image

TED x Istanbul, Bizim Umuttan Bahsetmemiz Lazım | Kalben | TEDxIstanbul

Bizim Umuttan Bahsetmemiz Lazım | Kalben | TEDxIstanbul

Çeviri: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz

(Alkış)

Size bugün, umutla ilgili konuşmak için

belki de beni seçmelerinin ne kadar yanlış olduğunu anlatacağım.

(Kahkaha)

Hayatımın o kadar büyük bir bölümünde umutlarımın kırılmasına izin verdim ki,

ama her seferinde yeniden umutlanacak kadar da ahmak oldum.

Böyle bir, iki uçlu hayatım oldu galiba

ta ki müzikle ve sizlerle müzik yolculuğunun içinde buluşana kadar.

Size ilk doğum günümü anlatmak istiyorum hatırladığım.

Annemle birlikte bir kırtasiyenin önünden geçiyoruz,

böyle mavi gözlü, pembe ipek kurdeleli böyle

bir Van kedisi görüyorum peluş vitrinde ve anneme diyorum ki,

"Anne ne olur, doğum günü hediyem olarak bana bu kediyi al."

Hayatta hatırladığım ilk keskin umudum.

En büyük umudum, o kediye sahip olma arzusu o sırada.

Annem de diyor ki, "Bizim gücümüz ona yetmez,

ama yanındaki küçük kutup ayısını alabiliriz."

Küçük kutup ayısını da

bayağı gazlı içecekler bedava filan dağıtıyor o zamanlarda,

yani benim için hiçbir anlamı yok onun hediye olarak.

Çok üzülüyorum, aradan bir süre geçiyor

ve önüme güzel bir doğum günü paketi geliyor büyükçe

belli ki içinde kutup ayısı yok,

diyorum ki "Kesin kedi çıkacak" ve kedi çıkıyor.

Ve ben o kediyle hiçbir zaman oynamaktan keyif almıyorum,

hiçbir zaman o kediyi sevmiyorum, hep kütüphanemin üstünde duruyor.

Buradan, insan olarak ne kadar ikiyüzlü olduğumu anlıyorum ilk çocukken.

Yani bir şeyi umut ediyorum,

ona istediğim zaman istediğim şekilde sahip olamadım diye

sonradan sahip olduğumda onunla ilgilenmiyorum.

Aradan bir zaman daha geçiyor; baktım bana peluşlardan bana hayır yok,

ilkokula başladığım zaman arkadaşım olacak, dostum olacak,

sonunda oyun arkadaşlarım olacak diye çok mutlu oluyorum.

Çünkü tek çocuğum o sırada, terasta kendi kendime konuşuyorum filan.

İlkokuldayken arkadaşlarımın olacağından çok umutluyum,

fakat bir gün beni kandırıyorlar,

diyorlar ki "Hep birlikte çeşmeye kadar koşacağız Kalben,

çeşmeye ilk sen varacak olursan, seni arkadaş grubumuza alıyoruz."

Çeşmeye kadar gerçekten Usain Bolt gibi koşuyorum

(Kahkaha)

ve ben çocukken de iri biriydim,

yani hani "bayağı" bir terliyorum, yoruluyorum filan o sırada,

ama koşuyorum ve geri dönüp baktığım zaman

benimle koşmadıklarını görüyorum arkadaşlarımın.

Bana kahkahalarla güldüklerini görüyorum.

Yine umutlarım kırılıyor insanlardan yana bu sefer.

13 yaşına geliyorum; baktım peluşlardan da, insanlardan da hayır yok

artık ergenlik dönemindeyim, yeni bir umudum var: Uçmak.

Her gece göğe bakıyorum ve kendi tanrıma yakarıyorum,

umudum uçmak, uçmak istiyorum.

Fiziksel olarak bunun imkânsız olduğunu bilsem de,

uçmaya kafayı taktım, en büyük umudum uçmak.

Sonra uçamadığım için,

Dünya'ya inmek durumunda kalıyorum

ve liseyi bitiriyorum, iyi bir okula başlıyorum.

O iyi okulu bitirirken çok iyi bir mesleğimin olacağını düşünüyorum,

iyi bir mesleğim olmuyor.

Sektörden sektöre geziyorum,

bir kadın olarak erkeklerle eşit maaş kazanamadığımı öğreniyorum.

Efendime söyleyeyim, satış temsilcisi olduğum zaman insanların

"Öğleden sonra bir viski içer miyiz?" gibi garip sorularıyla karşılaşıyorum.

(Kahkaha)

Lojistik sektöründe yönetici asistanlığı yapıyorum.

(Alkış) Çok tatlısınız, yapmayın.

Lojistik sektörüne giriyorum, yönetici asistanlığı yapacağım,

yöneticimin yanında böyle duran insan olacağımı zannederken

bulaşık yıkarken buluyorum kendimi.

(Kahkaha)

Sonra diyorum ki, "Sana buralarda hayır yok, sen okula dön."

Ve akademiye dönüyorum, yüksek lisansımı yapmaya karar veriyorum.

Rahmetli annem için anı saklamanın yolları üzerine,

yadirgârlar üzerine bir tez vermeye karar veriyorum.

O sırada dünya güzeli insanlarla tanışıyorum o tezi yazarken

ve o insanlar bana çok umut verdiler, öncelikle bunu söylemek istiyorum.

Eş zamanlı olarak,

gitar çalarken kapıma polis gönderen komşuma da buradan sesleniyorum.

(Kahkaha)

O bana hiç umut vermedi, aksine umutlarımı kıran insanlardan olmuştur,

ama umuyorum görüyordur şu an.

(Kahkaha)

Akademide ise aslında beklediğim özgürlüğün olmadığını,

yine birilerine karşı dobra olamayacağımı,

yine birilerini hoş tutmak zorunda olduğumu;

yine fikirlerimdense, o güne kadar düşünmüş insanların fikirlerini

bir araya getirerek yazılar yazabileceğimi anlıyorum.

Hatta şeyi sorduğumu çok iyi hatırlıyorum tez danışmanıma,

"Bütün tezi ben yazmıyor muyum?" diye.

Hani alıntı yapıyormuşuz filan sürekli.

Akademide de kendimce bir umut kırıklığına uğruyorum.

(Kahkaha) (Alkış)

Ve Türkiye'nin başkenti olan,

Melih başkanın artık terk etmeyi başardığı dünya güzeli Ankara'da...

(Alkış)

...sokakların nasıl değiştiğini,

kadınların nasıl içlerine kapandığını,

erkeklerin nasıl daha agresif olduğunu,

insanların nasıl iş yerlerine giderken mutsuzlaştığını,

parkların nasıl küçüldüğünü,

evlerin nasıl huzursuzlaştığını izlediğim bir sekiz seneden sonra;

işsiz olduğum için,

kendi kiram ve faturamı artık ödeyebilecek bir durumum

artık olmadığı için yüksek lisans mezunu biri olarak,

İstanbul'a taşınmaya karar veriyorum.

En büyük umudum 25 yaşında, İstanbul'a gelip faturamı ödeyebilmek.

Yani hiç görmediğim bir evin kirasını vermek

ve faturalarını ödemek için İstanbul'a geliyorum.

İstanbul'da yine çok farklı sektörlerde çalışmaya başlıyorum.

Yazarlık yaparken örneğin, senaryo yazarlığı,

bu durumu unutamıyorum: Böyle doksan sayfa filan yazmışım,

inanılmaz heyecanlıyım böyle gecelerce uyumamışım.

Sonra sevgili yapımcımız geldi,

senaryoyu okudu ve dedi ki, "Buna gülmezler"

ve attı.

Bütün umutlarımın o an çok net olarak crash sesleriyle,

cam kırıkları hâlinde parçalandığını hatırlıyorum.

Yani bir insan olarak ne kadar çok çalışsak da, uğraşsak da,

kendimize inansak da,

bazı konularda iyi olduğumuza kibirli olmamaya çalışarak inanmış olsak da,

yine de birileri gelip "Bu yeterince iyi değil,"

"Bu birilerini güldürmez,"

"Bunu satamayız,"

"Bu çok uzun,"

"Bu çok kısa"

"Buraya biraz renk katalım," falan diyebildiği için,

umutlarımız sürekli kırılabiliyordu.

Bunu İstanbul'da da görmeye devam ettim.

İşte bir siyasi partinin sosyal medya kampanyasını yaparken

özellikle yerel seçimlerde, bütün umutlarım o zaman kırıldı.

2014 yılıydı sanırım, bazı şeyleri çok daha yakından görme şansım oldu

ve ne yazık ki umutlarımın kırılmasına izin vermişim.

Şimdi geri dönüp baktığım zaman keşke hiç izin vermeseydim

ve her seferinde tekrar böyle ayağa kalksaydım diyorum ama

hep iş değiştirdim, hep alan değiştirdim.

Hep kendim için başka bir şey arayıp durdum.

Yani umutlarımın kırılmadığı, beni tuhaf bulmayan,

bana bu satmaz demeyen bir yer aradım hayatta her zaman.

Yani çeşmeye koşarken benimle birlikte koşabilecek insanları aradım.

Ya da ben uçmak isterken bana aptal gözüyle değil,

"Birlikte uçabiliriz" deyip elimi tutup

benimle belki de o sırada sadece duran insanları aradım.

Ve bu yolculuğun sonunda da müzik çıktı karşıma.

(Alkış)

Her zaman oradaydı ve de.

8 yaşında da oradaydı, 13 yaşında ilk gitarımı aldığımızda da oradaydı.

Blok flütle Fikret Kızılok çalarak annemi taciz ettiğim yıllarda da oradaydı.

Hep oradaydı aslında.

Ama ben onu hiçbir zaman insanların önüne çıkarmak istememiştim.

Umutlarımın kırılmasından çok korkuyordum çünkü.

En sevdiğim şeydi o çünkü.

Eğer o da kırılırsa ben ayakta durabileceğime inanmıyordum çünkü,

ama o kadar güzel bir buluşma ve karşılaşma oldu ki

umutlarımın kırılması ne demek,

geçmişte kırılan umutlarım onarıldı

ve dünyaya dair o kadar yeni kanallar açıldı,

o kadar büyük bir inançla doldum ki

çünkü Zonguldak'tan Isparta'ya,

Diyarbakır'dan Brüksel'e uzanan bir yolda harika insanlarla tanıştım,

ben dünyada bu kadar iyi insan olduğunu bilmiyordum.

Genelde böyle tanıştığım insanlar beni hep hayal kırıklığına uğrattıkları için,

harika insanlarla tanıştım ve bana çok gerçek hikâyeler anlattılar.

Hamile bir anne yanında çocuğuyla konsere gelmişti,

bana çok güzel bir hikâye anlattı.

70 yaşında bir büyükanne vardı, dişleri yok böyle başörtüsü var.

Geldi böyle,

"Kızım ben Haydi Söyle'yi çok seviyorum," dedi.

"Şaşırmadım anneannem, gel öpeyim," dedim.

(Kahkaha)

Çünkü o onu sevecek tabii ki

onun duygusu, onun ruhu ona çok hitap edecek.

Yani Taşikardi'de dans etmeyebilir tabii büyükannemiz, yani normal.

O kadar tatlı insanlarla tanıştım ki!

Sulukule Gönüllüleri ile tanıştım.

Rehber Köpekler Derneği için çalışan o dünya güzeli âmâ avukatla tanıştım.

Çanakkale'de çatıları yıkılmış evlerin çatılarına

güneş panelleri kurmak isteyen avukatlarla tanıştım.

Ondan sonracığıma, Zonguldak'ta hep birlikte böyle çalışma grubu kurup

parklarda benim şarkılarla dans eden dünya güzeli ergenlerle tanıştım.

Diş tellerinden artık utanmadığını söyleyen genç kızlarla,

genç erkeklerle tanıştım.

Kendi cinsinden birini sevdiği için el ele özgürce sokaklarda yürüyemediği hâlde

artık el ele özgürce yürüme cesaretini

bir şarkıdan aldığını söyleyen insanlarla tanıştım

ve bu, bana çok cesaret ve umut verdi.

Bu yolculuk bana çok umut veriyor,

yani ben burada size teşekkür etmek için varım bugün,

umutla ilgili çok bir şey bildiğim için değil.

(Alkış) Sağ olun.

Bildiğim bir şeyi yapacağım şimdi, konuşmaktan daha iyi olur umarım.

Sağ olun, çok heyecanlıyım hâlâ.

Bizim biraz umuttan bahsetmemiz lazım, değil mi?

Hep mutsuzluktan, karamsarlıktan, ülkesiz kalmış insanlardan,

fakirlikten, yalnızlıktan, hüzünden, birbirimizi kırdığımızdan,

birbirimize saldırdığımızdan,

birbirimize artık tahammülümüzün olmadığından,

onun öteki olduğundan,

bunun yabancı olduğundan bahsetmeye çok mu alıştık?

Alışmadık.

Bizim umuttan bahsetmemiz lazım.

[Müzik başlar]

♪ Falımdan bir bilet çıktı ♪

♪ Filmin adı Al Yazmalı ♪

♪ Gören var mı diye baktım ♪

♪ Yoktu ♪

♪ Filmin sonu çok zordu ♪

♪ Kimse görmez dedin usulca ♪

♪ Yoktun, bırakamadım bulunca ♪

♪ Yağmur başladı hâlimi sorarken ♪

♪ İyiyim dedim, yalan söyledim ♪

♪ Hatırlar mısın geniş ferah meydanları ♪

♪ Savaşsız ve sakin akşamları ♪

♪ Kafesteki bülbülleri ♪

♪ Yamuk kesilmiş kâkülleri ♪

♪ Göğe baktıran balkonları ♪

♪ Hiç unutmadım dedim ♪

♪ Islak gülümsedin ıslık çalarak ♪

♪ Hayal ettim bölüştüğümüzü Bir ekmeği oturarak ♪

♪ El ele Diz dize ♪

♪ Ve göz göze Bakışarak ♪

♪ Hiç ölmeden ♪

♪ Sonsuza kadar ♪

♪ Sonsuza kadar ♪

♪ Sonsuza kadar ♪

♪ Sonsuza kadar ♪

♪ Uzattın cebinden bileti ♪

♪ Çekerken elimden elini ♪

♪ Vazgeçtim bana yetmez artık ♪

♪ Kapadım o yara defterini ♪

♪ Ve işte böyledir ♪

♪ Küçük, kayıp, kısa, ayıp ♪

♪ Yalan yanlış bir aşkın hikâyesi ♪

♪ Ve işte böyledir ♪

♪ Küçük, kayıp, kısa, ayıp, ♪

♪ Yalan yanlış bir aşkın hikâyesi ♪

♪ Herkesi kandırır gölgesi ♪

(Müzik sona erer)

(Alkış)

İnsanlar toplumlara, toplumlar devletlere ve devletler birbirlerine...

Umut zincirimiz çok uzun ve hepimiz doğaya bağlıyız.

O yüzden birbirimize çok iyi davranalım, sınırlarımızı aşalım

ve hepimizin aynı dünyanın insanı olduğumuzu hatırlayalım her an,

sizi çok seviyorum, sağ olun. (Alkış)



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

Bizim Umuttan Bahsetmemiz Lazım | Kalben | TEDxIstanbul

Çeviri: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz المترجم: Nadya Alasad المدقّق: Riyad Almubarak Translator: Nadya Alasad Reviewer: berat güven

(Alkış) (تصفيق) (Applause)

Size bugün, umutla ilgili konuşmak için اليوم سأخبركم كم هو خطأ قد يكون Today I'm going to tell you how wrong it may be

belki de beni seçmelerinin ne kadar yanlış olduğunu anlatacağım. أنهم اختاروني للحديث عن الأمل. that they chose me to talk about hope.

(Kahkaha) (ضحك) (Laughter)

Hayatımın o kadar büyük bir bölümünde umutlarımın kırılmasına izin verdim ki, لقد تركت آمالي تنكسر في جزء كبير من حياتي، لكن في كل مرة كنت I've let my hopes break in a huge part of my life,

ama her seferinde yeniden umutlanacak kadar da ahmak oldum. أحمق بما يكفي لأكون متفائلة مرة أخرى. but each time, I've been foolish enough to be hopeful again.

Böyle bir, iki uçlu hayatım oldu galiba ربما كانت حياتي ثنائي الشرف كهذا Probably 2/3 of my life was like that

ta ki müzikle ve sizlerle müzik yolculuğunun içinde buluşana kadar. حتى التقيت بالموسيقى وبكم على الطريق الموسيقي. until I met with music and with you on the musical road.

Size ilk doğum günümü anlatmak istiyorum hatırladığım. أريد أن أخبركم عن عيد ميلادي الأول، أتذكر. I want to tell you about my first birthday.

Annemle birlikte bir kırtasiyenin önünden geçiyoruz, أنا وأمّي نجتاز قرطاسية، My mother and I were passing a stationery

böyle mavi gözlü, pembe ipek kurdeleli böyle أزرق العينين، وشاح حرير الوردي and I saw a blue eyed Van cat stuffie pink silk ribbon

bir Van kedisi görüyorum peluş vitrinde ve anneme diyorum ki, أرى أنا قطة فان في معرض القطيفة وأنا أقول لأمي، and I told mom,

"Anne ne olur, doğum günü hediyem olarak bana bu kediyi al." "من فضلك، أمي، اشتري هذه القطة كهدية عيد ميلادي" "Please, mom, buy me this cat for my birthday."

Hayatta hatırladığım ilk keskin umudum. أول أملي الحاد في الحياة. As I remember, it was my first serious hope .

En büyük umudum, o kediye sahip olma arzusu o sırada. أكبر أملي في ذلك الوقت، الرغبة في الحصول على تلك القطة. My biggest hope back then was the desire to have that cat.

Annem de diyor ki, "Bizim gücümüz ona yetmez, أمي تقول، "قوتنا ليست كافية لذلك، Mom said " We can't afford it

ama yanındaki küçük kutup ayısını alabiliriz." ولكن يمكننا شراء الدب القطبي الصغير المجاور لها" but we can buy the little polar bear next to it."

Küçük kutup ayısını da الدب القطبي الصغير يوزع The little polar bears were free gifts of fizzy drinks back then

bayağı gazlı içecekler bedava filan dağıtıyor o zamanlarda, أيضاً المشروبات الغازية المجانية في ذلك الوقت

yani benim için hiçbir anlamı yok onun hediye olarak. لذلك ليس هناك معنى بالنسبة لي كهديتها.

Çok üzülüyorum, aradan bir süre geçiyor أشعر بالحزن الشديد، بعد فترة I felt very sad, and after a while

ve önüme güzel bir doğum günü paketi geliyor büyükçe تأتي حزمة عيد ميلاد جميلة وكبيرة أمامي a nice, big birthday package came in front of me

belli ki içinde kutup ayısı yok, من الواضح أنه لا يوجد دب قطبي obviously no polar bear inside it

diyorum ki "Kesin kedi çıkacak" ve kedi çıkıyor. بداخله أقول "إنها بالتأكيد القطة" والقط يخرج I thought "It must be the cat" and it turned out to be the cat.

Ve ben o kediyle hiçbir zaman oynamaktan keyif almıyorum, وأنا لا أستمتع باللعب مع تلك القطة، And I never enjoyed playing with it,

hiçbir zaman o kediyi sevmiyorum, hep kütüphanemin üstünde duruyor. فأنا لا أحب هذه القطة أبدًا، إنها دائمًا ما تكون في مكتبتي. I never loved that cat, it just sat on top of my bookshelves.

Buradan, insan olarak ne kadar ikiyüzlü olduğumu anlıyorum ilk çocukken. من هنا أفهم كم أنا منافقة كإنسان، أولاً كطفل. So I realised how hypocritical I was when I was a kid.

Yani bir şeyi umut ediyorum, أعني أنني أتمنى شيئًا، I mean, I hoped for something,

ona istediğim zaman istediğim şekilde sahip olamadım diye لأنني لم أتمكن من الحصول عليه متى وكيف أردت and since I couldn't have it when and the way I wanted

sonradan sahip olduğumda onunla ilgilenmiyorum. فعندما يكون لديّ فأنا غير مهتمة به. I didn't care about it.

Aradan bir zaman daha geçiyor; baktım bana peluşlardan bana hayır yok, يمر مزيد من الوقت، وأرى أن ليس لدي أي خير من بلش، More time passes by, I see that I have no good from plushes,

ilkokula başladığım zaman arkadaşım olacak, dostum olacak, عندما أبدأ في المدرسة الابتدائية، سأحصل على صديق، زميل، when I started primary school, I would have a friend

sonunda oyun arkadaşlarım olacak diye çok mutlu oluyorum. وأنا سعيدة للغاية، لأن أخيراً سيكون لدي رفقاء في اللعب. I was so happy, finally I will have friends to play.

Çünkü tek çocuğum o sırada, terasta kendi kendime konuşuyorum filan. لأنني كنت الطفل الوحيد في ذلك الوقت، كنت أتحدث إلى نفسي على الشرفة. Because I was the only child at that time, talking to myself on the terrace.

İlkokuldayken arkadaşlarımın olacağından çok umutluyum, أنا متفائلة جدا أن أصدقائي سيكونون في المدرسة الابتدائية، I was so hopeful about having friends in elementary school,

fakat bir gün beni kandırıyorlar, لكن يومًا ما يخدعونني، but one day they fooled me,

diyorlar ki "Hep birlikte çeşmeye kadar koşacağız Kalben, يقولون، "كلنا سنركض إلى النافورة معاً، كالبن، they said "we'll run together to the fountain, Kalben,

çeşmeye ilk sen varacak olursan, seni arkadaş grubumuza alıyoruz." إذا جئت إلى النافورة آول واحدة، فإننا نأخذك إلى مجموعة أصدقائنا. " if you come first, we'll take you in our friend-group."

Çeşmeye kadar gerçekten Usain Bolt gibi koşuyorum أنا حقا أركض مثل يوسين بولت إلى النافورة I really ran to the fountain like Usain Bolt.

(Kahkaha) (ضحك) (Laughter)

ve ben çocukken de iri biriydim, وأنا عندما كنت طفلا كنت ضخمة آيضاً I was big as a child, too,

yani hani "bayağı" bir terliyorum, yoruluyorum filan o sırada, أعني، أنا أتعرق حقا، وثم أشعر بالتعب، I'm really sweating and getting tired

ama koşuyorum ve geri dönüp baktığım zaman لكنني أركض وعندما أنظر إلى الوراء but I run and when I look back

benimle koşmadıklarını görüyorum arkadaşlarımın. أرى أن أصدقائي لا يركضون معي. I see that my friends aren't running with me.

Bana kahkahalarla güldüklerini görüyorum. أراهم يضحكون علي. I see them laughing at me.

Yine umutlarım kırılıyor insanlardan yana bu sefer. آمالي تنكسر مرة أخرى هذه المرة منذ الناس. Again my hopes are breaking this time from people.

13 yaşına geliyorum; baktım peluşlardan da, insanlardan da hayır yok عمري 13 سنة. ارى أن ليس لدي خير من البلوش ولا الناس I'm 13, I saw no good from either plush or people.

artık ergenlik dönemindeyim, yeni bir umudum var: Uçmak. الآن أنا في مرحلة المراهقة، لدي أمل جديد: أن أطير. Now I'm in adolescence, I have a new hope: to fly.

Her gece göğe bakıyorum ve kendi tanrıma yakarıyorum, أنظر إلى السماء كل ليلة وأطلب من إلهي، I look at the sky every night and to my own god,

umudum uçmak, uçmak istiyorum. آمل أن أطير، أريد الطيران. "my hope is to fly, I want to fly."

Fiziksel olarak bunun imkânsız olduğunu bilsem de, على الرغم من أنني أعرف جسديا هذا مستحيل، Even if I know that it's impossible physically

uçmaya kafayı taktım, en büyük umudum uçmak. أنا مهووسة بالطيران، أعظم أملي هو الطيران. I set my head to fly, my biggest hope was to fly.

Sonra uçamadığım için, ثم لا أستطيع الطيران، Because I couldn't fly

Dünya'ya inmek durumunda kalıyorum لذلك يجب أن أكون على الأرض. I had to go down to Earth.

ve liseyi bitiriyorum, iyi bir okula başlıyorum. وانتهيت من المدرسة الثانوية، أنا بدأت مدرسة جيدة. And I'm finishing high school, I start a good school

O iyi okulu bitirirken çok iyi bir mesleğimin olacağını düşünüyorum, أعتقد أنني سأقوم بعمل جيد جدا في إنهاء تلك المدرسة الجيدة، I think that I'll have a very good job when I finish that good school,

iyi bir mesleğim olmuyor. ليس لدي مهنة جيدة. I don't have a good career.

Sektörden sektöre geziyorum, أسافر من قطاع لآخر I roam from a sector to another

bir kadın olarak erkeklerle eşit maaş kazanamadığımı öğreniyorum. وأعلم أنني لا أستطيع كسب رواتب متساوية مع الرجال كامرأة. I learn that I can't earn equal salary with men as a woman.

Efendime söyleyeyim, satış temsilcisi olduğum zaman insanların اسمحوا لي أن أقول لكم، عندما كنت مندوب مبيعات،

"Öğleden sonra bir viski içer miyiz?" gibi garip sorularıyla karşılaşıyorum. كنت أتقابل مع أسئلة غريبة من الناس "هل يمكننا شرب ويسكي بعد الظهر؟" "can we have a whiskey this afternoon?"

(Kahkaha) (ضحك) (Laughter)

Lojistik sektöründe yönetici asistanlığı yapıyorum. أعمل كمساعدة مدير في قطاع الخدمات اللوجستية. I'm an assistant manager in the logistics industry

(Alkış) Çok tatlısınız, yapmayın. (تصفيق) أنتم رائعون جداً، لا تفعلوا. (Applause) You're so cute, don't.

Lojistik sektörüne giriyorum, yönetici asistanlığı yapacağım, سأذهب إلى قطاع الخدمات اللوجستية، وسأكون مدير مساعد، I enter the logistics sector, I will be assistant manager,

yöneticimin yanında böyle duran insan olacağımı zannederken وأجد نفسي أغسل أطباقي في حين أعتقد standing next to my manager when thinking I'd be human

bulaşık yıkarken buluyorum kendimi. أنني سأكون الشخص الذي يقف بجوار مديري. I find myself washing the dishes.

(Kahkaha) (ضحك) (Laughter)

Sonra diyorum ki, "Sana buralarda hayır yok, sen okula dön." ثم أقول ، "ليس لك خير هنا عودي إلى المدرسة." Then I say, "You have no good here, go back to school."

Ve akademiye dönüyorum, yüksek lisansımı yapmaya karar veriyorum. وأعود إلى الأكاديمية، قررت أن أقوم بدراسة الماجستير. And I go back to the academy, I decide to do my master's degree.

Rahmetli annem için anı saklamanın yolları üzerine, قررت أن أعطي أطروحة حول الغربان على I decide to give a thesis 'On ways of hiding memories and heirlooms'

yadirgârlar üzerine bir tez vermeye karar veriyorum. طرق إخفاء الذاكرة لأمي المتوفاة. for my late mother.

O sırada dünya güzeli insanlarla tanışıyorum o tezi yazarken في ذلك الوقت، التقيت ببعض من أجمل الناس في العالم. While writing the thesis I meet some of world's most beautiful people.

ve o insanlar bana çok umut verdiler, öncelikle bunu söylemek istiyorum. وهؤلاء الناس أعطوني الكثير من الأمل، أريد أن أقول هذا أولاً. And those people gave me a lot of hope I want to say that first.

Eş zamanlı olarak, في الوقت نفسه، Simultaneously,

gitar çalarken kapıma polis gönderen komşuma da buradan sesleniyorum. أدعو جاري من هنا الذي كان يرسل الشرطة إلى بابي عندما أعزف الغيتار. I'm calling my neighbor who sent a cop to my door when playing the guitar.

(Kahkaha) (ضحك) (Laughter)

O bana hiç umut vermedi, aksine umutlarımı kıran insanlardan olmuştur, لم يعطني أي أمل، لكنه أصبح أحد الأشخاص الذين كسروا آمالي، He has given me no hope, but has been one of the people who broke my hopes,

ama umuyorum görüyordur şu an. ولكن آمل أن يرى الآن. but I hope he is seeing now.

(Kahkaha) (ضحك) (Laughter)

Akademide ise aslında beklediğim özgürlüğün olmadığını, حقيقة أنني لم أكن أملك الحرية التي كنت أتوقعها في الأكاديمية، The fact that I had no freedom that I expected in the academy,

yine birilerine karşı dobra olamayacağımı, مرة أخرى ، لا أستطيع أن أكون مستقيمة ضد شخص ما me not being blunt spoken to someone, again,

yine birilerini hoş tutmak zorunda olduğumu; مرة أخرى ، أفهم أنني يجب أن شخصًا يعجب في again I have to treat someone well,

yine fikirlerimdense, o güne kadar düşünmüş insanların fikirlerini ما زلت أفهم أنني أستطيع كتابة المقالات عن I understand again that I can write articles by bringing together

bir araya getirerek yazılar yazabileceğimi anlıyorum. طريق جمع أفكار الأشخاص الذين فكروا حتى الآن. the ideas of people who have thought about it so far.

Hatta şeyi sorduğumu çok iyi hatırlıyorum tez danışmanıma, حتى أتذكر ما سألته جيدًا لمستشار أطروحتي قلت I remember very well that I even asked my thesis advisor,

"Bütün tezi ben yazmıyor muyum?" diye. "الست انا التي ستكتب الأطروحة بأكملها؟" "Won't I write the whole thesis?"

Hani alıntı yapıyormuşuz filan sürekli. كما تعلمون، نحن نقتبس دائماً. You know, we're always quoting.

Akademide de kendimce bir umut kırıklığına uğruyorum. أشعر بخيبة أمل كبيرة في الأكاديمية كذلك. I'm also very disappointed in the academy.

(Kahkaha) (Alkış) (ضحك) (تصفيق) (Laughter) (Applause)

Ve Türkiye'nin başkenti olan, الرئيس مليح لم يعد قادراً على And in Turkey's capital,

Melih başkanın artık terk etmeyi başardığı dünya güzeli Ankara'da... ترك العالم مكانا أفضل، في أنقرة عاصمة تركيا... which president Melih managed to leave, in the world's beauty Ankara...

(Alkış) (تصفيق) (Applause)

...sokakların nasıl değiştiğini, ... كيف تغيرت شوارعه، ...seeing how the streets changed,

kadınların nasıl içlerine kapandığını, كيف انغلق النساء في داخلهن، how women closed themselves inside,

erkeklerin nasıl daha agresif olduğunu, كيف أصبح الرجال أكثر عدوانية، how men became more aggressive

insanların nasıl iş yerlerine giderken mutsuzlaştığını, كيف يصبح الناس غير سعداء عندما يذهبون إلى أماكن العمل، how people became unhappy going work places,

parkların nasıl küçüldüğünü, كيف تصبح الحدائق أصغر، how the parks got smaller,

evlerin nasıl huzursuzlaştığını izlediğim bir sekiz seneden sonra; بعد ثماني سنوات من مشاهدة كيف أن المنازل غير مريحة؛ after eight years of watching how homes became uncomfortable,

işsiz olduğum için, لكوني عاطلة عن العمل، because I was jobless,

kendi kiram ve faturamı artık ödeyebilecek bir durumum كمتخرج لأنني لم أعد قادرة because as a graduate, I am no longer

artık olmadığı için yüksek lisans mezunu biri olarak, على دفع إيجار وفاتورتي، in a position to pay my own rent and bill

İstanbul'a taşınmaya karar veriyorum. أنا قررت الانتقال إلى اسطنبول. I decide to move to Istanbul.

En büyük umudum 25 yaşında, İstanbul'a gelip faturamı ödeyebilmek. أملي الأكبر هو أن أكون قادرة على القدوم إلى اسطنبول في سن ال 25 ودفع فاتورتي. My biggest hope at age 25, to come to Istanbul and pay my bill.

Yani hiç görmediğim bir evin kirasını vermek لذا جئت إلى اسطنبول لدفع إيجار So I come to Istanbul to pay the rent

ve faturalarını ödemek için İstanbul'a geliyorum. منزل لم أره أبداً وأقوم بدفع الفواتير. of a house I've never seen before and pay the bills.

İstanbul'da yine çok farklı sektörlerde çalışmaya başlıyorum. أنا أعمل في العديد من القطاعات المختلفة في اسطنبول. I begin to work again in different sectors in Istanbul.

Yazarlık yaparken örneğin, senaryo yazarlığı, عند الكتابة، على سبيل المثال كتابة السيناريو، When writing, for example, scriptwriting,

bu durumu unutamıyorum: Böyle doksan sayfa filan yazmışım, لا أستطيع ان أنسى هذا: لقد كتبت مثل تسعين صفحة، I can not forget this situation: I wrote like ninety pages,

inanılmaz heyecanlıyım böyle gecelerce uyumamışım. أنا متحمسة بشكل لا يصدق لم أنم ليلة بعد ليلة. I'm incredibly excited that I couldn't sleep the nights.

Sonra sevgili yapımcımız geldi, ثم جاء منتجنا المحبوب، Then our beloved producer came,

senaryoyu okudu ve dedi ki, "Buna gülmezler" قرأ النص وقال: "إنهم لن يضحكوا عليه" he read the script and said, "They won't laugh at this"

ve attı. وألقى به بعيدا. and threw it away.

Bütün umutlarımın o an çok net olarak crash sesleriyle, أتذكر كل آمالي في تلك اللحظة، مع أصوات تحطم واضحة جدا، I remember all my hopes in that moment, with very clear crash sounds,

cam kırıkları hâlinde parçalandığını hatırlıyorum. تقسمت إلى قطع من الزجاج. broke into pieces of glass.

Yani bir insan olarak ne kadar çok çalışsak da, uğraşsak da, لذلك كإنسان مهما كنا نعمل و نحاول So as a human no matter how much we work, strive,

kendimize inansak da, وإن كنا نؤمن بأنفسنا، and believe in ourselves

bazı konularda iyi olduğumuza kibirli olmamaya çalışarak inanmış olsak da, على الرغم من أننا نؤمن ببعض القضايا من خلال محاولة عدم التهاون بأننا جيدون، even if we believe we're good at some matters, trying not to be arrogant

yine de birileri gelip "Bu yeterince iyi değil," لا يزال شخص ما يأتي "هذا ليس جيد بما فيه الكفاية،" again someone comes, "this is not enough"

"Bu birilerini güldürmez," "هذا لا يجعل أي شخص يضحك" "This doesn't make one laugh"

"Bunu satamayız," "لا يمكننا بيعه" "We can't sell this"

"Bu çok uzun," "إنه طويل جدًا" "This is very long"

"Bu çok kısa" "إنها قصيرة جدا" "This is too short"

"Buraya biraz renk katalım," falan diyebildiği için, "أعطني بعض اللون هنا" يمكنهم قول for he could say "Give me some color here" or similar

umutlarımız sürekli kırılabiliyordu. أشياء كهذه يمكن كسر آمالنا باستمرار. our hopes could get broken all the time.

Bunu İstanbul'da da görmeye devam ettim. استمررت في رؤية هذا في اسطنبول. I kept seeing that in Istanbul, too.

İşte bir siyasi partinin sosyal medya kampanyasını yaparken أثناء القيام بحملة إعلامية اجتماعية لحزب سياسي، خاصة في While doing a social media campaign for a political party,

özellikle yerel seçimlerde, bütün umutlarım o zaman kırıldı. الانتخابات المحلية، تم كسر كل آمالي حينها. especially in local elections, all my hopes were broken then.

2014 yılıydı sanırım, bazı şeyleri çok daha yakından görme şansım oldu أعتقد أنه كان عام 2014، كان لدي فرصة لرؤية الأشياء أقرب قليلا. I think it was 2014, I had a chance to see things a little closer

ve ne yazık ki umutlarımın kırılmasına izin vermişim. ولسوء الحظ تركت آمالي تنكسر. and unfortunately I let my hopes break.

Şimdi geri dönüp baktığım zaman keşke hiç izin vermeseydim الآن عندما أنظر إلى الوراء أتمنى لو أنني لم أسمح أبدا Now when I look back, I wish I never let it happen.

ve her seferinde tekrar böyle ayağa kalksaydım diyorum ama وفي كل مرة أقول إذا كنت أقف ولكن and each time I say if I'd stand up like that again, but

hep iş değiştirdim, hep alan değiştirdim. لقد قمت دائمًا بتغيير الوظائف، دائمًا غيرت المجال. I've always changed jobs, I've changed the field.

Hep kendim için başka bir şey arayıp durdum. كنت دائما أبحث عن شيء آخر لنفسي. I've always been looking for something else.

Yani umutlarımın kırılmadığı, beni tuhaf bulmayan, بحثت دائماً عن مكان في الحياة اين آمالي لن تنكسر، أين لست غريبة الاطوار I was always looking for a place in life where my hopes wouldn't break,

bana bu satmaz demeyen bir yer aradım hayatta her zaman. ين لن يقولوا لي هذا لا يبيع. where they wouldn't find me odd, tell me this can't be sold.

Yani çeşmeye koşarken benimle birlikte koşabilecek insanları aradım. لذلك عندما كنت أجري إلى النافورة، بحثت عن أشخاص يمكنهم الركض معي. I was looking for people who could run with me to the fountain.

Ya da ben uçmak isterken bana aptal gözüyle değil, أو عندما كنت أحاول الطيران، ليس بخداعي بل Or while I wanted to fly, to grab my hand and say

"Birlikte uçabiliriz" deyip elimi tutup بمسك يدي وقوله "يمكننا الطيران معا" "we can fly together" and not fool me

benimle belki de o sırada sadece duran insanları aradım. ربما كنت ابحث في ذلك الوقت فقط عن ناس سيقفون إلى جانبي. I was just looking for people who could maybe stand by me.

Ve bu yolculuğun sonunda da müzik çıktı karşıma. وفي نهاية هذه الرحلة الموسيقى طلعت في طريقي. And at the end of this journey, music showed up in front of me.

(Alkış) (تصفيق) (Applause)

Her zaman oradaydı ve de. كانت دائما هناك It was always there, as well.

8 yaşında da oradaydı, 13 yaşında ilk gitarımı aldığımızda da oradaydı. كان هناك عندما كنت في 8 من عمري وعندما اشترينا أول غيتار لي في 13. It was there at the age of 8, and 13 when we bought my first guitar.

Blok flütle Fikret Kızılok çalarak annemi taciz ettiğim yıllarda da oradaydı. كان هناك في وقت مضايقة والدتي بالعزف فكرت Kızılok على الناي. It was there at the time I harassed mom by playing Fikret Kızılok on a flute.

Hep oradaydı aslında. في الواقع كان دائما هناك. It was always there, actually.

Ama ben onu hiçbir zaman insanların önüne çıkarmak istememiştim. لكنني لم أرد أن أحضره أمام الناس. But I never wanted to bring it in front of people.

Umutlarımın kırılmasından çok korkuyordum çünkü. لأنني كنت خائفة من كسر آمالي Because I was so afraid that my hopes would break.

En sevdiğim şeydi o çünkü. لأنها كانت الشيء المفضل لدي. Because it was my favorite thing.

Eğer o da kırılırsa ben ayakta durabileceğime inanmıyordum çünkü, لأن إذا تم كسره، لم أكن أعتقد أنني يمكن أن أقف على قدمي، Because if it got broken, I didn't believe I could stand on my feet,

ama o kadar güzel bir buluşma ve karşılaşma oldu ki لكنه كان اجتماعًا رائعًا جدًا but it was such a nice meeting and encounter

umutlarımın kırılması ne demek, ماذا أقصد كسر آمالي، what do I mean with my hopes getting broken

geçmişte kırılan umutlarım onarıldı آمالي مكسورة في الماضي those were hopes broken in the past.

ve dünyaya dair o kadar yeni kanallar açıldı, افتتحت قنوات جديدة حول العالم And so many new channels opened worldwide.

o kadar büyük bir inançla doldum ki كنت مليئة بالإيمان I was filled with so much faith,

çünkü Zonguldak'tan Isparta'ya, من زونجولداك إلى اسبرطة، because I met great people on a stretching road

Diyarbakır'dan Brüksel'e uzanan bir yolda harika insanlarla tanıştım, من ديار بكر إلى بروكسل قابلت أناسًا عظماء في طريق، from Zonguldak to Isparta, from Diyarbakir to Brussels,

ben dünyada bu kadar iyi insan olduğunu bilmiyordum. لم أكن أعرف أن هناك الكثير من الناس الطيبين في العالم. I didn't know there were so many good people in the world.

Genelde böyle tanıştığım insanlar beni hep hayal kırıklığına uğrattıkları için, عادة لأن الناس الذين قابلتهم هكذا دائما خذلوني، Generally, the people I met always disappointed me,

harika insanlarla tanıştım ve bana çok gerçek hikâyeler anlattılar. قابلت أناسًا رائعين وأخبروا قصصًا حقيقية. I met great people and they told me very real stories.

Hamile bir anne yanında çocuğuyla konsere gelmişti, جاءت أم حامل إلى حفل مع طفلها، A pregnant mother came with her child, to a concert

bana çok güzel bir hikâye anlattı. وأخبرتني بقصة جميلة جداً. she told me a beautiful story.

70 yaşında bir büyükanne vardı, dişleri yok böyle başörtüsü var. كان هناك جدة تبلغ من العمر 70 عاما، مع حجاب ولا أسنان. There was a 70-year-old grandmother, she had no teeth, a headscarf on.

Geldi böyle, جاءت هكذا She was like "My daughter, I love 'C'mon Tell' a lot"

"Kızım ben Haydi Söyle'yi çok seviyorum," dedi. قالت "ابنتي، انا احب اغنية 'هيا قل' كثيراً"

"Şaşırmadım anneannem, gel öpeyim," dedim. قلت: "لست مندهشة، جدتي، تعالي لأقبلك." (Laughter)

(Kahkaha) (ضحك)

Çünkü o onu sevecek tabii ki لأن ستحبها بالطبع Because she'll of course love it,

onun duygusu, onun ruhu ona çok hitap edecek. ومن وجهة نظرها، فإن روحها ستستأنفه أيضاً. she'll appeal to its sense and spirit.

Yani Taşikardi'de dans etmeyebilir tabii büyükannemiz, yani normal. أعني ويمكن أن جدتنا لا تستطيع الرقص في Taşikardi، طبيعي جدا. Our grandma may not be able to dance in Taşikardi of course, normal.

O kadar tatlı insanlarla tanıştım ki! لقد قابلت ناسا رائعين جدا! I've met with such cute people!

Sulukule Gönüllüleri ile tanıştım. قابلت متطوعي Sulukule. I met with Sulukule Volunteers.

Rehber Köpekler Derneği için çalışan o dünya güzeli âmâ avukatla tanıştım. التقيت المحامي القديم الجيد الذي عمل في رابطة دليل الكلاب. I met the good old lawyer who worked for the Guide Dogs Association.

Çanakkale'de çatıları yıkılmış evlerin çatılarına التقيت بمحامين أرادوا تركيب الألواح I met with lawyers who wanted to install solar panels

güneş panelleri kurmak isteyen avukatlarla tanıştım. الشمسية على أسطح المنازل المدمرة في تشاناكالي. on the roofs of ruined houses in Çanakkale.

Ondan sonracığıma, Zonguldak'ta hep birlikte böyle çalışma grubu kurup التقيت مع المراهقين من جميع أنحاء العالم، حيث شكلت After that, in Zonguldak, I met with world's beautiful youngsters

parklarda benim şarkılarla dans eden dünya güzeli ergenlerle tanıştım. مجموعة عمل في زونجولداك ورقصت بأغاني في المتنزهات. we set up together a working group and danced with my songs in the parks.

Diş tellerinden artık utanmadığını söyleyen genç kızlarla, التقيت بالفتيات والشابات الذين قالوا إنهم لم يعد يشعرن I met with young girls and men who said they are no longer

genç erkeklerle tanıştım. بالخجل من تقويم أسنانهم. ashamed of their braces.

Kendi cinsinden birini sevdiği için el ele özgürce sokaklarda yürüyemediği hâlde التقيت بأشخاص قالوا لأنهم أحبوا شخصًا من نوعهم، لم يتمكنوا من I met with people who said they couldn't walk freely in the streets

artık el ele özgürce yürüme cesaretini المشي بحرية يد بيد في الشوارع، because they loved same sex, now they took courage

bir şarkıdan aldığını söyleyen insanlarla tanıştım فقد أخذوا شجاعة المشي بد بيد في الشوارع من أغنية. from a song to walk freely hand in hand

ve bu, bana çok cesaret ve umut verdi. وهذا أعطاني الكثير من الشجاعة والأمل. and that encouraged me and gave me hope.

Bu yolculuk bana çok umut veriyor, هذه الرحلة تعطيني الكثير من الأمل، This journey gives me so much hope, so I'm here to thank you today

yani ben burada size teşekkür etmek için varım bugün, لذلك أنا هنا لأشكركم هنا اليوم،

umutla ilgili çok bir şey bildiğim için değil. ليس لأنني أعرف الكثير عن الأمل. not because I know a lot about hope.

(Alkış) Sağ olun. (تصفيق) شكراً لكم. (Applause) Thank you.

Bildiğim bir şeyi yapacağım şimdi, konuşmaktan daha iyi olur umarım. سأفعل شيئاً أعرفه الآن، أتمنى أن يكون أفضل من الحديث. I'm going to do something I know now, I hope it's better than talking.

Sağ olun, çok heyecanlıyım hâlâ. شكرا، ما زلت متحمسة. Thanks, I'm still so excited.

Bizim biraz umuttan bahsetmemiz lazım, değil mi? نحن بحاجة للحديث عن بعض الأمل، أليس كذلك؟ We need to talk about some hope, right?

Hep mutsuzluktan, karamsarlıktan, ülkesiz kalmış insanlardan, التعاسة دائما، والتشاؤم، والناس الذين لا وطن لهم، About constant unhappiness, pessimism, nationless people,

fakirlikten, yalnızlıktan, hüzünden, birbirimizi kırdığımızdan, من الفقر، والشعور بالوحدة، والحزن، وكسرنا بعضنا البعض، poverty, loneliness, sadness, we broke each other,

birbirimize saldırdığımızdan, هاجمنا بعضنا البعض attacking each other,

birbirimize artık tahammülümüzün olmadığından, أننا لم نعد نتسامح مع بعضنا البعض، that we no longer tolerate each other,

onun öteki olduğundan, لأنه هو الآخر، that this is "the other"

bunun yabancı olduğundan bahsetmeye çok mu alıştık? هل نحن معتادون جدا على الحديث عن كونه الغربب؟ and that's the foreign, did we get used talking about all that?

Alışmadık. أننا لم نعتاد. We didn't.

Bizim umuttan bahsetmemiz lazım. نحن بحاجة للحديث عن الأمل. We need to talk about hope.

[Müzik başlar] [تبدأ الموسيقى] (Music starts)

♪ Falımdan bir bilet çıktı ♪ ♪ طلعت تذكرة من مصيري ♪ ♪ A ticket got out from my fate ♪

♪ Filmin adı Al Yazmalı ♪ ♪ اسم الفيلم خذ يجب أن تكتب ♪ ♪ Name of the film Take, You Gotta Write ♪

♪ Gören var mı diye baktım ♪ ♪ نظرت لمعرفة إذا كان هناك من يرى ♪ ♪ I looked if there was any who saw ♪

♪ Yoktu ♪ ♪ لم يكن ♪ ♪ There wasn't any ♪

♪ Filmin sonu çok zordu ♪ ♪ نهاية الفيلم كانت قاسية جداً ♪ ♪ The film's ending was very hard ♪

♪ Kimse görmez dedin usulca ♪ ♪ قلت بهدوء أن لن يرى أحدا ♪ ♪ You said softly nobody can see ♪

♪ Yoktun, bırakamadım bulunca ♪ ♪ لم تكن، لم أترك عندما وجدت ♪ ♪ You weren't, finding I couldn't let go ♪

♪ Yağmur başladı hâlimi sorarken ♪ ♪ عندما سألت بدأت الأمطار ♪ ♪ The rain started asking about me ♪

♪ İyiyim dedim, yalan söyledim ♪ ♪ قلت أنني بخير، كذبت ♪ ♪ I said I was good, I lied ♪

♪ Hatırlar mısın geniş ferah meydanları ♪ ♪ هل تتذكر الساحات الواسعة الكبيرة ♪ ♪ Do you remember Large spacious squares ♪

♪ Savaşsız ve sakin akşamları ♪ ♪ بدون حرب وأمسيات هادئة ♪ ♪ Warless and quiet evenings ♪

♪ Kafesteki bülbülleri ♪ ♪ العندليب في القفص ♪ ♪ Nightingales in the cage ♪

♪ Yamuk kesilmiş kâkülleri ♪ ♪ شعر الناصية قطع شبه منحرف ♪ ♪ Trapezoid-cut bangs ♪

♪ Göğe baktıran balkonları ♪ ♪ شرفة تطل على السماء ♪ ♪ Balconies with views on the sky ♪

♪ Hiç unutmadım dedim ♪ ♪ قلت أنني لم أنس أبدا ♪ ♪ I said I never forgot ♪

♪ Islak gülümsedin ıslık çalarak ♪ ♪ ابتسامة رطبة عند التصفير ♪ ♪ You wet-smiled while whistling ♪

♪ Hayal ettim bölüştüğümüzü Bir ekmeği oturarak ♪ ♪ حلمت أن نقسم الخبز من خلال الجلوس ♪ ♪ I Imagined that we split a bread sitting down ♪

♪ El ele Diz dize ♪ ♪ يد بيد ركبة عند ركبة ♪ ♪ Hand in hand knee to knee (sit close together) ♪

♪ Ve göz göze Bakışarak ♪ ♪ والنظر إلى العين بالعين ♪ ♪ By looking eye to eye ♪

♪ Hiç ölmeden ♪ ♪ دون الموت ♪ ♪ Never to die ♪

♪ Sonsuza kadar ♪ ♪ للأبد ♪ ♪ Forever ♪

♪ Sonsuza kadar ♪ ♪ للأبد ♪ ♪ Forever ♪

♪ Sonsuza kadar ♪ ♪ للأبد ♪ ♪ Forever ♪

♪ Sonsuza kadar ♪ ♪ للأبد ♪ ♪ Forever ♪

♪ Uzattın cebinden bileti ♪ ♪ توسيع التذكرة التي في جيبك ♪ ♪ You extended the ticket From your pocket ♪

♪ Çekerken elimden elini ♪ ♪ عندما سحبت يدك من يدي ♪ ♪ While removing your hand from mine ♪

♪ Vazgeçtim bana yetmez artık ♪ ♪ تخليت لم يعد كافي لي ♪ ♪ I have given up is no longer enough ♪

♪ Kapadım o yara defterini ♪ ♪ لقد غطت كتاب ذلك الجرح ♪ ♪ I've closed the book of that wound ♪

♪ Ve işte böyledir ♪ ♪ وهذه هي الطريقة ♪ ♪ And that's the way it is ♪

♪ Küçük, kayıp, kısa, ayıp ♪ ♪ صغير، ضائع، قصير، عار ♪ ♪ Small, lost, short, shame ♪

♪ Yalan yanlış bir aşkın hikâyesi ♪ ♪ قصة حب كاذبة تكمن كاذبة ♪ ♪ A fake and false love story ♪

♪ Ve işte böyledir ♪ ♪ وهذه هي الطريقة ♪ ♪ And that's the way it is ♪

♪ Küçük, kayıp, kısa, ayıp, ♪ ♪ صغير، ضائع، قصير، عار ♪ ♪ Small, lost, short, shame ♪

♪ Yalan yanlış bir aşkın hikâyesi ♪ ♪ قصة حب كاذبة تكمن كاذبة ♪ ♪ A fake, a false love story ♪

♪ Herkesi kandırır gölgesi ♪ ♪ التي ظله خدع الجميع ♪ ♪ Whose shadow fooled everyone ♪

(Müzik sona erer) (الموسيقى تنهي) (Music ends it up)

(Alkış) (تصفيق) (Applause)

İnsanlar toplumlara, toplumlar devletlere ve devletler birbirlerine... البشر والمجتمعات والدول والولايات ... Humans, societies, countries and states alltogether...

Umut zincirimiz çok uzun ve hepimiz doğaya bağlıyız. سلسلة أملنا طويلة جدًا ونحن جميعًا مرتبطون بالطبيعة. Our hope chain is very long and we're all connected to nature.

O yüzden birbirimize çok iyi davranalım, sınırlarımızı aşalım لذلك دعونا نكون لطفاء جدا لبعضنا البعض، عبر حدودنا So let's treat each other very well, let's cross our borders

ve hepimizin aynı dünyanın insanı olduğumuzu hatırlayalım her an, ودعونا نتذكردائماً أننا جميعًا من نفس العالم، and let us always remember that we're all people of the same world,

sizi çok seviyorum, sağ olun. (Alkış) احبكم كثيراً. (تصفيق)

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.