×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, Sahip Olduğumuz Kadar Değil, Ürettiğimiz Kadar Yaşarız! | Orhan Murat Bahtiyar | TEDxIstanbul

Sahip Olduğumuz Kadar Değil, Ürettiğimiz Kadar Yaşarız! | Orhan Murat Bahtiyar | TEDxIstanbul

Transcriber: Ozge Yilmaz Gözden geçirme: Ahmet Gürsu

Arkadaşlar bu gördüğünüz fotoğrafta

ben 4 ya da 5 yaşlarındayım.

Çok mutlu bir çocukluk geçirdim.

Dedem hâlâ hayattaydı.

Bu fotoğrafta dedemin bana Hac'dan

getirdiği arabayla poz vermişim.

Tabii o zamanlar kurmalı bir arabaya

sahip olmak çok havalı bir şey.

Galiba o yüzden böyle bayramlıklarımı

falan giyip onunla

kameranın karşısına geçmişim.

Tabii daha sonradan öğrendim.

Aslında Da Vinci bu arabayı tasarlarken

sadece bir araba tasarlamak istememiş

Aslında Da Vinci'nin en büyük hayali uçmaktı Fakat helikopter gibi havayı

dikey olarak delip yükselebileceğine

inanmadığı için

önce yeteri kadar hızlanması sonra

havalanması gerektiğini düşündü.

Ve bu hem kurmalı sistemi sayesinde

kendi kendine ilerleyebilen,

hem de kullanıcıdan aldığı komutları

devrilmemek için yumuşatarak uygulayan

bu arabayı tasarladı.

Arkadaşlar Da Vinci yani o büyük dahi

en büyük hayalini gerçekleştiremedi.

Uçamadı.

Fakat bu hayaline giden yolda

tarihin ilk otomatik ve programlanabilir makinesini icat etti,

yani bu arabayı icat etti.

Ben de küçüklüğümden beri hep böyle

büyük bir adam olmanın hayalini kurardım.

İşte bir taraftan sanat ve bilimin

organik bağına da çok inanırdım.

İşte deneyler yapacağım, bir taraftan

resim çizeceğim, her şeyi yapacağım gibi

düşünürdüm.

Öğrencilik hayatımda da bu hayallerim

hep aslında devam etti.

İşte bugün hatta

birkaç arkadaşım da burada

üniversitede Mühendislik Fakültesi'nde okurken arkadaşlarla fotosentezle çalışan

araba yapmaya karar verdik.

İşte dedik ki gittik hocanın yanına

heyecanlı heyecanlı anlatıyoruz

hocam bir fikrimiz var

hidromobili falan bırakalım biz

suyla çalışan

artık su tükeniyor,

biz fotosentezle çalışan araba

yapmamız lazım diye anlatıyoruz.

Hoca dedi ki

çocuklar benim daha iyi bir fikrim var,

osurukla çalışan araba yapın, dedi.

(Gülüşmeler)

Şimdi gülüyorsunuz ama şimdi

işin daha komik bir tarafı var

aklımıza yattı.

(Gülüşmeler)

Şeyi hatırlıyorum

hani dışarı çıkınca böyle,

lan olabilir mi acaba,

umuda ve azme bakar mısınız?

Neyse sonra mezun olduk.

İşte işe girdik,

çok iyi bir firmada işe girdim,

hayalimde akıllı sistemler üzerine çalışacağım. O zamanlar böyle yeni yeni

akıllı sistemler, otomasyon, robotik

falan böyle konuşulmaya başlanıyor.

İnsanlar akıllı evlerden

arabalardan bahsediyorlar.

Ben akıllı şehir yapacağım.

Dünya çapında bir marka olacağız.

İlk gece uyuyamadım.

Sabah iki dirhem bir çekirdek hazırlandım.

İşe gittim.

Dediler ki Orhan müdür bey seni çağırıyor.

5 kat yukarıda zaten

koşa koşa çıktım.

Buyrun dedim.

Orhancığım elektronikçiymişsin, dedi.

Evet müdür bey buyrun, dedim.

Şirkete bir kahve makinası alacağız

ilgileniver, dedi.

(Gülüşmeler)

Şimdi hayal kırıklığına uğramadım desem

yalan olur

ama kuyruğu da dik tutuyorum,

Allah'tan kahveyi çok severim.

Hani bir taraftan da böyle işin

büyüğü küçüğü olmaz diye giriştim.

Mühendisim ya

analiz yapıyorum

hangisi sütü iyi köpürtüyor ona bakıyorum.

Bir taraftan geliyorum

kim hangi çeşit kahve içiyor?

Kaç kişi kahve içiyor?

Onun analizini yapıyorum.

İşi büyüttüm ertesi gün gittim dedim ki

ya müdür bey bizim kahve makinası

almamıza gerek yok.

Çünkü zaten şirkette bir siz

bir de patron kahve içiyor.

Geri kalanlar herkes çaycı.

Arkadaşlar dedim çaydan şikâyetçi.

Hani alacaksak

önce bir çay makinası alalım.

Orhancığım dedi, daha gençsin.

Bir şey kaçırıyorsun.

Bize burada düşünelim diye değil

söylediklerini yapalım diye para veriyorlar.

Ben kendimi çok değersiz hissettim

o anda ve o zamandan beri

bu konuya takığım.

Neden acaba benden bir genç olarak

bir şey üretmem bir fikir üretmem değil de

sadece söyleneni yapmam bekleniyor.

Daha sonra yolum Amerika'ya düştü.

New York Üniversitesi'ne yüksek lisans

için gittim.

Hem bu konuyu karşılaştırmalı olarak

analiz etme fırsatı buldum

hem de master tezimi "Gelişmekte olan

ülkelerde teknoloji yönetimi

ve inovasyon algısı" üzerine yaptım.

Bu kapsamda yaptığımız anket

Türkiye'de bu alanda yapılmış

en geniş kapsamlı çalışmalardan biri.

Ve arkadaşlar aslında şunun sonucunu aradım. Neden bir şey üretemiyoruz?

Neden icat çıkaramıyoruz?

Neden inovasyon yapamıyoruz?

Ve çalışmanın bana söylediği ilk sonuç

şu arkadaşlar;

çuvaldızı kendimize batırmamız lazım.

Bilmiyoruz.

Örneğin, katılımcılara

geleceği değiştirecek teknolojiler hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarını sorduk.

İşte nano teknoloji büyük veri falan gibi.

%20 bu teknolojilerden haberdar

olduğunu iddia ediyor.

Bakın özellikle iddia ediyor diyorum.

Çünkü bu teknolojileri sadece

bir cümle ile açıklayın dediğimizde

bu oranlar %5'e düşüyor.

Yani bilmediğimizi de bilmiyoruz arkadaşlar. Ya bakın biz bu soruları sokakta geçen

Ayşe Teyze'ye Mehmet Amca'ya sormadık.

Bu ankete katılan herkes

ya temel bilimler

veya mühendislik fakültelerinde

okuyan ya da buralardan mezun

olmuş gençler.

Arkadaşlar beş yıl içerisinde

kuantum bilgisayar dünyayı değiştirecek.

Yani bütün yazılım programlama dili değişecek. Ama bizim bu alanda çalışmasını

beklediğimiz gençlerin sadece %4'ü

kuantum bilgisayarın ne demek olduğunu biliyor. Hadi geleceği geçtik,

acaba günümüzde günlük hayatta

kullandığımız teknolojilerin çalışma prensiplerini biliyor muyuz? Maalesef hayır.

Arkadaşlar ya fotokopi makinasının

nasıl çalıştığını bilmeyen bir insan

3D yazıcıyı hayal edebilir mi?

Geleceği bırakın da yani

günümüzü okuyabilecek

ya da anlayabilecek bilgi ve tecrübeye

beceriye sahip olmadan nasıl hayal kuracağız? Nasıl kırk yıl sonrasını tahayyül edeceğiz. Özellikle kendimi de katarak söylüyorum.

Yani birinci çoğulda konuşuyorum.

Çünkü ben de mezun olduğumda

hani o kablosuz internette kullanılan

o manyetik dalgalar var ya onların

matematiksel formülünü yazabiliyordum.

Yani onları kâğıda dökebiliyordum.

Nasıl gidiyorlar?

Nerede çarpınca nasıl dönüyorlar?

Ama hesap makinasının nasıl çalıştığını bilmiyordum, çünkü bize bu ezberci sistem

aldığımız bilgiyi günlük hayatta

hangi problemimizi çözer,

hiç o öğretilmedi.

Ya felsefe bilmiyoruz biz.

Ne işe yarar günlük hayatta

bunu düşünme fırsatı verilmedi

ve bu ezberci sistem

aynı zamanda arkadaşlar

disiplinler arası düşünme kabiliyetimizi

elimizden aldı.

Ve tarihe baktığımda

ben şunu görüyorum.

Bütün büyük icatların arkasında

disiplinler arası düşünme kabiliyeti yatıyor. James Watt,

birinci sanayi devrimini başlatan,

buharlı motoru icat eden

ya da geliştiren James Watt.

Adam boşu boşuna buharlı motoru icat etmedi arkadaşlar. Çok iyi matematik biliyordu.

Çark sistemine çok hakimdi

ve müzisyendi.

Üflemeli çalgı tasarlayıp üretiyordu.

Yani muhtemelen havanın nasıl

hareket ettiğini o dönem yaşayan

herkesten daha iyi biliyordu.

Ya da akım fikrini ortaya atan Galvani,

adam hem çok iyi bir fizikçi,

hem çok iyi bir biyologdu.

Eğer bu iki disiplini bir araya getiremeseydi, kurbağanın bacağına batırdığı neşterin

neden kasılmaya yol açtığı sorusunu sormayacaktı. Ve akım fikrini ortaya atamayacaktı.

Zaten bugün bana soruyorlar

bir toplantıya gidiyorum, uzmanlık alanın ne?

Valla bende uzmanlık yok diyorum.

Çünkü teknik olarak bugün

bilgi o kadar hızlı çoğalıyor ki

herhangi bir konuda uzman olma şansınız yok. Boşuna şunun uzmanıyım,

bunun uzmanıyım demeye gerek yok.

Örneğin tıp doktorusunuz.

Sadece kendi literatürünüzdeki

gelişmeleri takip edebilmeniz için

yılda 125 bin sayfa okumanız gerekiyor.

Günde 342 sayfa eder.

Yani işinizi gücünüzü bıraksanız

sadece okusanız dahi

bir makine kadar uzman olamıyorsunuz.

Arkadaşlar bakın insanoğlu artık

birbiriyle yarışmıyor.

Artık makinelerle yarışıyoruz.

Ve ancak ne yaparsak yapalım

bir makine kadar uzman olamıyoruz.

Değer üretmek istiyorsak eğer,

işin içine sanat, tasarım,

yaratıcılık katmak zorundayız.

Ancak bu şekilde katma değer üretebiliriz.

Marka yaratabiliriz.

Ve ben maalesef böyle bir ortamda

lisede, üniversiteye hazırlandığım dönemde

dershaneye gidiyoruz,

dershanede sanat kulübü kurduğum için

dershaneden atıldım.

Müdür babamı çağırmış

yazık demiş ki "hem arkadaşlarına

kötü örnek oluyor,

hem de bundan bir şey olmaz.

Ya topçu olur ya popçu olur.

Alın bunu eve götürün."

Babacığım yazık beni yalvar yakar

dershaneye tekrar yazdırdı.

Ve aynı zamanda dershanede

roman okumak yasaktı.

Ya böyle bir şey olabilir mi?

Halbuki ben bugün Çehov okuyan

bir doktorun benim acılarımı

daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum.

Ya da Suç ve Ceza okumuş bir hakimin

ben vicdanına daha çok güveniyorum.

Kafka'nın Gregor Samsa'nı

o işyerinde değersiz hissettirildiği için

bir böcek olarak uyanan

Gregor Samsa'yı tanıyan bir yöneticinin

kendini çalışanlara kötü

hissettirebileceğini düşünmüyorum.

Fakat arkadaşlar geldiğimiz nokta şu;

Türkiye'de %86'nın hiç hobisi olmamış.

%85 boş vakitlerinde sadece televizyon izliyor. Ya bu kadar acı bir şey olabilir mi?

Bizim matematik bilen sporculara,

resim yapan mühendislere,

saz çalan öğrencilere,

kendini ifade edebilen gençlere

ihtiyacımız var.

Ama biz bir taraftan hem gençler

burada da dinliyorum,

gençler kendini ifade etsin,

yenilik yapsın diyoruz.

Bir taraftan da onları

hizaya sokmaya çalışıyoruz.

Yani azıcık böyle bir farklı

bir şey yapmaya çalışan

yeni bir şey denemek isteyeni

hemen vurdumduymazlıkla

işte şımarıklıkla ya da ne bileyim

yozlaşmışlıkla suçluyoruz.

Yozlaşmışlık dedim,

hemen bir parantez açmak istiyorum.

Aristoteles MÖ 350'li yıllarda

gençlerin yozlaşmışlığından dert yanıyordu arkadaşlar. Yani yozlaşmak diye bir şey yok.

Değişim var.

Ve bu değişime ayak uydurmak zorundayız.

Başka şansımız yok.

Ben 30 yaşıma geldim.

Artık gençliğimin son demlerini yaşıyorum,

uzatmaları oynuyorum.

Bu platform da dâhil

birçok yerde gençlere ilham veren

konuşmalar dinliyoruz.

İşte her şeyi yapabilirsiniz.

Başarısızlık diye bir şey mümkün değildir.

İnanın.

Engelleri yıkın.

Hepsine katılıyorum.

Hepsi çok güzel konuşmalardı.

Fakat arkadaşlar bir taraftan gençlere

sürekli ne yapacağını söylüyoruz da

acaba bu sistemi kuranların,

yöneticilerin,

ikitidar ve güç sahiplerinin

bu işte hiç payı yok mu?

Bu insanların hiçbir sorumluluğu yok mu?

(Alkış)

Yani bir dönüşüm olacaksa

Türkiye değişecekse ve bu değişime

hızlı ayak uydurmak zorundaysak eğer

önce onlar sorumluluklarını bilmek zorunda. Yoksa şimdi ben burada çıkıp bir işçiye

patronuna kafa tut, itiraz et diyebilirim,

çok kolay.

Arkadaşlar öğrenciyken hocaya gidip

sınav kâğıdımızı görmek istediğimiz

zaman derste kalmakla

tehdit edildik biz.

Yani böyle bir ortamda

itiraz edebilir miyiz?

Bakın arkadaşlar

gençlere sorduk.

Özellikle Türkiye'de çalışsan 35 yaş altı

hem öğrenim gören, hem çalışan gençlere

dedik ki kurumunuz,

öğrenim gördüğünüz kurumunuz

ya da çalıştığınız şirket

fikirlerinize değer veriyor mu?

%70 hayır diyor.

Kendisini değersiz hisseden bir insan

yaptığı işe, o kuruma, şirkete değer katabilir mi? Ve sonuç olarak bugün

aklına yeni bir fikir geldiğinde

bunu yöneticiyle paylaşanların oranı %18.

Bu fikri risk alıp deneyen %8.

Ya arkadaşlar yani biz o katma değeri

yüksek ekonomi var ya

hayal gücüne dayalı

ona elimizdeki ham maddenin,

hayal gücünün %8'ini kullanarak

katılmaya çalışıyoruz.

Aranızda yönetici olan var mi?

Böyle müdür, başkan, amir, duydum.

Şunu söylemeye çalışıyorum.

Sayın amirim,

sayın müdürüm,

sayın başkanım,

değişmek zorundasınız.

Çünkü bakın bu gençleri durduran

en önemli etken sizlerin bakış açısı.

Küsmek yok.

Onları ikna etmek zorundasınız.

Ayrıca bunu onlara insaf edin

onları dinleyin diye söylemiyorum.

Yani siz hâlâ yeni dijital dünyadan

daha fazla kâr etmeyi,

daha güçlü olmayı falan bekliyorsunuz

ama gençler diyor ki

ben bunu ancak ve ancak

daha fazla bilgi

ve daha fazla özgürlükle yapabilirim.

Yani eğer gelecekte Türkiye'yi

ilk 10 ekonomi içerisine sokmak istiyorsak, yani biraz patron diliyle konuşayım.

Daha zengin olmak istiyorsanız yani,

daha fazla kâr etmek istiyorsanız eğer

bu gençleri anlamak zorundasınız.

Elinizdeki gücü

maddi manevi gücü

hiyerarşiyi korumak için

ya da onları baskı altında tutmak için sadece istediklerinizi yaptırmak için değil,

onlara özgür bir ortam sunmak için

kullanmak zorundasınız.

Bakın arkadaşlar bugün teknik alanda

Türkiye'de çalışanların sadece

%26'si internete engelsiz erişebiliyor ofislerinde. Benim bu konuşmamı

arkadaşlarımdan 4 arkadaşımdan sadece

1 tanesi işyerinde dinleyebilecek.

Yahu dünyanın ikinci büyük arama motoruna

Youtube'a giremeyen bir mühendisten

siz nasıl dünyayı tanımasını beklersiniz.

Yani nasıl bu adamın yenilik üretmesini beklersiniz. Önce bunu değiştirmek zorundasınız.

Ve gençlere kendilerini değerli

hissettirmek zorundasınız.

Ha biz ne yapacağız?

Oturup ağlayacak hâlimiz yok

ki benim ağladığım da çok oldu.

Böyle durumlarda

hiç bir işe de yaramadığını gördüm.

Arkadaşlar inadına özgürlük talep etmekten

inadına öğrenmekten

ve inadına üretmekten başka çaremiz yok.

Bu isimleri tanıyan var mı aranızda?

Lorenzo, Medici Bandelli, 10. Leo.

Bir kişi bile çıkmadı herhâlde.

Bir kişi var tamam.

Arkadaşlar bu isimler sırasıyla

Leonardo Da Vinci'yi yaşam tarzı

topluma aykırı olduğu gerekçesiyle

ülkeden sınır dışı etmek isteyen hükümdarının, onu eli yavaş olduğu bahanesiyle

işten çıkarmak isteyen patronunun

ve kadavralar üzerinde çalışmalar yapmasını yasaklayan dönemin papasının isimleri.

Hepsi yaşadığı dönemlerde

Leonardo'dan katbekat daha güçlüydü.

Bir cümlesiyle onun kellesini alabilirlerdi ama hiçbirini tanımıyoruz.

Çünkü arkadaşlar

bize bunu da yanlış öğrettiler.

Sahip olduğumuz, güçlü olduğumuz,

tükettiğimiz kadar değil,

ancak ürettiğimiz kadar yaşarız.

Beni dinlediğiniz için

çok teşekkür ederim.

(Alkış)


Sahip Olduğumuz Kadar Değil, Ürettiğimiz Kadar Yaşarız! | Orhan Murat Bahtiyar | TEDxIstanbul

Transcriber: Ozge Yilmaz Gözden geçirme: Ahmet Gürsu

Arkadaşlar bu gördüğünüz fotoğrafta

ben 4 ya da 5 yaşlarındayım.

Çok mutlu bir çocukluk geçirdim.

Dedem hâlâ hayattaydı.

Bu fotoğrafta dedemin bana Hac'dan

getirdiği arabayla poz vermişim.

Tabii o zamanlar kurmalı bir arabaya

sahip olmak çok havalı bir şey.

Galiba o yüzden böyle bayramlıklarımı

falan giyip onunla

kameranın karşısına geçmişim.

Tabii daha sonradan öğrendim.

Aslında Da Vinci bu arabayı tasarlarken

sadece bir araba tasarlamak istememiş

Aslında Da Vinci'nin en büyük hayali uçmaktı Fakat helikopter gibi havayı

dikey olarak delip yükselebileceğine

inanmadığı için

önce yeteri kadar hızlanması sonra

havalanması gerektiğini düşündü.

Ve bu hem kurmalı sistemi sayesinde

kendi kendine ilerleyebilen,

hem de kullanıcıdan aldığı komutları

devrilmemek için yumuşatarak uygulayan

bu arabayı tasarladı.

Arkadaşlar Da Vinci yani o büyük dahi

en büyük hayalini gerçekleştiremedi.

Uçamadı.

Fakat bu hayaline giden yolda

tarihin ilk otomatik ve programlanabilir makinesini icat etti,

yani bu arabayı icat etti.

Ben de küçüklüğümden beri hep böyle

büyük bir adam olmanın hayalini kurardım.

İşte bir taraftan sanat ve bilimin

organik bağına da çok inanırdım.

İşte deneyler yapacağım, bir taraftan

resim çizeceğim, her şeyi yapacağım gibi

düşünürdüm.

Öğrencilik hayatımda da bu hayallerim

hep aslında devam etti.

İşte bugün hatta

birkaç arkadaşım da burada

üniversitede Mühendislik Fakültesi'nde okurken arkadaşlarla fotosentezle çalışan

araba yapmaya karar verdik.

İşte dedik ki gittik hocanın yanına

heyecanlı heyecanlı anlatıyoruz

hocam bir fikrimiz var

hidromobili falan bırakalım biz

suyla çalışan

artık su tükeniyor,

biz fotosentezle çalışan araba

yapmamız lazım diye anlatıyoruz.

Hoca dedi ki

çocuklar benim daha iyi bir fikrim var,

osurukla çalışan araba yapın, dedi.

(Gülüşmeler)

Şimdi gülüyorsunuz ama şimdi

işin daha komik bir tarafı var

aklımıza yattı.

(Gülüşmeler)

Şeyi hatırlıyorum

hani dışarı çıkınca böyle,

lan olabilir mi acaba,

umuda ve azme bakar mısınız?

Neyse sonra mezun olduk.

İşte işe girdik,

çok iyi bir firmada işe girdim,

hayalimde akıllı sistemler üzerine çalışacağım. O zamanlar böyle yeni yeni

akıllı sistemler, otomasyon, robotik

falan böyle konuşulmaya başlanıyor.

İnsanlar akıllı evlerden

arabalardan bahsediyorlar.

Ben akıllı şehir yapacağım.

Dünya çapında bir marka olacağız.

İlk gece uyuyamadım.

Sabah iki dirhem bir çekirdek hazırlandım.

İşe gittim.

Dediler ki Orhan müdür bey seni çağırıyor.

5 kat yukarıda zaten

koşa koşa çıktım.

Buyrun dedim.

Orhancığım elektronikçiymişsin, dedi.

Evet müdür bey buyrun, dedim.

Şirkete bir kahve makinası alacağız

ilgileniver, dedi.

(Gülüşmeler)

Şimdi hayal kırıklığına uğramadım desem

yalan olur

ama kuyruğu da dik tutuyorum,

Allah'tan kahveyi çok severim.

Hani bir taraftan da böyle işin

büyüğü küçüğü olmaz diye giriştim.

Mühendisim ya

analiz yapıyorum

hangisi sütü iyi köpürtüyor ona bakıyorum.

Bir taraftan geliyorum

kim hangi çeşit kahve içiyor?

Kaç kişi kahve içiyor?

Onun analizini yapıyorum.

İşi büyüttüm ertesi gün gittim dedim ki

ya müdür bey bizim kahve makinası

almamıza gerek yok.

Çünkü zaten şirkette bir siz

bir de patron kahve içiyor.

Geri kalanlar herkes çaycı.

Arkadaşlar dedim çaydan şikâyetçi.

Hani alacaksak

önce bir çay makinası alalım.

Orhancığım dedi, daha gençsin.

Bir şey kaçırıyorsun.

Bize burada düşünelim diye değil

söylediklerini yapalım diye para veriyorlar.

Ben kendimi çok değersiz hissettim

o anda ve o zamandan beri

bu konuya takığım.

Neden acaba benden bir genç olarak

bir şey üretmem bir fikir üretmem değil de

sadece söyleneni yapmam bekleniyor.

Daha sonra yolum Amerika'ya düştü.

New York Üniversitesi'ne yüksek lisans

için gittim.

Hem bu konuyu karşılaştırmalı olarak

analiz etme fırsatı buldum

hem de master tezimi "Gelişmekte olan

ülkelerde teknoloji yönetimi

ve inovasyon algısı" üzerine yaptım.

Bu kapsamda yaptığımız anket

Türkiye'de bu alanda yapılmış

en geniş kapsamlı çalışmalardan biri.

Ve arkadaşlar aslında şunun sonucunu aradım. Neden bir şey üretemiyoruz?

Neden icat çıkaramıyoruz?

Neden inovasyon yapamıyoruz?

Ve çalışmanın bana söylediği ilk sonuç

şu arkadaşlar;

çuvaldızı kendimize batırmamız lazım.

Bilmiyoruz.

Örneğin, katılımcılara

geleceği değiştirecek teknolojiler hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarını sorduk.

İşte nano teknoloji büyük veri falan gibi.

%20 bu teknolojilerden haberdar

olduğunu iddia ediyor.

Bakın özellikle iddia ediyor diyorum.

Çünkü bu teknolojileri sadece

bir cümle ile açıklayın dediğimizde

bu oranlar %5'e düşüyor.

Yani bilmediğimizi de bilmiyoruz arkadaşlar. Ya bakın biz bu soruları sokakta geçen

Ayşe Teyze'ye Mehmet Amca'ya sormadık.

Bu ankete katılan herkes

ya temel bilimler

veya mühendislik fakültelerinde

okuyan ya da buralardan mezun

olmuş gençler.

Arkadaşlar beş yıl içerisinde

kuantum bilgisayar dünyayı değiştirecek.

Yani bütün yazılım programlama dili değişecek. Ama bizim bu alanda çalışmasını

beklediğimiz gençlerin sadece %4'ü

kuantum bilgisayarın ne demek olduğunu biliyor. Hadi geleceği geçtik,

acaba günümüzde günlük hayatta

kullandığımız teknolojilerin çalışma prensiplerini biliyor muyuz? Maalesef hayır.

Arkadaşlar ya fotokopi makinasının

nasıl çalıştığını bilmeyen bir insan

3D yazıcıyı hayal edebilir mi?

Geleceği bırakın da yani

günümüzü okuyabilecek

ya da anlayabilecek bilgi ve tecrübeye

beceriye sahip olmadan nasıl hayal kuracağız? Nasıl kırk yıl sonrasını tahayyül edeceğiz. Özellikle kendimi de katarak söylüyorum.

Yani birinci çoğulda konuşuyorum.

Çünkü ben de mezun olduğumda

hani o kablosuz internette kullanılan

o manyetik dalgalar var ya onların

matematiksel formülünü yazabiliyordum.

Yani onları kâğıda dökebiliyordum.

Nasıl gidiyorlar?

Nerede çarpınca nasıl dönüyorlar?

Ama hesap makinasının nasıl çalıştığını bilmiyordum, çünkü bize bu ezberci sistem

aldığımız bilgiyi günlük hayatta

hangi problemimizi çözer,

hiç o öğretilmedi.

Ya felsefe bilmiyoruz biz.

Ne işe yarar günlük hayatta

bunu düşünme fırsatı verilmedi

ve bu ezberci sistem

aynı zamanda arkadaşlar

disiplinler arası düşünme kabiliyetimizi

elimizden aldı.

Ve tarihe baktığımda

ben şunu görüyorum.

Bütün büyük icatların arkasında

disiplinler arası düşünme kabiliyeti yatıyor. James Watt,

birinci sanayi devrimini başlatan,

buharlı motoru icat eden

ya da geliştiren James Watt.

Adam boşu boşuna buharlı motoru icat etmedi arkadaşlar. Çok iyi matematik biliyordu.

Çark sistemine çok hakimdi

ve müzisyendi.

Üflemeli çalgı tasarlayıp üretiyordu.

Yani muhtemelen havanın nasıl

hareket ettiğini o dönem yaşayan

herkesten daha iyi biliyordu.

Ya da akım fikrini ortaya atan Galvani,

adam hem çok iyi bir fizikçi,

hem çok iyi bir biyologdu.

Eğer bu iki disiplini bir araya getiremeseydi, kurbağanın bacağına batırdığı neşterin

neden kasılmaya yol açtığı sorusunu sormayacaktı. Ve akım fikrini ortaya atamayacaktı.

Zaten bugün bana soruyorlar

bir toplantıya gidiyorum, uzmanlık alanın ne?

Valla bende uzmanlık yok diyorum.

Çünkü teknik olarak bugün

bilgi o kadar hızlı çoğalıyor ki

herhangi bir konuda uzman olma şansınız yok. Boşuna şunun uzmanıyım,

bunun uzmanıyım demeye gerek yok.

Örneğin tıp doktorusunuz.

Sadece kendi literatürünüzdeki

gelişmeleri takip edebilmeniz için

yılda 125 bin sayfa okumanız gerekiyor.

Günde 342 sayfa eder.

Yani işinizi gücünüzü bıraksanız

sadece okusanız dahi

bir makine kadar uzman olamıyorsunuz.

Arkadaşlar bakın insanoğlu artık

birbiriyle yarışmıyor.

Artık makinelerle yarışıyoruz.

Ve ancak ne yaparsak yapalım

bir makine kadar uzman olamıyoruz.

Değer üretmek istiyorsak eğer,

işin içine sanat, tasarım,

yaratıcılık katmak zorundayız.

Ancak bu şekilde katma değer üretebiliriz.

Marka yaratabiliriz.

Ve ben maalesef böyle bir ortamda

lisede, üniversiteye hazırlandığım dönemde

dershaneye gidiyoruz,

dershanede sanat kulübü kurduğum için

dershaneden atıldım.

Müdür babamı çağırmış

yazık demiş ki "hem arkadaşlarına

kötü örnek oluyor,

hem de bundan bir şey olmaz.

Ya topçu olur ya popçu olur.

Alın bunu eve götürün."

Babacığım yazık beni yalvar yakar

dershaneye tekrar yazdırdı.

Ve aynı zamanda dershanede

roman okumak yasaktı.

Ya böyle bir şey olabilir mi?

Halbuki ben bugün Çehov okuyan

bir doktorun benim acılarımı

daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum.

Ya da Suç ve Ceza okumuş bir hakimin

ben vicdanına daha çok güveniyorum.

Kafka'nın Gregor Samsa'nı

o işyerinde değersiz hissettirildiği için

bir böcek olarak uyanan

Gregor Samsa'yı tanıyan bir yöneticinin

kendini çalışanlara kötü

hissettirebileceğini düşünmüyorum.

Fakat arkadaşlar geldiğimiz nokta şu;

Türkiye'de %86'nın hiç hobisi olmamış.

%85 boş vakitlerinde sadece televizyon izliyor. Ya bu kadar acı bir şey olabilir mi?

Bizim matematik bilen sporculara,

resim yapan mühendislere,

saz çalan öğrencilere,

kendini ifade edebilen gençlere

ihtiyacımız var.

Ama biz bir taraftan hem gençler

burada da dinliyorum,

gençler kendini ifade etsin,

yenilik yapsın diyoruz.

Bir taraftan da onları

hizaya sokmaya çalışıyoruz.

Yani azıcık böyle bir farklı

bir şey yapmaya çalışan

yeni bir şey denemek isteyeni

hemen vurdumduymazlıkla

işte şımarıklıkla ya da ne bileyim

yozlaşmışlıkla suçluyoruz.

Yozlaşmışlık dedim,

hemen bir parantez açmak istiyorum.

Aristoteles MÖ 350'li yıllarda

gençlerin yozlaşmışlığından dert yanıyordu arkadaşlar. Yani yozlaşmak diye bir şey yok.

Değişim var.

Ve bu değişime ayak uydurmak zorundayız.

Başka şansımız yok.

Ben 30 yaşıma geldim.

Artık gençliğimin son demlerini yaşıyorum,

uzatmaları oynuyorum.

Bu platform da dâhil

birçok yerde gençlere ilham veren

konuşmalar dinliyoruz.

İşte her şeyi yapabilirsiniz.

Başarısızlık diye bir şey mümkün değildir.

İnanın.

Engelleri yıkın.

Hepsine katılıyorum.

Hepsi çok güzel konuşmalardı.

Fakat arkadaşlar bir taraftan gençlere

sürekli ne yapacağını söylüyoruz da

acaba bu sistemi kuranların,

yöneticilerin,

ikitidar ve güç sahiplerinin

bu işte hiç payı yok mu?

Bu insanların hiçbir sorumluluğu yok mu?

(Alkış)

Yani bir dönüşüm olacaksa

Türkiye değişecekse ve bu değişime

hızlı ayak uydurmak zorundaysak eğer

önce onlar sorumluluklarını bilmek zorunda. Yoksa şimdi ben burada çıkıp bir işçiye

patronuna kafa tut, itiraz et diyebilirim,

çok kolay.

Arkadaşlar öğrenciyken hocaya gidip

sınav kâğıdımızı görmek istediğimiz

zaman derste kalmakla

tehdit edildik biz.

Yani böyle bir ortamda

itiraz edebilir miyiz?

Bakın arkadaşlar

gençlere sorduk.

Özellikle Türkiye'de çalışsan 35 yaş altı

hem öğrenim gören, hem çalışan gençlere

dedik ki kurumunuz,

öğrenim gördüğünüz kurumunuz

ya da çalıştığınız şirket

fikirlerinize değer veriyor mu?

%70 hayır diyor.

Kendisini değersiz hisseden bir insan

yaptığı işe, o kuruma, şirkete değer katabilir mi? Ve sonuç olarak bugün

aklına yeni bir fikir geldiğinde

bunu yöneticiyle paylaşanların oranı %18.

Bu fikri risk alıp deneyen %8.

Ya arkadaşlar yani biz o katma değeri

yüksek ekonomi var ya

hayal gücüne dayalı

ona elimizdeki ham maddenin,

hayal gücünün %8'ini kullanarak

katılmaya çalışıyoruz.

Aranızda yönetici olan var mi?

Böyle müdür, başkan, amir, duydum.

Şunu söylemeye çalışıyorum.

Sayın amirim,

sayın müdürüm,

sayın başkanım,

değişmek zorundasınız.

Çünkü bakın bu gençleri durduran

en önemli etken sizlerin bakış açısı.

Küsmek yok.

Onları ikna etmek zorundasınız.

Ayrıca bunu onlara insaf edin

onları dinleyin diye söylemiyorum.

Yani siz hâlâ yeni dijital dünyadan

daha fazla kâr etmeyi,

daha güçlü olmayı falan bekliyorsunuz

ama gençler diyor ki

ben bunu ancak ve ancak

daha fazla bilgi

ve daha fazla özgürlükle yapabilirim.

Yani eğer gelecekte Türkiye'yi

ilk 10 ekonomi içerisine sokmak istiyorsak, yani biraz patron diliyle konuşayım.

Daha zengin olmak istiyorsanız yani,

daha fazla kâr etmek istiyorsanız eğer

bu gençleri anlamak zorundasınız.

Elinizdeki gücü

maddi manevi gücü

hiyerarşiyi korumak için

ya da onları baskı altında tutmak için sadece istediklerinizi yaptırmak için değil,

onlara özgür bir ortam sunmak için

kullanmak zorundasınız.

Bakın arkadaşlar bugün teknik alanda

Türkiye'de çalışanların sadece

%26'si internete engelsiz erişebiliyor ofislerinde. Benim bu konuşmamı

arkadaşlarımdan 4 arkadaşımdan sadece

1 tanesi işyerinde dinleyebilecek.

Yahu dünyanın ikinci büyük arama motoruna

Youtube'a giremeyen bir mühendisten

siz nasıl dünyayı tanımasını beklersiniz.

Yani nasıl bu adamın yenilik üretmesini beklersiniz. Önce bunu değiştirmek zorundasınız.

Ve gençlere kendilerini değerli

hissettirmek zorundasınız.

Ha biz ne yapacağız?

Oturup ağlayacak hâlimiz yok

ki benim ağladığım da çok oldu.

Böyle durumlarda

hiç bir işe de yaramadığını gördüm.

Arkadaşlar inadına özgürlük talep etmekten

inadına öğrenmekten

ve inadına üretmekten başka çaremiz yok.

Bu isimleri tanıyan var mı aranızda?

Lorenzo, Medici Bandelli, 10. Leo.

Bir kişi bile çıkmadı herhâlde.

Bir kişi var tamam.

Arkadaşlar bu isimler sırasıyla

Leonardo Da Vinci'yi yaşam tarzı

topluma aykırı olduğu gerekçesiyle

ülkeden sınır dışı etmek isteyen hükümdarının, onu eli yavaş olduğu bahanesiyle

işten çıkarmak isteyen patronunun

ve kadavralar üzerinde çalışmalar yapmasını yasaklayan dönemin papasının isimleri.

Hepsi yaşadığı dönemlerde

Leonardo'dan katbekat daha güçlüydü.

Bir cümlesiyle onun kellesini alabilirlerdi ama hiçbirini tanımıyoruz.

Çünkü arkadaşlar

bize bunu da yanlış öğrettiler.

Sahip olduğumuz, güçlü olduğumuz,

tükettiğimiz kadar değil,

ancak ürettiğimiz kadar yaşarız.

Beni dinlediğiniz için

çok teşekkür ederim.

(Alkış)