×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, Vekâleten Harcıyor, Asaleten Yiyoruz | Aslı Şafak | TEDxIstanbul

Vekâleten Harcıyor, Asaleten Yiyoruz | Aslı Şafak | TEDxIstanbul

Transcriber: Emre Incel Gözden geçirme: Nihal Aksakal

Plak dinleyeniniz var mı?

Plak, plak, plak meraklıları, plak dinleyenler, plak alanlar.

Bakayım, bakayım, evet, eller, herkes kaldırsın, oralarda da var.

Peki şimdi çok dürüst bir şey soracağım ama lütfen hakikaten dürüst cevap verin.

Dinliyor musunuz?

Plağa meraklı olup, plağı alıyor musunuz?

Peki meraklı olup, böyle bir heves alıp da evinde orada böyle rafta tutanlar var mı?

Var.

Şimdi the Economist'te, bundan galiba 1-2 hafta önceydi bir haber çarptı gözüme. Geçen yıl, 2015'te bütün dünyada plak satışları inanılmaz artmış,

on iki milyon plak satılmıştı.

On iki milyon çok büyük gelmeyebilir ama bu rakam

1988'den bu yana en büyük rakammış.

Gerekçeyi araştırmış, niye böyle oldu diye Ekonomist ve şuna varmış.

1950'lerde, 60'larda geçen ve bütün dünyayı saran dizilerin nostalji etkisi.

Onun ateşlediği bir fitil olarak görülmüş.

Peki niye? Yani bir sesin o long play sesi'nin peşinden gitmek

Çok nostaljik gelebiliyor, ama haberin dramı burada bitmiyor.

Ekonomist sormuş:

"Peki aldığınız plakları dinliyor musunuz?" diye. Çoğu yanıt hayır. İnsanların evinde pikap bile yok.

Pikap olanlar da dinlemiyor.

"Peki niye dinlemiyorsunuz?" diye sormuş.

Cevap:"Tozlanıyorlar, toz almak istemiyoruz."

Şimdi, o nostaljiye sahip olmak.

Bugünün galiba dünyasını açıklayan iki kelime:

Sahip olmak.

Sahip oluyor ama onun gereklerini yerine getirmiyor, onu hayata geçirmiyor.

Oysa bin dokuz yüz mesela 60'larda, 50'lerde o plakların, o sahibinin sesi, his masters voice olduğu yıllarda böyle miydi?

O Beatles'ları hayal edin mesela.

Bir dizenin peşinden bütün dünyayı sürükleyen grupları düşünün. Daha adil, daha iyi gelir dağılımı için,

dünyanın kalkınabilmesi ve bütün insanlığın herkesin ulaştığı şeylere ulaşabilmesi için verilen çabayı düşünün.

Sokağa dökülen insanları düşünün.

Mesela, Bob Dylan'ı düşünün.

(Müzik: Bob Dylan - Blowin' in the Wind)

Daha kaç kulak gerekecek diyor, daha kaç can gidecek diyor. Bugünden çok farklı değil ama o zaman sokaklardaydık.

İlla yaşamış olmamız gerekmiyor.

Burada çok gençler var.

Yaşamak öyle bir şey değil zaten.

Hücrelerimiz oralarda dolaştı, bir şekilde kodlarımız var. 70'lere gelindiğinde,

60'ların karşıt kültür denilen hareketi daha da coştu.

Yani o çiçek çocuklar belki 70'lerin başından itibaren daha zayıfladı. Ama İstanbul'dan Kalküta'ya, bilenler bilir, dolmuşlar kalkıyordu, otobüsler kalkıyordu.

İnsanlar, bir idealin peşinden sürükleniyordu ve yine sokaklardalardı.

Fakat 70'ler biraz daha farklı yıllardı 60'lardan.

Çünkü Batı, kadın hareketleri, özgürlük, içindekini doğru ifade edebilme

ve özgür olabilme temeli üzerinden yeni haklar kazanırken, Doğu, başta İran olmak üzere dine bulaşmış ve din ülkeleri kuruluyordu.

Bütün bunlar olurken petrol üreticisi ülkelerin

petrol fiyatlarını yükseltmeleri ile beraber bütün dünyada ciddi krizler ve çatlaklar oluşmaya başladı.

Para artık daha önemli bir materyaldi ve krizler arka arkaya geliyordu. (Müzik: Pink Floyd - Another Brick In The Wall) Eğitime ihtiyacımız yok diyor ama bizim vardı Türkiye olarak. Fakat komünist-faşist çatışmasından dolayı okula gidemiyorduk.

Okullarımızın çoğu eğitim veremiyordu.

Bir taraftan da-

Bu arada bir şey geldi aklıma.

Adidas'ı olan var mı şu anda ayağında?

Ayağında Adidas olanlar var mı? El kaldırsınlar.

Sizin o ayağınızdakiler benim çocukluğumun en büyük hayaliydi.

Biz o zaman yurt dışından biri bize Adidas getirsin diye

her şeyi vermeye hazırdık.

O kadar yoktu, o kadar yoktu.

Çok şanslısınız, şimdi tabii her şeye ulaşabiliyoruz

ama bu aslında bir lanet, birazdan geleceğiz. O yıllarda, evet biz kuyruklarda,

mesela annem beni kulağımdan tuta tuta kuyruklara götürürdü. Aygaz kuyruklarında, Sana yağ kuyruklarında geçti hayatım. Çocuk olmak böyle aslında acınası bir durum.

Çünkü evde getir götür işlerine siz bakarsınız.

Fakat, o çocukluğun keşke tadını bileydik diyoruz şimdi.

Çünkü bir sabah, sabaha karşı bir sesle uyandık

ve bir daha hiç küçülmemek üzere büyüdük.

"Silahlı Kuvvetler, aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azalmaya, azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak,

kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi

sağlam temeller üzerine oturtmak,

kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için

yönetime el koymak zorunda kalmıştır."

Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Çünkü hakikaten bir anda büyüdük.

Özgürlük denen bir şey o anda anlayacağımız bir şey değildi. Çünkü biz özgürlükten sokağa çıkma yasakları dışındaki anları anlıyorduk.

Gerçekten, zaten bir şeye ulaşamıyorduk

ve kafamızın, hele de YÖK çocukları olarak

hikmeti kendinden menkul eğitim anlayışını daha idrak edememiştik.

Tek bildiğimiz şuydu, sokaklar sakin.

Derken üç yıl sonra bir adam çıktı, geldi hayatımıza. Biz hiçbir şey bilmezken,

bir Adidas için bile çok şeyi feda edebilecekken, dedi ki bize "Vitrinler de serbest, insanlar da.",

dedi ki "Benim memurum işini bilir."

"Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme." diye bir atasözümüz vardır.

Çünkü kimi kısa kesiyorsun dermiş, kimi de uzun kesiyorsun.

Elbette ki her konuda herkesi aynı şekilde memnun etmek mümkün değildir.

Gördüğünüz gibi ehliyet almak kolaylaştı diye seviniyor, kimi de kızıyor.

İş yapmak için kaynak yaratıyoruz.

Dışarıdan kredi alıyoruz.

Borç kime verilir?

Ödeyebilecek olana.

Yoksa kimse kimseye karşılıksız günahını bile vermez."

İşte bu cümle hayatımızın kilit noktasına oturdu.

Kimse kimseye karşılıksız günahını bile vermez.

Karşılık, karşılıksız hiçbir şey yapmamak, her şeyin karşılığını beklemek.

Artık dokumuz değişmeye başlamıştı.

Mayamız pütürlenmeye başlamıştı.

Türk insanı, o neoliberal denen, dünyayı da elinin altına alan,

düzenin içinde evrilmeye, değişmeye, dönüşmeye başlamıştı.

70'lerde mütevazıydık.

Yağ satardık, bal satardık.

İstikrarlıydık, ustamız ölünce biz satardık.

80'lere geldikten sonra orta direk dediği Özal'ın adına, yeni bir oluşum oluştu

ve bizim gibi orta gelir sınıfındaki insanların

üzerine ekonomi bina edilirmiş gibi yapıldı.

Fakat balayı kısa sürdü ve 90'lara gelindiğinde orta direk çöktü.

Artık ya fakir çok fakirdi ya da zengin çok daha zengindi.

Başka bir anlayış içindeydi Türkiye.

Tıpkı dünyayla beraber.

Ama bir taraftan da kan gölüne dönmüştü.

Hem ülkede terör yükselmişti, hem de dışarıda Birinci Irak Savaşı yaşanıyor,

Balkanlar parçalanıyor,

her yerden kan kokusu geliyordu.

Böyle bir dönemdi. Şimdi size bir bilmece soracağım.

60'larda, 70'lerde, eşit gelir dağılımı için,

Afrika'da yaşayan açlar için, üç sokak ötesi için sokağa dökülen dünyalı

ne oldu da 90'lardan sonra

kendinden başka hiçbir şey düşünemez oldu?

Nerde bu insanlar?

Niye sokakta kimse yok?

Bir ekonomik icat

bizim bütün sorgulamalarımızı öldürdü.

Nedir bu icat diye soracağım.

Var mı cevap?

(Seyirci cevap veriyor)

Evet, kredi kartı.

Şu kart.

90'ların ekonomisi, kredi kartı, internet ve cep telefonu üzerine kuruldu.

Bu iki küçük alet bizim bütün beynimizin hücrelerini,

sorgulamalarımızı, insanlığımızı kendi bünyelerine hapsetti.

Kredi kartı, cep telefonu ve internet ile beraber, dünya ve Türk insanı dönüşmeye başladı.

Ardından 2000'ler geldi.

2000'lerde de üçlü sac ayağı vardı.

Türkiye için AVM, inşaat ve finans.

Aslında AVM'lerin, yani beyin hücrelerimizdeki oksijenlerin yavaş yavaş öleceğinin sinyalleri

90'ların sonu 2000'lerin başında verilmeye başlamıştı.

Nerden biliyor musunuz?

O balkonunda oturan, mangal yakan, çekirdek çitleyen,

televizyon izleyen Türk insanı, balkonlarını kapatmaya başladı. Önce evler büyüdü.

2 kişi, 3 kişi iki yüz metrekareye sığamaz oldu.

Banyo sayıları arttı.

Sonra giysi odaları eklendi.

Yetmedi, balkonları camla çevirdik.

Artık oksijenimiz çok azdı.

AVM'ler geldi.

Arabamıza biniyor, kapalı otoparka giriyor, asansörden çıkıyor

ve içerde çocuk oyun alanında, restoranda, sinemada, alışverişte

onların bize sunduğu oksijenle

ne üşüyorduk ne de terliyor.

Böyle bir anlayışla giderek oksijenle temasımız azaldı.

Derken zaten üstüne bir de 2010'lardan sonra Gezi gelip biber gazını yiyince

oksijenle temasımız tümden kesildi.

(Alkış)

Peki, niye buradasınız?

Niye buradayız?

Yeni fikirler duymak için mi?

Yeni vizyonlar tanımak için mi?

Uzayı, Cern'ü, atomu, Gezi'yi, şunu, bunu anlamak için mi? Eğer buradan çıkıp, taksiti bitmemiş arabanıza binip,

kapalı otoparktan alışveriş merkezine gideceksek,

eğer pazartesi günü sevmediğimiz patronumuza,

sırf kredi borcumuzu taksitlendirdik diye

ya da ev kredimizi ödemeyeceğiz diye boyun eğeceksek,

ne anlamı var,

yeni fikirlerin ya da uzaya çıkmanın?

Şu küçücük kart-

(Alkış)

Şu küçücük kartın içinde bütün dünyanın açlığı var.

Şu küçücük kartın içinde, şu anda Somali'de bile bu karttan veriyorlar açlara biliyor musunuz?

Somali'de bile ellerine tutuşturuyorlar,

gidip Birleşmiş Milletler'den yemek alabilsinler diye ve bunu bu kartın sahibi yapıyor.

Biz sırf bunun borçları için kredi çekiyoruz bu memlekette.

Bunun borcunu ödeyebilmek için bankalardan kredi çekiyoruz.

Tasarruf oranımız bu memlekette %14 arkadaşlar.

Geçtim gelişmişini, gelişmekte olan ülkelerin bilegerisindeyiz,

ki biz de gelişmekte olan ülkeyiz.

Neyimize yetmiyor hiçbir şey?

Niye beşinci çanta, onuncu ayakkabı, yirminci pantolon, otuzuncu gömlek?

Hangi giysi odası bizim içimizi doyuracak?

Hangi kapanmış balkonlar bize insanlığımızı yeniden hatırlatacak? Birer birer ölüyoruz.

Şu var ya, şu-

(Alkış)

Hani plaklar vardı ya, alıp da dinlemediğimiz.

Sahibinin sesi, his masters voice deniyordu ya onlara.

Tek bir sahibinin sesi var bugün.

Kilometrelerce öteden, metrelerce öteden, bütün kalabalıkta,

Cumhurbaşkanı konuşurken,

Başbakan konuşurken,

Muhalefet konuşurken,

Tanklar, toplar, tüfekler konuşurken, üstümüzden F-16'lar geçerken.

Her koşulda duyduğumuz tek bir ses var.

(Cep telefonu zil sesleri)

(Alkış)

Oysa, tek bir sesi duymak yeterli.

Bırakın hepsini gerçekten.

Size "Pantolon boyun kısa, daha uzunu bu yıl moda. Biraz daha bol pantolonlar lazım.

Hadi ya bu ev çok küçük birazcık daha büyük eve çıkalım.

Yok yok, arabayı sen yenile."

diyen sesleri değil, tek bir sesi duymamız lazım. Tıpkı 93 yıl önce bugün,

Bu Cumhuriyet'i kuran adamın, o sesi duyarak çıktığı yol gibi.

Tek bir ses bizi birbirimizin içinden geçirecek.

Benim harcadığım şu paraların

aslında bir başka yerdeki ağaçları kestiğini,

bir yerdeki suları bitirdiğini,

bir yerde atık oluşturduğunu anlamamızı tek bir ses sağlayacak.

Bizim birbirimizin içinden geçtiğimizi, bir zincir olduğumuzu,

ben burada gülerken, senin orada ağlamanın mümkün olamayacağını,

sen ağlarken benim gülemeyeceğimi, anlamamızın tek bir yolu olacak. Tek bir ses bizi gerçekten insanlığa yeniden döndürecek.

Yoksa başka yolu yok.

Gerçekten ölüyoruz.

Tek bir ses.

(Kalp atış sesi)

(Alkış)


Vekâleten Harcıyor, Asaleten Yiyoruz | Aslı Şafak | TEDxIstanbul

Transcriber: Emre Incel Gözden geçirme: Nihal Aksakal

Plak dinleyeniniz var mı?

Plak, plak, plak meraklıları, plak dinleyenler, plak alanlar.

Bakayım, bakayım, evet, eller, herkes kaldırsın, oralarda da var.

Peki şimdi çok dürüst bir şey soracağım ama lütfen hakikaten dürüst cevap verin.

Dinliyor musunuz?

Plağa meraklı olup, plağı alıyor musunuz?

Peki meraklı olup, böyle bir heves alıp da evinde orada böyle rafta tutanlar var mı?

Var.

Şimdi the Economist'te, bundan galiba 1-2 hafta önceydi bir haber çarptı gözüme. Geçen yıl, 2015'te bütün dünyada plak satışları inanılmaz artmış,

on iki milyon plak satılmıştı.

On iki milyon çok büyük gelmeyebilir ama bu rakam

1988'den bu yana en büyük rakammış.

Gerekçeyi araştırmış, niye böyle oldu diye Ekonomist ve şuna varmış.

1950'lerde, 60'larda geçen ve bütün dünyayı saran dizilerin nostalji etkisi.

Onun ateşlediği bir fitil olarak görülmüş.

Peki niye? Yani bir sesin o long play sesi'nin peşinden gitmek

Çok nostaljik gelebiliyor, ama haberin dramı burada bitmiyor.

Ekonomist sormuş:

"Peki aldığınız plakları dinliyor musunuz?" diye. Çoğu yanıt hayır. İnsanların evinde pikap bile yok.

Pikap olanlar da dinlemiyor.

"Peki niye dinlemiyorsunuz?" diye sormuş.

Cevap:"Tozlanıyorlar, toz almak istemiyoruz."

Şimdi, o nostaljiye sahip olmak.

Bugünün galiba dünyasını açıklayan iki kelime:

Sahip olmak.

Sahip oluyor ama onun gereklerini yerine getirmiyor, onu hayata geçirmiyor.

Oysa bin dokuz yüz mesela 60'larda, 50'lerde o plakların, o sahibinin sesi, his masters voice olduğu yıllarda böyle miydi?

O Beatles'ları hayal edin mesela.

Bir dizenin peşinden bütün dünyayı sürükleyen grupları düşünün. Daha adil, daha iyi gelir dağılımı için,

dünyanın kalkınabilmesi ve bütün insanlığın herkesin ulaştığı şeylere ulaşabilmesi için verilen çabayı düşünün.

Sokağa dökülen insanları düşünün.

Mesela, Bob Dylan'ı düşünün.

(Müzik: Bob Dylan - Blowin' in the Wind)

Daha kaç kulak gerekecek diyor, daha kaç can gidecek diyor. Bugünden çok farklı değil ama o zaman sokaklardaydık.

İlla yaşamış olmamız gerekmiyor.

Burada çok gençler var.

Yaşamak öyle bir şey değil zaten.

Hücrelerimiz oralarda dolaştı, bir şekilde kodlarımız var. 70'lere gelindiğinde,

60'ların karşıt kültür denilen hareketi daha da coştu.

Yani o çiçek çocuklar belki 70'lerin başından itibaren daha zayıfladı. Ama İstanbul'dan Kalküta'ya, bilenler bilir, dolmuşlar kalkıyordu, otobüsler kalkıyordu.

İnsanlar, bir idealin peşinden sürükleniyordu ve yine sokaklardalardı.

Fakat 70'ler biraz daha farklı yıllardı 60'lardan.

Çünkü Batı, kadın hareketleri, özgürlük, içindekini doğru ifade edebilme

ve özgür olabilme temeli üzerinden yeni haklar kazanırken, Doğu, başta İran olmak üzere dine bulaşmış ve din ülkeleri kuruluyordu.

Bütün bunlar olurken petrol üreticisi ülkelerin

petrol fiyatlarını yükseltmeleri ile beraber bütün dünyada ciddi krizler ve çatlaklar oluşmaya başladı.

Para artık daha önemli bir materyaldi ve krizler arka arkaya geliyordu. (Müzik: Pink Floyd - Another Brick In The Wall) Eğitime ihtiyacımız yok diyor ama bizim vardı Türkiye olarak. Fakat komünist-faşist çatışmasından dolayı okula gidemiyorduk.

Okullarımızın çoğu eğitim veremiyordu.

Bir taraftan da-

Bu arada bir şey geldi aklıma.

Adidas'ı olan var mı şu anda ayağında?

Ayağında Adidas olanlar var mı? El kaldırsınlar.

Sizin o ayağınızdakiler benim çocukluğumun en büyük hayaliydi.

Biz o zaman yurt dışından biri bize Adidas getirsin diye

her şeyi vermeye hazırdık.

O kadar yoktu, o kadar yoktu.

Çok şanslısınız, şimdi tabii her şeye ulaşabiliyoruz

ama bu aslında bir lanet, birazdan geleceğiz. O yıllarda, evet biz kuyruklarda,

mesela annem beni kulağımdan tuta tuta kuyruklara götürürdü. Aygaz kuyruklarında, Sana yağ kuyruklarında geçti hayatım. Çocuk olmak böyle aslında acınası bir durum.

Çünkü evde getir götür işlerine siz bakarsınız.

Fakat, o çocukluğun keşke tadını bileydik diyoruz şimdi.

Çünkü bir sabah, sabaha karşı bir sesle uyandık

ve bir daha hiç küçülmemek üzere büyüdük.

"Silahlı Kuvvetler, aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azalmaya, azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak,

kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi

sağlam temeller üzerine oturtmak,

kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için

yönetime el koymak zorunda kalmıştır."

Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Çünkü hakikaten bir anda büyüdük.

Özgürlük denen bir şey o anda anlayacağımız bir şey değildi. Çünkü biz özgürlükten sokağa çıkma yasakları dışındaki anları anlıyorduk.

Gerçekten, zaten bir şeye ulaşamıyorduk

ve kafamızın, hele de YÖK çocukları olarak

hikmeti kendinden menkul eğitim anlayışını daha idrak edememiştik.

Tek bildiğimiz şuydu, sokaklar sakin.

Derken üç yıl sonra bir adam çıktı, geldi hayatımıza. Biz hiçbir şey bilmezken,

bir Adidas için bile çok şeyi feda edebilecekken, dedi ki bize "Vitrinler de serbest, insanlar da.",

dedi ki "Benim memurum işini bilir."

"Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme." diye bir atasözümüz vardır.

Çünkü kimi kısa kesiyorsun dermiş, kimi de uzun kesiyorsun.

Elbette ki her konuda herkesi aynı şekilde memnun etmek mümkün değildir.

Gördüğünüz gibi ehliyet almak kolaylaştı diye seviniyor, kimi de kızıyor.

İş yapmak için kaynak yaratıyoruz.

Dışarıdan kredi alıyoruz.

Borç kime verilir?

Ödeyebilecek olana.

Yoksa kimse kimseye karşılıksız günahını bile vermez."

İşte bu cümle hayatımızın kilit noktasına oturdu.

Kimse kimseye karşılıksız günahını bile vermez.

Karşılık, karşılıksız hiçbir şey yapmamak, her şeyin karşılığını beklemek.

Artık dokumuz değişmeye başlamıştı.

Mayamız pütürlenmeye başlamıştı.

Türk insanı, o neoliberal denen, dünyayı da elinin altına alan,

düzenin içinde evrilmeye, değişmeye, dönüşmeye başlamıştı.

70'lerde mütevazıydık.

Yağ satardık, bal satardık.

İstikrarlıydık, ustamız ölünce biz satardık.

80'lere geldikten sonra orta direk dediği Özal'ın adına, yeni bir oluşum oluştu

ve bizim gibi orta gelir sınıfındaki insanların

üzerine ekonomi bina edilirmiş gibi yapıldı.

Fakat balayı kısa sürdü ve 90'lara gelindiğinde orta direk çöktü.

Artık ya fakir çok fakirdi ya da zengin çok daha zengindi.

Başka bir anlayış içindeydi Türkiye.

Tıpkı dünyayla beraber.

Ama bir taraftan da kan gölüne dönmüştü.

Hem ülkede terör yükselmişti, hem de dışarıda Birinci Irak Savaşı yaşanıyor,

Balkanlar parçalanıyor,

her yerden kan kokusu geliyordu.

Böyle bir dönemdi. Şimdi size bir bilmece soracağım.

60'larda, 70'lerde, eşit gelir dağılımı için,

Afrika'da yaşayan açlar için, üç sokak ötesi için sokağa dökülen dünyalı

ne oldu da 90'lardan sonra

kendinden başka hiçbir şey düşünemez oldu?

Nerde bu insanlar?

Niye sokakta kimse yok?

Bir ekonomik icat

bizim bütün sorgulamalarımızı öldürdü.

Nedir bu icat diye soracağım.

Var mı cevap?

(Seyirci cevap veriyor)

Evet, kredi kartı.

Şu kart.

90'ların ekonomisi, kredi kartı, internet ve cep telefonu üzerine kuruldu.

Bu iki küçük alet bizim bütün beynimizin hücrelerini,

sorgulamalarımızı, insanlığımızı kendi bünyelerine hapsetti.

Kredi kartı, cep telefonu ve internet ile beraber, dünya ve Türk insanı dönüşmeye başladı.

Ardından 2000'ler geldi.

2000'lerde de üçlü sac ayağı vardı.

Türkiye için AVM, inşaat ve finans.

Aslında AVM'lerin, yani beyin hücrelerimizdeki oksijenlerin yavaş yavaş öleceğinin sinyalleri

90'ların sonu 2000'lerin başında verilmeye başlamıştı.

Nerden biliyor musunuz?

O balkonunda oturan, mangal yakan, çekirdek çitleyen,

televizyon izleyen Türk insanı, balkonlarını kapatmaya başladı. Önce evler büyüdü.

2 kişi, 3 kişi iki yüz metrekareye sığamaz oldu.

Banyo sayıları arttı.

Sonra giysi odaları eklendi.

Yetmedi, balkonları camla çevirdik.

Artık oksijenimiz çok azdı.

AVM'ler geldi.

Arabamıza biniyor, kapalı otoparka giriyor, asansörden çıkıyor

ve içerde çocuk oyun alanında, restoranda, sinemada, alışverişte

onların bize sunduğu oksijenle

ne üşüyorduk ne de terliyor.

Böyle bir anlayışla giderek oksijenle temasımız azaldı.

Derken zaten üstüne bir de 2010'lardan sonra Gezi gelip biber gazını yiyince

oksijenle temasımız tümden kesildi.

(Alkış)

Peki, niye buradasınız?

Niye buradayız?

Yeni fikirler duymak için mi?

Yeni vizyonlar tanımak için mi?

Uzayı, Cern'ü, atomu, Gezi'yi, şunu, bunu anlamak için mi? Eğer buradan çıkıp, taksiti bitmemiş arabanıza binip,

kapalı otoparktan alışveriş merkezine gideceksek,

eğer pazartesi günü sevmediğimiz patronumuza,

sırf kredi borcumuzu taksitlendirdik diye

ya da ev kredimizi ödemeyeceğiz diye boyun eğeceksek,

ne anlamı var,

yeni fikirlerin ya da uzaya çıkmanın?

Şu küçücük kart-

(Alkış)

Şu küçücük kartın içinde bütün dünyanın açlığı var.

Şu küçücük kartın içinde, şu anda Somali'de bile bu karttan veriyorlar açlara biliyor musunuz?

Somali'de bile ellerine tutuşturuyorlar,

gidip Birleşmiş Milletler'den yemek alabilsinler diye ve bunu bu kartın sahibi yapıyor.

Biz sırf bunun borçları için kredi çekiyoruz bu memlekette.

Bunun borcunu ödeyebilmek için bankalardan kredi çekiyoruz.

Tasarruf oranımız bu memlekette %14 arkadaşlar.

Geçtim gelişmişini, gelişmekte olan ülkelerin bilegerisindeyiz,

ki biz de gelişmekte olan ülkeyiz.

Neyimize yetmiyor hiçbir şey?

Niye beşinci çanta, onuncu ayakkabı, yirminci pantolon, otuzuncu gömlek?

Hangi giysi odası bizim içimizi doyuracak?

Hangi kapanmış balkonlar bize insanlığımızı yeniden hatırlatacak? Birer birer ölüyoruz.

Şu var ya, şu-

(Alkış)

Hani plaklar vardı ya, alıp da dinlemediğimiz.

Sahibinin sesi, his masters voice deniyordu ya onlara.

Tek bir sahibinin sesi var bugün.

Kilometrelerce öteden, metrelerce öteden, bütün kalabalıkta,

Cumhurbaşkanı konuşurken,

Başbakan konuşurken,

Muhalefet konuşurken,

Tanklar, toplar, tüfekler konuşurken, üstümüzden F-16'lar geçerken.

Her koşulda duyduğumuz tek bir ses var.

(Cep telefonu zil sesleri)

(Alkış)

Oysa, tek bir sesi duymak yeterli.

Bırakın hepsini gerçekten.

Size "Pantolon boyun kısa, daha uzunu bu yıl moda. Biraz daha bol pantolonlar lazım.

Hadi ya bu ev çok küçük birazcık daha büyük eve çıkalım.

Yok yok, arabayı sen yenile."

diyen sesleri değil, tek bir sesi duymamız lazım. Tıpkı 93 yıl önce bugün,

Bu Cumhuriyet'i kuran adamın, o sesi duyarak çıktığı yol gibi.

Tek bir ses bizi birbirimizin içinden geçirecek.

Benim harcadığım şu paraların

aslında bir başka yerdeki ağaçları kestiğini,

bir yerdeki suları bitirdiğini,

bir yerde atık oluşturduğunu anlamamızı tek bir ses sağlayacak.

Bizim birbirimizin içinden geçtiğimizi, bir zincir olduğumuzu,

ben burada gülerken, senin orada ağlamanın mümkün olamayacağını,

sen ağlarken benim gülemeyeceğimi, anlamamızın tek bir yolu olacak. Tek bir ses bizi gerçekten insanlığa yeniden döndürecek.

Yoksa başka yolu yok.

Gerçekten ölüyoruz.

Tek bir ses.

(Kalp atış sesi)

(Alkış)