Bir fincan kahve daha, ben gitmeden
Üniversiteden mezun bir grup genç
iş hayatına atılıyorlar. Başarılı da oluyorlar kendilerince.
Sonra bir gün toplanıp mezun oldukları
o üniversiteye geri dönüp bir ziyaret yapmak istiyorlar,
orada çok sevdikleri bir hocaları var, ona gidiyorlar.
Üç beş kelam, eski günleri yad etmek derken
sohbet derinleşiyor, koyulaşıyor.
Herkes tabi işinden gücünden bahsediyor bahsetmesine ama
bir yandan da hayatın zorlukları, yaşam koşulları,
o stres, mücadele onları biraz yıldırmış gibi gözüküyor.
E ne de olsa her başarının bir bedeli var.
Hayatımızda ki stres belki de bunun bir parçasıdır kim bilir.
Her neyse, bizim profesör o misafirlerini ağırlıyor ya....
İşte onlara kahve yapmak için kalkıp mutfağa gidiyor
ve bir müddet sonra
kahveyle birlikte hazırladığı kahve ile birlikte
işte böyle çeşitli boyutlarda ve şekillerde
fincan, bardak, kaplarla beraber geri dönüyor.
Evet.
Şimdi siz de hemen kendinize
bir kahve kapıp gelin çünkü bu videonun sonunda
hikayenin sonunu da anlatacağım ve o zaman
elinizde tuttuğunuz kahve kabının da
onun içinde ki kahvenin de bir anlamı olacak yani bir çeşit fal bakacağım size.
Anlatmaya başladığım hikayemiz orada geçmiyor ama
İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde bizim profesör gibi
böyle sık sık üniversite mutfağına kahve almaya gidip gelen kişiler
makineye gitmeden orada kahve
içinde kahve olup olmadığını anlayabilmek için
Dünyanın ilk webcam'ini icat ettiler.
Kahve tutkusu bir parça tembellikle birleşince
ortaya böyle teknolojik inovasyonlar bile çıkabiliyor.
Ama ben bugün size teknoloji tarafından çok,
kültür-sanat boyutundan bahsetmek istiyorum.
Hikayemizden de anlayacağınız gibi misafirlere kahve
ikram etme geleneği artık batı kültürüne de yerleşmiş durumda
Ee ne de olsa Dünya'nın en popüler
ikinci içeceği bu.
Birincisi de su.
Bizim kültürümüzde ki yeri biraz daha özel sanki.
Pek çoğumuz günde 3 öğün yemek yiyoruz değil mi?
Akşam yemeği, öğle yemeği
ama sabah yemeği yok.
Kahvaltı var.
Kahve altı.
yani sabahları aç karnına kahve içmemek için diğer şeyleri yiyoruz.
Öğünün amacı kahve.
İlginçtir artık
kahvaltıda kahve içen pek kalmadı bizde daha çok çay içiliyor değil mi?
Kahve sanki birazcık daha özel anlar için saklanıyor.
Tıpkı profesör ve öğrencilerinin hikayesinde olduğu gibi.
Mesela misafir geldiği zaman ne yapılır bizde?
E Türk kahvesi.
Mesela kız istemeye gidilince ne yapılır?
Durun durun geçenlerde Japonya'dan misafirlerim gelmişti hatırlıyor musunuz?
O zaman size bir söz vermiştim.
- O zaman sizi özel bir yere getirdim.
Önümüzdeki hafta içinde pazar gününü bile beklemeden
bu konuyla ilgili de ayrıntılı bir video hazırlamayı düşünüyorum.
Şimdi biraz geriye saralım ve o gün bizim misafire, Kazuko'ya, kahveyle ilgili sorduğum soruya kulak verelim:
- Peki sana bir sorum var benim.
+ Sorsana - Dur, dur şimdi. Geliyor, sorular geliyor.
+ Gelme. - Hazır.
+ Gelme, sorma. Anladım. - Anladın değil mi?. Bak anladı, bak nasıl anladı bak.
- Bir şey diyeceğim sana:
- Şimdi, bizim kahve bak bizim kah...
- Sansür yok, sansürsüz.
- Şimdi, bizim kahve kültürümüzde şöyle bir şey vardır;
+ Geliyor konu. - kız istemeye geldikleri zaman kahve yaparsın.
- Sen kahve yapmayı biliyor musun?
+ Evet, evet. - Bak öğrenmezsen...
+ Tuz koyacağız. - Heh, tuz bak.
+ Tuz koyacağız. Türk kahve... Tuzlu Türk kahvesi. Gülmeyin.
Gülmeyin çünkü benim başıma geldi. Sizin de gelebilir.
Peki kızı istediniz, verdiler, evlendiniz.
Ama ona yeterince kahve veremediniz.
Bu, zamanında bir boşanma sebebiymiş.
En azından öyle diyorlar, böyle bir rivayet var.
Eskiden kadınlara yeterince kahve temin edememenin
bir boşanma sebebi olduğuna dair bir rivayet dolanıyor ortalıkta.
Hatta bu rivayetten yola çıkarak ta 1921'de
ABD'de basılan gazetelerde kahve reklamı bile yapılmış.
Orada bu hikaye anlatılıyor.
Yani kahvaltıların,
misafirliklerin,
evlenmelerin ve dahi boşanmaların
yani hayatımızın en kritik dönemeçlerinin resmî içeceği olmuş kahve.
+ Köpüğü olması gerekiyor, öğretti bana yani. Her akşam yaptım. + Köpüğü olması gerekiyor, ateş, suyun içine koyuyorsun kahve tozu + Ateş... yavaş ateşte pişiriyorsun. + Köpüklü olması gerekiyor. + Köpürmezse, olmuyor. - Olmaz. + Olmaz.
- Bir de kız istemeye geldiğin zaman
damadın kahvesinin içine tuz koyacaksınız.
+ Hakikaten içtin mi? - Akşama sor Devletşah'a.
+ Tamam soracağım. - Bana koydu mu, koymadı mı sor.
+ Soracağım. - Tamam.
Japonlar bile Türk kahvesinin nasıl demlendiğini
hangi ortamlarda nasıl kullanılacağını, işin ritüelini öğrenmişler.
O gün kahve kelimesinin Japonca'daki karşılığını da sordum.
+ Kohi - Kohi?. "Coffee" gibi yani.
- "Coffee" gibi.
+ Ko-hi. - Ko-hi.
+ Evet. - Ko-hi. - Helal, helal. + Ko-hi
“Kohi” demişler Japonlar. “Coffee” kelimesini duyunca.
E zaten “Coffee” demişlerdi bizdeki “Kahve” kelimesini duyunca.
Çünkü "Kahve" kelimesi, "Kahva" orijinal hali bu,
Arapça'dan geliyor, bize geçiyor
ve biz de kahve ya da kahvehe dönüşüyor.
ve bizden de yani Osmanlılar zamanında da tüm dünyaya yayılmaya başlıyor.
Oxford İngilizce Sözlüğü'ne göre
“Coffee” kelimesi tam olarak 1582 yılında İngilizce diline geçmiş.
Osmanlılar'dan.
O zamanlar biz de epeyce meşhur bir içecekmiş.
Kelime İngilizce'ye geçtikten sonra otomatik olarak
kültürü de kendisine çekmiş.
17.yy'ın ortalarında “coffee shop” lar açılmaya başlanmış.
Bizdeki kahvehaneler gibi.
Ve oralara giden Jonathan Swift gibi bir takım yazarlar bir yandan
*Höpürdetme sesi*
kahvelerini yudumlarken -içinde kahve yok bu arada-
bir yandan da “Gulliver'in Seyahatleri” gibi kitaplarını yazmışlar
ve demişler ki:
Kahve bizi sert, ciddi ve felsefi yapıyor.
Ya da mesela Bach gibi klasik müziğin babası olarak kabul edilen bir isim
kahve tutkunu bir kadın hakkında opera yazmış.
*Benim için önemi yok!*
*Ama yine de sana yalvarıyorum.*
*Lütfen kahveme dokunmama ve tutmama izin ver.*
İşte kelimeden sonra kültür de
bu şekilde yayılmaya başlamış. Geçen yüzyılın ortalarında
kahve, artık evlerimize girmeye başladı.
Hani bardaklara koyup karıştırıp içiyoruz ya, instant(çabuk hazırlanan) kahve
Tarihçiler bu döneme: “Kahvenin 1. Dalgası” (1. Dönemi) adını veriyorlar.
Sonra "2. Dönem" başlıyor.
- "2. Dönem" 70'ler 80'lerde başlıyor.
- Aslında işte bu Starbucks başlatıyor diyebiliriz.
- O da böyle kahvehane kültürü.
- Yani insanlar bir yere gitsinler, orada sohbet etsinler
- kahvelerini içerken.
- Bizdeki "kahve bahane, sohbet şahane" mantığıyla.
Orada bu kahve hareketi ve dönemleri hakkında bir benzetme
daha aklıma geldi, onu söyledim ama sesi çok iyi temizleyemediğim için
şimdi buradan size tekrar edeyim.
Kahve akımları adeta sanat akımları gibi. Onun 1. Dönemi'nde
tıpkı müziğin kaydedilip çoğaltılabilmesinde
olduğu gibi her yere yayılmaya başlıyor.
Evlerimizde kahve içiyoruz nitekim.
2. döneme geçtiğimizde, işte bu Starbucks'ların açılmasıyla birlikte artık nasıl müziği dinlemek için konser salonlarına gidiyorsak
kahveyi içmek için de tekrar kahvehanelere gidiyoruz.
Sohbet ve kahvehane kültürü yeniden
yeşermeye başlıyor. Şimdilerdeyse 2000'lerden sonra
artık kahvenin 3. dalgasındayız.
"3. Dönem" başladı.
Artık kahvenin sadece hangi ülkeden de değil oradaki
hangi çiftlikten çıkarıldığı,
dolayısıyla kahve çekirdeklerinin nasıl bir toprakta,
nasıl bir ortamda yetiştiği
sonra nasıl kavrulduğu ve
ne şekilde demlendiği de önem kazandı.
- Şu anda kahvem bitmek üzere.
- Daha doğrusu kimyasal deney tamamlanmak üzere.
- Sonucu son derece ben de merak ediyorum.
ve bu tür kahveleri hazırlarken onun bu hikayesini
de anlatan kişiler ortaya çıkmaya başladı.
Baristalar.
+ Bunu aşağıya bırakıyoruz. + Şuradaki kapağı görüyor musun? - Evet.
+ ve bunu şöyle getirip kapatıyoruz. + Bunu da bunun üstüne koyuyoruz. + Ondan sonra bunu içine koymalıyız çünkü.... Baristalık şu anda dünyanın pek çok yerinde
çok saygın bir meslek olarak
kabul ediliyor.
Tıpkı zamanında Osmanlılar'daki "Kahveci Başı" gibi.
Sarayda böyle bir rütbe var.
Böyle bir pozisyon varmış.
Kahveci Başı.
Hatta bunların bazıları sadrazamlık mertebesine kadar yükselmiş.
Kahvenin kültürüne vakıf olmak, onun kökenini,
izlediği yolculuğu,
hazırlama ve demleme tekniklerini bilmek
üçüncü dalganın temel konuları.
Çünkü toprak, aldığı su,
güneşlenme zamanı, nem
kahvenin tadını ve aromasını değiştiriyor.
Eğer kahve yanardağın eteğinde yetiştiriliyorsa;
kül kokuyor.
Muz ağaçlarının gölgesinde yetişiyorsa;
daha aromatik bir tadı oluyor.
- Kahve.
ve bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar
kahvenin sadece kokusunun bile
beynimizi harekete geçirdiğini gösteriyor.
Şimdi bilimsel araştırmalar deyince
bizim profesörle ve öğrencilerine ne oldu hatırlayacaksınız.
Bizim profesör mutfakta kahve yapıp
böyle farklı şekillerde ve boyutlardaki kaplarla beraber
öğrencilerinin önüne koymuştu.
İşte herkes kendine
güzel bir kap fincan seçip
şöyle
kahvelerini yudumlamaya başlıyorlar.
ve yine hayatın zorluklarından, stresinden
falan tabi konuşmaya devam ediyorlar.
E bizim profesör de diyor ki:
"Gördüğünüz gibi pahalı ve gösterişli olan kapların
hepsini aldınız.
Geriye sadece böyle ucuz ve düz olanlar kaldı.
Kendiniz için en iyisini istemeniz gayet normal
ama bu aynı zamanda
sizin problemlerinizin ve stresinizin de temel kaynağı."
Diyor bizim profesör ve
"Nasıl Barista Olunur 101"
konulu bir ders veriyor adeta öğrencilerine.
Ve sonra da devam ediyor:
"Kabın kendisi kahvenin kalitesine bir şey katmaz.
Çoğu zaman pahalı olduğu için
kahvenin bile ötesine geçer,
onu örter.
Bizim asıl istediğimizse sadece kahvedir,
onun kabı değil.
Ama biz yine de en iyi kabı, en iyi fincanı isteriz.
Ve bu yetmiyormuş gibi bir de başkalarının
elinde tuttuğu kaplara da göz dikeriz."
Şöyle düşünün:
Hayat kahvedir.
İşimiz, paramız, pozisyonumuzsa
sadece onu içinde taşıyan bir kap…
Sadece hayatı içermesi, onu taşıması gereken bir araç.
Ve bu aracın, bu kabın, fincanın;
tipi, şekli bizim hayatımızın kalitesini belirleyemez.
Bazen sadece kaba konsantre oluyoruz
ve kahvenin keyfini kaçırıyoruz.
Fincanın tadına değil kahvenin tadına bakın
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine
sahip olan insanlar değildir.
Onlar her şeyi en iyi hale getirenlerdir.
Ellerinde olan her neyse…”
İşte böyle konuşmuş bizim profesör. Kahve hareketlerinde
3. Dalga içinde olduğumuzu söylemiştim ya. Kahvenin tüm yönleriyle en kaliteli, en nitelikli bir biçimde içilmeye çalışıldığı bir dönemin içindeyiz demiştim.
Orada müzik benzetmesine de devam
edecek olursak şimdi "sanat için sanat" döneminde gibiyiz.
"Kahve için kahve".
Kahve için kahve de diyebiliriz belki. Bak bu güzel oldu aslında.
Kahve deyince artık ne kastettiğimi anlıyorsunuz değil mi?
Nobel ödüllü şair ve müzisyen
Bob Dylan'ın da kastettiği şeyi.
Zaten kendisi profesör gibi bir adam.
Ve tıpkı kahve kelimesinin kendisi gibi
onun ataları da bizim oralardan, Kağızman'dan
kalkıp Amerika'lara gelmiş ve beraberinde de
“kahve bahane, sohbet şahane” kültürünü getirmiş.
Çünkü diyor ki Bob Dylan:
*Yol için bir fincan kahve daha*
*bir fincan kahve daha, ben gitmeden*
*aşağıdaki vadiye*
Bir fincandaki kahve gibidir hayat.
Bazen tatlı, bazen değildir.
Önemli olan kahvenin tadı değil zaten.
Onu kiminle içtiğinizdir.
*kız kardeşin geleceği görüyor*
*tıpkı annen ve senin gibi*
*asla okuma-yazma öğrenmedin*
*rafının üstünde hiç kitap yok*
*ve memnuniyetin sınır tanımıyor*
*sesin bir tarlakuşu gibi*
*ama kalbin bir okyanus sanki*
*gizemli ve karanlık*
*bir fincan kahve daha...*