image

TEDx Turkey, Hayal Etmediklerimiz | Tijen KARAŞ | TEDxAnkara

Hayal Etmediklerimiz | Tijen KARAŞ | TEDxAnkara

Çeviri: Saliha Karatepeli Gözden geçirme: Figen Ergürbüz

Küçük bir kız çocuğunun hikâyesinden

bahsetmek istiyorum size.

Üç-dört yaşlarında bir küçük kız çocuğu hayal edin. Bir gece evinde uyurken korkunç bir rüya görüyor. Daha doğrusu bir kabus görüyor

ve kabusunda uyanıyor uyanmasına ama ağlaması bir türlü geçmek bilmiyor. Annesi babası da başucuna geliyorlar küçük kız çocuğunun.

Ne olduğunu ne bittiğini anlamaya çalışıyorlar ve sabaha karşı küçük kız çocuğu yeniden uykuya dalıyor. Ertesi sabah uyandığındaysa yani tekrar gözlerini açtığındaysa

kekeme olarak uyanıyor.

Kekemeliği biliyor musunuz? Muhakkak biliyorsunuzdur.

Çevrenizde böyle bir konuşma bozukluğu yaşayan birileri belki vardır. Yakınlarınızdan birileri.

Hatta şuanda belki bu kocaman salonda içinizden bazıları böyle olabilir

ama benim aklıma kekeme deyince

Türk sinemasından rahmetli,

Yeşilçam'ın ustalarından Hâlit Akçatepe gelir. Çok güzel canlandırırdı, Türk filmlerinden hatırlıyoruz. Rahmetli Kemal Sunal ile oynadığı filmlerde

kekemeliğe güzel bir hayat verirdi.

Güzel karakterler sunardı.

Şimdi, bunu niye anlatıyorum.

Burada bir parantez açmak istiyorum.

Birkaç saniye kendinizi kekeme olarak hayal etmenizi rica ediyorum. Acaba hayatınızda neler değişirdi?

Bir şey değişir miydi sizce?

Şu anda bulunduğunuz noktada, yani şöyle düşünelim: Bizi olduğumuz gibi kabul eden, her şeyimizle seven; elbette gerçek dostlarımız, ailemiz, yakınlarımız

bizi yine sarıp sarmalamaya devam ederlerdi, olduğumuz gibi bağırlarına basarlardı.

Yani o açıdan pek bir şey değişmezdi ama aslında sorumun özü şu, yani şunu düşünmenizi sağlamaya çalışıyorum: Hayatta bazı nimetlerimiz var, çokta farkında değiliz. Bazen kaybettiğimiz zaman

bazen de aradığımız zaman bulamadığımız şeyler onlar. Onlardan bir tanesi de bu: Konuşma yeteneğimiz. Aslında her sabah kalktığımızda şükredeceğimiz o kadar fazla şey var ki. Bunlardan biri ama yanlış anlaşılmasın.

Konuşma bozukluğuna sahip olanlar

ya da konuşma yetisine sahip olamayan insanlar var aramızda. Onlar şansız demek istemiyorum.

Böyle bir algı oluşmasın lütfen.

Sadece bazı şeylerin farkına varmanızı rica ediyorum. İletişim kurabilmek, konuşabilmek, derdimizi anlatabilmek öyle güzel bir şey ki.

Şimdi sevgili Yıldız Tilbe'yi hatırlıyorum, onun son dönemde okuduğum en güzel cümlelerden biri aslında.

Şöyle bir şey diyor galiba:

"Eğer anlaşıyorsanız bazen kelimelere ihtiyaç yok

ama anlaşamıyorsanız da yüz farklı dilde ve lehçede konuşsanız da

bazen derdinizi anlatamıyorsunuz."

Öyle mi ? Öyle, ne yazık ki öyle.

Anlaşmak ya da anlaşmamak değil

ama konuşabilmek kadar güzel bir şey yok diyorum tekrar. Böyle bir parantezi tekrar kapatmış olalım

ve tekrar hikayemize geri dönelim.

Üç-dört yaş, dönmeden önce de yine bir parantez daha açalım.

Bizim konuşmayı öğrenmeye başladığımız

daha doğrusu artık bebeklikten çıkıp

düzgün cümleler kurabilmeye başladığımız bir yaş. Bizler sesleri duyarız ve taklit ederiz, öyle konuşuyoruz. Şimdi Türkiye, çok güzel bir coğrafyada yaşıyoruz. Ülkemiz çok renkli, insanlarımız renkli ama bir o kadar da farklı dillerimiz var yani lehçelerimiz var şivelerimiz var.

Doğuya gittiğimizde bambaşka bir şive, Karadeniz'in şivesi başka Batı'da başka bir şive, Ege şivesinin hastasıyım. Gerçekten de çok güzel bir şivedir.

Peki niye ?

Doğduğunuz ve duyduğunuz seslerle konuşmaya başlıyorsunuz.

Eğer ben bir Karadeniz ailesinde doğmuş ve büyümüş olsaydım muhtemelen yetişkinliğe adım atana kadar

yani 18 yaşıma kadar da ara ara ailemle her bir araya geldiğimde Karadeniz şivesiyle konuşmaya devam edecektim ama biraz daha büyüdükçe farklı insanlarla tanıştıkça kendinize yeni alanlar yaratmaya başladıkça kendinizi geliştirebilirsiniz.

Çünkü her zaman söyler sevgili Erdoğan Alikan da - benim TRT'den çok değerli spiker arkadaşım - dil, yaşayan bir şey ama o yaşayan bir şeye hayat vermek de bizim elimizde,

ona katkı sağlamak.

Dolayısıyla kendinizi geliştirebilirsiniz.

Bu hayatta, olmaz diye bir şey yok. Diye düşünüyorum, elinizden geleni yaptığınız sürece.

Hikayenin sonunu sizlere söylediğimde ne anlatmak istediğimi daha net algılayacaksınız aslında.

Şimdi hikayeye geri dönelim.

Dedim ki: düşünmenizi rica ettim değil mi?

Yani kekeme olsaydınız hayatınızda ne değişirdi diye.

Anne baba da bu endişeyle yani çocuğumun acaba sosyal hayatı, okul hayatı, ve hatta ileride seçeceği meslek hayatını etkileyecek bir durum mu geçici bir şey mi diye öğrenmek için

zamanın en iyi psikiyatristlerinden birine doğru yol alıyorlar. Rahmetli Atalay Yörükoğlu çok değerli bir psikiyatristti belki bilenleriniz vardır aranızda.

Onun görüşü şu oluyor küçük kız çocuğu için:

Ne yazık ki büyük bir travma yaşamış, o travmanın neticesinde de bu halde.

Elimizden bir şey gelmez, kendi haline bırakın ve düzeltmeye çalışmayın. Eğer düzelirse düzelir, düzelmezse de çare yok. Eve dönüyorlar anne, baba, aile.

Şöyle bir şey var küçük kız çocuğu konuşmayı her şeyden çok istiyor.

Kekemeler biraz da geveze olur aslında bilmiyorum biliyor musunuz. Keldi kendine, çok bilinçli olmasa da ayna karşısında konuşma provaları yapıyor,

daha doğrusu konuşmaya çalışıyor.

Burada bir parantez daha açıyorum.

Ayna karşısında konuşmak ya da kendi kendine konuşmak sizce delilik mi?

Ne düşünürsünüz bilmiyorum

ama bence öyle değil.

Geçtiğimiz aylarda bir araştırma gözüme çarptı. Üstelik İsveçli bilim adamları değil,

İngiliz araştırmacıların yaptığı bir araştırmaymış bu.

Kendi kendine konuşmanın: birincisi konsantrasyonu arttırdığı,

ikincisi öz güveni güçlendirdiği yönünde araştırmalar yapılmış. Uzun yıllar pazarlamacı olarak çalışan biri, işte atıyorum ellili yaşlarından sonra girişimci olmaya karar verdiğinde

bir psikiyatriste gidiyor ve psikiyatrist de bunu salık veriyor. Yani ayna karşısında kendi kendine prova yap, uzun çalışmalar yanında yani hazırlık süreci çünkü her şey aslında zihnimizde bitiyor.

Zihnimizde bir şeye hazırlanmak kadar önemli bir şey yok. O hazırlık sürecinden sonra da

kendi kendine böyle provalar yapmasını öneriyor.

Bilmiyorum naçizane ben yapıyorum

ve bu haberi gördüğümde de çok mutlu olmuştum. Aa! İşte ruh sağlığım bozuk değil. Bilmiyorum belki aranızda da vardır. Kendi kendine konuşanlar var mı ?

Bravo! Deli değiliz yani onu anladık.

Şahane!

Çocuk her şeyden çok istiyor kendi kendine konuşmayı,

provaları yapıyor ve bir gün günün birinde gerçekten de ilkokul çağına geldiğinde

tıpkı psikiyatristin söylediği gibi bu sorun kendiliğinden çözülüyor. Hatta ilkokul ikinci sınıftayken

okuma yarışmasında birinci olacak derecede.

Ortaokul yıllarına geldiğinde bir yere gidiyorlar - teyzesiyle, ailesiyle.

Birini görüyor ve diyor ki: Aa! ilerde bende tıpkı onun gibi olacağım

ve bu mesleği yapmalıyım.

Yani bir hayal belirmeye başlıyor kafasında. Sonra yıllar geçiyor, büyüyüp bir genç kız olduğunda

üniversite son sınıftayken hayal ettiği, istediği ve o zamana kadar da kafasında uzun yıllar hazırlık yaptığı ama bir yandan da gerçekten çalıştığı o mesleğe bir başlangıç yapıyor.

Bir adım atıyor.

Ne oluyor dersiniz?

Hangi mesleği seçiyor sizce?

Evet spiker ya da sunucu oluyor.

Peki bir fotoğraf göstermek istiyorum size şimdi. Kime benziyor?

İlk defa söylüyorum. Bu fotoğrafım

evet o hikayede anlattığım küçük kız çocuğu bendim. Yani ben küçükken kekemeydim

(Alkışlar)

ve şimdi karşınızda bir spiker,sunucu hatta bir eğitmen olarak bulunuyorum. Peki bu hikâyeyi niye anlattım, niye anlatıyorum?

Seminerlerde sevgili öğrencilerle bir araya geldiğimizde de

hep aynı şeyi söylüyorum.

Yıllarca benim için bir sırdı,

sadece ailemin ve çok yakınlarımın bildiği bir gerçekti.

Bir spiker olarak doğrusu utanırdım ben konuşma bozukluğu yaşadığımdan zamanında ve bunu da aşmam epey zamanımı aldı aslında.

Çünkü kekemeler sonrasında da bu sefer çok hızlı konuşmaya başlarlar,

benim için de süreç aynı şekilde gelişti.

Bana sorarlar özel yaşantınızda da böyle mi konuşuyorsunuz diye. Bende şöyle bir cevap veriyorum: Tabiki hayır. Yani bugün çok sevgili kızım benim yanımda, Damla.

Çok çok teşekkür ediyorum ona burada enim yanımda olduğu için.

Şöyle bir diyalog geçmiyor aramızda yani her sabah uyandığında, uyandığımızda. - Günaydın Damla.

Nasılsın?

İyi uyudun mu?

Ne! Kabus mu gördün? Aman Allahım!

falan gibi bir şey yaşamıyoruz.

Yani böyle bir ses tonuyla, tonlamayla ve bu şekilde konuşmuyorum

ama mesleğimi yaparken ve elbette sizlerin karşısında bir sunum gerçekleştireceğim için kelimelerimi daha özenli seçiyorum. Artikülasyonuma, hecelerime, vurgularıma

daha fazla dikkat etmeye çalışıyorum ama hayat.

Gelgelelim işte hayaller ve gerçekler dediğimiz şeyler, ucundan kıyısından biraz yakalayalım.

Ben mesleğime böyle bir başlangıç yaptım.

TRT ile başladım daha sonrasında

özel ajanslarda, özel kanallarda çalıştım. Çalıştım allah çalıştım.

Şunu söylemek istiyorum:

Hayatımızda hayallerimiz gerçekten olmalı.

Yani geçenlerde izlediğim bir belgeselde tesadüfen denk geldim. İnsanoğlu kadar, hayal kuran galiba başka bir canlı yok zaten ama

sabahtan akşama kadar hayal kuruyoruz.

İyi de, o hayallerin ne kadarını gerçekleştiriyoruz ya da gerçekten acaba ne kadar istiyoruz?

Bütün konuşmacıların ortak noktası buydu,

ben de bu konuya vurgu yapmak istiyorum ama benim hayatımda birebir yaşadığım bir şey olduğu için söylüyorum.

Bir hayaliniz olsun, evet.

Onu gerçekleştirmek için de elinizden geleni yapın, evet.

Çalışın, evet ama ucundan değil.

Tam da böyle paçasından yapışmanız gerekiyor. Çünkü Alice Harikalar Diyarında diye bir eser vardır, tıpkı Küçük Prens gibi

yetişkinlikte de okunabilecek bir eser olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki hayat ve dünya öyle değil.

Yani o koridordan, o dünyadan başka dünyalara geçemiyoruz ve kimse bize burada olduğu gibi kırmızı halı sermiyor. Bu noktaya gelebilmek için ne gerekiyor, biliyor musunuz hayattın özeti bu aslında.

Bir, azim: yani pes etmemek, vazgeçmemek çünkü başarı kadar başarısızlık da doğal ve hayatımızda her zaman başarısızlıklardan sonra

çok daha fazla başarılı oluyoruz. Ben bunu gördüm.

Tam da pes etmeye çalıştığımda, özel kanalda yıllar evvel Kanal D'de

haberciliğe ilk başladığım yerde, İstanbul'da tek başıma hayat mücadelesi verdiğimde bir gece çok kötü bir haber sunumu yaptıktan sonra

"Ben bu işi yapamıyorum, bu mesleği bırakıyorum,

bu şehirden de gidiyorum" dediğimi

ve sabaha kadar ağladığımı çok net hatırlıyorum. Eğer o gece bu mesleği bıraksaydım, bugünkü Tijen asla olamazdım. Burada olamazdım. Bu bir gerçek.

Ve sonrasında da kararlılık.

Gel gelelim hayallerimin de ötesinde aslında hiç hayal etmediğim ve aklımın ucundan dahi geçirmediğim bir olay yaşandı. Malum kara geceye gelmek istiyorum.

Pek çoğunuzla o geceden tanışıyoruz zannediyorum. Allah bir daha yaşatmasın.

Bir kere o dilekleri her seferinde söylüyorum. Söylemeye de devam edeceğim.

Gölgesi dahi artık üzerimize, ülkemize düşmesin.

Darbenin d'si bile telaffuz edilemesin ki edilemeyecek gibi gözüküyor. Çünkü geçmişte yaşadıklarımızdan çok daha farklı, kötü ve kara bir geceydi. Diyeceksiniz ki; o geceden sonra ne yapıyorsun, ne oldu? Bütün merak bu aslında.

Ben hiçbir yerde konuşmadım.

Hiçbir yerde o geceyle ilgili, bu gece üzerinden ajitasyon sağlamadım. Beni ve kurumum açısından bakıldığında son derece izah edilebilir ve anlaşılabilir kelimelerle, cümlelerle izah ettik.

O gece herkes bir yerden çünkü o korkuyu ve çaresizliği yaşadı. Hepiniz yaşadınız, hepimiz yaşadık ama ben de çok farklı bir açıdan yaşadım.

Biraz anlatmak istiyorum.

Ben ve ekip arkadaşlarım her zamanki gibi nöbetimizde iken haber bültenimizi sunmak üzere hazırlıklarımızı yaparken köprülerin kapatıldığı haberini aldığımız andan itibaren birbirimize bakıp şu soruyu sorduk: Ne oluyor?

Bir şeyler oluyor. Acaba IŞİD'in saldırısı mı ?

Bir savaş alarmı mı? Ve ne yapmam gerekiyor? Ve sakin olmam gerekiyor, az sonra yayına çıkacağım. Bir konsantrasyon gerektiriyor bizim habercilik işi ama halkı da bir yandan paniğe sevk etmeden eğer bir alarm durumu varsa, bir savaş durumu varsa ona göre cümlelerimi seçmem gerekiyor.

Ben bu düşünceler içerisindeyken haber stüdyomuza bir baskın düzenlendi, asker kılığındaki hainler tarafından

ve bizi IŞİD'in saldırısı yüzünden orada olduklarına inandırdılar. O şekilde alı koydular.

Yani Türkiye'deki kamu kurumlarına bir saldırı ihtimali var ama aranızda işbirlikçiler olabilir, hiçbirinize güvenemem o yüzden de kıpırdayanı vurma emri aldım dediler ve bizi yere yatırdılar. İşte o dakikadan itibaren de tüm dünya ile irtibatımız kesildi.

Telefonlarımız alı konuldu.

Bizim ellerimiz arkadan bağlı vaziyette yere yatırıldık. Aslında bu detayları biliyorsunuz. O gece de anlattım.

Korku ve çaresizlik, korkunç bir şey.

Ama şunu çok net anlıyorum artık, bazen filmlerde şöyle şeyler görüyoruz: İşte hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti Hayır, bilmiyorum bana öyle olmadı yani.

O kadar korkuyorsunuz ki öyle bir şey düşünemiyorsunuz bile. Yani Allah kimseye vermesin, kimseye yaşatmasın ama benim açımdan bakmak - biliyorum sizin için zor, dışarıdan bakıyorsunuz çünkü, çünkü siz evlerinizde ya da dışarıda bir yandan televizyonu izlerken bir yandan sosyal medyayı takip ederken

ve bir yandan da telefonla eşinizle dostunuzla konuşurken benim hiçbir şeyden haberim yoktu.

Bizim bulunduğumuz yerde, stüdyonun olduğu yerde ve üst katta elektrikleri kestikleri için plazmalarda görüntü dahi yoktu ve ben, okuduğum şeyin ne olduğunu anlamam için bile bir zaman gerekti. Evet, ben zorla silah altında bir şey okuyorum ve bunun adınada bildiri dediler

ve okumam gerektiği söylendi silahların altında ama bu 1980 yılında yaşanan darbe gibi bir darbe mi değil mi bilmiyorum. Siz vâkıftınız ama.

İnanın bilmiyorum gecenin 2:00'sinde stüdyoya halk geldiğinde Allahu ekber sesleriyle, tekbirlerle içeri girdiklerinde

arkadaşlarıma sarılıp ağladığımda

"Ne oldu ya? Oldu mu? Olmadı mı? Bu neydi? Kimdi bunlar?" sorularımı çok net hatırlıyorum

ve şimdi bu insanlar ne yapıyorlar.

Oysa sokakta insanlar, çatışmalar yaşanmış, korkunç şeyler olmuş hiçbirinden haberim yoktu.

Sadece ruh sağlığım bozulmadı, bir spikerin başına gelebilecek

aslında hayattaki en kötü, asla hayal edilemeyecek bir şeyi yaşadım.

"Yani devlet kurumunda çalışan bir spiker en fazla ne yaşayabilir?"

Bu mesleğe başladığımda düşündüğüm şey:

bir gaf yaparsınız, bir süre ekrandan çekilirsiniz ya da başka bir şehirde görevlendirilirsiniz

ama 2000'lerin Türkiye'sinde böyle bir şey olacağı kimin aklına gelirdi ki benim aklıma gelsin.

Korkunç bir geceydi ve sonrasında anksiyeteler, panik ataklar uyku bozuklukları yaşadım.

Geçtiğimiz sene ağustos ayında bir açık kalp ameliyatı yaşadım ben. Tümör bulundu, miksoma.

Son iki yılda büyüdüğü tespit edildi. 2.5 cm kadar.

Kalple kıyaslandığında büyük bir tümör ve her an ölüm tehlikem vardı.

Yani pıhtı atmıştı ve konuşma bozukluğuyla hastaneye gitmiştim o da ayrı.

Ciddi anlamda ruh sağlığımın yanında sağlık sorunlarıyla da uğraştım. Hayatınızda bazen hayal etmediğiniz şeyler yaşasanız da hayata tutunmak gerekiyor.

Bana güzel mesajlarla, ilettiğiniz destek mesajlarınızla söylediğiniz bir şey var:

" Çok güçlü bir kadınsınız."

Evet, ben güçlü bir kadınım

ve güçlü olmaya da devam edeceğim.

Evladım için, her şey için, yaşam güzel yaşamak gerekiyor.

Umutla bakmamız gerekiyor.

Karanlıkları aydınlığa çevirmenin tek yolunun bu olduğunu düşünüyorum.

Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Sevgiyle.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

Hayal Etmediklerimiz | Tijen KARAŞ | TEDxAnkara

Çeviri: Saliha Karatepeli Gözden geçirme: Figen Ergürbüz

Küçük bir kız çocuğunun hikâyesinden

bahsetmek istiyorum size.

Üç-dört yaşlarında bir küçük kız çocuğu hayal edin. Bir gece evinde uyurken korkunç bir rüya görüyor. Daha doğrusu bir kabus görüyor

ve kabusunda uyanıyor uyanmasına ama ağlaması bir türlü geçmek bilmiyor. Annesi babası da başucuna geliyorlar küçük kız çocuğunun.

Ne olduğunu ne bittiğini anlamaya çalışıyorlar ve sabaha karşı küçük kız çocuğu yeniden uykuya dalıyor. Ertesi sabah uyandığındaysa yani tekrar gözlerini açtığındaysa

kekeme olarak uyanıyor.

Kekemeliği biliyor musunuz? Muhakkak biliyorsunuzdur.

Çevrenizde böyle bir konuşma bozukluğu yaşayan birileri belki vardır. Yakınlarınızdan birileri.

Hatta şuanda belki bu kocaman salonda içinizden bazıları böyle olabilir

ama benim aklıma kekeme deyince

Türk sinemasından rahmetli,

Yeşilçam'ın ustalarından Hâlit Akçatepe gelir. Çok güzel canlandırırdı, Türk filmlerinden hatırlıyoruz. Rahmetli Kemal Sunal ile oynadığı filmlerde

kekemeliğe güzel bir hayat verirdi.

Güzel karakterler sunardı.

Şimdi, bunu niye anlatıyorum.

Burada bir parantez açmak istiyorum.

Birkaç saniye kendinizi kekeme olarak hayal etmenizi rica ediyorum. Acaba hayatınızda neler değişirdi?

Bir şey değişir miydi sizce?

Şu anda bulunduğunuz noktada, yani şöyle düşünelim: Bizi olduğumuz gibi kabul eden, her şeyimizle seven; elbette gerçek dostlarımız, ailemiz, yakınlarımız

bizi yine sarıp sarmalamaya devam ederlerdi, olduğumuz gibi bağırlarına basarlardı.

Yani o açıdan pek bir şey değişmezdi ama aslında sorumun özü şu, yani şunu düşünmenizi sağlamaya çalışıyorum: Hayatta bazı nimetlerimiz var, çokta farkında değiliz. Bazen kaybettiğimiz zaman

bazen de aradığımız zaman bulamadığımız şeyler onlar. Onlardan bir tanesi de bu: Konuşma yeteneğimiz. Aslında her sabah kalktığımızda şükredeceğimiz o kadar fazla şey var ki. Bunlardan biri ama yanlış anlaşılmasın.

Konuşma bozukluğuna sahip olanlar

ya da konuşma yetisine sahip olamayan insanlar var aramızda. Onlar şansız demek istemiyorum.

Böyle bir algı oluşmasın lütfen.

Sadece bazı şeylerin farkına varmanızı rica ediyorum. İletişim kurabilmek, konuşabilmek, derdimizi anlatabilmek öyle güzel bir şey ki.

Şimdi sevgili Yıldız Tilbe'yi hatırlıyorum, onun son dönemde okuduğum en güzel cümlelerden biri aslında.

Şöyle bir şey diyor galiba:

"Eğer anlaşıyorsanız bazen kelimelere ihtiyaç yok

ama anlaşamıyorsanız da yüz farklı dilde ve lehçede konuşsanız da

bazen derdinizi anlatamıyorsunuz."

Öyle mi ? Öyle, ne yazık ki öyle.

Anlaşmak ya da anlaşmamak değil

ama konuşabilmek kadar güzel bir şey yok diyorum tekrar. Böyle bir parantezi tekrar kapatmış olalım

ve tekrar hikayemize geri dönelim.

Üç-dört yaş, dönmeden önce de yine bir parantez daha açalım.

Bizim konuşmayı öğrenmeye başladığımız

daha doğrusu artık bebeklikten çıkıp

düzgün cümleler kurabilmeye başladığımız bir yaş. Bizler sesleri duyarız ve taklit ederiz, öyle konuşuyoruz. Şimdi Türkiye, çok güzel bir coğrafyada yaşıyoruz. Ülkemiz çok renkli, insanlarımız renkli ama bir o kadar da farklı dillerimiz var yani lehçelerimiz var şivelerimiz var.

Doğuya gittiğimizde bambaşka bir şive, Karadeniz'in şivesi başka Batı'da başka bir şive, Ege şivesinin hastasıyım. Gerçekten de çok güzel bir şivedir.

Peki niye ?

Doğduğunuz ve duyduğunuz seslerle konuşmaya başlıyorsunuz.

Eğer ben bir Karadeniz ailesinde doğmuş ve büyümüş olsaydım muhtemelen yetişkinliğe adım atana kadar

yani 18 yaşıma kadar da ara ara ailemle her bir araya geldiğimde Karadeniz şivesiyle konuşmaya devam edecektim ama biraz daha büyüdükçe farklı insanlarla tanıştıkça kendinize yeni alanlar yaratmaya başladıkça kendinizi geliştirebilirsiniz.

Çünkü her zaman söyler sevgili Erdoğan Alikan da - benim TRT'den çok değerli spiker arkadaşım - dil, yaşayan bir şey ama o yaşayan bir şeye hayat vermek de bizim elimizde,

ona katkı sağlamak.

Dolayısıyla kendinizi geliştirebilirsiniz.

Bu hayatta, olmaz diye bir şey yok. Diye düşünüyorum, elinizden geleni yaptığınız sürece.

Hikayenin sonunu sizlere söylediğimde ne anlatmak istediğimi daha net algılayacaksınız aslında.

Şimdi hikayeye geri dönelim.

Dedim ki: düşünmenizi rica ettim değil mi?

Yani kekeme olsaydınız hayatınızda ne değişirdi diye.

Anne baba da bu endişeyle yani çocuğumun acaba sosyal hayatı, okul hayatı, ve hatta ileride seçeceği meslek hayatını etkileyecek bir durum mu geçici bir şey mi diye öğrenmek için

zamanın en iyi psikiyatristlerinden birine doğru yol alıyorlar. Rahmetli Atalay Yörükoğlu çok değerli bir psikiyatristti belki bilenleriniz vardır aranızda.

Onun görüşü şu oluyor küçük kız çocuğu için:

Ne yazık ki büyük bir travma yaşamış, o travmanın neticesinde de bu halde.

Elimizden bir şey gelmez, kendi haline bırakın ve düzeltmeye çalışmayın. Eğer düzelirse düzelir, düzelmezse de çare yok. Eve dönüyorlar anne, baba, aile.

Şöyle bir şey var küçük kız çocuğu konuşmayı her şeyden çok istiyor.

Kekemeler biraz da geveze olur aslında bilmiyorum biliyor musunuz. Keldi kendine, çok bilinçli olmasa da ayna karşısında konuşma provaları yapıyor,

daha doğrusu konuşmaya çalışıyor.

Burada bir parantez daha açıyorum.

Ayna karşısında konuşmak ya da kendi kendine konuşmak sizce delilik mi?

Ne düşünürsünüz bilmiyorum

ama bence öyle değil.

Geçtiğimiz aylarda bir araştırma gözüme çarptı. Üstelik İsveçli bilim adamları değil,

İngiliz araştırmacıların yaptığı bir araştırmaymış bu.

Kendi kendine konuşmanın: birincisi konsantrasyonu arttırdığı,

ikincisi öz güveni güçlendirdiği yönünde araştırmalar yapılmış. Uzun yıllar pazarlamacı olarak çalışan biri, işte atıyorum ellili yaşlarından sonra girişimci olmaya karar verdiğinde

bir psikiyatriste gidiyor ve psikiyatrist de bunu salık veriyor. Yani ayna karşısında kendi kendine prova yap, uzun çalışmalar yanında yani hazırlık süreci çünkü her şey aslında zihnimizde bitiyor.

Zihnimizde bir şeye hazırlanmak kadar önemli bir şey yok. O hazırlık sürecinden sonra da

kendi kendine böyle provalar yapmasını öneriyor.

Bilmiyorum naçizane ben yapıyorum

ve bu haberi gördüğümde de çok mutlu olmuştum. Aa! İşte ruh sağlığım bozuk değil. Bilmiyorum belki aranızda da vardır. Kendi kendine konuşanlar var mı ?

Bravo! Deli değiliz yani onu anladık.

Şahane!

Çocuk her şeyden çok istiyor kendi kendine konuşmayı,

provaları yapıyor ve bir gün günün birinde gerçekten de ilkokul çağına geldiğinde

tıpkı psikiyatristin söylediği gibi bu sorun kendiliğinden çözülüyor. Hatta ilkokul ikinci sınıftayken

okuma yarışmasında birinci olacak derecede.

Ortaokul yıllarına geldiğinde bir yere gidiyorlar - teyzesiyle, ailesiyle.

Birini görüyor ve diyor ki: Aa! ilerde bende tıpkı onun gibi olacağım

ve bu mesleği yapmalıyım.

Yani bir hayal belirmeye başlıyor kafasında. Sonra yıllar geçiyor, büyüyüp bir genç kız olduğunda

üniversite son sınıftayken hayal ettiği, istediği ve o zamana kadar da kafasında uzun yıllar hazırlık yaptığı ama bir yandan da gerçekten çalıştığı o mesleğe bir başlangıç yapıyor.

Bir adım atıyor.

Ne oluyor dersiniz?

Hangi mesleği seçiyor sizce?

Evet spiker ya da sunucu oluyor.

Peki bir fotoğraf göstermek istiyorum size şimdi. Kime benziyor?

İlk defa söylüyorum. Bu fotoğrafım

evet o hikayede anlattığım küçük kız çocuğu bendim. Yani ben küçükken kekemeydim

(Alkışlar)

ve şimdi karşınızda bir spiker,sunucu hatta bir eğitmen olarak bulunuyorum. Peki bu hikâyeyi niye anlattım, niye anlatıyorum?

Seminerlerde sevgili öğrencilerle bir araya geldiğimizde de

hep aynı şeyi söylüyorum.

Yıllarca benim için bir sırdı,

sadece ailemin ve çok yakınlarımın bildiği bir gerçekti.

Bir spiker olarak doğrusu utanırdım ben konuşma bozukluğu yaşadığımdan zamanında ve bunu da aşmam epey zamanımı aldı aslında.

Çünkü kekemeler sonrasında da bu sefer çok hızlı konuşmaya başlarlar,

benim için de süreç aynı şekilde gelişti.

Bana sorarlar özel yaşantınızda da böyle mi konuşuyorsunuz diye. Bende şöyle bir cevap veriyorum: Tabiki hayır. Yani bugün çok sevgili kızım benim yanımda, Damla.

Çok çok teşekkür ediyorum ona burada enim yanımda olduğu için.

Şöyle bir diyalog geçmiyor aramızda yani her sabah uyandığında, uyandığımızda. - Günaydın Damla.

Nasılsın?

İyi uyudun mu?

Ne! Kabus mu gördün? Aman Allahım!

falan gibi bir şey yaşamıyoruz.

Yani böyle bir ses tonuyla, tonlamayla ve bu şekilde konuşmuyorum

ama mesleğimi yaparken ve elbette sizlerin karşısında bir sunum gerçekleştireceğim için kelimelerimi daha özenli seçiyorum. Artikülasyonuma, hecelerime, vurgularıma

daha fazla dikkat etmeye çalışıyorum ama hayat.

Gelgelelim işte hayaller ve gerçekler dediğimiz şeyler, ucundan kıyısından biraz yakalayalım.

Ben mesleğime böyle bir başlangıç yaptım.

TRT ile başladım daha sonrasında

özel ajanslarda, özel kanallarda çalıştım. Çalıştım allah çalıştım.

Şunu söylemek istiyorum:

Hayatımızda hayallerimiz gerçekten olmalı.

Yani geçenlerde izlediğim bir belgeselde tesadüfen denk geldim. İnsanoğlu kadar, hayal kuran galiba başka bir canlı yok zaten ama

sabahtan akşama kadar hayal kuruyoruz.

İyi de, o hayallerin ne kadarını gerçekleştiriyoruz ya da gerçekten acaba ne kadar istiyoruz?

Bütün konuşmacıların ortak noktası buydu,

ben de bu konuya vurgu yapmak istiyorum ama benim hayatımda birebir yaşadığım bir şey olduğu için söylüyorum.

Bir hayaliniz olsun, evet.

Onu gerçekleştirmek için de elinizden geleni yapın, evet.

Çalışın, evet ama ucundan değil.

Tam da böyle paçasından yapışmanız gerekiyor. Çünkü Alice Harikalar Diyarında diye bir eser vardır, tıpkı Küçük Prens gibi

yetişkinlikte de okunabilecek bir eser olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki hayat ve dünya öyle değil.

Yani o koridordan, o dünyadan başka dünyalara geçemiyoruz ve kimse bize burada olduğu gibi kırmızı halı sermiyor. Bu noktaya gelebilmek için ne gerekiyor, biliyor musunuz hayattın özeti bu aslında.

Bir, azim: yani pes etmemek, vazgeçmemek çünkü başarı kadar başarısızlık da doğal ve hayatımızda her zaman başarısızlıklardan sonra

çok daha fazla başarılı oluyoruz. Ben bunu gördüm.

Tam da pes etmeye çalıştığımda, özel kanalda yıllar evvel Kanal D'de

haberciliğe ilk başladığım yerde, İstanbul'da tek başıma hayat mücadelesi verdiğimde bir gece çok kötü bir haber sunumu yaptıktan sonra

"Ben bu işi yapamıyorum, bu mesleği bırakıyorum,

bu şehirden de gidiyorum" dediğimi

ve sabaha kadar ağladığımı çok net hatırlıyorum. Eğer o gece bu mesleği bıraksaydım, bugünkü Tijen asla olamazdım. Burada olamazdım. Bu bir gerçek.

Ve sonrasında da kararlılık.

Gel gelelim hayallerimin de ötesinde aslında hiç hayal etmediğim ve aklımın ucundan dahi geçirmediğim bir olay yaşandı. Malum kara geceye gelmek istiyorum.

Pek çoğunuzla o geceden tanışıyoruz zannediyorum. Allah bir daha yaşatmasın.

Bir kere o dilekleri her seferinde söylüyorum. Söylemeye de devam edeceğim.

Gölgesi dahi artık üzerimize, ülkemize düşmesin.

Darbenin d'si bile telaffuz edilemesin ki edilemeyecek gibi gözüküyor. Çünkü geçmişte yaşadıklarımızdan çok daha farklı, kötü ve kara bir geceydi. Diyeceksiniz ki; o geceden sonra ne yapıyorsun, ne oldu? Bütün merak bu aslında.

Ben hiçbir yerde konuşmadım.

Hiçbir yerde o geceyle ilgili, bu gece üzerinden ajitasyon sağlamadım. Beni ve kurumum açısından bakıldığında son derece izah edilebilir ve anlaşılabilir kelimelerle, cümlelerle izah ettik.

O gece herkes bir yerden çünkü o korkuyu ve çaresizliği yaşadı. Hepiniz yaşadınız, hepimiz yaşadık ama ben de çok farklı bir açıdan yaşadım.

Biraz anlatmak istiyorum.

Ben ve ekip arkadaşlarım her zamanki gibi nöbetimizde iken haber bültenimizi sunmak üzere hazırlıklarımızı yaparken köprülerin kapatıldığı haberini aldığımız andan itibaren birbirimize bakıp şu soruyu sorduk: Ne oluyor?

Bir şeyler oluyor. Acaba IŞİD'in saldırısı mı ?

Bir savaş alarmı mı? Ve ne yapmam gerekiyor? Ve sakin olmam gerekiyor, az sonra yayına çıkacağım. Bir konsantrasyon gerektiriyor bizim habercilik işi ama halkı da bir yandan paniğe sevk etmeden eğer bir alarm durumu varsa, bir savaş durumu varsa ona göre cümlelerimi seçmem gerekiyor.

Ben bu düşünceler içerisindeyken haber stüdyomuza bir baskın düzenlendi, asker kılığındaki hainler tarafından

ve bizi IŞİD'in saldırısı yüzünden orada olduklarına inandırdılar. O şekilde alı koydular.

Yani Türkiye'deki kamu kurumlarına bir saldırı ihtimali var ama aranızda işbirlikçiler olabilir, hiçbirinize güvenemem o yüzden de kıpırdayanı vurma emri aldım dediler ve bizi yere yatırdılar. İşte o dakikadan itibaren de tüm dünya ile irtibatımız kesildi.

Telefonlarımız alı konuldu.

Bizim ellerimiz arkadan bağlı vaziyette yere yatırıldık. Aslında bu detayları biliyorsunuz. O gece de anlattım.

Korku ve çaresizlik, korkunç bir şey.

Ama şunu çok net anlıyorum artık, bazen filmlerde şöyle şeyler görüyoruz: İşte hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti Hayır, bilmiyorum bana öyle olmadı yani.

O kadar korkuyorsunuz ki öyle bir şey düşünemiyorsunuz bile. Yani Allah kimseye vermesin, kimseye yaşatmasın ama benim açımdan bakmak - biliyorum sizin için zor, dışarıdan bakıyorsunuz çünkü, çünkü siz evlerinizde ya da dışarıda bir yandan televizyonu izlerken bir yandan sosyal medyayı takip ederken

ve bir yandan da telefonla eşinizle dostunuzla konuşurken benim hiçbir şeyden haberim yoktu.

Bizim bulunduğumuz yerde, stüdyonun olduğu yerde ve üst katta elektrikleri kestikleri için plazmalarda görüntü dahi yoktu ve ben, okuduğum şeyin ne olduğunu anlamam için bile bir zaman gerekti. Evet, ben zorla silah altında bir şey okuyorum ve bunun adınada bildiri dediler

ve okumam gerektiği söylendi silahların altında ama bu 1980 yılında yaşanan darbe gibi bir darbe mi değil mi bilmiyorum. Siz vâkıftınız ama.

İnanın bilmiyorum gecenin 2:00'sinde stüdyoya halk geldiğinde Allahu ekber sesleriyle, tekbirlerle içeri girdiklerinde

arkadaşlarıma sarılıp ağladığımda

"Ne oldu ya? Oldu mu? Olmadı mı? Bu neydi? Kimdi bunlar?" sorularımı çok net hatırlıyorum

ve şimdi bu insanlar ne yapıyorlar.

Oysa sokakta insanlar, çatışmalar yaşanmış, korkunç şeyler olmuş hiçbirinden haberim yoktu.

Sadece ruh sağlığım bozulmadı, bir spikerin başına gelebilecek

aslında hayattaki en kötü, asla hayal edilemeyecek bir şeyi yaşadım.

"Yani devlet kurumunda çalışan bir spiker en fazla ne yaşayabilir?"

Bu mesleğe başladığımda düşündüğüm şey:

bir gaf yaparsınız, bir süre ekrandan çekilirsiniz ya da başka bir şehirde görevlendirilirsiniz

ama 2000'lerin Türkiye'sinde böyle bir şey olacağı kimin aklına gelirdi ki benim aklıma gelsin.

Korkunç bir geceydi ve sonrasında anksiyeteler, panik ataklar uyku bozuklukları yaşadım.

Geçtiğimiz sene ağustos ayında bir açık kalp ameliyatı yaşadım ben. Tümör bulundu, miksoma.

Son iki yılda büyüdüğü tespit edildi. 2.5 cm kadar.

Kalple kıyaslandığında büyük bir tümör ve her an ölüm tehlikem vardı.

Yani pıhtı atmıştı ve konuşma bozukluğuyla hastaneye gitmiştim o da ayrı.

Ciddi anlamda ruh sağlığımın yanında sağlık sorunlarıyla da uğraştım. Hayatınızda bazen hayal etmediğiniz şeyler yaşasanız da hayata tutunmak gerekiyor.

Bana güzel mesajlarla, ilettiğiniz destek mesajlarınızla söylediğiniz bir şey var:

" Çok güçlü bir kadınsınız."

Evet, ben güçlü bir kadınım

ve güçlü olmaya da devam edeceğim.

Evladım için, her şey için, yaşam güzel yaşamak gerekiyor.

Umutla bakmamız gerekiyor.

Karanlıkları aydınlığa çevirmenin tek yolunun bu olduğunu düşünüyorum.

Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

Sevgiyle.

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.