra Allah, onu samimiyetle izlemek isteyenlere kalplerinin sünnet edilmesi gerektiğini söyleyecekti! Antlaşma kanla onaylandı. Allah Söz'ünü verdi, insanların kanı aktı, iyileştiler ve daha sonra da bedenlerinde Allah'ın vaadinin bir işaretini taşıdılar. Kutsal Yazılar, Yaratılış 17. bölüm, 24. ve 25. ayetlerde şöyle diyor: 24 İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı. 25 Oğlu İsmail on üç yaşında sünnet oldu. O sünnet gününde çok özel bir olay oldu. Sünnet antlaşmasının yanı sıra, Allah İbrahim'e bir vaat fısıldadı. Bunu 17. bölüm, 15-22 ayetlerinde okuyalım: 15 Tanrı, “Karın Saray'a gelince, ona artık Saray demeyeceksin” dedi, “Bundan böyle onun adı Sara13 olacak. 16 Onu kutsayacak, ondan sana bir oğul vereceğim. Onu kutsayacağım, ulusların anası olacak. Halkların kralları onun soyundan çıkacak.” 17 İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, “Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi,“Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?” 18 Sonra Tanrı'ya, “Keşke İsmail'i mirasçım kabul etseydin!” dedi. 19 Tanrı, “Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak14 koyacaksın” dedi, “Onunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim. 20 İsmail'e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. 21 Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara'nın doğuracağı oğlun İshak'la sürdüreceğim. ” 22 Tanrı İbrahim'le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yukarıya çekildi. Allah tabii ki İbrahim'in ilk oğlu İsmail'i seviyordu. Böylece aynı gün, İsmail'in büyük biri olacağı ve kutsanacağı vaadi de verildi. Allah onu büyük bir ulus yapmayı vaat etti. Hatta Allah geleceğini önceden bildirdi ve ondan 12 bey doğacağını söyledi. Bu İbrahim için yeterli değildi ve Allah'a sordu, “Neden başka bir oğula ihtiyacım var? Sonsuz antlaşma'yı oğlum İsmail aracılığıyla gerçekleştiremez misin?” Fakat Allah sözlerinde kararlıydı. İşte burada bir gizem var. İsmail, İbrahim'in oğlu olarak ve sünnetli olduğu için sonsuz antlaşmanın bir parçası olmasına rağmen, bu antlaşmanın yerine getirilmesinde İshak'ın yapabileceği bir şey vardı. Fakat Allah bunun ne olduğunu bildirmiyor. Özet olarak “İsmail için planlarım var. Fakat İshak'ta senin bilmediğin bir şeyler var” diyor. Allah'ın sözleri kelimesi kelimesine 20. ve 21. ayetlerde görülebilir: 20 İsmail'e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. 21 Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara'nın doğuracağı oğlun İshak'la sürdüreceğim. Ve konu böylece kapanıyor. Tıpkı Yarbay Müftüoğlu'nun Çakmak'ın bilmediği bir şeyi bildiği gibi, Allah da İbrahim'in bilmediği bir şeyi biliyordu. Şimdi konuyla ilgili bir öykü düşünün. Bir zamanlar İstanbul'da yaşayan fakir bir emekli ilkokul öğretmeni varmış, karısıyla birlikte ikinci el yemek masası almaya çıkmışlar. Bu çift kızlarını üniversitede okuttuğundan, her bir kuruş onlar için çok değerliymiş. Yanlarına 200 TL alarak, iyi bir pazarlık yapabilme umuduyla dükkân dükkân gezmişler. İşleri bir türlü yolunda gitmiyormuş, zira kadın sürekli olarak sandalyelerin oynak oluşlarından şikâyet ediyormuş. Sonunda bir ikinci el mobilya dükkânında kadın istediği gibi bir masa bulmuş. Kadın her sandalyeyi tek tek denerken, kocası da dükkânın arka tarafında sarılı olarak duran halıları karıştırmaya başlamış. Adam halıların fiyatlarını sormuş. Fiyatları 70 ile 100 TL arasında değişiyormuş. Bu sırada karısı masa ile yedi sandalyenin (sekizincisi parçalanmış) fiyatını pazarlıkla 180 TL'ye indirdiği için kendisiyle gurur duyuyormuş. Kocasından 200 TL'yi istemiş. Ancak kocası dükkâncıya 100 TL uzatarak, “Bu eski halıyı alıyorum” demiş. Kadın çok bozulmuş! Dükkâncının önünde bile dilini tutmayarak adama bağırmaya başlamış! “Ne? Halıya ihtiyacımız yok! Buraya masa almaya geldik. Bana bir yıldan beri masa sözün var ve bu parayı hurda kâğıtmış gibi harcıyorsun! Pazarlık bile yapmadın! Deli misin sen?” Dükkâncı, adam için utanmış, ancak ne yapabilirmiş ki? Yaşlı kadın sözüne devam ederek yedi sandalyeden birine oturmuş. “Bu dükkândan o pireli eski halıyla çıkmayacağım. Ya bana bu masayı alırsın, ya da eve gelmem!” Sonunda, adam halıyı omzuna almış, dükkâncıya selam vererek dışarı çıkmış ve köşede karısını beklemiş. Karısını tanıyormuş. Kadın 15 dakika sonra dükkândan çıkarak adamı aramaya başlamış. Adama daha da çok dırdır etmiş. İkisi halıyla birlikte otobüse binmişler ve kadın tüm yol boyunca yaşlı öğretmenin başının etini yemiş. Adam karısının kendisini yaylım ateşine tuttuğu sırasında ağzını hep kapalı tutmuş. Dolmuşa binmişler, kadın taarruzu yine sürdürmüş. 4. kattaki evlerine girmişler ve adam halıyı yere sermiş. Halının kenarları aşınmış, püskülleri yıpranmış. Bir köşede boş bir nokta varmış. Kadın kocasına ağzına geleni söylemiş! Tüm bu esnada emekli ilkokul öğretmeni hafif sesle kendi kendine konuşarak halıyı takdir ediyor, etrafında dolaşarak, “Şu madalyona, yaprak desenine, lalelere bak” diyormuş. Sonra halıyı sararak, karısını kapıdan bağırır halde bırakıp çıkıp gitmiş. Yaşlı öğretmen iki gün eve gelmemiş! Bu esnada davranışından pişmanlık duyan karısı, adamın temelli gittiğinden korkarak çılgına dönmüş. Ancak üçüncü gün adam geri gelmiş. Yeni bir takım elbise ve yeni ayakkabılar giyinmiş. Karısına altın bir bilezik vererek şunları söylemiş: “40 yıllık eşim –bilmeni isterim ki bugün sana yeni bir masa ile sandalyeler getirilecek– fakat bu masada yemek yiyebilmek için deniz kıyısındaki yeni evimize gitmen gerekecek. O halı, canım, bir saray halısıydı, Fatih Sultan Mehmet zamanından kalma ve Hamza'nın eseriydi.” Öykünün devamına göre, hayatlarının geri kalanında bolluk içinde yaşamalarına rağmen, adam karısına yemek masası için yediden fazla sandalye almayı reddetmiş – bir daha kocasını asla sorgulamaması için bir hatırlatıcı olarak. Tıpkı bilge hocanın karısının yalvarmalarına rağmen gizli planına sadık kalması gibi, Allah'ın da bir bildiği vardı. Çoğunlukla, haberimiz olmayan bir bilgi parçası vardır – bilecek olsaydık, birdenbire Allah'ın planlarının mükemmel derecede mantıklı geleceği, tek bir ayrıntı. Ancak İbrahim Peygamber, öğretmenin karısından daha iyi terbiyeliydi! Allah'ın eylemlerini anlamamasına rağmen, kendine hakim olarak Allah'ın yolunu izledi. İbrahim ve İsmail o gün sünnet oldular. Acaba İsmail'i ve yaşlı babası İbrahim'i ata bindirmişler miydi? Müzik eşliğinde halay çekilmiş miydi? Sara ve Hacer pirinç pilavı, nohut ve kuzu pişirmişler miydi? Yoksa ilk sünnet çok özel bir an mıydı? Bilmiyoruz. Ancak emin olabileceğimiz bir şey var ki, İbrahim yarası iyileşirken kendi kendine düşünmüştür: “Bana başka bir oğul doğacak. Bir mucize çocuk. Neden, Allah'ım? Planın nedir?”

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.