×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, İtiraz Et, Hayal Kur, İlerle! | Selçuk R. Şirin | TEDxIstanbul

İtiraz Et, Hayal Kur, İlerle! | Selçuk R. Şirin | TEDxIstanbul

Transcriber: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Erman Turkmen Selçuk Şirin Sayıları Konuşturan Yazar Şimdi Türkiye'ye dair,

işim gereği elimden her gün yüzlerce veri geçiyor. Eğitimden istihdama, ekonomiden iş güvenliğine, Türkiye'nin bir fotoğrafını çektiğimiz zaman genel olarak benim söyleyeceğim yorum şu: Durum pek iç açıcı değil.

Fakat bu beni hiçbir zaman umutsuzluğa itmiyor. Çünkü bu topraklarda, bu coğrafyada, umutsuz olma şansımız yok. Tarihimize baktığımızda, ister yakın, ister uzak tarihe bakın bu topraklar en zor koşullarda bile kendi içerisinden bir çare çıkartmış. Fakat bir veri var ki, bu beni son derece endişelendiriyor. O veri de şu arkadaşlar.

Yakın bir zamanda yayınlandı ve benim kaygılarımı biraz daha arttırdı. Türkiye'de biz hayal kurmayı bilmiyoruz.

Çocukların yarısı hayal kurmuyor.

Bu Intel'in yaptığı, birkaç hafta önce açıklanan bir araştırma. Yetişkinlerin de yalnızca %14'ü hayal kuruyor. Peki bu çocuklar ne hayali kuruyor diye biraz baktığınız zaman hayallerin büyük bir kısmı ev sahibi olmak, inşaat, iş sahibi olmak, öğretmenlik, polislik.

Bunları geçince büyük hayaller maalesef yok. Beni bu son derece kaygılandırıyor.

Çünkü hayal olmadan, büyük hayaller kurmadan, bizim gelişmemiz, kalkınmamız, şuradan şuraya gitmemiz, ilerlememiz mümkün değil. Hem teknolojik olarak, hem beşeri olarak, hem toplum olarak, hem birey olarak. Bunu ben nereden biliyorum?

Bunu ben kendi bireysel hikâyemden de biliyorum. Bu gördüğünüz benim ilkokul fotoğrafım.

Köyde pek çoğunuzun, ya kendiniz ya anne babanızda benzer hikâyeler, benzer fotoğraflar vardır. Bir köyde ben doğdum.

İlkokulu orada okudum.

Benim liseyi bitirdiğim ilçe ya da il

Türkiye'nin üniversite sınavlarında her sene en başarısız olan ili. Çok istikrarlı bir şekilde.

Benim mezun olduğum lise, o ilin en başarısız lisesi. Ben o liseden ikmale kalarak mezun oldum.

Peki nasıl oldu da ODTÜ'yü direkt o liseden kazandım? Nasıl oldu da New York Üniversitesi'nin en genç kürsü profesörlerinden biri oldum? Muhtemelen hemen kafanızda bir fotoğraf canlandı. İşte hoca tesadüfen köye doğmuş bir dâhi.

İlgisi yok.

Bunun tek bir sebebi var, o da şu an en önde oturuyor. Babamla annem, buradalar bu arada.

(Alkış)

Bunun tek bir sebebi var.

(Alkış)

Oldukça karamsar veriler paylaşacağım, tek alkış bu olabilir arkadaşlar. Bunun tek bir sebebi var.

Ortaokul 3. sınıftayken babam geldi, bana bir fotoğraf gösterdi. Bir öğrencisinin mezuniyet fotoğrafı.

Bu fotoğrafta ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin mezunlarını gördüm. Çok güzel, şık elbiseler giyinmişler.

Arkada bir stad var, orada güzel bir yazı var. Ben o fotoğrafı gördüm, bak şimdi bile ürperdim. Dedim ki ''Burada, şu fotoğrafta ben de olmak isterim.'' Orada bir hayal, bir tahayyül canlandı.

Yani nasıl olur da -üniversiteye girmek istemiyorum- Üniversite sınavına belki gitmeyecektim.

Lise 1'deyken ben köyde bir bakkal dükkânı açtım. Lise 2'deyken sevgilim vardı.

Orta 3'te iken çoğu arkadaşlarım evlenmişti zaten. Lise 3'te benim bütün hayalim: Geleceğim köyde bakkalın başına geçeceğim. Üniversite sınavına sırf il merkezini görmek için gittim. Daha önce gitmemiştim oraya.

Nasıl oldu da böyle bir çocuk oradan çıktı, ODTÜ'ye geldi ve sonrası. Bunun tek nedeni işte Orta 3'te sadece hayali vermediler bana. Sadece tahayyülü vermediler, aynı zamanda eve büyük bir kütüphane kurdular. Beş kardeşiz. Üç tane doktora var evde, iki tane master var. Şimdi buradan yola çıkarak ben bir hikâye anlatmak istiyorum size ama biraz karamsar bir hikâye.

Türkiye'ye dair yaklaşık 20 yıldır yurt dışında çalışıyorum. Son 10 yılımda neredeyse 5 yılımı ben burada geçirdim. Her ay gidip geliyorum New York'a.

Dün gece de zaten oradan geldim.

Şimdi en son yaptığım çalışmayı biraz sizle paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz Türkiye'nin çok ciddi bir sorunu var. Bizim kendi çocuklarımızla ilgili,

onları nasıl yetiştirdiğimizle ilgili verileri paylaşacağım. Ama son 5 yıl içerisinde bize 3 milyon nüfus katıldı. Bu 3 milyonun yaklaşık 2 milyonu çocuk.

Yani 18 yaşın altında.

''Bu çocuklar kimdir, ne ihtiyaçları var, nereye gidecekler ve biz bu çocuklarla ne yapacağız'' soruları beni son derece düşündürüyor.

Niye düşündürüyor?

Çünkü bu olay başladığında benim New York Üniversitesi'ndeki asistanım, Pakistanlı doktora öğrencim geldi dedi ki:

‘'Hocam, mülteciler gelmeye başlamış 2012'de." ‘'Aman!" dedi "Aman bunları anlamaya çalışın." "Çünkü biz Pakistan'a bunlar ilk gelmeye başladıklarında hiç dert etmedik." "Biz bir zamanlar Hindistan'la yarışan bir ülkeydik. Şimdi Hindistan uzaya gidiyor, biz orta çağa geri döndük." "Aman siz aynı hatayı yapmayın.''

Peki bu çocuklar kim?

Bu benim araştırma ekibim.

Bizim yaptığımız araştırmada bulduğumuz birkaç veri. Bu çocukların %74'ü ailesinden birini kaybetmiş. Yani her 4 kişiden 3'ü ya yetim, ya da bir kardeşini savaşta kaybetmiş. Gördüğünüz resimler bizim araştırmamızda çocukların kendi çizdiği resimler. Bu çocukların her 3 tanesinden 1 tanesi, yani %30'u bireysel olarak silahlı ya da fiziki bir şiddet mağduru.

Peki bu kadar mağduriyet, fiziki şiddet görüyor, başına silah dayanıyor, ailesinden birini kaybediyor. Bu nereye gidiyor?

Bunun gittiği yer travma.

Biz buna posttravmatik stres bozukluğu diyoruz. Posttravmatik travma bozukluğu yaşayan çocukların oranı %35. Bu %35 nedir diye düşünürseniz normal popülasyonun 10 katı. Vietnam'dan dönen Amerikan askerlerinden daha yüksek bir oran bu. Bununla da kalmadık biz aynı zamanda depresyonu ölçtük. Bu çocukların yarısı klinik manada depresyonda. Yani kendisini öldürmek istiyor, uyumak istiyor uyuyamıyor, yemek sorunu var vesaire.

Şimdi bu kadar travma yaşamış bir nüfus var. 2 milyon çocuktan söz ediyoruz.

Peki bu çocuklar şu an nerede?

Nerede olması lazım?

Okullarda olması lazım.

Psikolojik ihtiyaçlarını falan geçtim,

en azından bir yerde, düzenli bir hayatın içinde olmaları lazım. Bu çocukların %70'i, ortaokul çağındaki çocukların %70'i okulda değil. Sokakta.

Bir kısmını görmüşsünüzdür zaten.

Lisedekilerin %90'ı okulda değil.

İlkokuldakilerin yalnızca yarısı okulda.

Onlar da derme çatma okullar.

Şimdi karşımızda çok tehlikeli bir alaşım var. Travma yaşamış bir grup ve okulda eğitim almıyorlar. Dilini bilmedikleri bir ülkeye yerleşmiş durumdalar. Bunun nereye varacağını anlamak için dünyaya bakmamız lazım. Üç tane coğrafyaya bakın.

Uzak Asya'ya bakın.

Pakistan-Afganistan sınırı sadece bir tanesi. Oradaki mülteci kamplarından Taliban çıktı. Afrika'ya bakın, Afrika'daki mülteci kamplarından Boko Haram çıktı. Orta Doğu'ya bakın, Orta Doğu'yu biliyorsunuz zaten. Önümüzde böyle bir tehlike var.

Bizim bu çocukları kurtarmak için yapmamız gereken tek bir şey var. Bizim bu çocuklara daha iyi bir yaşam umudu vermemiz lazım. Peki bu çocuklarda bu umut, bu potansiyel var mı? Evet var.

Bu çizim de bu çocuklardan topladığımız veriler. Biz bunlara hayallerini sorduk.

Bu çocuklar hâlen daha hayal kurabiliyorlar. Daha iyi bir dünya, yaşanır bir dünya hayalini kendileri için kurabiliyorlar. Fakat bunu kurma süreleri sınırlı.

3 yıl daha, 4 yıl daha bunu kurabilirler.

Ondan sonra vazgeçiyorlar.

Ondan sonra bu çocuklar, eğer biz onlara daha önce ulaşamazsak, suç örgütlerinin elinde, terör organizasyonlarının elinde, fuhuş çetelerinin elinde, maalesef yem olarak kalacaklar. Böyle bir tercih yapmak zorundayız.

Biz mi erken ulaşacağız yoksa onlar mı?

Şimdi tabii bu verileri Twitter'da, başka ortamlarda paylaşınca tepki geliyor. ''Ya hocam!'' diyorlar. ''Türkiye'nin kendi sorunları zaten var, bu çocuklar niye geldi, bunlar niye geldi?'' vesaire. Buraya nasıl geldiklerinin hiçbir önemi yok. Şu an burada olmaları yeterli.

Politik olarak bunun pek çok sebebi var.

Tartışabiliriz, birilerini suçlayabiliriz.

Güzel ama bunların tercihi değil zaten.

O siyasi, ideolojik bir tartışma.

Burada sözünü ettiğim gayet insani bir nokta ama aynı zamanda güvenlikle ilgili çok önemli bir nokta. Şimdi bizim bu çocuklara kendi çocuklarımızdan daha fazla yatırım yapmak gibi bir zorunluluğumuz var. Bunu nasıl yapacağız derken,

doğal olarak hepiniz kendi çocuklarınızı düşüyorsunuz. Kendi çocuklarımız nerede?

Bu veri de beni endişelendiriyor.

PISA.

PISA sınavını pek çoğunuz belki biliyorsunuz. Ben yaklaşık 3-4 yıl önce PISA'yı yaygınlaştırıp tanıtmak için çok uğraştım. Çünkü Türkiye'deki eğitim sisteminin nerede olduğunu anlamak için elimizde veri yok arkadaşlar.

Standart, uluslararası kıyaslanabilir veri yok. Bir tek bu veri var.

Bunu da zaten Dünya Bankası ile birlikte yapıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı'nın verisi.

Bizim çocuklarımız fen bilgisinde, matematikte ve okuduğunu anlamada yani Türkçe'de, ana dillerinde, dünyada ilk 40 arasında yoklar. Biliyorsunuz Türkiye G20 ülkesi.

Biz G20 ülkesiyiz.

Nüfusumuzun yarısı 30 yaşın altında ve çocuklarımız ilk 40'ta yok. Çok fazla matematik bilmenize gerek yok.

İlk 20'deyiz, ekonomik büyüklük olarak çocuklarımız ilk 40'ta yok. Nereye gideceğiz biz?

Sadece bu değil.

Aynı zamanda bizim bir de başka daha büyük bir sorunumuz var. O da ekonomik durumumuz.

Kişi başına milli gelir, son 10 yılda yerinde sayıyor. Şu veriye baktığınız zaman düz bir çizgi göreceksiniz. Son 9 yılda milli gelir, olduğu yerde sayıyor. Buna biz ekonomi literatüründe ''Orta Gelir Tuzağı'' diyoruz. Buradan kurtulmanın da yolu, katma değeri yüksek ekonomiye geçiş. Biraz teknik bir deyim.

Ben buradan kurtulmanın yolunun, hayal ekonomisine geçiş olduğunu düşünüyorum. Katma değeri yüksek ekonominin diğer bir tarifi İnovasyon Ekonomisi. İnovasyon demek de hayal düşü, hayal gücü yüksek insanların, beceri seviyesi yüksek insanların üretmesi demek. Peki buradan biz nasıl kurtulacağız?

Dünyada 3.000 Dolar'dan 10.000 Dolar'a gelen onlarca ülke var. Kişi başı milli gelirde.

Çünkü 3.000 Dolar'dan 10.000 Dolar'a inşaatla, yolla gelebilirsiniz, fındık satarak gelebilirsiniz, ham madde ile gelebilirsiniz. Fakat 10.000 Dolar'dan 20.000 Dolar'a ham madde satarak gelemezsiniz. İnşaat yaparak gelemezsiniz.

10.000 Dolar'dan 20.000 Dolar'a gelmek için yaptığınız her işe katma değer katmanız lazım. Katma değer nedir?

Akıl, zekâ, fikir, tasarım, sanat.

Bütün bunları katmadan ürettiğiniz hiçbir şey, sizi 10.000 Dolar'dan 20.000 Dolar'a götüremez. Pek çok örnek verebilirim.

Kitabımda da bunun değişik pek çok örneği var. En son Uber diye bir şey çıktı mesela.

Uber nedir?

Bir çöpçatan servisi.

Bir tarafta aracı olanlar var, öbür tarafta taksi ihtiyacı olanlar var. Bir yazılım yapılmış.

O yazılım aracı olanlarla, taksi ihtiyacı, araç ihtiyacı olanları buluşturuyor. Ortada filo yok, şoför yok. Yazılım.

Yazılım firması diyorum ben buna.

Tabii bir hayalle başlıyor bu.

Bunun kıymetini bileniniz var mı?

Piyasa değeri?

50 küsur milyar dolar.

Şimdi 50 milyar deyince tabii anlaşılmıyor. Ama Türk Hava Yolları, benim Türkiye'deki para birimim. Kaç Türk Hava Yolları eder?

10 tane Türk Hava Yolları ediyor.

Kitapta WhatsApp'ın hikâyesini anlattım.

52 tane çalışanın kurduğu bir şirket WhatsApp. Bu 52 çalışan WhatsApp satıldığı zaman, -ben Hürriyet'te Pazartesileri yazıyorum- WhatsApp satıldığı zaman baktım kaç liraya satılmış, kaç milyon dolara.

18 milyar Dolar.

Ya dedim bu nedir yani?

Öyle bir paramız olmadığı için anlamıyorum fiyatını. Dedim ki Cumhuriyet tarihi boyunca bizim ürettiğimiz en büyük markaları, en büyük şirketleri alt alta bir koyup bakayım. Beş tane en büyük Türk şirketini alt alta koyun. Tüpraş'ı koyun, Türk Telekom'u koyun,

Türk Hava Yolları'nı koyun, Petrol Ofisi'ni koyun. Alt alta koyun, hepsi bir WhatsApp etmiyor. Hava alanları var, uçaklar var.

Hepsini bir tarafa koyuyorsunuz, bir WhatsApp etmiyor. Minecraft diye bir oyun satıldı.

Minecraft satıldığında ben oturup Türkiye'deki madenleri hesaplamadım. Çünkü bir yıllık maden gelirimiz Minecraft etmiyordu. Fakat bütün bu örnekler teknoloji olduğu için, siz de biraz teknolojiye yakın bir grup olduğunuz için gayet iyi anladınız. Ben aynı hikâyeyi fındık üzerinden de anlatıyorum. Geçen sene bir haber yayınlandı.

''Türkiye'de fındık ihracatında rekor kırıldı.'' Kaç lira biliyor musunuz?

3 milyar dolar.

Cumhuriyet tarihi boyunca en yüksek ihracat yaptığımız yıl diye kutlamalar yapıldı. Çok güzel.

Bu fındığı kim alıyor ve ne yapıyor, bunu araştırdım. Bu fındığı İtalya'da gökten, gökten değil ağaçtan düşen 4 fındığın 1 tanesini İtalya'da bir şirket alıyor. Bu şirket alıyor, üstüne bir marka koyuyor. Bir yıllık satışı 10 küsur milyar dolar bu şirketin. Şimdi fındığı alıyoruz biz.

10 milyon kişi Türkiye'de, çoluk çocuk Güneydoğu'dan geliyor, zorla çalıştırıyoruz, koşullar belli.

3 milyar dolar satış yaptık, çok güzel diyoruz. Öbür tarafta alıyorlar, 500 tane çalışanı var. Fakat işte buradan oraya geçmek için, yani ham madde potansiyel coğrafyanın, doğanın bize verdiğini satmak, onun hamallığını yapmanın ötesine geçmek için bizim yapısal dönüşümler yapmamız lazım.

Nedir bu?

3 tane çok basit önerim var benim.

Şimdi bakın bilgi ekonomisi diyoruz, bilgi ekonomisi ne demek? Bilgiye ulaşma ve bilgiyi paylaşma ekonomisi. Türkiye bilgi ekonomisinde maalesef çok kötü bir noktada. Çünkü biz bilgiye ulaşmanın önüne engeller koyuyoruz. Basın özgürlüğü dediğiniz şey, bilgiye ulaşma özgürlüğüdür. Dünyada bilgiye kolay ulaşan ülkeler daha çok inovasyon yapıyor. Bilgi ekonomisini yürütmek için, başarılı olmak için inovasyon şart. Dolayısıyla böyle bir ilişki var.

Bizim basın özgürlüğünün önündeki bütün engelleri kaldırmamız lazım. Eğer bunu kaldırmazsak,

''İki tane gazeteci gözaltına alındı, bana ne!'' derseniz, oradan inovasyon çıkmıyor. Bu kadar basit. (Alkış)

İkinci olarak.

İkinci olarak, bizim adil rekabet kurallarını yerleştirmemiz lazım. Şimdi bakın burada bir yarışma yapsam, desem ki; ''10 kişiye New York Üniversitesi'nden burs vereceğim ama yarışma adil olmayacak" Katılır mısınız böyle bir yarışmaya?

Katılsanız çaba harcar mısınız?

Harcamazsınız.

Dünyada Daron Acemoğlu'nun da ortaya koyduğu, tarihsel olarak çok basit bir veri var.

Adalet sistemini oturtan ülkeler ilerliyor. Çünkü diyor ki oradaki yurttaş: ''Çok çalışırsam emeğimin hakkını alırım." Rekabet adil olacak ve herkes bu yarışa girecek. Biz ne yapıyoruz?

Nüfusun yarısı kadınlar, siz yarışa girmeyin. Öbür yarısı ideolojik olarak siz filan partidensiniz, almıyorum. Geri kalanlar işte şu mezhep, din, vesaire vesaire. Nüfusunun %5'i ile üretim yapan bir ülkeyiz biz. Öbür tarafta %100'le giriyor Finlandiya.

Senden çok üretiyor, nasıl oluyor bu?

Son olarak, en önemlisi bu.

Bizim, bu hayal ekonomisine gitmemiz için çocuklarımızın itiraz etmesi lazım. Bunu da kim ölçüyor biliyor musunuz?

Bakın, OECD ölçüyor.

Bir ekonomik kuruluştur bu.

OECD, 15 yaşındaki çocukların,

‘'critical thinking and problem solving'' diye geçiyor bu. Yani ben bunu Türkçe'ye "itiraz etme" olarak çeviriyorum biraz kısa olsun diye. ''İtiraz etme becerisi.''

Türkiye'de bu oran %2,2.

15 yaşındaki çocuklarımızın itiraz etme becerisi. Güney Kore'de bu oran %28.

OECD ortalaması %11.

Şimdi bakın, normal koşullarda,

çocuklar zaten doğdukları zaman %5'i üstün yetenekli. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok.

Biz o %5'i alıyoruz, 10 yıl eğitiyoruz ve %2,2'ye kadar düşürüyoruz. Bizim en büyük sıkıntımız bu: İtiraz etmeyi bilmiyoruz. Şimdi büyük bir sessizlik istiyorum, belki de bütün bu anlattığımı benden çok daha iyi anlatacak bir şair abimizden bir mısra. ‘'Düşünde bile göremez işler, düşlerin gördüğü işleri.'' Düşünde bile göremez işler, düşlerin gördüğü işleri. İşte bu yüzden itiraz edin diyorum.

Bana itiraz edin.

Hocam bu konuşma iyi bir konuşma değil, bu konuşma olmadı diye bana itiraz edin. New York'tan bunun için mi geldin diye itiraz edin. İtiraz edin, bu çocuklar çok daha iyi eğitilmeli diye itiraz edin. En önemlisi bu ülke çok daha iyi yönetilmeyi hak ediyor diye itiraz edin. Teşekkür ederim.

(Alkış)


İtiraz Et, Hayal Kur, İlerle! | Selçuk R. Şirin | TEDxIstanbul

Transcriber: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Erman Turkmen Transcriber: Bilge Yilmaz Review: Erman Turkmen Selçuk Şirin Sayıları Konuşturan Yazar Selcuk Sirin, The Author That Makes the Numbers Talk Şimdi Türkiye'ye dair, Now about Turkey,

işim gereği elimden her gün yüzlerce veri geçiyor. Due to my job, hundreds of data pass through my hands every day. Eğitimden istihdama, ekonomiden iş güvenliğine, Türkiye'nin bir fotoğrafını çektiğimiz zaman When we take a picture of Turkey genel olarak benim söyleyeceğim yorum şu: My general comment is this: Durum pek iç açıcı değil. The situation is not very encouraging.

Fakat bu beni hiçbir zaman umutsuzluğa itmiyor. But that never makes me despair. Çünkü bu topraklarda, bu coğrafyada, umutsuz olma şansımız yok. Because in this land, in this geography, we have no chance to be hopeless. Tarihimize baktığımızda, ister yakın, ister uzak tarihe bakın When we look at our history, look at the recent or distant history. bu topraklar en zor koşullarda bile kendi içerisinden bir çare çıkartmış. These lands have found a solution even in the most difficult conditions. Fakat bir veri var ki, bu beni son derece endişelendiriyor. O veri de şu arkadaşlar.

Yakın bir zamanda yayınlandı ve benim kaygılarımı biraz daha arttırdı. It was published recently and has raised my concerns a little more. Türkiye'de biz hayal kurmayı bilmiyoruz.

Çocukların yarısı hayal kurmuyor. Half of the kids don't dream.

Bu Intel'in yaptığı, birkaç hafta önce açıklanan bir araştırma. This is research by Intel that was announced a few weeks ago. Yetişkinlerin de yalnızca %14'ü hayal kuruyor. Only 14% of adults also daydream. Peki bu çocuklar ne hayali kuruyor diye biraz baktığınız zaman Well, when you take a look at what these children are dreaming of. hayallerin büyük bir kısmı ev sahibi olmak, inşaat, most of the dreams are to own a house, construction, iş sahibi olmak, öğretmenlik, polislik. owning a job, teaching, policing.

Bunları geçince büyük hayaller maalesef yok. There are no big dreams after all these. Beni bu son derece kaygılandırıyor. This worries me immensely.

Çünkü hayal olmadan, büyük hayaller kurmadan, bizim gelişmemiz, kalkınmamız, şuradan şuraya gitmemiz, ilerlememiz mümkün değil. It is not possible for us to develop, move from here to there, or progress. Hem teknolojik olarak, hem beşeri olarak, hem toplum olarak, hem birey olarak. Technologically, as a human being, as a society, and as an individual. Bunu ben nereden biliyorum? How do I know this?

Bunu ben kendi bireysel hikâyemden de biliyorum. Bu gördüğünüz benim ilkokul fotoğrafım.

Köyde pek çoğunuzun, ya kendiniz ya anne babanızda benzer hikâyeler, benzer fotoğraflar vardır. Bir köyde ben doğdum.

İlkokulu orada okudum.

Benim liseyi bitirdiğim ilçe ya da il

Türkiye'nin üniversite sınavlarında her sene en başarısız olan ili. Çok istikrarlı bir şekilde.

Benim mezun olduğum lise, o ilin en başarısız lisesi. The high school I graduated from is the most unsuccessful high school in that province. Ben o liseden ikmale kalarak mezun oldum. I graduated from that high school with supplies.

Peki nasıl oldu da ODTÜ'yü direkt o liseden kazandım? So how did I get into METU directly from that high school? Nasıl oldu da New York Üniversitesi'nin en genç kürsü profesörlerinden biri oldum? How did I end up being one of New York University's youngest professors? Muhtemelen hemen kafanızda bir fotoğraf canlandı. Probably a picture popped up in your mind right away. İşte hoca tesadüfen köye doğmuş bir dâhi. Here, the teacher is a genius who was born in the village by chance.

İlgisi yok. It doesn't matter.

Bunun tek bir sebebi var, o da şu an en önde oturuyor. There is only one reason for this, and that is sitting in the front right now. Babamla annem, buradalar bu arada. My father and mother are here by the way.

(Alkış)

Bunun tek bir sebebi var. There is only one reason for this.

(Alkış)

Oldukça karamsar veriler paylaşacağım, tek alkış bu olabilir arkadaşlar. I will share very pessimistic data, this may be the only applause, friends. Bunun tek bir sebebi var. There is only one reason for this.

Ortaokul 3. sınıftayken babam geldi, bana bir fotoğraf gösterdi. When I was in the 3rd grade of middle school, my father came and showed me a photograph. Bir öğrencisinin mezuniyet fotoğrafı. Graduation photo of a student.

Bu fotoğrafta ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin mezunlarını gördüm. In this photo, I saw the graduates of the Middle East Technical University. Çok güzel, şık elbiseler giyinmişler. They are dressed in beautiful, elegant dresses.

Arkada bir stad var, orada güzel bir yazı var. There is a stadium in the back, there is a beautiful writing there. Ben o fotoğrafı gördüm, bak şimdi bile ürperdim. I saw that photo, look, even now I shuddered. Dedim ki ''Burada, şu fotoğrafta ben de olmak isterim.'' I said, "I'd like to be here in this photo." Orada bir hayal, bir tahayyül canlandı. There, a dream came to life.

Yani nasıl olur da -üniversiteye girmek istemiyorum- So how come - I don't want to go to college- Üniversite sınavına belki gitmeyecektim. Maybe I wouldn't go to the university entrance exam.

Lise 1'deyken ben köyde bir bakkal dükkânı açtım. When I was in high school 1, I opened a grocery store in the village. Lise 2'deyken sevgilim vardı. I had a girlfriend when I was in high school.

Orta 3'te iken çoğu arkadaşlarım evlenmişti zaten. When I was in middle 3, most of my friends were already married. Lise 3'te benim bütün hayalim: Geleceğim köyde bakkalın başına geçeceğim. My whole dream in high school 3 is: I will be the head of the grocery store in my future village. Üniversite sınavına sırf il merkezini görmek için gittim. I went to the university exam just to see the city center. Daha önce gitmemiştim oraya. I hadn't been there before.

Nasıl oldu da böyle bir çocuk oradan çıktı, ODTÜ'ye geldi ve sonrası. How did such a child come out of there, came to METU and then. Bunun tek nedeni işte Orta 3'te sadece hayali vermediler bana. The only reason for this is that they didn't just give me the dream in Middle 3. Sadece tahayyülü vermediler, aynı zamanda eve büyük bir kütüphane kurdular. They not only gave the imagination, but also built a large library in the house. Beş kardeşiz. Üç tane doktora var evde, iki tane master var. We are five siblings. There are three doctorates at home, two masters. Şimdi buradan yola çıkarak ben bir hikâye anlatmak istiyorum size Now, starting from here, I want to tell you a story. ama biraz karamsar bir hikâye. But it's a somewhat pessimistic story.

Türkiye'ye dair yaklaşık 20 yıldır yurt dışında çalışıyorum. I have been working abroad for nearly 20 years in Turkey. Son 10 yılımda neredeyse 5 yılımı ben burada geçirdim. In the last 10 years, I spent almost 5 years here. Her ay gidip geliyorum New York'a.

Dün gece de zaten oradan geldim.

Şimdi en son yaptığım çalışmayı biraz sizle paylaşmak istiyorum. Now I want to share a little bit of my latest work with you. Biliyorsunuz Türkiye'nin çok ciddi bir sorunu var. You know, Turkey has a very serious problem. Bizim kendi çocuklarımızla ilgili, about our own children,

onları nasıl yetiştirdiğimizle ilgili verileri paylaşacağım. I will share data on how we raise them. Ama son 5 yıl içerisinde bize 3 milyon nüfus katıldı. But in the last 5 years, 3 million people joined us. Bu 3 milyonun yaklaşık 2 milyonu çocuk. About 2 million of these 3 million are children.

Yani 18 yaşın altında. So under the age of 18.

''Bu çocuklar kimdir, ne ihtiyaçları var, "Who are these children, what do they need, nereye gidecekler ve biz bu çocuklarla ne yapacağız'' soruları beni son derece düşündürüyor. The questions make me think a lot.

Niye düşündürüyor? Why does it make you think?

Çünkü bu olay başladığında benim New York Üniversitesi'ndeki asistanım, Because when this started, my assistant at New York University, Pakistanlı doktora öğrencim geldi dedi ki: My Pakistani doctoral student came and said:

‘'Hocam, mülteciler gelmeye başlamış 2012'de." "Hodja, refugees started arriving in 2012." ‘'Aman!" dedi "Aman bunları anlamaya çalışın." “Oh!” he said. “Oh, try to understand them.” "Çünkü biz Pakistan'a bunlar ilk gelmeye başladıklarında hiç dert etmedik." "Biz bir zamanlar Hindistan'la yarışan bir ülkeydik. “We were once a country competing with India. Şimdi Hindistan uzaya gidiyor, biz orta çağa geri döndük." Now India is going into space, we're back in the middle ages." "Aman siz aynı hatayı yapmayın.'' "Oh, don't make the same mistake."

Peki bu çocuklar kim?

Bu benim araştırma ekibim. This is my research team.

Bizim yaptığımız araştırmada bulduğumuz birkaç veri. Here are some data we found in our research. Bu çocukların %74'ü ailesinden birini kaybetmiş. 74% of these children have lost a family member. Yani her 4 kişiden 3'ü ya yetim, ya da bir kardeşini savaşta kaybetmiş. In other words, 3 out of 4 people are either orphans or have lost a sibling in the war. Gördüğünüz resimler bizim araştırmamızda çocukların kendi çizdiği resimler. The pictures you see are the pictures drawn by the children themselves in our research. Bu çocukların her 3 tanesinden 1 tanesi, yani %30'u bireysel olarak 1 out of 3 of these children, that is 30%, individually silahlı ya da fiziki bir şiddet mağduru. a victim of armed or physical violence.

Peki bu kadar mağduriyet, fiziki şiddet görüyor, So he suffers so much suffering, physical violence, başına silah dayanıyor, ailesinden birini kaybediyor. holding a gun to his head, losing a family member. Bu nereye gidiyor?

Bunun gittiği yer travma. Where this is going is trauma.

Biz buna posttravmatik stres bozukluğu diyoruz. We call this posttraumatic stress disorder. Posttravmatik travma bozukluğu yaşayan çocukların oranı %35. The rate of children with posttraumatic trauma disorder is 35%. Bu %35 nedir diye düşünürseniz normal popülasyonun 10 katı. If you think about what this 35% is, it's 10 times the normal population. Vietnam'dan dönen Amerikan askerlerinden daha yüksek bir oran bu. That's a higher percentage than American soldiers returning from Vietnam. Bununla da kalmadık biz aynı zamanda depresyonu ölçtük. Not only that, we also measured depression. Bu çocukların yarısı klinik manada depresyonda. Half of these children are clinically depressed. Yani kendisini öldürmek istiyor, uyumak istiyor uyuyamıyor, So he wants to kill himself, he wants to sleep, he can't sleep, yemek sorunu var vesaire. there is a food problem.

Şimdi bu kadar travma yaşamış bir nüfus var. 2 milyon çocuktan söz ediyoruz. We're talking about 2 million children.

Peki bu çocuklar şu an nerede?

Nerede olması lazım? Where should it be?

Okullarda olması lazım.

Psikolojik ihtiyaçlarını falan geçtim, I passed his psychological needs or something,

en azından bir yerde, düzenli bir hayatın içinde olmaları lazım. at least somewhere, they have to be in a regular life. Bu çocukların %70'i, ortaokul çağındaki çocukların %70'i okulda değil. 70% of these children, 70% of middle school age children are not in school. Sokakta.

Bir kısmını görmüşsünüzdür zaten. You've already seen some of it.

Lisedekilerin %90'ı okulda değil. 90% of high school students are not in school.

İlkokuldakilerin yalnızca yarısı okulda. Only half of those in primary school are in school.

Onlar da derme çatma okullar. They are also makeshift schools.

Şimdi karşımızda çok tehlikeli bir alaşım var. Now we have a very dangerous alloy before us. Travma yaşamış bir grup ve okulda eğitim almıyorlar. They are a traumatized group and they are not educated at school. Dilini bilmedikleri bir ülkeye yerleşmiş durumdalar. They have settled in a country where they do not speak the language. Bunun nereye varacağını anlamak için dünyaya bakmamız lazım. We need to look at the world to understand where this is going. Üç tane coğrafyaya bakın. Look at three geographies.

Uzak Asya'ya bakın. Look at Far Asia.

Pakistan-Afganistan sınırı sadece bir tanesi. The Pakistan-Afghanistan border is just one. Oradaki mülteci kamplarından Taliban çıktı. The Taliban emerged from the refugee camps there. Afrika'ya bakın, Afrika'daki mülteci kamplarından Boko Haram çıktı. Orta Doğu'ya bakın, Orta Doğu'yu biliyorsunuz zaten. Look at the Middle East, you already know the Middle East. Önümüzde böyle bir tehlike var. There is such a danger before us.

Bizim bu çocukları kurtarmak için yapmamız gereken tek bir şey var. There is only one thing we have to do to save these children. Bizim bu çocuklara daha iyi bir yaşam umudu vermemiz lazım. We need to give these children hope for a better life. Peki bu çocuklarda bu umut, bu potansiyel var mı? So, do these children have this hope, this potential? Evet var.

Bu çizim de bu çocuklardan topladığımız veriler. This drawing is the data we collected from these children. Biz bunlara hayallerini sorduk. We asked them about their dreams.

Bu çocuklar hâlen daha hayal kurabiliyorlar. These kids can still dream. Daha iyi bir dünya, yaşanır bir dünya hayalini kendileri için kurabiliyorlar. They can dream of a better world, a livable world for themselves. Fakat bunu kurma süreleri sınırlı. But the time to set it up is limited.

3 yıl daha, 4 yıl daha bunu kurabilirler. They can build it for 3 more years, 4 more years.

Ondan sonra vazgeçiyorlar. After that, they give up.

Ondan sonra bu çocuklar, eğer biz onlara daha önce ulaşamazsak, After that these kids, if we don't reach them sooner, suç örgütlerinin elinde, terör organizasyonlarının elinde, in the hands of criminal organizations, in the hands of terrorist organizations, fuhuş çetelerinin elinde, maalesef yem olarak kalacaklar. Unfortunately, they will remain as bait in the hands of prostitution gangs. Böyle bir tercih yapmak zorundayız. We have to make such a choice.

Biz mi erken ulaşacağız yoksa onlar mı? Will we arrive early or will they?

Şimdi tabii bu verileri Twitter'da, başka ortamlarda paylaşınca tepki geliyor. Now, of course, when you share this data on Twitter or in other media, there is a reaction. ''Ya hocam!'' diyorlar. ''Türkiye'nin kendi sorunları zaten var, They say, "Oh my lord!" "Turkey already has its own problems, bu çocuklar niye geldi, bunlar niye geldi?'' vesaire. why did these children come, why did they come?" and so on. Buraya nasıl geldiklerinin hiçbir önemi yok. It doesn't matter how they got here. Şu an burada olmaları yeterli. It is enough that they are here now.

Politik olarak bunun pek çok sebebi var. Politically, there are many reasons for this.

Tartışabiliriz, birilerini suçlayabiliriz. We can argue, we can blame someone.

Güzel ama bunların tercihi değil zaten. It's nice, but it's not their choice anyway.

O siyasi, ideolojik bir tartışma. It's a political, ideological debate.

Burada sözünü ettiğim gayet insani bir nokta It's a very human point that I'm talking about here. ama aynı zamanda güvenlikle ilgili çok önemli bir nokta. but also a very important point regarding security. Şimdi bizim bu çocuklara kendi çocuklarımızdan Now we have these children from our own children. daha fazla yatırım yapmak gibi bir zorunluluğumuz var. Bunu nasıl yapacağız derken,

doğal olarak hepiniz kendi çocuklarınızı düşüyorsunuz. Naturally, you all drop your own children. Kendi çocuklarımız nerede? Where are our own children?

Bu veri de beni endişelendiriyor. This data also worries me.

PISA. PISA.

PISA sınavını pek çoğunuz belki biliyorsunuz. Many of you may be familiar with the PISA exam. Ben yaklaşık 3-4 yıl önce PISA'yı yaygınlaştırıp tanıtmak için çok uğraştım. I tried hard to popularize and promote PISA about 3-4 years ago. Çünkü Türkiye'deki eğitim sisteminin nerede olduğunu anlamak için Because in order to understand where the education system in Turkey is. elimizde veri yok arkadaşlar. we don't have data.

Standart, uluslararası kıyaslanabilir veri yok. Bir tek bu veri var.

Bunu da zaten Dünya Bankası ile birlikte yapıyoruz. We are already doing this together with the World Bank. Milli Eğitim Bakanlığı'nın verisi. Data from the Ministry of Education.

Bizim çocuklarımız fen bilgisinde, matematikte ve okuduğunu anlamada Our children learn in science, math, and reading comprehension. yani Türkçe'de, ana dillerinde, dünyada ilk 40 arasında yoklar. in other words, they are not among the top 40 in the world in Turkish, their mother tongue. Biliyorsunuz Türkiye G20 ülkesi. You know, Turkey is a G20 country.

Biz G20 ülkesiyiz. We are a G20 country.

Nüfusumuzun yarısı 30 yaşın altında ve çocuklarımız ilk 40'ta yok. Half of our population is under the age of 30, and our children are not in the top 40. Çok fazla matematik bilmenize gerek yok. You don't need to know much math.

İlk 20'deyiz, ekonomik büyüklük olarak çocuklarımız ilk 40'ta yok. We are in the top 20, our children are not in the top 40 in terms of economic size. Nereye gideceğiz biz? Where will we go?

Sadece bu değil. Not only this.

Aynı zamanda bizim bir de başka daha büyük bir sorunumuz var. At the same time, we have another bigger problem. O da ekonomik durumumuz. It's our economic situation.

Kişi başına milli gelir, son 10 yılda yerinde sayıyor. The per capita income has been in place in the last 10 years. Şu veriye baktığınız zaman düz bir çizgi göreceksiniz. When you look at this data, you will see a straight line. Son 9 yılda milli gelir, olduğu yerde sayıyor. In the last 9 years, national income is counting where it is. Buna biz ekonomi literatüründe ''Orta Gelir Tuzağı'' diyoruz. We call this the "Middle Income Trap" in the economics literature. Buradan kurtulmanın da yolu, katma değeri yüksek ekonomiye geçiş. The way out of this is the transition to a high value-added economy. Biraz teknik bir deyim. It's a bit of a technical idiom.

Ben buradan kurtulmanın yolunun, hayal ekonomisine geçiş olduğunu düşünüyorum. I think the way to get out of here is to switch to the dream economy. Katma değeri yüksek ekonominin diğer bir tarifi İnovasyon Ekonomisi. Another definition of economy with high added value is Innovation Economy. İnovasyon demek de hayal düşü, hayal gücü yüksek insanların, Innovation means people who have a dream, a high imagination, beceri seviyesi yüksek insanların üretmesi demek. It means that people with high skill levels produce it. Peki buradan biz nasıl kurtulacağız?

Dünyada 3.000 Dolar'dan 10.000 Dolar'a gelen onlarca ülke var. There are dozens of countries in the world that come in from $ 3,000 to $ 10,000. Kişi başı milli gelirde. per capita income.

Çünkü 3.000 Dolar'dan 10.000 Dolar'a inşaatla, yolla gelebilirsiniz, Because you can come from $3,000 to $10,000 with construction, road, fındık satarak gelebilirsiniz, ham madde ile gelebilirsiniz. You can come by selling hazelnuts, you can come with raw materials. Fakat 10.000 Dolar'dan 20.000 Dolar'a ham madde satarak gelemezsiniz. But you can't come from $10,000 to $20,000 by selling raw materials. İnşaat yaparak gelemezsiniz. You can't come by building.

10.000 Dolar'dan 20.000 Dolar'a gelmek için To come from $10,000 to $20,000 yaptığınız her işe katma değer katmanız lazım. You need to add value to everything you do. Katma değer nedir? What is added value?

Akıl, zekâ, fikir, tasarım, sanat. Mind, intelligence, idea, design, art.

Bütün bunları katmadan ürettiğiniz hiçbir şey, Nothing you produce without adding all this, sizi 10.000 Dolar'dan 20.000 Dolar'a götüremez. it won't get you from $10,000 to $20,000. Pek çok örnek verebilirim. I can give many examples.

Kitabımda da bunun değişik pek çok örneği var. There are many different examples of this in my book. En son Uber diye bir şey çıktı mesela. For example, something called Uber came out recently.

Uber nedir?

Bir çöpçatan servisi. A matchmaking service.

Bir tarafta aracı olanlar var, öbür tarafta taksi ihtiyacı olanlar var. There are those who have a vehicle on one side, and those who need a taxi on the other. Bir yazılım yapılmış. A software has been made.

O yazılım aracı olanlarla, taksi ihtiyacı, araç ihtiyacı olanları buluşturuyor. That software brings together those who have a vehicle with those who need a taxi and a vehicle. Ortada filo yok, şoför yok. Yazılım. There is no fleet, no driver. Software.

Yazılım firması diyorum ben buna. I call it a software company.

Tabii bir hayalle başlıyor bu. Of course, it starts with a dream.

Bunun kıymetini bileniniz var mı? Do you know the value of this?

Piyasa değeri? Market value?

50 küsur milyar dolar. 50-odd billion dollars.

Şimdi 50 milyar deyince tabii anlaşılmıyor. Now, of course, when you say 50 billion, it is not understood. Ama Türk Hava Yolları, benim Türkiye'deki para birimim. But Turkish Airlines is my currency in Turkey. Kaç Türk Hava Yolları eder? How many Turkish Airlines?

10 tane Türk Hava Yolları ediyor. There are 10 Turkish Airlines.

Kitapta WhatsApp'ın hikâyesini anlattım. In the book, I told the story of WhatsApp.

52 tane çalışanın kurduğu bir şirket WhatsApp. WhatsApp is a company founded by 52 employees. Bu 52 çalışan WhatsApp satıldığı zaman, -ben Hürriyet'te Pazartesileri yazıyorum- WhatsApp satıldığı zaman baktım kaç liraya satılmış, When WhatsApp was sold, I checked how much it was sold for, kaç milyon dolara.

18 milyar Dolar.

Ya dedim bu nedir yani?

Öyle bir paramız olmadığı için anlamıyorum fiyatını. I don't understand the price because we don't have that kind of money. Dedim ki Cumhuriyet tarihi boyunca bizim ürettiğimiz en büyük markaları, en büyük şirketleri alt alta bir koyup bakayım. Let me put together the biggest companies one after the other and have a look. Beş tane en büyük Türk şirketini alt alta koyun. Tüpraş'ı koyun, Türk Telekom'u koyun, Put Tüpraş, put Türk Telekom,

Türk Hava Yolları'nı koyun, Petrol Ofisi'ni koyun. Alt alta koyun, hepsi bir WhatsApp etmiyor. Put it one under the other, it's not all WhatsApp. Hava alanları var, uçaklar var.

Hepsini bir tarafa koyuyorsunuz, bir WhatsApp etmiyor. You put it all to one side, a WhatsApp does not. Minecraft diye bir oyun satıldı. A game called Minecraft has been sold.

Minecraft satıldığında ben oturup Türkiye'deki madenleri hesaplamadım. When Minecraft was sold, I did not sit down and calculate the mines in Turkey. Çünkü bir yıllık maden gelirimiz Minecraft etmiyordu. Because our one year mining income was not Minecraft. Fakat bütün bu örnekler teknoloji olduğu için, But since all these examples are technology, siz de biraz teknolojiye yakın bir grup olduğunuz için gayet iyi anladınız. Since you are a group that is a bit close to technology, you understood it very well. Ben aynı hikâyeyi fındık üzerinden de anlatıyorum. Geçen sene bir haber yayınlandı. A story was published last year.

''Türkiye'de fındık ihracatında rekor kırıldı.'' "A record was broken in hazelnut exports in Turkey." Kaç lira biliyor musunuz?

3 milyar dolar.

Cumhuriyet tarihi boyunca en yüksek ihracat yaptığımız yıl The year we made the highest export throughout the history of the Republic diye kutlamalar yapıldı. Çok güzel. celebrations were held. Very nice.

Bu fındığı kim alıyor ve ne yapıyor, bunu araştırdım. I researched who buys this hazelnut and what does it do. Bu fındığı İtalya'da gökten, gökten değil ağaçtan düşen This hazelnut fell from the sky in Italy, not from the sky, but from the tree. 4 fındığın 1 tanesini İtalya'da bir şirket alıyor. Bu şirket alıyor, üstüne bir marka koyuyor. This company takes it, puts a brand on it. Bir yıllık satışı 10 küsur milyar dolar bu şirketin. Annual sales of this company is 10-odd billion dollars. Şimdi fındığı alıyoruz biz. Now we're getting the hazelnuts.

10 milyon kişi Türkiye'de, çoluk çocuk Güneydoğu'dan geliyor, 10 million people are in Turkey, their children come from the Southeast, zorla çalıştırıyoruz, koşullar belli. We are forced to work, the conditions are clear.

3 milyar dolar satış yaptık, çok güzel diyoruz. Öbür tarafta alıyorlar, 500 tane çalışanı var. On the other hand, they have 500 employees. Fakat işte buradan oraya geçmek için, yani ham madde potansiyel coğrafyanın, But to get from here to there, that is, raw material potential geography, doğanın bize verdiğini satmak, onun hamallığını yapmanın ötesine geçmek için bizim yapısal dönüşümler yapmamız lazım. we need to make structural transformations.

Nedir bu?

3 tane çok basit önerim var benim.

Şimdi bakın bilgi ekonomisi diyoruz, bilgi ekonomisi ne demek? Now look what we call the knowledge economy, what does the knowledge economy mean? Bilgiye ulaşma ve bilgiyi paylaşma ekonomisi. The economy of accessing and sharing knowledge. Türkiye bilgi ekonomisinde maalesef çok kötü bir noktada. Unfortunately, Turkey is at a very bad point in the knowledge economy. Çünkü biz bilgiye ulaşmanın önüne engeller koyuyoruz. Because we put obstacles in front of accessing information. Basın özgürlüğü dediğiniz şey, bilgiye ulaşma özgürlüğüdür. What you call freedom of the press is freedom of access to information. Dünyada bilgiye kolay ulaşan ülkeler daha çok inovasyon yapıyor. Countries with easy access to information in the world innovate more. Bilgi ekonomisini yürütmek için, başarılı olmak için inovasyon şart. Innovation is essential to drive the knowledge economy, to be successful. Dolayısıyla böyle bir ilişki var. So there is such a relationship.

Bizim basın özgürlüğünün önündeki bütün engelleri kaldırmamız lazım. Eğer bunu kaldırmazsak, If we don't remove it,

''İki tane gazeteci gözaltına alındı, bana ne!'' derseniz, If you say, "Two journalists were detained, what's wrong with me?" oradan inovasyon çıkmıyor. Bu kadar basit. Innovation does not come out of it. It's that simple. (Alkış) (Applause)

İkinci olarak.

İkinci olarak, bizim adil rekabet kurallarını yerleştirmemiz lazım. Second, we need to establish fair competition rules. Şimdi bakın burada bir yarışma yapsam, desem ki; Now look, if I had a contest here, I would say; ''10 kişiye New York Üniversitesi'nden burs vereceğim ama yarışma adil olmayacak" "I will give scholarships to 10 people from New York University, but the competition will not be fair" Katılır mısınız böyle bir yarışmaya?

Katılsanız çaba harcar mısınız? Would you make an effort if you joined?

Harcamazsınız. You don't spend.

Dünyada Daron Acemoğlu'nun da ortaya koyduğu, As Daron Acemoğlu put forth in the world, tarihsel olarak çok basit bir veri var.

Adalet sistemini oturtan ülkeler ilerliyor. Countries that have established the justice system are advancing. Çünkü diyor ki oradaki yurttaş: ''Çok çalışırsam emeğimin hakkını alırım." Because the citizen there says: "If I work hard, I will get the right of my labor." Rekabet adil olacak ve herkes bu yarışa girecek. The competition will be fair and everyone will enter this race. Biz ne yapıyoruz?

Nüfusun yarısı kadınlar, siz yarışa girmeyin. Half of the population is women, do not enter the race. Öbür yarısı ideolojik olarak siz filan partidensiniz, almıyorum. The other half is ideologically from such and such a party, I don't get it. Geri kalanlar işte şu mezhep, din, vesaire vesaire. The rest is that sect, religion, etc. and so on. Nüfusunun %5'i ile üretim yapan bir ülkeyiz biz. We are a country that produces with 5% of its population. Öbür tarafta %100'le giriyor Finlandiya. On the other hand, Finland enters with 100%.

Senden çok üretiyor, nasıl oluyor bu? He produces more than you, how is that?

Son olarak, en önemlisi bu. Finally, this is the most important.

Bizim, bu hayal ekonomisine gitmemiz için çocuklarımızın itiraz etmesi lazım. In order for us to go to this dream economy, our children have to object. Bunu da kim ölçüyor biliyor musunuz?

Bakın, OECD ölçüyor. Look, the OECD measures.

Bir ekonomik kuruluştur bu.

OECD, 15 yaşındaki çocukların,

‘'critical thinking and problem solving'' diye geçiyor bu. It's called "critical thinking and problem solving". Yani ben bunu Türkçe'ye "itiraz etme" olarak çeviriyorum biraz kısa olsun diye. So, I translate this into Turkish as "don't object" to keep it a little short. ''İtiraz etme becerisi.'' "The ability to object."

Türkiye'de bu oran %2,2.

15 yaşındaki çocuklarımızın itiraz etme becerisi. Güney Kore'de bu oran %28. In South Korea, this rate is 28%.

OECD ortalaması %11.

Şimdi bakın, normal koşullarda,

çocuklar zaten doğdukları zaman %5'i üstün yetenekli. Hiçbir şey yapmanıza gerek yok.

Biz o %5'i alıyoruz, 10 yıl eğitiyoruz ve %2,2'ye kadar düşürüyoruz. Bizim en büyük sıkıntımız bu: İtiraz etmeyi bilmiyoruz. Şimdi büyük bir sessizlik istiyorum, belki de bütün bu anlattığımı benden çok daha iyi anlatacak bir şair abimizden bir mısra. ‘'Düşünde bile göremez işler, düşlerin gördüğü işleri.'' Düşünde bile göremez işler, düşlerin gördüğü işleri. İşte bu yüzden itiraz edin diyorum.

Bana itiraz edin.

Hocam bu konuşma iyi bir konuşma değil, bu konuşma olmadı diye bana itiraz edin. New York'tan bunun için mi geldin diye itiraz edin. İtiraz edin, bu çocuklar çok daha iyi eğitilmeli diye itiraz edin. En önemlisi bu ülke çok daha iyi yönetilmeyi hak ediyor diye itiraz edin. Teşekkür ederim.

(Alkış)