×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, İlişkinizde Bu Günahları İşlemeyin | Gülcan Özer | TEDxIstanbul

İlişkinizde Bu Günahları İşlemeyin | Gülcan Özer | TEDxIstanbul

Çeviri: Elvan Ergün Gözden geçirme: Erman Turkmen

Hoş geldiniz.

Şimdi ben çok uzun yıllardır çok sayıda evliliğe eşlik etmiş,

iyi günlerini, kötü günlerini görmüş, evlenmiş, boşanmış, sonrasında

danışanları tarafından "Acaba terzi söküğünü dikemiyor mu?" denmiş, yahut "Hocam tanıdığımız iyi bir terapist var, isterseniz telefonunu verelim." denmiş, iyi günleri ve kötü günleri olmuş, iki çocuğu, anası babası, kardeşleri,

sahici dostları ve sevdiği adamı olan bir kadınım.

Hayatından memnun bir kadınım.

(Alkış)

Bizim mevzu ilişki ve evlilik.

Fakat burada benim dilimin durmaksızın kadın ve erkek

yahut evliliğe kaymasını dikkate almayın.

Siz lütfen ilişki zemininden olayı okuyun, bir.

İki, katiyen homofobik okumayın.

LGBT'ye bir selam göndereyim mutlak bir biçimde.

(Alkış)

Şöyle tarihsel bir bakarsak, benim jenerasyonum ve aslında

benden biraz önceki jenerasyonun evliliği ve ilişkiyi öğrenişi Türk filmlerinde. Mevzu şuydu: Açık sinemalara gidilir, çekirdek çitlenir,

bir esas kız ve esas oğlan vardır, bunlar daima sosyoekonomik olarak

birbirinden farklıdır ve kavuşamazlar.

Eğer bir yol olur kavuşabilirlerse o dakikada film biter.

Mesaj şudur, evlenildi ve artık bütün problemler halloldu. Biz kendi gençliğimiz boyunca, onlar evlendikten sonra ne olduğunu

bir türlü göremedik.

Daha sonra boşanmalar arttı.

Haz çağı güncellendi ve bu defa biz dizileri seyretmeye başladık.

Dizilerde ağır abiler var, böyle uzaklara doğru bakıyorlar.

Elli kelimeyle konuşuyorlar.

Derin olduklarına dair bir alt mesaj var ki

aslında sahiden elli kelimeyle konuşuyorlar.

Heyecanlı, hafif hoppaca da onların eşleri, sevgilileri formatında

genç bir kadın var ve bu ağır abilerin vazifesi o genç hanımı hizaya sokmak.

Bu hikâyeden sonra da narsist erkekseverlik şeklinde

toplum mühendisliğinin bir hediyesiyle karşı karşıya kaldık

ki bu iyi bir şey diye düşünmüyorum.

Ben size biriktirdiklerimi anlatacağım.

Çokça evlilik tanıyorum, birkaç bin.

Hepsi parmak izi gibi.

Anlatacaklarımın hiçbiri size uymayabilir, hepsi oturabilir.

Size uyanı alıp, uymayanı bırakmanızı rica ediyorum.

Bir minik anektoddan sonra başlayacağım.

Evliliğin ya da ilişkinin, olabildiğince ilişkiye çevirmeye çalışacağım,

yedi büyük günahı diye bir hikâye anlatacağım. Ben sayıları sevmiyorum.

Hani evliliğin 55 doğru yolu, çocuk yetiştirmenin 25 şahane yöntemi.

Burada biriktirdiklerimi ancak yediye sığdırabildim.

Geçen gün çocuklarım bana dediler ki "Anne ne ruhsuzsun."

Burada oturmaktalar.

Hayırdır inşallah dedim.

"Aşk zaten biter deyip duruyorsun her yerde, ne yapacağız?"

Düşündüm, hakikaten on altı yaşındakiler için yahut kırkında, ellisindekiler

için bile ne fena bir bilgi aşk zaten biter.

Korkuya mahal yok evladım dedim, yaşanırken fark edilmiyor.

Senin yaşadığının tamamen farklı bir şey olduğunu düşünüyorsun.

Zaten düşünmüyorsan da âşık değilsindir, şuurun fazla yerinde demektir.

Şimdi evliliğin yedi büyük günahı derken, ilişkinin yedi büyük günahı derken

şundan bahsediyorum aslında.

İlişkiler böyle uzunlamasına giderken bir sürü yerde tökezliyorlar.

Daha yaygın tökezlediğimiz hâllerden, daha keskin virajlardan bahsediyorum. Birincisi, Allah rahmet eylesin, bir anatomi profesörüdür Sami Zan,

koca bir amfide ders verir, ufacık da bir adamdır ve

derslere sıklıkla da şöyle başlar sene başında.

Der ki "Kızlarım lafım size, koca terbiye edilmez, terbiyelisi alınır." Burada, bu elbet erkeklere de söylenebilir bir hikâyedir ama kadınların cebinde

partnerleriyle ilgili iddialı bir değiştirilecekler listesi vardır. Yaptım biliyorum.

Çokça yapanı da tanıyorum aynı zamanda.

Denir ki, değiştirme listenizin olduğu hiç kimseyle evlenmeyin,

uzunlamasına ilişkiye girmeyin.

Yeni jenerasyonun tarifiyle takılabilirsiniz, o ayrı mevzu.

Peki, değişmeyecek miyiz yani?

Adamı aldık, öyle dondu kaldı, bitti mi hikâye?

Değil, herkes değişiyor, mutlak değişiyor, önünde durulabilir bir şey değil değişim.

Fakat eğer sizin bir listeniz olursa, o insanın kendi olağan seyrinin önüne geçiyorsunuz, bir proje hâline getiriyorsunuz.

Çünkü benlik ve bünye doğal olarak direnç koyuyor ve kendini koruyor.

Burada bir ikinci tarif var, buna hastayım.

Jung diyor ki bir kadın ve adamın ilişkisi kimyasal bir tepkimeye benzer.

Eğer tepkime gerçekleşirse her ikisi de kılık değiştirir.

Bu, şu demek: gönül gönle değerse zaten o değişim kendi seyri

ve süreci içinde olur, bu bir.

İkinci madde, köken aileler en çok tökezlediğimiz yerlerden biri

ilişkilerde ve evliliklerde.

Biz memlekete ait çok alt dinamiklere sahip bir coğrafyayız.

Eğer biz bugün bu toplantıyı Oslo'da yapıyor olsaydık

köken aileden hiç bahsetmiyor olacaktık.

Onlar zaten çocukları 18'inde postalamış olacaklardı

ve daha bireysel insanlar olacaktık.

İyi kötü, ayrı hikâye.

Ama bu coğrafyada biz, özerkleşmesi daha az,

köken ailelerle bağları daha fazla, iddialı sosyal destekler alan

ve bununla ilgili de birtakım bedeller ödeyen hâllerdeyiz.

Asıl köken aile derdinin daha az afili söylenişi şudur:

Kayınvalide - gelin problemi.

Burada hikâye şudur, ortada bir tane adamcağız vardır.

Hakikaten de adamcağızdır ama.

Bir tarafında ona yıllarını vermiş anne, öbür tarafta geleceğini vaat eden kadın.

Burada yapılacak temel mesele, adam ortadan pılı pırtıyı toplayacak, gidecek

-mutlak bir biçimde- ve o iki kadın birbirleriyle ilişki kurmayı öğrenecekler.

Burada daima genç olanın performansının daha iddialı ve başarılı olması beklenir.

Burası bataklık alandır, çok olağanüstü dikkat etmeliyiz.

Herkesin kendi ailesiyle kurduğu ilişkideki sınıra

parmağımızın ucunu sokmamayı öneririm.

Elbette ki gelişeceğiz, olgunlaşacağız, bu ilişkiler de değişecek.

Sevmeye çalışmanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ben partnerin ailesini,

epey geçinmeye gönlü olmanın.

Mayanız tutmayabilir, tutmadıysa da nezaketin çok yukarıda olması lazımdır.

Cinsellik günah değil, cinselliğin ihmal edilmesi fena günah.

İlişkilerde ve evliliklerdeki en hızlı irtifa kaybeden alanlardan biri cinsellik.

Bir kere memleketin bu konudaki sakatı çok.

Evlenilecek ve eğlenilecek kadın: Terminolojiler.

Yere bakarak yürümenin edepli olduğu bir coğrafya.

Erkeklerin cinselliği algılayışındaki o performans kaygısı,

yanı sıra da bunu bir performans sanatı gibi algılayışları.

Tabii uzunlamasına giden, evlilik formatındaki ilişkilerde,

eskilerin fingirdemek dediği, bizim flört etmek dediğimiz hikâye çok kıymetli.

Cinselliğin aslında ilk üçteki sarsılmaz yeri,

bir kadın ve adamın ilişkisinde olağanüstü derecede kıymetli.

Zaten bir arada oluşları, bir kadın ve adam olmakla ilgilidir ve cinsellik de bunun altını çok bold çizen hâllerden biridir.

Kadının o saygın ve saygıdeğer olmakla ilgili coğrafyadan gelen ve

aslında onu epey sakatlamış olan hikâyesinden kurtulması bir vakit alır.

Yıllar önce yanılmıyorsam 2. ya da 3. deneyimim çift görmeye başladığımda,

ellili yaşlara yakın bir beyefendi ve eşi var.

Hanımefendi boşanmak istiyor, beyefendi diyor ki hayatta boşanmam.

Niye dedik.

"Memlekette kadın kadın olur yaşı kırkı bulur." dedi.

Ben bunu yıllar içerisinde, 20 yıl öncesinden bahsediyorum,

mükerrer kere düşündüm.

Aslında o kendinizi serbest bırakışınızla ilgili uzun bir vakit geçer.

Yeni jenerasyonun bu konuda daha hoyrat olduğunu düşünüyorum, cinsellik konusunda.

Daha nesnel olduğunu düşünüyorum, ama kendi bedenleri konusunda

daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum aynı zamanda.

Dört.

Şimdi ilişkilerin sıkı tökezlediği yerlerden biri aslında dünyada da,

bizim coğrafyada da en sert tökezlediği yer ebeveyn olunan vakit.

Anne baba olmakla karı koca ya da kadın erkek olmak

birbirinden epey ayrı hâller.

Hiç benzemiyorlar neredeyse.

Ebeveynlik çok kutsal atıfları olan bir hikâye.

Dolayısıyla ilişkinin üstünü sarıyor.

Bir vakit sonra siz kendinizi salt ebeveyn gibi görmeye başlıyorsunuz.

Eski jenerasyonlar bunu bilir, buna da fittir, dert yok.

Yeni jenerasyon, mutlu olmak ve haz almak konusunda iddialı ve iddiacı.

Buralarda o kaybedilen haz,

ilişkinin en sert tökezlemelerinden biri hâline geliyor.

Yurtdışında bazı terapi merkezleri, doğum sonrası üç dört yıl içinde

gördüğü vakit çifti, yalnız zaman geçirme kontratı olmadan görmüyor.

Amerikalılar en çok doğumdan sonraki ilk dört yıl içinde boşanıyorlar,

çünkü o denge sarsılıyor.

Katiyen ve katiyen bu hatların birbiriyle hiçbir bağlantısı neredeyse olmadığını

iyi görmemiz gerek.

Burada iki şey önemli.

Bir, çocuksuz zaman geçireceğiz.

Çok kıymetli.

İki, birbirimizin ebeveynliğine müdahale etmeyeceğiz.

Herkesin bahtına bir anneyle baba düşüyor.

Burada oturan iki evladımın bahtına ben düşmüş durumdayım.

Günün sonunda iyisi, kötüsü, doğrusu, eğrisi baş edecekler.

Eğer özel bir maraz yoksa,

birbirimizin ebeveynliğinden pılı pırtıyı toplayıp çıkaracağız.

Herkes kendi usulünce ebeveynlik yapacak.

Hani o magazinel bir biçimde çocuğa aynı şeyi söylememiz gerekiyor

efsanesinden kurtulacağız.

Elbette ortaklık yapmamız gereken alanlar var ama tamamen ayrı hatlarda gidiyoruz.

Ben epey bu anlamda dert yaşamış insan tanırım.

Geldik beş.

En büyük günah, açık ara en büyük günah içgörü.

En basit karşılığı aslında kendini bilmek demek.

İçgörü mevzusu, bu hayat dediğiniz hikâye kendinden insan yaratma macerasıdır ya,

bu macerada aslında cebimizdeki en kıymetli malzeme. Kendimiz için, ilişkimiz için, çoluğumuz çocuğumuz için,

aslında her şey için çok kıymetli.

Hikâyenin dibinde ve temelinde oturan mevzu.

İlişkideki içgörüde birkaç tane sorunun çok iyi cevaplanması lazım.

İlişki içgörüsünün en temel sorusu "ben nerede yanlış yapıyorum"dur.

Fakat bu sorunun cevabı, "çok iyi niyetliyim,

o yüzden hata yapıyorum" samimiyetsizliğinde bir cevap değil.

Burada üç soru var.

1. Niye evleniyorum bu adamla, öbürüyle değil de bu adamla ya da bu kadınla? 2. Nerede dert yaşıyorum? 3. Bu yaşadıklarımda benim rolüm nedir? Şimdi bu niye evlendiğimiz ya da aşk hissettiğimiz o şahsiyeti

sevdiğimiz sorusunun cevabı karmaşıktır.

İhtiyaçlarımız tercihlerimizi belirliyor.

İhtiyaçlarımız değişebiliyor, bu defa tercihimiz aynı şekilde değişmeyebiliyor.

Misal, adamla çok canlı diye evleniyoruz, eve hiç girmiyor diye boşanıyoruz.

Yahut, kadınla beni çok derliyor topluyor, hayatıma müthiş bir düzen

getirdi diye evleniyoruz ve anne-kadın istemiyorum,

daha canlı birini istiyorum diye boşanıyoruz.

Şimdi hikâyenin burasında ihtiyaçlar değişiyor.

Dolayısıyla eğer o değişen ihtiyaçlarla beraber partner ve ilişki de

benzer bir ahenkte değişirse ne âlâ, yoksa işimizde iddialı zorluklar var.

Bir ilişkide yaşanan dertlerin sayısını çıkarmak olası değil.

Buradan, bugün konuşmaya başlayıp bir ay sonra bitirsek yetmez.

İletişim kuramıyoruz, beni seviyor, beni sevmiyor,

ailesiyle ilgili derdim var, duygusunu çok aktarıyor, hiç aktarmıyor,

benimle çok ilgileniyor, hiç ilgilenmiyor, çok arka bahçesi var, arka bahçesi yok.

Kocaman!

Çok kişisel burada, parmak izi gibi her çiftin tarifi farklı.

Şu üçüncü sorunun cevabı benim için çok kıymetli.

Ben nerede hata yaptım ilişkide, ne yapıyorum, yanlışım ne? Şimdi bu soru çiftlerle görüşürken dananın kuyruğunun koptuğu yerdir.

Nedir sizin katkınız dersiniz bu olup biten hikâyeye.

Der ki çok sinirlendiriyor beni, çok küsüyor, çok iletişimsiz.

Peki, siz ne yapıyorsunuz dersiniz.

"Yapıyorum ama" diye başlayan cümleler olur.

Ama ile başlayan her gerekçe patinajdır, gerisi de hikâyedir.

Yani adam bağırıyordur, kadın küsüyordur.

Bağırdığı için küsüyorum, küstüğü için bağırıyorum.

Bu dehlizden çıkılmaz.

Hikâye ancak şöyledir.

"Yanlış yapıyorum, bağırıyorum." ayrı bir hikâyedir.

"Yanlış yapıyorum, küsüyorum." ayrı bir hikâyedir.

İlişki içgörüsünde herkes kendiyle ilgili yüksek samimiyet ile

kendine dair olanı bulmakla mükelleftir.

Hayat için de mükellefiz bunda.

Yani doğrumuz var, eğrimiz var, ucuz yanımız var, zayıf yanımız var.

Geldik altı, iletişim.

Ben hayatını dinleyerek ve konuşarak kazanan biriyim.

Konuşmayı da seven biriyim üstelik.

Buna rağmen son zamanlarda duyduğum zaman beni rahatsız eden

kelimelerden biri hâline geldi iletişim.

İletişimin tabii üstadları var.

Kelimelere takla attıranlar var, şahane yapanlar var.

Fakat iletişimde çok kıymetli bir dip not var,

onun pas geçilmesi hikâyeyi çok zorlaştırıyor.

İletişim şu; ben size anlatıyorum, siz beni anlıyorsunuz, şahane.

Siz anlatıyorsunuz, ben de anlıyorum, şahane.

Katiyen uzlaşmak durumunda değiliz.

Fakat kullandığımız kelimeler arttıkça ve biz aslında iletişimi

bir performans sanatı gibi yönetmeye başladıkça,

iletişim anlattığım anlaşılır ve kabul edilir hikâyesine doğru

büyük bir hızla ilerlemekte.

Çiftler arasındaki iletişimde, şu tarifin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Uzlaşamayacağınız alanlar olduğu konusunda uzlaşmalısınız.

Bir kadın, bir adam, ayrı alt kültürler, ayrı, ayrı, ayrı.

Her alanda uzlaşmaya kalktıkları zaman, yani iletişimin sihir olduğunu,

iyi iletiştikleri zaman illa ki uzlaşacakları gibi bir alt bilgiye

sahip oldukları vakit, bir adım sonrasında restleşmeye başlıyorlar ve

o bizim en yaygın gördüğümüz bataklıktır.

Dolayısıyla iletişim kıymetli, insan sözle, gözle, gönülle,

bir sürü şeyle iletişir, doğru yanlış iletişir.

Velev ki uzlaşmama ihtimalini cebinde tutmalıdır.

Ve yedi, benim en sevdiğim madde.

Ben evliliğin akıllı bir iş olduğunu düşünmüyorum, gayet net.

Evliliği seviyorum ve onuyorum.

Çocuklarıma en az bir kere evlenmelerini de öneririm ve herkese.

Sonrasını ve devamını bilmem ama herkesin mutlak deneyimlemesi

gerektiğini düşünürüm evli olma hâlini.

Fakat akıllı bir hikâye olduğunu külliyen düşünmüyorum.

Aynı hayat, aynı insanlar, aynı yatak, aynı ev, aynı, aynı, aynı.

Bunun içinden beklediğimiz iddialı bir haz var aynı zamanda.

Fakat bu hikâye bütün hayal kırıklıklarına rağmen yıllardır devam ediyor.

Dolayısıyla başka bir şeye hizmet ediyor olmalı.

Daha derinde bir hayali olmalı, az ulaşılan bir hayali olmalı.

Pek az çiftin yakalayabildiği ama daha derin bir hevesi olmalı evliliğin.

Evliliğin katiyen bir akıl oyunu değil, istek oyunu olduğunu düşünmekteyim ben.

İnsanın dünya ile ilişkisinde aktardıklarından daha başkasını,

daha derinini, daha zaafını, daha yetersizliğini

kritize edilmeden, paralanmadan, reddedilmeden isteyebileceği bir adres.

Gönül, gönül yarenini istiyor, ahbabını istiyor,

kendini doğrusuyla eğrisiyle kabul buyuracak olanını istiyor.

Evliliğin dolaşmak istediği yer burası.

Pek azımız dolaşıyoruz ve fakat fantazisinin burası olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, baştan sayalım günahları.

Bir: Değiştireceğimiz kişiyle evlenmiyoruz. İki: Biriyle evlenmek aynı zamanda onun aile dinamiğiyle evlenmek demektir.

Maharetli ve dikkatli oluyoruz aile ilişkilerinde.

Üç: Cinsellik daima ilk üçteki sarsılmaz yerini koruyacak, çok kıymetli.

Dört: Evliliği ebeveynliğe satmıyoruz, ikisi birbirinden ayrı hâller. Beş: İçgörü çok mühim.

İnsan olmamızın yolculuğu içerisinde olağanüstü derecede mühim ve

olmadan olmaz, olmadan en olmayacak hâl olduğunu düşünürüm ben.

Kendimizi bilmeden yola devam etme şansımız yok.

Altı: İletişeceğiz hiç itirazım yok ve fakat uzlaşmama ihtimalini de

cebimizde bulunduracağız.

Yedi: Evlilik bir akıl oyunu değil, istek oyunudur.

Efendim, yolunuzun, yönünüzün ve gönlünüzün açık olmasını dilerim. (Alkışlar)


İlişkinizde Bu Günahları İşlemeyin | Gülcan Özer | TEDxIstanbul

Çeviri: Elvan Ergün Gözden geçirme: Erman Turkmen

Hoş geldiniz.

Şimdi ben çok uzun yıllardır çok sayıda evliliğe eşlik etmiş,

iyi günlerini, kötü günlerini görmüş, evlenmiş, boşanmış, sonrasında

danışanları tarafından "Acaba terzi söküğünü dikemiyor mu?" denmiş, yahut "Hocam tanıdığımız iyi bir terapist var, isterseniz telefonunu verelim." denmiş, iyi günleri ve kötü günleri olmuş, iki çocuğu, anası babası, kardeşleri,

sahici dostları ve sevdiği adamı olan bir kadınım.

Hayatından memnun bir kadınım.

(Alkış)

Bizim mevzu ilişki ve evlilik.

Fakat burada benim dilimin durmaksızın kadın ve erkek

yahut evliliğe kaymasını dikkate almayın.

Siz lütfen ilişki zemininden olayı okuyun, bir.

İki, katiyen homofobik okumayın.

LGBT'ye bir selam göndereyim mutlak bir biçimde.

(Alkış)

Şöyle tarihsel bir bakarsak, benim jenerasyonum ve aslında

benden biraz önceki jenerasyonun evliliği ve ilişkiyi öğrenişi Türk filmlerinde. Mevzu şuydu: Açık sinemalara gidilir, çekirdek çitlenir,

bir esas kız ve esas oğlan vardır, bunlar daima sosyoekonomik olarak

birbirinden farklıdır ve kavuşamazlar.

Eğer bir yol olur kavuşabilirlerse o dakikada film biter.

Mesaj şudur, evlenildi ve artık bütün problemler halloldu. Biz kendi gençliğimiz boyunca, onlar evlendikten sonra ne olduğunu

bir türlü göremedik.

Daha sonra boşanmalar arttı.

Haz çağı güncellendi ve bu defa biz dizileri seyretmeye başladık.

Dizilerde ağır abiler var, böyle uzaklara doğru bakıyorlar.

Elli kelimeyle konuşuyorlar.

Derin olduklarına dair bir alt mesaj var ki

aslında sahiden elli kelimeyle konuşuyorlar.

Heyecanlı, hafif hoppaca da onların eşleri, sevgilileri formatında

genç bir kadın var ve bu ağır abilerin vazifesi o genç hanımı hizaya sokmak.

Bu hikâyeden sonra da narsist erkekseverlik şeklinde

toplum mühendisliğinin bir hediyesiyle karşı karşıya kaldık

ki bu iyi bir şey diye düşünmüyorum.

Ben size biriktirdiklerimi anlatacağım.

Çokça evlilik tanıyorum, birkaç bin.

Hepsi parmak izi gibi.

Anlatacaklarımın hiçbiri size uymayabilir, hepsi oturabilir.

Size uyanı alıp, uymayanı bırakmanızı rica ediyorum.

Bir minik anektoddan sonra başlayacağım.

Evliliğin ya da ilişkinin, olabildiğince ilişkiye çevirmeye çalışacağım,

yedi büyük günahı diye bir hikâye anlatacağım. Ben sayıları sevmiyorum.

Hani evliliğin 55 doğru yolu, çocuk yetiştirmenin 25 şahane yöntemi.

Burada biriktirdiklerimi ancak yediye sığdırabildim.

Geçen gün çocuklarım bana dediler ki "Anne ne ruhsuzsun."

Burada oturmaktalar.

Hayırdır inşallah dedim.

"Aşk zaten biter deyip duruyorsun her yerde, ne yapacağız?"

Düşündüm, hakikaten on altı yaşındakiler için yahut kırkında, ellisindekiler

için bile ne fena bir bilgi aşk zaten biter.

Korkuya mahal yok evladım dedim, yaşanırken fark edilmiyor.

Senin yaşadığının tamamen farklı bir şey olduğunu düşünüyorsun.

Zaten düşünmüyorsan da âşık değilsindir, şuurun fazla yerinde demektir.

Şimdi evliliğin yedi büyük günahı derken, ilişkinin yedi büyük günahı derken

şundan bahsediyorum aslında.

İlişkiler böyle uzunlamasına giderken bir sürü yerde tökezliyorlar.

Daha yaygın tökezlediğimiz hâllerden, daha keskin virajlardan bahsediyorum. Birincisi, Allah rahmet eylesin, bir anatomi profesörüdür Sami Zan,

koca bir amfide ders verir, ufacık da bir adamdır ve

derslere sıklıkla da şöyle başlar sene başında.

Der ki "Kızlarım lafım size, koca terbiye edilmez, terbiyelisi alınır." Burada, bu elbet erkeklere de söylenebilir bir hikâyedir ama kadınların cebinde

partnerleriyle ilgili iddialı bir değiştirilecekler listesi vardır. Yaptım biliyorum.

Çokça yapanı da tanıyorum aynı zamanda.

Denir ki, değiştirme listenizin olduğu hiç kimseyle evlenmeyin,

uzunlamasına ilişkiye girmeyin.

Yeni jenerasyonun tarifiyle takılabilirsiniz, o ayrı mevzu.

Peki, değişmeyecek miyiz yani?

Adamı aldık, öyle dondu kaldı, bitti mi hikâye?

Değil, herkes değişiyor, mutlak değişiyor, önünde durulabilir bir şey değil değişim.

Fakat eğer sizin bir listeniz olursa, o insanın kendi olağan seyrinin önüne geçiyorsunuz, bir proje hâline getiriyorsunuz.

Çünkü benlik ve bünye doğal olarak direnç koyuyor ve kendini koruyor.

Burada bir ikinci tarif var, buna hastayım.

Jung diyor ki bir kadın ve adamın ilişkisi kimyasal bir tepkimeye benzer.

Eğer tepkime gerçekleşirse her ikisi de kılık değiştirir.

Bu, şu demek: gönül gönle değerse zaten o değişim kendi seyri

ve süreci içinde olur, bu bir.

İkinci madde, köken aileler en çok tökezlediğimiz yerlerden biri

ilişkilerde ve evliliklerde.

Biz memlekete ait çok alt dinamiklere sahip bir coğrafyayız.

Eğer biz bugün bu toplantıyı Oslo'da yapıyor olsaydık

köken aileden hiç bahsetmiyor olacaktık.

Onlar zaten çocukları 18'inde postalamış olacaklardı

ve daha bireysel insanlar olacaktık.

İyi kötü, ayrı hikâye.

Ama bu coğrafyada biz, özerkleşmesi daha az,

köken ailelerle bağları daha fazla, iddialı sosyal destekler alan

ve bununla ilgili de birtakım bedeller ödeyen hâllerdeyiz.

Asıl köken aile derdinin daha az afili söylenişi şudur:

Kayınvalide - gelin problemi.

Burada hikâye şudur, ortada bir tane adamcağız vardır.

Hakikaten de adamcağızdır ama.

Bir tarafında ona yıllarını vermiş anne, öbür tarafta geleceğini vaat eden kadın.

Burada yapılacak temel mesele, adam ortadan pılı pırtıyı toplayacak, gidecek

-mutlak bir biçimde- ve o iki kadın birbirleriyle ilişki kurmayı öğrenecekler.

Burada daima genç olanın performansının daha iddialı ve başarılı olması beklenir.

Burası bataklık alandır, çok olağanüstü dikkat etmeliyiz.

Herkesin kendi ailesiyle kurduğu ilişkideki sınıra

parmağımızın ucunu sokmamayı öneririm.

Elbette ki gelişeceğiz, olgunlaşacağız, bu ilişkiler de değişecek.

Sevmeye çalışmanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ben partnerin ailesini,

epey geçinmeye gönlü olmanın.

Mayanız tutmayabilir, tutmadıysa da nezaketin çok yukarıda olması lazımdır.

Cinsellik günah değil, cinselliğin ihmal edilmesi fena günah.

İlişkilerde ve evliliklerdeki en hızlı irtifa kaybeden alanlardan biri cinsellik.

Bir kere memleketin bu konudaki sakatı çok.

Evlenilecek ve eğlenilecek kadın: Terminolojiler.

Yere bakarak yürümenin edepli olduğu bir coğrafya.

Erkeklerin cinselliği algılayışındaki o performans kaygısı,

yanı sıra da bunu bir performans sanatı gibi algılayışları.

Tabii uzunlamasına giden, evlilik formatındaki ilişkilerde,

eskilerin fingirdemek dediği, bizim flört etmek dediğimiz hikâye çok kıymetli.

Cinselliğin aslında ilk üçteki sarsılmaz yeri,

bir kadın ve adamın ilişkisinde olağanüstü derecede kıymetli.

Zaten bir arada oluşları, bir kadın ve adam olmakla ilgilidir ve cinsellik de bunun altını çok bold çizen hâllerden biridir.

Kadının o saygın ve saygıdeğer olmakla ilgili coğrafyadan gelen ve

aslında onu epey sakatlamış olan hikâyesinden kurtulması bir vakit alır.

Yıllar önce yanılmıyorsam 2. ya da 3. deneyimim çift görmeye başladığımda,

ellili yaşlara yakın bir beyefendi ve eşi var.

Hanımefendi boşanmak istiyor, beyefendi diyor ki hayatta boşanmam.

Niye dedik.

"Memlekette kadın kadın olur yaşı kırkı bulur." dedi.

Ben bunu yıllar içerisinde, 20 yıl öncesinden bahsediyorum,

mükerrer kere düşündüm.

Aslında o kendinizi serbest bırakışınızla ilgili uzun bir vakit geçer.

Yeni jenerasyonun bu konuda daha hoyrat olduğunu düşünüyorum, cinsellik konusunda.

Daha nesnel olduğunu düşünüyorum, ama kendi bedenleri konusunda

daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum aynı zamanda.

Dört.

Şimdi ilişkilerin sıkı tökezlediği yerlerden biri aslında dünyada da,

bizim coğrafyada da en sert tökezlediği yer ebeveyn olunan vakit.

Anne baba olmakla karı koca ya da kadın erkek olmak

birbirinden epey ayrı hâller.

Hiç benzemiyorlar neredeyse.

Ebeveynlik çok kutsal atıfları olan bir hikâye.

Dolayısıyla ilişkinin üstünü sarıyor.

Bir vakit sonra siz kendinizi salt ebeveyn gibi görmeye başlıyorsunuz.

Eski jenerasyonlar bunu bilir, buna da fittir, dert yok.

Yeni jenerasyon, mutlu olmak ve haz almak konusunda iddialı ve iddiacı.

Buralarda o kaybedilen haz,

ilişkinin en sert tökezlemelerinden biri hâline geliyor.

Yurtdışında bazı terapi merkezleri, doğum sonrası üç dört yıl içinde

gördüğü vakit çifti, yalnız zaman geçirme kontratı olmadan görmüyor.

Amerikalılar en çok doğumdan sonraki ilk dört yıl içinde boşanıyorlar,

çünkü o denge sarsılıyor.

Katiyen ve katiyen bu hatların birbiriyle hiçbir bağlantısı neredeyse olmadığını

iyi görmemiz gerek.

Burada iki şey önemli.

Bir, çocuksuz zaman geçireceğiz.

Çok kıymetli.

İki, birbirimizin ebeveynliğine müdahale etmeyeceğiz.

Herkesin bahtına bir anneyle baba düşüyor.

Burada oturan iki evladımın bahtına ben düşmüş durumdayım.

Günün sonunda iyisi, kötüsü, doğrusu, eğrisi baş edecekler.

Eğer özel bir maraz yoksa,

birbirimizin ebeveynliğinden pılı pırtıyı toplayıp çıkaracağız.

Herkes kendi usulünce ebeveynlik yapacak.

Hani o magazinel bir biçimde çocuğa aynı şeyi söylememiz gerekiyor

efsanesinden kurtulacağız.

Elbette ortaklık yapmamız gereken alanlar var ama tamamen ayrı hatlarda gidiyoruz.

Ben epey bu anlamda dert yaşamış insan tanırım.

Geldik beş.

En büyük günah, açık ara en büyük günah içgörü.

En basit karşılığı aslında kendini bilmek demek.

İçgörü mevzusu, bu hayat dediğiniz hikâye kendinden insan yaratma macerasıdır ya,

bu macerada aslında cebimizdeki en kıymetli malzeme. Kendimiz için, ilişkimiz için, çoluğumuz çocuğumuz için,

aslında her şey için çok kıymetli.

Hikâyenin dibinde ve temelinde oturan mevzu.

İlişkideki içgörüde birkaç tane sorunun çok iyi cevaplanması lazım.

İlişki içgörüsünün en temel sorusu "ben nerede yanlış yapıyorum"dur.

Fakat bu sorunun cevabı, "çok iyi niyetliyim,

o yüzden hata yapıyorum" samimiyetsizliğinde bir cevap değil.

Burada üç soru var.

1\. Niye evleniyorum bu adamla, öbürüyle değil de bu adamla ya da bu kadınla? 2\. Nerede dert yaşıyorum? 3\. Bu yaşadıklarımda benim rolüm nedir? Şimdi bu niye evlendiğimiz ya da aşk hissettiğimiz o şahsiyeti

sevdiğimiz sorusunun cevabı karmaşıktır.

İhtiyaçlarımız tercihlerimizi belirliyor.

İhtiyaçlarımız değişebiliyor, bu defa tercihimiz aynı şekilde değişmeyebiliyor.

Misal, adamla çok canlı diye evleniyoruz, eve hiç girmiyor diye boşanıyoruz.

Yahut, kadınla beni çok derliyor topluyor, hayatıma müthiş bir düzen

getirdi diye evleniyoruz ve anne-kadın istemiyorum,

daha canlı birini istiyorum diye boşanıyoruz.

Şimdi hikâyenin burasında ihtiyaçlar değişiyor.

Dolayısıyla eğer o değişen ihtiyaçlarla beraber partner ve ilişki de

benzer bir ahenkte değişirse ne âlâ, yoksa işimizde iddialı zorluklar var.

Bir ilişkide yaşanan dertlerin sayısını çıkarmak olası değil.

Buradan, bugün konuşmaya başlayıp bir ay sonra bitirsek yetmez.

İletişim kuramıyoruz, beni seviyor, beni sevmiyor,

ailesiyle ilgili derdim var, duygusunu çok aktarıyor, hiç aktarmıyor,

benimle çok ilgileniyor, hiç ilgilenmiyor, çok arka bahçesi var, arka bahçesi yok.

Kocaman!

Çok kişisel burada, parmak izi gibi her çiftin tarifi farklı.

Şu üçüncü sorunun cevabı benim için çok kıymetli.

Ben nerede hata yaptım ilişkide, ne yapıyorum, yanlışım ne? Şimdi bu soru çiftlerle görüşürken dananın kuyruğunun koptuğu yerdir.

Nedir sizin katkınız dersiniz bu olup biten hikâyeye.

Der ki çok sinirlendiriyor beni, çok küsüyor, çok iletişimsiz.

Peki, siz ne yapıyorsunuz dersiniz.

"Yapıyorum ama" diye başlayan cümleler olur.

Ama ile başlayan her gerekçe patinajdır, gerisi de hikâyedir.

Yani adam bağırıyordur, kadın küsüyordur.

Bağırdığı için küsüyorum, küstüğü için bağırıyorum.

Bu dehlizden çıkılmaz.

Hikâye ancak şöyledir.

"Yanlış yapıyorum, bağırıyorum." ayrı bir hikâyedir.

"Yanlış yapıyorum, küsüyorum." ayrı bir hikâyedir.

İlişki içgörüsünde herkes kendiyle ilgili yüksek samimiyet ile

kendine dair olanı bulmakla mükelleftir.

Hayat için de mükellefiz bunda.

Yani doğrumuz var, eğrimiz var, ucuz yanımız var, zayıf yanımız var.

Geldik altı, iletişim.

Ben hayatını dinleyerek ve konuşarak kazanan biriyim.

Konuşmayı da seven biriyim üstelik.

Buna rağmen son zamanlarda duyduğum zaman beni rahatsız eden

kelimelerden biri hâline geldi iletişim.

İletişimin tabii üstadları var.

Kelimelere takla attıranlar var, şahane yapanlar var.

Fakat iletişimde çok kıymetli bir dip not var,

onun pas geçilmesi hikâyeyi çok zorlaştırıyor.

İletişim şu; ben size anlatıyorum, siz beni anlıyorsunuz, şahane.

Siz anlatıyorsunuz, ben de anlıyorum, şahane.

Katiyen uzlaşmak durumunda değiliz.

Fakat kullandığımız kelimeler arttıkça ve biz aslında iletişimi

bir performans sanatı gibi yönetmeye başladıkça,

iletişim anlattığım anlaşılır ve kabul edilir hikâyesine doğru

büyük bir hızla ilerlemekte.

Çiftler arasındaki iletişimde, şu tarifin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Uzlaşamayacağınız alanlar olduğu konusunda uzlaşmalısınız.

Bir kadın, bir adam, ayrı alt kültürler, ayrı, ayrı, ayrı.

Her alanda uzlaşmaya kalktıkları zaman, yani iletişimin sihir olduğunu,

iyi iletiştikleri zaman illa ki uzlaşacakları gibi bir alt bilgiye

sahip oldukları vakit, bir adım sonrasında restleşmeye başlıyorlar ve

o bizim en yaygın gördüğümüz bataklıktır.

Dolayısıyla iletişim kıymetli, insan sözle, gözle, gönülle,

bir sürü şeyle iletişir, doğru yanlış iletişir.

Velev ki uzlaşmama ihtimalini cebinde tutmalıdır.

Ve yedi, benim en sevdiğim madde.

Ben evliliğin akıllı bir iş olduğunu düşünmüyorum, gayet net.

Evliliği seviyorum ve onuyorum.

Çocuklarıma en az bir kere evlenmelerini de öneririm ve herkese.

Sonrasını ve devamını bilmem ama herkesin mutlak deneyimlemesi

gerektiğini düşünürüm evli olma hâlini.

Fakat akıllı bir hikâye olduğunu külliyen düşünmüyorum.

Aynı hayat, aynı insanlar, aynı yatak, aynı ev, aynı, aynı, aynı.

Bunun içinden beklediğimiz iddialı bir haz var aynı zamanda.

Fakat bu hikâye bütün hayal kırıklıklarına rağmen yıllardır devam ediyor.

Dolayısıyla başka bir şeye hizmet ediyor olmalı.

Daha derinde bir hayali olmalı, az ulaşılan bir hayali olmalı.

Pek az çiftin yakalayabildiği ama daha derin bir hevesi olmalı evliliğin.

Evliliğin katiyen bir akıl oyunu değil, istek oyunu olduğunu düşünmekteyim ben.

İnsanın dünya ile ilişkisinde aktardıklarından daha başkasını,

daha derinini, daha zaafını, daha yetersizliğini

kritize edilmeden, paralanmadan, reddedilmeden isteyebileceği bir adres.

Gönül, gönül yarenini istiyor, ahbabını istiyor,

kendini doğrusuyla eğrisiyle kabul buyuracak olanını istiyor.

Evliliğin dolaşmak istediği yer burası.

Pek azımız dolaşıyoruz ve fakat fantazisinin burası olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, baştan sayalım günahları.

Bir: Değiştireceğimiz kişiyle evlenmiyoruz. İki: Biriyle evlenmek aynı zamanda onun aile dinamiğiyle evlenmek demektir.

Maharetli ve dikkatli oluyoruz aile ilişkilerinde.

Üç: Cinsellik daima ilk üçteki sarsılmaz yerini koruyacak, çok kıymetli.

Dört: Evliliği ebeveynliğe satmıyoruz, ikisi birbirinden ayrı hâller. Beş: İçgörü çok mühim.

İnsan olmamızın yolculuğu içerisinde olağanüstü derecede mühim ve

olmadan olmaz, olmadan en olmayacak hâl olduğunu düşünürüm ben.

Kendimizi bilmeden yola devam etme şansımız yok.

Altı: İletişeceğiz hiç itirazım yok ve fakat uzlaşmama ihtimalini de

cebimizde bulunduracağız.

Yedi: Evlilik bir akıl oyunu değil, istek oyunudur.

Efendim, yolunuzun, yönünüzün ve gönlünüzün açık olmasını dilerim. (Alkışlar)