×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, Mars: Hayal Gücünden Gerçekliğe | Ozan Kara | TEDxKoçUniversity

Mars: Hayal Gücünden Gerçekliğe | Ozan Kara | TEDxKoçUniversity

Çeviri: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz

Herkese günaydın.

Öncelikle size iki tane soru sormak istiyorum:

Mars'a giderken yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?

Ya da Mars's ayak basan kişi ilk siz olsaydınız,

kuracağınız ilk cümle ne olurdu?

Aranızda beni tanıyanlar,

uzay keşfine ne kadar da tutkun olduğumu bilirler;

ama bu tutku sadece soyut değil,

aynı zamanda somut katkılar yapmak benim hayat girdabımı oluşturuyor.

Üniversite hayatı vizyonumuzu, karakterimizi, öz güvenimizi

ve cesaretimizi belirlediğimiz bir zaman dilimidir.

Uzay mühendisliğini ilk tercih ettiğimde,

benim için anlamı sadece sosyal bir konum ya da iyi bir maaş olmadı.

Çünkü geleceğin bilinmezlik girdabına gözüm kapalı atlarken,

bedelinin öncelikle özveri ve çalışmak olduğunu biliyordum.

O yüzden üniversitede kendime

uzay çalışmalarında geleceğe yön verecek hedefler koydum ve bazılarına ulaştım.

Bu süreçte sizinle paylaşabileceğim birçok anı var.

Ama ilk olarak, küresel vizyonun öneminden bahsetmek istiyorum.

Uluslararası Uzay Federasyonu tarafından,

Genç Profesyoneller Delegesi olarak Türkiye'den seçilen kişi olmuştum.

2002'den beri NASA başkanı, Boeing, Airbus gibi şirketlerin CEO'ları

ya da Buzz Aldrin, Chris Hadfield gibi ünlü astronotlarla tanıştık

ve toplantılar yaptık.

Bu süreçlerde beni en çok etkileyen ise samimiyet ve doğallık oldu.

NASA başkanı Charlie Bolden,

dersiniz ki böyle korumalarla gezer falan, hiç de öyle değil!

Kanada'daki balayı hikâyesini anlattı

ve daha sıcak bir ülkeye gitmediği için duyduğu pişmanlığı dile getirmişti.

Yine Lockheed Martin,

Amerika'nın önde gelen savunma sanayii şirketlerinden birisinin CEO'su;

Marillyn Hewson,

Forbes dergisi tarafından dünyanın en güçlü 50 kadını içerisinde gösteriliyor,

ama benimle o kadar samimi sohbet etti ki, çok etkilenmiştim.

Yaşınıza ve mevkinize bakmadan,

insanlar sizin sadece gözünüzün içine bakarak sohbet ediyor

ve sizi dinliyorlar ve değer veriyorlar.

Türkiye ESA'ya, Avrupa Uzay Ajansı'na üye değildir.

Yine ESA için düzenlenen bir toplantıda, tek Türk bendim.

Diğer ülkelerden katılımcı arkadaşlar ile hazırladığımız rapor,

bakanlık seviyesinde bir toplatıda sunuldu

ve bu da uluslararası iş birliğinin önemini gösteriyor.

Açıkçası uzay sektöründe,

dünyada olup biteni ilk elden öğrenmek çok faydalı oldu benim için

ve Türkiye için de bir katkı olduğunu düşünüyorum,

ama bu süreçlerde düşündürücü birkaç anım da mevcut.

[-Bu gezegende 1 saat Dünya'da 7 yıla eşit. +Süper! Doktoramı bu gezegende bitireceğim.]

Geçen sene Los Angeles'ta bir konferansta, sunum yaptım

ve sonrasında, bu esprili fotoğrafı göstermiştim.

Çıkışında Türkiye'de çalışan bir mühendis yanıma geldi.

"Bir dakika, bir şey söyleyebilir miyim? Her şey çok iyi de" dedi,

"şu fotoğrafta neden astronotlar Amerikan bayrağı taşıyor?" dedi.

Şimdi, biraz donup kaldım, çünkü bu bir espri ve film karesi

ve ben de 30 dakikalık beni terleten teknik bir sunum yapmışım

Sonra pek bir şey diyemedim, biraz da hata verdim böyle.

Sonra yanımdan ayrıldı, o da bir şey diyemedi.

Benzer bir konu Kanada'da meydana geldi.

Yine böyle aktif sunumlar sonrası,

heyecanımı Türkiye'den üst düzey bir kurumdan katılımcıyla paylaşıyorum.

Beni böyle dinlerken işte onay veriyor,

"Evet, tamam" deyip kafasını sallıyordu ama,

konuşmam bitti, yorum beklerken hâlâ bu transa geçmiş devam ediyor.

Ben böyle yine şaşırdım.

Tabii böyle farkındalığı düşük insanlar da katılabiliyor etkinliklere.

NASA'dan birkaç üst düzey yöneticiyle artık arkadaş gibiyim

ve bana Türkiye'den gelen heyetlerin "Bize astronot verin, yoksa anlaşmayız"

şeklinde böyle yaklaşımlarını bile paylaştılar.

Böylece benim anılarım resmileşmiş oldu.

Bu hikâyelerden sonra, Türkiye'nin uluslararası anlamda

ne kadar zorlu bir girdap içinde olduğunu görebiliyorsunuz.

Ben de bunu değiştirmek için çok çaba sarf ediyorum

ve hayat girdabım olan uzay ve Mars keşfimi de

sizinle paylaşmak istiyorum.

Biz sadece dış uzayı değil, içimizi de keşfediyoruz.

Dünya'yı daha iyi anlamak, doğal afetlere çözüm üretebilmek için.

Olaylara yukarıdan bakmanın her zaman daha objektif olduğunu söyleriz.

İşte bu da,

Uluslararası Uzay İstasyonu tarafından çekilmiş en güncel İstanbul fotoğrafı

ve bize "Hey, bak! Aşağıda bir şeyler oluyor, bir şeyler yapmanız lazım!" diyor.

Betonlaşmanın nasıl yayıldığını görebilirsiniz.

Bu gözlemlerin hepsi, şu an 400 kilometre yukarımızdaki

bir futbol sahası büyüklüğündeki Uluslararası Uzay İstasyonundan yapılıyor

ve fotoğraflar da özel olarak Cupola kapsülünden çekiliyor.

Aynı zamanda astronotların selfie çekip

ya da gitar çaldığı bir kapsüldür.

Bu çok beğendiğim bir gif.

Astronotların günlük hayatı bize çok benziyor;

9-5 çalışıyorlar,

mikro yerçekim etkilerini anlamak için deneyler yapıyorlar,

aynı zamanda uzay istasyonu Dünya'nın çevresini 90 dakikada tamamlıyor.

Yani biz bir gün doğumu, bir gün batımı yaşarken

onlar sekiz kere gün doğumu ve sekiz kere gün batımı görüyorlar.

Şu an yer çekimi etkisiyle sıvı akışı normal,

ancak uzayda sıvı akışı, yukarı başımıza doğrudur

ve sinüzlerimize, gözlerimize bu sıvı baskı yapar.

O yüzden, astronotlar görme problemi yaşarlar.

Aynı zamanda omurgamıza binen yükler de azalacağı için,

astronotlar 4-5 cm uzuyorlar uzay istasyonunda.

Bunun yanında, kemikler ve kasların

Dünya'ya oranla güçlü olmasına gerek yoktur.

O yüzden, kemiklerdeki kalsiyum kana karışır, kan hacmi yükselir

ve astronotlar bir ayda, kemik yoğunluğunun %2'sini falan kaybederler.

Ki bu biz Dünya'da bir yılda kaybettiğimiz orana eşit.

Yapılan bazı deneylerden örnek:

İlk kez geçen sene üç boyutlu yazıcıyla parça ürettiler

ve ilk kez marul yetiştirip afiyetle yediler uzay istasyonunda

ve en popüler deneylerden biri de yanma.

Orada alev çok daha farklıdır,

yavaş temiz ve tehlikesiz bir yanma süreci gerçekleşir

ve araba şirketleri

enjeksiyon sistemlerinde bunu kullanmaya çalışıyorlar.

İşte bu bahsettiğim veriler, bütün deneyler,

bizi tek bir hedefe hazırlıyor:

Dünya bağımsız yaşam teknolojilerini üretmek.

Şu an Uzay İstasyonu ile bağımlı bir şekildeyiz,

gerçek zamanlı iletişim kurabiliyoruz, acil durumlarda 3-4 saatte ulaşabiliriz

ve astronotları gönderebiliyoruz.

Peki, Dünya Bağımsız Sistem oluşturmak için neler yapmamız lazım?

İki tane parantez açacağım:

Birincisi ise,

Dünya'da ve mikro yer çekimi ortamındaki sağlık verilerine sahibiz,

ama Ay ya da Mars'ta durum nedir bilmiyoruz.

İkincisi ise,

Ay keşfi 1970'lerde yapıldı.

12 astronot Ay'a gitti

ve 1972'den bu yana hiçbir astronot derin uzayı seyahat etmedi.

2018'de NASA, SLS roketi ve Orion kapsülünü fırlatacak,

bu da 2030'larda bizi Mars'a göndermeye çalışacak.

Peki Mars için durum nedir?

Plazalarda çalışan ve her gün alışveriş merkezine yemeğe gitmekten sıkılmış

bir arkadaşımız Mars'a gitmek istiyor.

Peki ne zaman geri gelir?

2-3 seneye geri gelmiş olur, tabii doğru zamanda çıkarsa.

Doğru zaman, doğru tarih ne demek?

Yörüngesel olarak Dünya ve Mars'ın

birbirine en yakın olduğu tarihte çıkmamız lazım.

Mesela 22 Mayıs 2016'da çıkmış olsaydık, ortalama 7 ayda Mars'ta olacaktık.

Bu yakınlığı tekrar beklemek için, bir 7 ay da bekleme süresi

ve dönüş de 7 ay, ortalama 21-24 aya ihtiyacımız vardı.

Peki, Mars'a gittiniz.

Orada 6 ay bekiyorsunuz

ve aileniz, arkadaşlarınız, sevgilinizle haberleşeceksiniz.

Eğer Whatsapp'tan yazılı mesaj yollarsanız,

6 dakika gecikmeli olarak haberleşirsiniz.

Diyelim sesli mesaj yolladınız ya da selfie çektiniz, gönderdiniz.

Bu süre 20 dakikaya kadar uzar

ve sevgilinizden trip yeme ihtimalini arttırmış olursunuz.

Şu an Curiosity yüzey aracı, NASA'yla 13 dakikada haberleşiyor.

Bağımsız bir seviyeye gelmek için ve Mars'ta öyle bir sistem kurmak için,

4 unsur önemli:

[Sürdürülebilirlik, Genetik Varyasyon, Adaptasyon]

Acaba sürdürülebilir enerji elde edebilecek miyiz?

Ya da gıdalarımızı nasıl temin edebileceğiz?

Acaba radyasyona genetik olarak nasıl tepki verebileceğiz?

Ya da psikolojik olarak adapte olabilecek miyiz?

Ama bence en önemlisi de maliyet.

Trump'ın gelecek uzay görevlerindeki yaklaşımını bilemiyorum,

ama şu an ortalama bir yüzey robotu üretip gönderelim derseniz 2 milyar dolar.

SpaceX, TESLA Motors ve PayPal'ın CEO'su Elon Musk,

şu an bir insanı Mars'a göndermenin

10 milyar dolara mâl olabileceğini söylüyor.

Kafanızda daha net canlanması için bir bütçe kıyaslaması yaptım.

Ay keşfi 150 milyar dolara mâl oldu,

NASA'nın şu anki bütçesi 19 milyar dolar civarında.

3. köprü 3 milyar dolar. Ben de, Ay görevi hakkında bir araştırma yapmıştım

ve hesaplamalarıma göre 200 kilogramlık bir uyduyu

100 milyon dolara mâl edip gönderebilirsiniz.

Yani bir köprü parasına 30 tane uydu gönderip

Ay'a koloni kurma ihtimaliniz var.

Dünya ve Mars bazı yönlerden birbirine çok benziyor.

Mesela Dünya'daki okyanusları, suları bir kenara bırakalım;

kara parçası alanları birbirlerine eşittir,

bir gün süresi de birbirlerine eşittir.

Ancak Mars karbondioksitle doludur, %96'sı karbondioksittir.

Aynı zamanda, geceleri sıcaklık -100°C

ve biz yaşam olması için bunu yükseltmemiz lazım.

Bizi asıl ilgilendiren insan nüfusu.

Marslı filmini bir kenara bırakırsanız, Mars'ta popülasyon yok.

Dünya'nın aksine, Mars'ta manyetik alan da yoktur.

O yüzden, radyasyondan korunamaz ve bu çok ciddi bir tehlike.

Mars'taki atmosfer yoğunluğu,

Dünya'da deniz seviyesindeki yoğunluğun %1'ine eşit.

Yani 100 kat daha ince atmosfere sahiptir.

Su olsaydı Mars yüzeyinde, hemen buharlaşırdı.

Atmosfer yoğunluğu neden önemlidir?

Diyelim, ben Dünya'da serbest atlayış yapacağım uçaktan.

Atladım ve beni yavaşlatacak sürüklenme kuvveti nedeniyle 0.15 Mach,

yani 53 M/S hızla yere iniş yaparım.

Diyelim Mars'tan atlıyorum.

Mars'ın 100 kat daha ince atmosferi olduğu için,

sizi yavaşlatacak kuvvet de 100 kat daha azdır

ve yavaşlayamazsınız.

Bu yüzden ben yere 1.5 Mach ile yere çarparım,

bir ses hızına 1 Mach diyoruz, yani ses hızını aşıp yere çarparım.

Ben yok olduktan sonra bile sesimi hâlâ duyarsınız.

Gerçek görevlerde ise durum şu şekilde:

Aracınız Mars'a girdikten sonra, yavaşlaması için 7 dakikanız var.

O yüzden NASA buna "7 Dakikalık Terör" diyor.

Eğer yavaşlayamazsanız, 10 yıllık emeğiniz ve 2 milyar dolarınız çöpe gider.

Bu, Phoenix yüzey aracı tarafından çekilmiş gerçek bir görüntü.

Bu sarı bölgedeki buzun 4 gün içinde nasıl buharlaştığını görebiliyorsunuz,

bu da atmosfer yoğunluğunun çok ince olmasından kaynaklanıyor.

Atmosferik basınç Dünya'da deniz seviyesinde 101 kPa.

Mars'ta ortalama ise 0.6 kPa, çok düşük bir değer.

Bu değeri yükseltmemiz lazım eğer Mars'ı Dünyalaştırmak istiyorsak.

İlk olarak Armstrong sınırını 0.6 kPa değerini aşmamız lazım

ve bunun için bazı kimyasal yöntemler var.

Mars'ı ısıtıp, yüzeyindeki buzları eritip,

içindeki karbondioksiti atmosfere yayabiliriz.

Bu şekilde atmosfer kalınlaşabilir.

Ya da dışarıdan metan, hidrokarbon takviyesi yaparız Mars'a bir şekilde

ve Dünya'daki gibi "green house" etkisi yaratabiliriz.

Zaten %96'sı karbondioksit olan bir atmosferde onları yakalayıp

Sabatier yöntemiyle su oluşturabiliriz.

Yine benzer bir şekilde,

karbondioksiti yakalayıp metan ve oksijen üreterek roket yakıtı elde edebiliriz

ve Mars yüzeyinde bize destek birimi olarak yardımcı olur.

Bunlar için tabii ki gereken enerji Güneş panellerinden sağlanabilir.

Bunlar kimyasal olarak çok doğru, ama pratikte gidecek çok yolumuz var.

Neden?

Çünkü bu figür NASA tarafından oluşturulmuş

ve Mars'a düzenlenen görevleri gösteriyor.

Şu ana kadar 40'ın üzerinde görev yapıldı ve başarı oranı sadece %38.

Çok düşük bir başarı. Bunu yükseltmemiz lazım.

Benim de konferanslarda sunduğum bazı fikirler ve hesaplamalar mevcut.

Size sonuçlarından kısaca figürlerle göstermek istiyorum.

Astronotlar bir bölgede çalışırken,

diğer bölgede yüzeyde robotların,

atmosferde ise insansız hava aracı ya da glider dediğimiz

süzülen araçların olduğu bir sistem yaratabiliriz.

Glider dememin sebebi,

bizim bir parantez açayım,

akışkanlar mekaniğinde Reynolds sayısı diye bir değerimiz var.

Bu Mars'ta çok düşük.

O yüzden bu şekilde süzülen araçlar Mars atmosferinde ancak işleyebilir.

Bunun dışında, elimizde bitki

ve bakteri fonksiyonları konusunda hiçbir verimiz yok.

O yüzden insanlı görevlerden önce

mutlaka bitki yetiştirip bakteri kültürü oluşturmamız lazım.

Tabii bunlar için bir plana ihtiyacımız var.

Mevcut bütün uydu ve robotlardan alacağımız verileri

bir sanal gerçeklik ortamına aktarabiliriz.

Bu ortamda astronotlar,

Mars'a gitmeden önce bitki yetiştirip radyasyon testleri yapabilirler

ve sonuçlarını görebilirler ve bizim başarısızlık oranımızı düşürür bu.

2018 kritik bir yıl.

Daha önce de dediğim gibi,

Orion kapsülü ve SLS roketi yeni nesil teknolojiler fırlatılacak

ve bunların uçuş seslerinin yapılması gerekiyor.

2020'lerde, yeni yüzey robotları fırlatılacak

ve bunlardan aldığımız veriler ile

bizim simülasyonlarımızı güncelleyebiliriz.

Aynı zamanda, bütçe dengesi de çok önemlidir.

Niye? Çünkü 2020'lerde,

uzay istasyonu göstermiştim,

onun bilimsel operasyonu 2024'te durdurulması planlanıyor

ve daha çok turistik amaçlarla ya da ticari amaçlarla kullanılması planlanıyor.

Bundan elde edilecek kârlar olabilir,

bütün işte ajanslar, şirketler ve organizasyonlar

yeni bir bütçe dengesi yaratması gerekiyor.

Bahsettiğim destek birimlerini Mars'a fırlatıp, operasyon oluşturarak

ve bunların da hazır olması lazım tabii ki,

insanları göndermeden önce emin olmalıyız çalışıp çalışmadığından.

Bunları yaptıktan sonra da, 30'lardan sonra, 35'lerden sonra,

ilk insanlı görevi yapabiliriz.

Mars yolculuğu sırasında yeni teknolojiler üretip

bilimsel tecrübemizi arttıracağız

ve en önemlisi Mars keşfi gelecek nesiller için

hayal gücünü gerçekliğe dönüştürme mücadelesi olacaktır.

Hayal gücünü ve gerçeklik kurgusunun en önemli örneği,

Jules Verne'ün Ay'a Seyahat isimli eseridir.

Onun gibi dünyaya yön vermiş bilim insanları

ya da girişimcilerin ortak noktası,

kendilerini ilerleyen geleceğin bilinmezlik girdabına

cesaretle bırakmalarıdır.

Geleceğimizi daha iyi kurmak için,

ortak girdabımız olan hayal gücü macerasında yapmamız gereken

önceki ve sonraki nesiller arasında bir köprü oluşturmaktır.

Çalışma tutkumuzu ve bilincimizi gençler ile her daim paylaşmalıyız.

Karanlığın içinde parıldayan bir mücevherde,

çok ilginç bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Teşekkürler!

(Alkış)


Mars: Hayal Gücünden Gerçekliğe | Ozan Kara | TEDxKoçUniversity

Çeviri: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz

Herkese günaydın.

Öncelikle size iki tane soru sormak istiyorum:

Mars'a giderken yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?

Ya da Mars's ayak basan kişi ilk siz olsaydınız,

kuracağınız ilk cümle ne olurdu?

Aranızda beni tanıyanlar,

uzay keşfine ne kadar da tutkun olduğumu bilirler;

ama bu tutku sadece soyut değil,

aynı zamanda somut katkılar yapmak benim hayat girdabımı oluşturuyor.

Üniversite hayatı vizyonumuzu, karakterimizi, öz güvenimizi

ve cesaretimizi belirlediğimiz bir zaman dilimidir.

Uzay mühendisliğini ilk tercih ettiğimde,

benim için anlamı sadece sosyal bir konum ya da iyi bir maaş olmadı.

Çünkü geleceğin bilinmezlik girdabına gözüm kapalı atlarken,

bedelinin öncelikle özveri ve çalışmak olduğunu biliyordum.

O yüzden üniversitede kendime

uzay çalışmalarında geleceğe yön verecek hedefler koydum ve bazılarına ulaştım.

Bu süreçte sizinle paylaşabileceğim birçok anı var.

Ama ilk olarak, küresel vizyonun öneminden bahsetmek istiyorum.

Uluslararası Uzay Federasyonu tarafından,

Genç Profesyoneller Delegesi olarak Türkiye'den seçilen kişi olmuştum.

2002'den beri NASA başkanı, Boeing, Airbus gibi şirketlerin CEO'ları

ya da Buzz Aldrin, Chris Hadfield gibi ünlü astronotlarla tanıştık

ve toplantılar yaptık.

Bu süreçlerde beni en çok etkileyen ise samimiyet ve doğallık oldu.

NASA başkanı Charlie Bolden,

dersiniz ki böyle korumalarla gezer falan, hiç de öyle değil!

Kanada'daki balayı hikâyesini anlattı

ve daha sıcak bir ülkeye gitmediği için duyduğu pişmanlığı dile getirmişti.

Yine Lockheed Martin,

Amerika'nın önde gelen savunma sanayii şirketlerinden birisinin CEO'su;

Marillyn Hewson,

Forbes dergisi tarafından dünyanın en güçlü 50 kadını içerisinde gösteriliyor,

ama benimle o kadar samimi sohbet etti ki, çok etkilenmiştim.

Yaşınıza ve mevkinize bakmadan,

insanlar sizin sadece gözünüzün içine bakarak sohbet ediyor

ve sizi dinliyorlar ve değer veriyorlar.

Türkiye ESA'ya, Avrupa Uzay Ajansı'na üye değildir.

Yine ESA için düzenlenen bir toplantıda, tek Türk bendim.

Diğer ülkelerden katılımcı arkadaşlar ile hazırladığımız rapor,

bakanlık seviyesinde bir toplatıda sunuldu

ve bu da uluslararası iş birliğinin önemini gösteriyor.

Açıkçası uzay sektöründe,

dünyada olup biteni ilk elden öğrenmek çok faydalı oldu benim için

ve Türkiye için de bir katkı olduğunu düşünüyorum,

ama bu süreçlerde düşündürücü birkaç anım da mevcut.

[-Bu gezegende 1 saat Dünya'da 7 yıla eşit. +Süper! Doktoramı bu gezegende bitireceğim.]

Geçen sene Los Angeles'ta bir konferansta, sunum yaptım

ve sonrasında, bu esprili fotoğrafı göstermiştim.

Çıkışında Türkiye'de çalışan bir mühendis yanıma geldi.

"Bir dakika, bir şey söyleyebilir miyim? Her şey çok iyi de" dedi,

"şu fotoğrafta neden astronotlar Amerikan bayrağı taşıyor?" dedi.

Şimdi, biraz donup kaldım, çünkü bu bir espri ve film karesi

ve ben de 30 dakikalık beni terleten teknik bir sunum yapmışım

Sonra pek bir şey diyemedim, biraz da hata verdim böyle.

Sonra yanımdan ayrıldı, o da bir şey diyemedi.

Benzer bir konu Kanada'da meydana geldi.

Yine böyle aktif sunumlar sonrası,

heyecanımı Türkiye'den üst düzey bir kurumdan katılımcıyla paylaşıyorum.

Beni böyle dinlerken işte onay veriyor,

"Evet, tamam" deyip kafasını sallıyordu ama,

konuşmam bitti, yorum beklerken hâlâ bu transa geçmiş devam ediyor.

Ben böyle yine şaşırdım.

Tabii böyle farkındalığı düşük insanlar da katılabiliyor etkinliklere.

NASA'dan birkaç üst düzey yöneticiyle artık arkadaş gibiyim

ve bana Türkiye'den gelen heyetlerin "Bize astronot verin, yoksa anlaşmayız"

şeklinde böyle yaklaşımlarını bile paylaştılar.

Böylece benim anılarım resmileşmiş oldu.

Bu hikâyelerden sonra, Türkiye'nin uluslararası anlamda

ne kadar zorlu bir girdap içinde olduğunu görebiliyorsunuz.

Ben de bunu değiştirmek için çok çaba sarf ediyorum

ve hayat girdabım olan uzay ve Mars keşfimi de

sizinle paylaşmak istiyorum.

Biz sadece dış uzayı değil, içimizi de keşfediyoruz.

Dünya'yı daha iyi anlamak, doğal afetlere çözüm üretebilmek için.

Olaylara yukarıdan bakmanın her zaman daha objektif olduğunu söyleriz.

İşte bu da,

Uluslararası Uzay İstasyonu tarafından çekilmiş en güncel İstanbul fotoğrafı

ve bize "Hey, bak! Aşağıda bir şeyler oluyor, bir şeyler yapmanız lazım!" diyor.

Betonlaşmanın nasıl yayıldığını görebilirsiniz.

Bu gözlemlerin hepsi, şu an 400 kilometre yukarımızdaki

bir futbol sahası büyüklüğündeki Uluslararası Uzay İstasyonundan yapılıyor

ve fotoğraflar da özel olarak Cupola kapsülünden çekiliyor.

Aynı zamanda astronotların selfie çekip

ya da gitar çaldığı bir kapsüldür.

Bu çok beğendiğim bir gif.

Astronotların günlük hayatı bize çok benziyor;

9-5 çalışıyorlar,

mikro yerçekim etkilerini anlamak için deneyler yapıyorlar,

aynı zamanda uzay istasyonu Dünya'nın çevresini 90 dakikada tamamlıyor.

Yani biz bir gün doğumu, bir gün batımı yaşarken

onlar sekiz kere gün doğumu ve sekiz kere gün batımı görüyorlar.

Şu an yer çekimi etkisiyle sıvı akışı normal,

ancak uzayda sıvı akışı, yukarı başımıza doğrudur

ve sinüzlerimize, gözlerimize bu sıvı baskı yapar.

O yüzden, astronotlar görme problemi yaşarlar.

Aynı zamanda omurgamıza binen yükler de azalacağı için,

astronotlar 4-5 cm uzuyorlar uzay istasyonunda.

Bunun yanında, kemikler ve kasların

Dünya'ya oranla güçlü olmasına gerek yoktur.

O yüzden, kemiklerdeki kalsiyum kana karışır, kan hacmi yükselir

ve astronotlar bir ayda, kemik yoğunluğunun %2'sini falan kaybederler.

Ki bu biz Dünya'da bir yılda kaybettiğimiz orana eşit.

Yapılan bazı deneylerden örnek:

İlk kez geçen sene üç boyutlu yazıcıyla parça ürettiler

ve ilk kez marul yetiştirip afiyetle yediler uzay istasyonunda

ve en popüler deneylerden biri de yanma.

Orada alev çok daha farklıdır,

yavaş temiz ve tehlikesiz bir yanma süreci gerçekleşir

ve araba şirketleri

enjeksiyon sistemlerinde bunu kullanmaya çalışıyorlar.

İşte bu bahsettiğim veriler, bütün deneyler,

bizi tek bir hedefe hazırlıyor:

Dünya bağımsız yaşam teknolojilerini üretmek.

Şu an Uzay İstasyonu ile bağımlı bir şekildeyiz,

gerçek zamanlı iletişim kurabiliyoruz, acil durumlarda 3-4 saatte ulaşabiliriz

ve astronotları gönderebiliyoruz.

Peki, Dünya Bağımsız Sistem oluşturmak için neler yapmamız lazım?

İki tane parantez açacağım:

Birincisi ise,

Dünya'da ve mikro yer çekimi ortamındaki sağlık verilerine sahibiz,

ama Ay ya da Mars'ta durum nedir bilmiyoruz.

İkincisi ise,

Ay keşfi 1970'lerde yapıldı.

12 astronot Ay'a gitti

ve 1972'den bu yana hiçbir astronot derin uzayı seyahat etmedi.

2018'de NASA, SLS roketi ve Orion kapsülünü fırlatacak,

bu da 2030'larda bizi Mars'a göndermeye çalışacak.

Peki Mars için durum nedir?

Plazalarda çalışan ve her gün alışveriş merkezine yemeğe gitmekten sıkılmış

bir arkadaşımız Mars'a gitmek istiyor.

Peki ne zaman geri gelir?

2-3 seneye geri gelmiş olur, tabii doğru zamanda çıkarsa.

Doğru zaman, doğru tarih ne demek?

Yörüngesel olarak Dünya ve Mars'ın

birbirine en yakın olduğu tarihte çıkmamız lazım.

Mesela 22 Mayıs 2016'da çıkmış olsaydık, ortalama 7 ayda Mars'ta olacaktık.

Bu yakınlığı tekrar beklemek için, bir 7 ay da bekleme süresi

ve dönüş de 7 ay, ortalama 21-24 aya ihtiyacımız vardı.

Peki, Mars'a gittiniz.

Orada 6 ay bekiyorsunuz

ve aileniz, arkadaşlarınız, sevgilinizle haberleşeceksiniz.

Eğer Whatsapp'tan yazılı mesaj yollarsanız,

6 dakika gecikmeli olarak haberleşirsiniz.

Diyelim sesli mesaj yolladınız ya da selfie çektiniz, gönderdiniz.

Bu süre 20 dakikaya kadar uzar

ve sevgilinizden trip yeme ihtimalini arttırmış olursunuz.

Şu an Curiosity yüzey aracı, NASA'yla 13 dakikada haberleşiyor.

Bağımsız bir seviyeye gelmek için ve Mars'ta öyle bir sistem kurmak için,

4 unsur önemli:

[Sürdürülebilirlik, Genetik Varyasyon, Adaptasyon]

Acaba sürdürülebilir enerji elde edebilecek miyiz?

Ya da gıdalarımızı nasıl temin edebileceğiz?

Acaba radyasyona genetik olarak nasıl tepki verebileceğiz?

Ya da psikolojik olarak adapte olabilecek miyiz?

Ama bence en önemlisi de maliyet.

Trump'ın gelecek uzay görevlerindeki yaklaşımını bilemiyorum,

ama şu an ortalama bir yüzey robotu üretip gönderelim derseniz 2 milyar dolar.

SpaceX, TESLA Motors ve PayPal'ın CEO'su Elon Musk,

şu an bir insanı Mars'a göndermenin

10 milyar dolara mâl olabileceğini söylüyor.

Kafanızda daha net canlanması için bir bütçe kıyaslaması yaptım.

Ay keşfi 150 milyar dolara mâl oldu,

NASA'nın şu anki bütçesi 19 milyar dolar civarında.

3\. köprü 3 milyar dolar. Ben de, Ay görevi hakkında bir araştırma yapmıştım

ve hesaplamalarıma göre 200 kilogramlık bir uyduyu

100 milyon dolara mâl edip gönderebilirsiniz.

Yani bir köprü parasına 30 tane uydu gönderip

Ay'a koloni kurma ihtimaliniz var.

Dünya ve Mars bazı yönlerden birbirine çok benziyor.

Mesela Dünya'daki okyanusları, suları bir kenara bırakalım;

kara parçası alanları birbirlerine eşittir,

bir gün süresi de birbirlerine eşittir.

Ancak Mars karbondioksitle doludur, %96'sı karbondioksittir.

Aynı zamanda, geceleri sıcaklık -100°C

ve biz yaşam olması için bunu yükseltmemiz lazım.

Bizi asıl ilgilendiren insan nüfusu.

Marslı filmini bir kenara bırakırsanız, Mars'ta popülasyon yok.

Dünya'nın aksine, Mars'ta manyetik alan da yoktur.

O yüzden, radyasyondan korunamaz ve bu çok ciddi bir tehlike.

Mars'taki atmosfer yoğunluğu,

Dünya'da deniz seviyesindeki yoğunluğun %1'ine eşit.

Yani 100 kat daha ince atmosfere sahiptir.

Su olsaydı Mars yüzeyinde, hemen buharlaşırdı.

Atmosfer yoğunluğu neden önemlidir?

Diyelim, ben Dünya'da serbest atlayış yapacağım uçaktan.

Atladım ve beni yavaşlatacak sürüklenme kuvveti nedeniyle 0.15 Mach,

yani 53 M/S hızla yere iniş yaparım.

Diyelim Mars'tan atlıyorum.

Mars'ın 100 kat daha ince atmosferi olduğu için,

sizi yavaşlatacak kuvvet de 100 kat daha azdır

ve yavaşlayamazsınız.

Bu yüzden ben yere 1.5 Mach ile yere çarparım,

bir ses hızına 1 Mach diyoruz, yani ses hızını aşıp yere çarparım.

Ben yok olduktan sonra bile sesimi hâlâ duyarsınız.

Gerçek görevlerde ise durum şu şekilde:

Aracınız Mars'a girdikten sonra, yavaşlaması için 7 dakikanız var.

O yüzden NASA buna "7 Dakikalık Terör" diyor.

Eğer yavaşlayamazsanız, 10 yıllık emeğiniz ve 2 milyar dolarınız çöpe gider.

Bu, Phoenix yüzey aracı tarafından çekilmiş gerçek bir görüntü.

Bu sarı bölgedeki buzun 4 gün içinde nasıl buharlaştığını görebiliyorsunuz,

bu da atmosfer yoğunluğunun çok ince olmasından kaynaklanıyor.

Atmosferik basınç Dünya'da deniz seviyesinde 101 kPa.

Mars'ta ortalama ise 0.6 kPa, çok düşük bir değer.

Bu değeri yükseltmemiz lazım eğer Mars'ı Dünyalaştırmak istiyorsak.

İlk olarak Armstrong sınırını 0.6 kPa değerini aşmamız lazım

ve bunun için bazı kimyasal yöntemler var.

Mars'ı ısıtıp, yüzeyindeki buzları eritip,

içindeki karbondioksiti atmosfere yayabiliriz.

Bu şekilde atmosfer kalınlaşabilir.

Ya da dışarıdan metan, hidrokarbon takviyesi yaparız Mars'a bir şekilde

ve Dünya'daki gibi "green house" etkisi yaratabiliriz.

Zaten %96'sı karbondioksit olan bir atmosferde onları yakalayıp

Sabatier yöntemiyle su oluşturabiliriz.

Yine benzer bir şekilde,

karbondioksiti yakalayıp metan ve oksijen üreterek roket yakıtı elde edebiliriz

ve Mars yüzeyinde bize destek birimi olarak yardımcı olur.

Bunlar için tabii ki gereken enerji Güneş panellerinden sağlanabilir.

Bunlar kimyasal olarak çok doğru, ama pratikte gidecek çok yolumuz var.

Neden?

Çünkü bu figür NASA tarafından oluşturulmuş

ve Mars'a düzenlenen görevleri gösteriyor.

Şu ana kadar 40'ın üzerinde görev yapıldı ve başarı oranı sadece %38.

Çok düşük bir başarı. Bunu yükseltmemiz lazım.

Benim de konferanslarda sunduğum bazı fikirler ve hesaplamalar mevcut.

Size sonuçlarından kısaca figürlerle göstermek istiyorum.

Astronotlar bir bölgede çalışırken,

diğer bölgede yüzeyde robotların,

atmosferde ise insansız hava aracı ya da glider dediğimiz

süzülen araçların olduğu bir sistem yaratabiliriz.

Glider dememin sebebi,

bizim bir parantez açayım,

akışkanlar mekaniğinde Reynolds sayısı diye bir değerimiz var.

Bu Mars'ta çok düşük.

O yüzden bu şekilde süzülen araçlar Mars atmosferinde ancak işleyebilir.

Bunun dışında, elimizde bitki

ve bakteri fonksiyonları konusunda hiçbir verimiz yok.

O yüzden insanlı görevlerden önce

mutlaka bitki yetiştirip bakteri kültürü oluşturmamız lazım.

Tabii bunlar için bir plana ihtiyacımız var.

Mevcut bütün uydu ve robotlardan alacağımız verileri

bir sanal gerçeklik ortamına aktarabiliriz.

Bu ortamda astronotlar,

Mars'a gitmeden önce bitki yetiştirip radyasyon testleri yapabilirler

ve sonuçlarını görebilirler ve bizim başarısızlık oranımızı düşürür bu.

2018 kritik bir yıl.

Daha önce de dediğim gibi,

Orion kapsülü ve SLS roketi yeni nesil teknolojiler fırlatılacak

ve bunların uçuş seslerinin yapılması gerekiyor.

2020'lerde, yeni yüzey robotları fırlatılacak

ve bunlardan aldığımız veriler ile

bizim simülasyonlarımızı güncelleyebiliriz.

Aynı zamanda, bütçe dengesi de çok önemlidir.

Niye? Çünkü 2020'lerde,

uzay istasyonu göstermiştim,

onun bilimsel operasyonu 2024'te durdurulması planlanıyor

ve daha çok turistik amaçlarla ya da ticari amaçlarla kullanılması planlanıyor.

Bundan elde edilecek kârlar olabilir,

bütün işte ajanslar, şirketler ve organizasyonlar

yeni bir bütçe dengesi yaratması gerekiyor.

Bahsettiğim destek birimlerini Mars'a fırlatıp, operasyon oluşturarak

ve bunların da hazır olması lazım tabii ki,

insanları göndermeden önce emin olmalıyız çalışıp çalışmadığından.

Bunları yaptıktan sonra da, 30'lardan sonra, 35'lerden sonra,

ilk insanlı görevi yapabiliriz.

Mars yolculuğu sırasında yeni teknolojiler üretip

bilimsel tecrübemizi arttıracağız

ve en önemlisi Mars keşfi gelecek nesiller için

hayal gücünü gerçekliğe dönüştürme mücadelesi olacaktır.

Hayal gücünü ve gerçeklik kurgusunun en önemli örneği,

Jules Verne'ün Ay'a Seyahat isimli eseridir.

Onun gibi dünyaya yön vermiş bilim insanları

ya da girişimcilerin ortak noktası,

kendilerini ilerleyen geleceğin bilinmezlik girdabına

cesaretle bırakmalarıdır.

Geleceğimizi daha iyi kurmak için,

ortak girdabımız olan hayal gücü macerasında yapmamız gereken

önceki ve sonraki nesiller arasında bir köprü oluşturmaktır.

Çalışma tutkumuzu ve bilincimizi gençler ile her daim paylaşmalıyız.

Karanlığın içinde parıldayan bir mücevherde,

çok ilginç bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Teşekkürler!

(Alkış)