×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, Geleceğiniz İçin Organ Bağışı Yapın! | Ahu Kahraman Yıldırım | TEDxIstanbul

Geleceğiniz İçin Organ Bağışı Yapın! | Ahu Kahraman Yıldırım | TEDxIstanbul

Transcriber: Aybüke Ekiz Gözden geçirme: Figen Ergürbüz [Müzisyen Anne]

Tek isteğimiz bir kardeş yapmaktı.

Bu kadar gidilmeyen yollara savrulacağımızı bilmeden ama bilseydik de giderdim

çünkü çocukluğumdan beri gidilmeyen yollara gitmekle meşhurdum. Mesela konservatuvara girmek.

Doksan bir yılında herkes Anadolu Lisesi'ne girerken, kolej sınavlarına hazırlanırken,

konservatuvara gitmek istedim.

Ailem destek oldu, çalıştım, kazandım.

Herkes gurur duyuyordu, kuafördeki teyzeler hariç. Onlar anneme sorduğunda annem gururla:

"Konservatuvarı kazandı."

"Olsun, işte, neyse artık."

çünkü onlar için o yılda gidilmeyen bir yoldu. Konservatuvarda okumak tuhaf gelmişti.

On yaşında bir çocuk Maltepe'den Beşiktaş'a gidip gelecekti. Ortaokul, lise, üniversite yıllarını konservatuvarda bitirdim. Çok kolay, çok başarılı bir öğrencilik yılım olmadı ama o diplomayı ite kaka, düşe kalka da olsa aldım çünkü aileme bir söz vermiştim,

gidilmeyen bir yola çıkmıştım ve o yol bitecekti. Derken, çok başına buyruk bir gençlik yaşarken kavga ile otobüste eşimle tanıştım.

Herkes dedi ki "Tuhaf bir ilişki, nasıl olsa ayrılırlar." Temmuz ayında on yıllık evli olacağız.

(Alkış)

Benim karakterimde biri için evlilik bile çok büyük bir gidilmeyen yoldu çevremdeki herkes adına.

Derken, evliliğimizin ilk yılında yurt dışından anne-çocuk müzik okulu buldum. Bunu Türkiye'ye getirip Türkiye'de kurmaya karar verdim. Yine çevremdeki insanlara bir heves anlattığımda "Ya, Ahu işte." tepkilerini aldım.

"Tabi yaparsın, aslansın, bunu da kıvırırsın!" kimse demedi. Annem, babam destek oldu.

Kayınvalideme anlattım. "Tabii kızım." dedi ama şimdi itiraf ediyor, "Hadi inşallah"mış o "Tabii"si. Şimdi on yıllık Türkiye'nin ilk ve tek ve hâlâ tek rakipsiz anne-bebek müzik okulunun sahibiyim.

(Alkış)

Okulu kurduğumuz ilk sene Lâl Prenses aramıza katıldı. Sürpriz bir hamilelik, çok sağlıklı geçen bir hamilelik ve hâlâ Allah nazardan saklasın yedi yıldır bize hiçbir sorun çıkarmayan çok güzel bir prensesin annesiyim.

Derken, tabii her anne gibi, her baba gibi kardeş yapma fikri aklımıza girdi ve eşime dedim ki:

"Lâl Prenses doğduğu sene çok borcumuz vardı, iş yerimizi yeni kurmuştuk, lütfen maddi manevi en hazır olduğumuz dönemde kardeş yapalım." Eşim tuhaf karşıladı ama kadınsal istekler oluyor. Maalesef hastane odasını süsletelim, fotoğrafçı çağıralım, "Sağlıklı olsun da!" kısmını hep maalesef geride mi bırakıyoruz? Heves ediyoruz.

Sosyal medyanın kandırmacasına kurban gidiyoruz. Derken, hamile kaldım ve o yoğun çalışma temposunda domuz gribi olup komaya girdim.

Yirmi bir haftalıktı bebeğimizi kaybettiğimizde ve o çok hayalini kurduğum erkek bebeğin yolda olduğunu, kaybettiğimizi öğrendik.

Çok erkek bebek isteme sebebim cinsiyet ayrımı değildi. "Yılmaz" koyacaktım adını çünkü babama çok hayranım, "Yılmaz" koymak ve çok fanatik olduğum takım "Yılmaz Kartal" koymak istiyordum ismini.

Bir yıl sonra Yılmaz Kartal'ın yolda olduğunu öğrendik. Dedim ki "Mucize, Allah bana acıdı, dileklerimi kabul etti." O an şunu öğrendim, doğru niyet etmek önemliymiş. Hep şunu dedim aileme de

"Öyle bir anda anne olmak istiyorum ki tekrar, sadece bebeğime ben bakayım, kimse ellemesin, bakıcılar büyütmesin. Maddi manevi ne gerekiyorsa karşılayayım."

ve oğlum oldu, yirmi aydır benim dışında, hemşirelerin dışında istesem de kimse bakamıyor zaten.

Olsun, dedim ki, "Allah beni kırmadı, bir erkek bebek gönderdi, demek ki bu bir sınav."

"Ben sana veriyorum istediğini ama baş edebilecek misin Ahu?" Kartal on dokuz günlüktü yoğun bakıma kaldırıldığında. Çok sağlıklı bir hamilelik ve bebek olarak dünyaya geldi ancak yoğun bir şekilde solunum yetmezliğiyle hastane kaldırdığımızda kalbinin mikrop kaptığını ve kalp kası zedelenmesiyle kalp yetmeziliği oluştuğunu öğrendik. Olsundu, para kazanmıştık, tedavi ettirebilirdik, aklım fikrim parada hâlâ,

hep böyle para her şeyi çözermiş gibi düşünüyorum. Doktor çıktı, "Maalesef" dedi, "Durumu iyi değil." Dedim: "Ne olabilir en kötü?"

"En kötü", dedi "kalp nakli."

Hâlâ olayın bilincinde değilim çünkü sizin hiç yirmi günlük bebeğinize "Kalp nakli olması gerekiyor." denildi mi? Benim çevremde kimseye denilmemişti.

Döndüm Levent'e, "Yaptırırız değil mi?" Yaptırırız, yani adam da ne desin şimdi?

Lohusayım.

Bundan altı ay önce kucağı boş bir lohusalık yaşamışım. Şimdi on dokuz günlükken yine kucağı boş bir lohusalık yaşıyorum. Doktor dedi ki:

"Ahu Hanım, öyle yaptırırız demekle olmuyor. "Maalesef ülkemizde henüz

bu kadar ufak bebeklere kalp nakli yapıldığını hiç görmedim." "İlk oluruz!" dedim.

Adamcağız idare etmeye çalışıyor ama "Keşke" dedi, "Organ bağışı olsa ve nakil yapılsa."

Çevrenizde hiç kadavradan kalp nakli, organ nakli bekleyen bir yakınınız, çocuğunuz oldu mu bilmiyorum ama, duası olmayan tek hastalık.

Ne diyecektim ki?

"Allahım, bize bir kalp ver!" demek ne demek biliyor musunuz? "Birini öldür de o kalp bize gelsin" demek ve o ölecek kişinin de maalesef ki bir çocuk olması lazım. Sen, anne olarak çocuğunu kurtarmak için

"Başka bir annenin çocuğu ölsün." diyebilir misin? Nasıl dua edeceksin ki?

"Bir mucize olsun!" dedim ne olur,

bir mucize olsun, şifasını gönder.

Mucize yola çıktı gibi oldu,

ilaç tedavimiz başladı, ilaçlarla düzelir gibi olduk. Sekiz aylıkken doktor dedi ki, "Hayır, olmuyor, yetmiyor, kalp nakli." Dedim "ama olmaz demiştiniz!"

Olmaz.

Almanya'daki hastaneyi bulduk.

Çocuğu yoğun bakıma kaldırmıştık, kötüleşmişti. İmzalarla çıkardık, serumlarla apar topar ekonomi uçağıyla Almanya'ya uçurduk. Oradaki doktorlara göstermek istedik.

Turistik vizeyle elinde serumla hastaneye giren ilk insanız herhalde. Doktorlar dedi ki:

"Maalesef, çok kötü, göründüğünden de kötü. Bu çocuk bu kadar iyiyse belli ki çok neşeli bir annesiniz. İyi bakmışsınız. Hayat aşılamışsınız ama ölmek üzere." Dedim, "Burada kalalım. Burada nakil yapın." "Hayır, yapamayız, prosedür gereği Almanya'da size nakil yapamayız." "Ama Kartal'ın ateşi var." dedim, sanırım enfeksiyon kaptı uçaktan. Kızdılar, "Enfeksiyon tedavisi yapalım, gidin." dediler. O gece benim için gidilmeyen yol kapandı mı? Hayır.

Levent'e döndüm, dedim ki, çok dehşet verici bi cümle ama, "Evlatlık verelim mi?"

Almanya'da yaşayan,

o hastanede tedavi ettirebilecek bir aile bulalım, verelim. Yeter ki yaşasın.

Ben doğurdum, ben yaşatamıyorsam başka biri yaşatsın ama yaşadığını bileyim.

Eşim "Saçmalama." dedi ama birkaç saat sonra mantıklı geldi. Bütün gece, sabaha kadar prosedürleri araştırdık. Tabii, böyle bir şeyin çok zor olacağını, hatta yasal olmayacağını, daha fena başımızın belaya girebileceğini düşündük. Ertesi sabah yine bir mucize oldu.

Baş hekim bizi çağırdı.

"Çocuğunuzu kabul edeceğiz ama bir milyon yüz bin avronuz var mı?" dedi.

Şimdi, adam kabul edeceğiz dedikten sonra "Yok." diyemedik. "Var." dedik.

Adam da saçımız başımız düzgün diye herhalde inandı. "Tamam o zaman" dedi, "Getirin, kalp nakil listesine alacağım." O süreçten sonra işte bizim paniğimiz başladı. Valilik izinleri, prosedürler, sağlık bakanlığından onaylanması... Onay çıktıktan sonra sadece on dokuz saat sürdü bir milyon yüz bin avronun toplanması.

Bu da bir mucizeydi.

On dokuz günlük bebeğimiz, on dokuz saatte toplanan para... On dokuzun mucizesi bu şekilde gidiyordu ama o para da Kartal'ı kurtarmadı işte,

çünkü on dokuz saatte toplanan para on dokuz günde o kalbi getirmedi. Dört ay daha bekledi Kartal o şekilde.

Tam üç kere bize "Bebeğiniz ölüyor, hazırlanın." dediler. Herkes hazırlandı, ben hazırlanmadım.

"Be kadın, isyan etmedin mi?" demiyor musunuz? Bir kere ettim.

On altı ağustos sabahı.

Kartal'ın birinci yaş doğum günü.

Doktorlardan izin aldım,

bekleme odasında doğum günü partisi yapacağım. Gece bütün odayı süsledim, sabah pastasını getireceğim. Doktor bizi yanına çağırdı, "Kartal, beyin kanaması geçiriyor." dedi. "Yani?" dedim.

"Sağ ayağı ve sağ kolu felç oldu." dedi.

"Tamam." dedim, "Yani?"

"Kanama ilerlerse" dedi, "nakil listesinden çıkaracağım." Hiçbir şey diyemedim.

İlk defa çok çaresiz hissettim.

O zamana kadar "Hayır gitmeyecek, bırakmayacak." derken yoğun bakım merdivenlerine oturdum, eşimi eve yolladım. Sadece bağırmaya başladım.

"Git" dedim, "Git artık."

"Benim için kalma!

Baban için de kalma.

Biz her şeye razıyız.

Eğer çok acı çekiyorsan ve biz üzüleceğiz diye kalıyorsan git anneciğim

ama kalmayı tercih edersen de ben sana ömür boyu bakacağım. Yarın senin doğum günün, istersen bir kere daha doğ, bir daha başlayalım."

Sabah geldiğimde Kartal'ın kanaması durmuştu. Kalp nakil listesinden çıkmamıştı.

"Bu" dedim, "bir mesaj bize."

Bir daha başlıyoruz.

Yıkılmak yok.

Gitmediysen kalmayı tercih ettiysen beni duydun ve kalacaksın. Bu süreçte sosyal medyanın desteğini para toplarken gördüğüm kadar maalesef manevi olarak çok zorluklarını da çektim. Şahit olanlarınız olmuştur.

Para verdiğimiz için, yardım topladığımız için Kartal'ı ve beni herkes satın almış gibi davrandı. "Biz sana para verdik, bunu yazamazsın!" "Biz sana para verdik, Kartal'ın resmini koymadığın gün olmaz." "Hayvan olsa senin yaptığını yapmaz, nasıl gülebiliyorsun çocuğun yoğun bakımdayken?"

"...çünkü biz sana para verdik."

Kenetlendiğimiz kadar anında bölünebildiğimizin de şahidi oldum. "Çok etkilendiysen sosyal medyaya ara ver." dediler. Vermeyeceğim ara!

Sizin için, biliyor musunuz?

Şuradaki seyircilerden bir tanesinin bebeğine kalp nakli gerekirse diye ara vermiyorum.

Ben onca hakarete, onca şeye göğüs gerebilirim çünkü bende bu güç var

ama size nakil gerektiğinde

o kalbin bulunması için bana da ihtiyaç var. Bu bilince ihtiyaç var, organ bağışına ihtiyaç var bu ülkede. Buna inanıyorum.

Bunu biliyorum.

Eminim bu bilincin yerleşeceğine.

Kimsenin bizim gibi gidilmeyen yollara savrulmayacağını ilerki günlerde biliyorum

ve sizden şunu istiyorum:

Kimseyi acılarınızla karşılaştırmayın.

Herkesin sınavı kendine ağır.

Sizin patronunuz kızmış olabilir,

eşinizle sorununuz olabilir,

maddi sorunlarınız olabilir.

Bu sınav da benim sınavım.

Bana ağır gelmiyor.

Zor ama ağır değil çünkü benim evladım ama siz yazarken "Ben olsam ölürdüm." yazıyorsunuz. Sen olmayacağını yarın nereden biliyorsun?

Başınıza geldiği zaman her şeye katlanabiliyorsunuz. Gerçekten ama "Niye?" değil.

"Neden benim oğlumun başına bu geldi?" demedim. "Kimin ahını aldım, kime ne yaptım da Kartal'a bu oldu?" demedim. Ben kendimi biliyorum.

Ben iyi bir insan olduğumu düşünüyorum,

Allah'ın takdiridir

ama insan seviyorum, kendimi seviyorum,

sizi seviyorum, doğayı seviyorum,

yaşamayı seviyorum, oğlumu seviyorum,

kızımı seviyorum. Herkesi çok seviyorum.

Önce Allah "Bitti." der, sora anne "Bitti." der. Ben Allah "Bitti." demediği sürece

"Bitti" demedim.

Bitmeyecek de, bu yol uzun sürecek.

Oğlum kalp nakli oldu

ama savaşımız uzun yıllar devam edecek.

Bebeklerde yapılan kalp naklinin

yirmi, yirmi beş yıl sonra

tekrarlanması gerektiğini Almanya'da öğrendik. Korkmuyorum.

Teknoloji gelişiyor.

Başımıza ilerde neler gelebilecek bilmiyoruz ama her gün "Ya bir daha nakil olursa?" korkusuyla da yaşamak istemiyorum.

Siz de bu korkuyla yaşamayın.

"Ya yarın ölürsem?" diye yaşıyor muyuz?

Yaşamıyoruz.

Lütfen karşınıza gidilmeyen bir yol çıktığında o yolun kenarında durup hayatınızı izlemeyin. Şoka girmeyin.

Erken teşhis kadar erken müdahale de önemli. Hayatınızın direksiyonuna geçin.

Nereye sürdüğünüz çok önemli.

Lütfen uçurumlara sürüklenmeyin.

Herkes dedi "Canın yanmıyor mu?"

Yanıyor.

"Kahrolmuyor musun?"

Oluyorum

ama bitmedi ki.

Ben, "Son nefesimi oğlum verene kadar kendimi yerden yere atmayacağım." dedim. Atmadım da.

Vermedi de, çok şükür

ama şunu size söyleyebilirim ki:

Yorgunum, özlüyorum hayatımı

ve insanın başına ne zaman nerede ne geleceği hiç belli olmuyor. Doğru niyet edin.

Kimseyi kınamayın.

Kınadığınız yaşamadan ölmediğinizi

ben birebir yaptığım hatalarla görüp ders almış bir anneyim. Çok insan kınayan,

çok nefret saçan,

aslında kavga eden bir insan hiçbir zaman olmadım ama kendime aldığım dersler çok büyük.

Yirmi aydır yaşadığım süreci müsaadenizle Mevlana Celaleddin Rumi'nin

dizeleriyle size aktararak veda etmek istiyorum: Allah der ki “Kimi benden çok seversen onu senden alırım.” ...Ve ekler: "Onsuz yaşayamam" deme, seni onsuz da yaşatırım. Ve mevsim geçer, gölgesini veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canın saydığın yâr bile gün gelir el olur, aklın şaşar. Dost dediğin düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya.

Olmaz dediğin ne varsa olur...

“Düşmem” dersin düşersin, ”Şaşmam” dersin şaşarsın. Ve ne gariptir ki “Öldüm” der durur, yine de yaşarsın. (Alkış)


Geleceğiniz İçin Organ Bağışı Yapın! | Ahu Kahraman Yıldırım | TEDxIstanbul

Transcriber: Aybüke Ekiz Gözden geçirme: Figen Ergürbüz [Müzisyen Anne]

Tek isteğimiz bir kardeş yapmaktı.

Bu kadar gidilmeyen yollara savrulacağımızı bilmeden ama bilseydik de giderdim

çünkü çocukluğumdan beri gidilmeyen yollara gitmekle meşhurdum. Mesela konservatuvara girmek.

Doksan bir yılında herkes Anadolu Lisesi'ne girerken, kolej sınavlarına hazırlanırken,

konservatuvara gitmek istedim.

Ailem destek oldu, çalıştım, kazandım.

Herkes gurur duyuyordu, kuafördeki teyzeler hariç. Onlar anneme sorduğunda annem gururla:

"Konservatuvarı kazandı."

"Olsun, işte, neyse artık."

çünkü onlar için o yılda gidilmeyen bir yoldu. Konservatuvarda okumak tuhaf gelmişti.

On yaşında bir çocuk Maltepe'den Beşiktaş'a gidip gelecekti. Ortaokul, lise, üniversite yıllarını konservatuvarda bitirdim. Çok kolay, çok başarılı bir öğrencilik yılım olmadı ama o diplomayı ite kaka, düşe kalka da olsa aldım çünkü aileme bir söz vermiştim,

gidilmeyen bir yola çıkmıştım ve o yol bitecekti. Derken, çok başına buyruk bir gençlik yaşarken kavga ile otobüste eşimle tanıştım.

Herkes dedi ki "Tuhaf bir ilişki, nasıl olsa ayrılırlar." Temmuz ayında on yıllık evli olacağız.

(Alkış)

Benim karakterimde biri için evlilik bile çok büyük bir gidilmeyen yoldu çevremdeki herkes adına.

Derken, evliliğimizin ilk yılında yurt dışından anne-çocuk müzik okulu buldum. Bunu Türkiye'ye getirip Türkiye'de kurmaya karar verdim. Yine çevremdeki insanlara bir heves anlattığımda "Ya, Ahu işte." tepkilerini aldım.

"Tabi yaparsın, aslansın, bunu da kıvırırsın!" kimse demedi. Annem, babam destek oldu.

Kayınvalideme anlattım. "Tabii kızım." dedi ama şimdi itiraf ediyor, "Hadi inşallah"mış o "Tabii"si. Şimdi on yıllık Türkiye'nin ilk ve tek ve hâlâ tek rakipsiz anne-bebek müzik okulunun sahibiyim.

(Alkış)

Okulu kurduğumuz ilk sene Lâl Prenses aramıza katıldı. Sürpriz bir hamilelik, çok sağlıklı geçen bir hamilelik ve hâlâ Allah nazardan saklasın yedi yıldır bize hiçbir sorun çıkarmayan çok güzel bir prensesin annesiyim.

Derken, tabii her anne gibi, her baba gibi kardeş yapma fikri aklımıza girdi ve eşime dedim ki:

"Lâl Prenses doğduğu sene çok borcumuz vardı, iş yerimizi yeni kurmuştuk, lütfen maddi manevi en hazır olduğumuz dönemde kardeş yapalım." Eşim tuhaf karşıladı ama kadınsal istekler oluyor. Maalesef hastane odasını süsletelim, fotoğrafçı çağıralım, "Sağlıklı olsun da!" kısmını hep maalesef geride mi bırakıyoruz? Heves ediyoruz.

Sosyal medyanın kandırmacasına kurban gidiyoruz. Derken, hamile kaldım ve o yoğun çalışma temposunda domuz gribi olup komaya girdim.

Yirmi bir haftalıktı bebeğimizi kaybettiğimizde ve o çok hayalini kurduğum erkek bebeğin yolda olduğunu, kaybettiğimizi öğrendik.

Çok erkek bebek isteme sebebim cinsiyet ayrımı değildi. "Yılmaz" koyacaktım adını çünkü babama çok hayranım, "Yılmaz" koymak ve çok fanatik olduğum takım "Yılmaz Kartal" koymak istiyordum ismini.

Bir yıl sonra Yılmaz Kartal'ın yolda olduğunu öğrendik. Dedim ki "Mucize, Allah bana acıdı, dileklerimi kabul etti." O an şunu öğrendim, doğru niyet etmek önemliymiş. Hep şunu dedim aileme de

"Öyle bir anda anne olmak istiyorum ki tekrar, sadece bebeğime ben bakayım, kimse ellemesin, bakıcılar büyütmesin. Maddi manevi ne gerekiyorsa karşılayayım."

ve oğlum oldu, yirmi aydır benim dışında, hemşirelerin dışında istesem de kimse bakamıyor zaten.

Olsun, dedim ki, "Allah beni kırmadı, bir erkek bebek gönderdi, demek ki bu bir sınav."

"Ben sana veriyorum istediğini ama baş edebilecek misin Ahu?" Kartal on dokuz günlüktü yoğun bakıma kaldırıldığında. Çok sağlıklı bir hamilelik ve bebek olarak dünyaya geldi ancak yoğun bir şekilde solunum yetmezliğiyle hastane kaldırdığımızda kalbinin mikrop kaptığını ve kalp kası zedelenmesiyle kalp yetmeziliği oluştuğunu öğrendik. Olsundu, para kazanmıştık, tedavi ettirebilirdik, aklım fikrim parada hâlâ,

hep böyle para her şeyi çözermiş gibi düşünüyorum. Doktor çıktı, "Maalesef" dedi, "Durumu iyi değil." Dedim: "Ne olabilir en kötü?"

"En kötü", dedi "kalp nakli."

Hâlâ olayın bilincinde değilim çünkü sizin hiç yirmi günlük bebeğinize "Kalp nakli olması gerekiyor." denildi mi? Benim çevremde kimseye denilmemişti.

Döndüm Levent'e, "Yaptırırız değil mi?" Yaptırırız, yani adam da ne desin şimdi?

Lohusayım.

Bundan altı ay önce kucağı boş bir lohusalık yaşamışım. Şimdi on dokuz günlükken yine kucağı boş bir lohusalık yaşıyorum. Doktor dedi ki:

"Ahu Hanım, öyle yaptırırız demekle olmuyor. "Maalesef ülkemizde henüz

bu kadar ufak bebeklere kalp nakli yapıldığını hiç görmedim." "İlk oluruz!" dedim.

Adamcağız idare etmeye çalışıyor ama "Keşke" dedi, "Organ bağışı olsa ve nakil yapılsa."

Çevrenizde hiç kadavradan kalp nakli, organ nakli bekleyen bir yakınınız, çocuğunuz oldu mu bilmiyorum ama, duası olmayan tek hastalık.

Ne diyecektim ki?

"Allahım, bize bir kalp ver!" demek ne demek biliyor musunuz? "Birini öldür de o kalp bize gelsin" demek ve o ölecek kişinin de maalesef ki bir çocuk olması lazım. Sen, anne olarak çocuğunu kurtarmak için

"Başka bir annenin çocuğu ölsün." diyebilir misin? Nasıl dua edeceksin ki?

"Bir mucize olsun!" dedim ne olur,

bir mucize olsun, şifasını gönder.

Mucize yola çıktı gibi oldu,

ilaç tedavimiz başladı, ilaçlarla düzelir gibi olduk. Sekiz aylıkken doktor dedi ki, "Hayır, olmuyor, yetmiyor, kalp nakli." Dedim "ama olmaz demiştiniz!"

Olmaz.

Almanya'daki hastaneyi bulduk.

Çocuğu yoğun bakıma kaldırmıştık, kötüleşmişti. İmzalarla çıkardık, serumlarla apar topar ekonomi uçağıyla Almanya'ya uçurduk. Oradaki doktorlara göstermek istedik.

Turistik vizeyle elinde serumla hastaneye giren ilk insanız herhalde. Doktorlar dedi ki:

"Maalesef, çok kötü, göründüğünden de kötü. Bu çocuk bu kadar iyiyse belli ki çok neşeli bir annesiniz. İyi bakmışsınız. Hayat aşılamışsınız ama ölmek üzere." Dedim, "Burada kalalım. Burada nakil yapın." "Hayır, yapamayız, prosedür gereği Almanya'da size nakil yapamayız." "Ama Kartal'ın ateşi var." dedim, sanırım enfeksiyon kaptı uçaktan. Kızdılar, "Enfeksiyon tedavisi yapalım, gidin." dediler. O gece benim için gidilmeyen yol kapandı mı? Hayır.

Levent'e döndüm, dedim ki, çok dehşet verici bi cümle ama, "Evlatlık verelim mi?"

Almanya'da yaşayan,

o hastanede tedavi ettirebilecek bir aile bulalım, verelim. Yeter ki yaşasın.

Ben doğurdum, ben yaşatamıyorsam başka biri yaşatsın ama yaşadığını bileyim.

Eşim "Saçmalama." dedi ama birkaç saat sonra mantıklı geldi. Bütün gece, sabaha kadar prosedürleri araştırdık. Tabii, böyle bir şeyin çok zor olacağını, hatta yasal olmayacağını, daha fena başımızın belaya girebileceğini düşündük. Ertesi sabah yine bir mucize oldu.

Baş hekim bizi çağırdı.

"Çocuğunuzu kabul edeceğiz ama bir milyon yüz bin avronuz var mı?" dedi.

Şimdi, adam kabul edeceğiz dedikten sonra "Yok." diyemedik. "Var." dedik.

Adam da saçımız başımız düzgün diye herhalde inandı. "Tamam o zaman" dedi, "Getirin, kalp nakil listesine alacağım." O süreçten sonra işte bizim paniğimiz başladı. Valilik izinleri, prosedürler, sağlık bakanlığından onaylanması... Onay çıktıktan sonra sadece on dokuz saat sürdü bir milyon yüz bin avronun toplanması.

Bu da bir mucizeydi.

On dokuz günlük bebeğimiz, on dokuz saatte toplanan para... On dokuzun mucizesi bu şekilde gidiyordu ama o para da Kartal'ı kurtarmadı işte,

çünkü on dokuz saatte toplanan para on dokuz günde o kalbi getirmedi. Dört ay daha bekledi Kartal o şekilde.

Tam üç kere bize "Bebeğiniz ölüyor, hazırlanın." dediler. Herkes hazırlandı, ben hazırlanmadım.

"Be kadın, isyan etmedin mi?" demiyor musunuz? Bir kere ettim.

On altı ağustos sabahı.

Kartal'ın birinci yaş doğum günü.

Doktorlardan izin aldım,

bekleme odasında doğum günü partisi yapacağım. Gece bütün odayı süsledim, sabah pastasını getireceğim. Doktor bizi yanına çağırdı, "Kartal, beyin kanaması geçiriyor." dedi. "Yani?" dedim.

"Sağ ayağı ve sağ kolu felç oldu." dedi.

"Tamam." dedim, "Yani?"

"Kanama ilerlerse" dedi, "nakil listesinden çıkaracağım." Hiçbir şey diyemedim.

İlk defa çok çaresiz hissettim.

O zamana kadar "Hayır gitmeyecek, bırakmayacak." derken yoğun bakım merdivenlerine oturdum, eşimi eve yolladım. Sadece bağırmaya başladım.

"Git" dedim, "Git artık."

"Benim için kalma!

Baban için de kalma.

Biz her şeye razıyız.

Eğer çok acı çekiyorsan ve biz üzüleceğiz diye kalıyorsan git anneciğim

ama kalmayı tercih edersen de ben sana ömür boyu bakacağım. Yarın senin doğum günün, istersen bir kere daha doğ, bir daha başlayalım."

Sabah geldiğimde Kartal'ın kanaması durmuştu. Kalp nakil listesinden çıkmamıştı.

"Bu" dedim, "bir mesaj bize."

Bir daha başlıyoruz.

Yıkılmak yok.

Gitmediysen kalmayı tercih ettiysen beni duydun ve kalacaksın. Bu süreçte sosyal medyanın desteğini para toplarken gördüğüm kadar maalesef manevi olarak çok zorluklarını da çektim. Şahit olanlarınız olmuştur.

Para verdiğimiz için, yardım topladığımız için Kartal'ı ve beni herkes satın almış gibi davrandı. "Biz sana para verdik, bunu yazamazsın!" "Biz sana para verdik, Kartal'ın resmini koymadığın gün olmaz." "Hayvan olsa senin yaptığını yapmaz, nasıl gülebiliyorsun çocuğun yoğun bakımdayken?"

"...çünkü biz sana para verdik."

Kenetlendiğimiz kadar anında bölünebildiğimizin de şahidi oldum. "Çok etkilendiysen sosyal medyaya ara ver." dediler. Vermeyeceğim ara!

Sizin için, biliyor musunuz?

Şuradaki seyircilerden bir tanesinin bebeğine kalp nakli gerekirse diye ara vermiyorum.

Ben onca hakarete, onca şeye göğüs gerebilirim çünkü bende bu güç var

ama size nakil gerektiğinde

o kalbin bulunması için bana da ihtiyaç var. Bu bilince ihtiyaç var, organ bağışına ihtiyaç var bu ülkede. Buna inanıyorum.

Bunu biliyorum.

Eminim bu bilincin yerleşeceğine.

Kimsenin bizim gibi gidilmeyen yollara savrulmayacağını ilerki günlerde biliyorum

ve sizden şunu istiyorum:

Kimseyi acılarınızla karşılaştırmayın.

Herkesin sınavı kendine ağır.

Sizin patronunuz kızmış olabilir,

eşinizle sorununuz olabilir,

maddi sorunlarınız olabilir.

Bu sınav da benim sınavım.

Bana ağır gelmiyor.

Zor ama ağır değil çünkü benim evladım ama siz yazarken "Ben olsam ölürdüm." yazıyorsunuz. Sen olmayacağını yarın nereden biliyorsun?

Başınıza geldiği zaman her şeye katlanabiliyorsunuz. Gerçekten ama "Niye?" değil.

"Neden benim oğlumun başına bu geldi?" demedim. "Kimin ahını aldım, kime ne yaptım da Kartal'a bu oldu?" demedim. Ben kendimi biliyorum.

Ben iyi bir insan olduğumu düşünüyorum,

Allah'ın takdiridir

ama insan seviyorum, kendimi seviyorum,

sizi seviyorum, doğayı seviyorum,

yaşamayı seviyorum, oğlumu seviyorum,

kızımı seviyorum. Herkesi çok seviyorum.

Önce Allah "Bitti." der, sora anne "Bitti." der. Ben Allah "Bitti." demediği sürece

"Bitti" demedim.

Bitmeyecek de, bu yol uzun sürecek.

Oğlum kalp nakli oldu

ama savaşımız uzun yıllar devam edecek.

Bebeklerde yapılan kalp naklinin

yirmi, yirmi beş yıl sonra

tekrarlanması gerektiğini Almanya'da öğrendik. Korkmuyorum.

Teknoloji gelişiyor.

Başımıza ilerde neler gelebilecek bilmiyoruz ama her gün "Ya bir daha nakil olursa?" korkusuyla da yaşamak istemiyorum.

Siz de bu korkuyla yaşamayın.

"Ya yarın ölürsem?" diye yaşıyor muyuz?

Yaşamıyoruz.

Lütfen karşınıza gidilmeyen bir yol çıktığında o yolun kenarında durup hayatınızı izlemeyin. Şoka girmeyin.

Erken teşhis kadar erken müdahale de önemli. Hayatınızın direksiyonuna geçin.

Nereye sürdüğünüz çok önemli.

Lütfen uçurumlara sürüklenmeyin.

Herkes dedi "Canın yanmıyor mu?"

Yanıyor.

"Kahrolmuyor musun?"

Oluyorum

ama bitmedi ki.

Ben, "Son nefesimi oğlum verene kadar kendimi yerden yere atmayacağım." dedim. Atmadım da.

Vermedi de, çok şükür

ama şunu size söyleyebilirim ki:

Yorgunum, özlüyorum hayatımı

ve insanın başına ne zaman nerede ne geleceği hiç belli olmuyor. Doğru niyet edin.

Kimseyi kınamayın.

Kınadığınız yaşamadan ölmediğinizi

ben birebir yaptığım hatalarla görüp ders almış bir anneyim. Çok insan kınayan,

çok nefret saçan,

aslında kavga eden bir insan hiçbir zaman olmadım ama kendime aldığım dersler çok büyük.

Yirmi aydır yaşadığım süreci müsaadenizle Mevlana Celaleddin Rumi'nin

dizeleriyle size aktararak veda etmek istiyorum: Allah der ki “Kimi benden çok seversen onu senden alırım.” ...Ve ekler: "Onsuz yaşayamam" deme, seni onsuz da yaşatırım. Ve mevsim geçer, gölgesini veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canın saydığın yâr bile gün gelir el olur, aklın şaşar. Dost dediğin düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya.

Olmaz dediğin ne varsa olur...

“Düşmem” dersin düşersin, ”Şaşmam” dersin şaşarsın. Ve ne gariptir ki “Öldüm” der durur, yine de yaşarsın. (Alkış)