×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, Fikirler Üzerine Mitler | Myths about Ideas | Erhan Erkut | TEDxReset

Fikirler Üzerine Mitler | Myths about Ideas | Erhan Erkut | TEDxReset

Çeviri: Gözden geçirme: Sancak Gülgen Oh be!

Ali bana bir ay önce, "TEDxReset 2015'te konuşur musun?" dediğinden beri karın ağrısından kurtulamamıştım. Geceleri uyuyamıyordum.

Çıktım ya, şimdi rahatladım.

Nasıl olsa gerisi gelir.

Ali sağ olsun, benden fikri yakalama oturumunda konuşmamı istedi.

Ben en çok bu oturumda konuşmak isterdim.

Çünkü bu sürecin içinde beni en çok heyecanlandıran

en çok ilgilendiren

en çok böyle kalbimi pır pır attıran şey

o fikir oluşturma kısmı.

Hani "ideation" dediğimiz şey.

Hani şu, "A-ha!"

Ali de kullandı bu lafı.

Niye "A-ha!" diyoruz ya?

"A-ha" diye bir kelime var mı?

Bu Amerikanca, bunun Türkçesi nedir?

"Hah!"

Bir de, "Haaa..." var.

Bir de, "Aaa...".

Bakın, çok ilginç.

"a" ve "h" kullanılıyor hep.

Bunun fikirle bir alakası var, galiba.

Bu "A-ha!" anı var ya, ya da "Hah!" anı var ya. Yani böyle bir aydınlanma anı.

Sırtınızdan aşağı böyle soğuk soğuk terlerin döküldüğü bir an.

Elleriniz terliyor, böyle ne bileyim

hormonlar falan çalışıyor.

Nöronlar... Biraz aşktan bahsediyor gibiyim, değil mi? Bence çok benzer duygular uyandırıyor insanda.

Bir fikirle ilk defa tanışmak.

Dolayısıyla ben bu konuya biraz kafa yordum, biraz da meslek icabı öğrencilerle, hani fikir geliştirme süreçleri içinde bulunduğumdan

çok yaygın gördüğüm fikir mitleri üzerine bir kurgu yaptım.

Yani birçok insanın düşündüğü, inandığı; ben dahil, benim tanıştığım insanlar. Ama aslında doğru olmayan mitler.

1. mitimiz, şöyle bir resimle başlıyorum. Çok meşhur bir tablo.

Andy Warhol, biliyorsunuz.

"Herkes hayatta 15 dakikalığına meşhur olacak."

Bu da benim 15 dakikam belki.

Ama... bu benim versiyonum.

"Herkesin bir tane iyi fikri olacak."

Hiç unutmuyorum, annemle ilkokuldayken, konuşurken

"Anne, ne diye, işte böyle, ben yeni bir şey düşünemiyorum?" falan dediğimde "Bekle oğlum, iyi bir fikir gelecek senin de aklına." dedi. Ve ben iyi bir fikir bekliyorum.

Ya ilk defa size itiraf edeceğim.

Benim yüksek lisansım yok, biliyor musunuz? Ben lisanstan sonra doktoraya devam ettim. Niye, biliyor musunuz?

Hocama gittim, "Hocam, dersler bitti." dedim. "Şimdi n'apıcaz?"

"Valla," dedi, "işte master tezi yazman lazım."

"Veyahut da direk doktoraya devam edebilirsin." Şimdi gittim, düşündüm.

"Ulan master tezi..."

"Ya benim bir tane iyi fikrim varsa?"

"Onu da mastera kullanırsak, doktoraya n'apıcaz sonra?"

Bakın benim resuméme, master görmezsiniz.

Tek kurşunum olduğunu düşündüm o zamanlar.

Ne kadar safmışım!

Şimdi bakıyorum.

Ya işte, yeni bir ders açayım, yeni bir yüksek okul başlatayım. kitap yazayım, blog yazayım

liselere yetkinlik eğitimi vereyim, girişim fabrikası zincirleri açayım.

Yani derler ya,

"Çok fazla fikir ve çok az zaman."

Vaktimiz yok bütün fikirlere yetişmeye.

Dolayısıyla rahat olun.

İyi fikirler çok gelecek size.

2. mitimiz, "Fikir Borsası". Çok iyi fikirler, işte mükemmel fikirler 1 milyon, çok iyi fikirler yüz bin.

Burada kötü fikir yok, gördüğünüz gibi.

Kötünün iyisi fikirler 10.

Ya böyle bir inanç var ortalıkta.

Bana gelip de, "Hocam çok iyi bir fikrim var sana satmak istiyorum." diyen öğrenciler oldu.

"Gel bu fikri götürelim, bir melek yatırımcıya satalım." diyen öğrenciler oldu.

Onlara biraz üzülerek söyledim.

"Ya, kusura bakma ama; fikrin bini bir para." Değeri sağlayan şey icraattir.

İcraat yoksa değer yok.

İcraat dediğimiz de; fikrin yanına takımı koyacaksın, teknolojiyi koyacaksın

finansmanı koyacaksın ve piyasayı koyacaksın.

Ancak o zaman değer yaratacaksın.

Bunla biraz bağlantılı başka bir yanılgı.

Belki biliyorsunuzdur bu Kurt Cobain şarkısını, "Man Who Sold The World". Aslında orijinali David Bowie'dir.

Başka bir örnek, "Sinéad O'connor, Nothing Compares To You".

Bu da bir Prince şarkısıdır aslında ama

kopyaları orijinallerinden çok daha tanınan, meşhur şarkılar.

Orijinali makbul diye bir saplantı var.

Aranızda "AltaVista" diye bir arayıcı kullanan var mı? AltaVista.

Yıl 1995, n'oldu AltaVista'ya?

Yıl 1995, Netscape 2.9 milyar dolara halka arz edildi.

Yıl 2000, AOL'ye 10 milyar dolara satıldı.

Bugün nerede Netscape?

Bugün ne kullanıyoruz? Google kullanıyoruz.

Google peki kaçıncı arama motoruydu?

21. arama motoruydu. Fikrin orijinal olması ancak bu kadar önemli işte. Tek örnek bu mu? Hayır, çok örnek var.

Blockbuster piyasayı değiştirdi.

Çünkü o pahalı DVD'leri artık kiralamak zorunda kalmıyorduk.

Pardon satın almak zorunda kalmıyorduk, kiralayabiliyorduk.

Arkadan Netflix geldi, ben de aynı şeyi yaparım ama

bir hafta tutacağına ben sana bunu postayla göndereyim sen bana geri gönder, daha hızlı çevireyim. Yeni bir iş modeliyle geldi. Ondan sonra yavaş yavaş da internetten kiralamalar başladı. Blockbuster, ya bunlar n'apıyo falan derken...

... baktık bugün ortada Blockbuster yok.

Netflix babalar gibi yoluna devam ediyor.

Kendi sektörüm, Bologna Üniversitesi, 1088 yılında kuruldu.

Bugün ilk 100 üniversite arasında var mı? Yok.

İlk 200'e? Eh, ancak girmeye çalışıyor.

Türkiye'nin ilk üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, 1933 yılında kuruldu. Ama sonradan daha farklı bir modelle gelen, Amerikan modelini kullanan üniversiteler bazı alanlarda İstanbul Üniversitesi'ni geçtiler, ondan da sonra iş modelini de değiştiren bazı vakıf üniversiteleri yine İstanbul Üniversitesi'ni geçtiler.

Dolayısıyla, hani "first-mover advantage" denir ya, "ilk adım atma avantajı". Her zaman geçerli değil.

Bir tane daha örnek vereceğim.

Coursera'dan bahsedildi, Udacity, işte edX'ten bahsedildi.

"Fathom.com"u hatırlayan var mı aranızda?

Bunların ağababası. 2000 yılında Columbia Üniversitesi milyonlarca dolar döktü bu uzun mesafeli eğitime. Ama bir şeyi unuttular.

Aslında eğitimin değeri yok, değeri olan şey diploma.

Diplomayı veremiyorsan, kimse senin eğitimine para vermiyor.

Milyonlarca dolara çok güzel bir şey öğrendi Colombia Üniversitesi ki... Esas değer verilen şey diploma.

Dolayısıyla yine burada da orijinalin önemli olmadığını gördük. Önemli olan nedir?

Zaman önemli, yer önemli, uygulama önemli.

Hani, "Fikrim orijinal değil."

Olsun.

Buyrun işte, "gittigidiyor" ne yaptı?

e-Bay'i kopyaladı. Türkiye'ye getirdi.

Ondan sonra döndü e-Bay'e sattı.

Gayet başarılı bir girişim.

Şu ana kadar Türkiye'den çıkan...

Yani gülüyorsunuz ama ben girişimcilere bunu öneriyorum.

Ya "İlla orijinal fikir peşinde olmayın kardeşim." diyorum.

"İspatlanmış fikri getirin Türkiye'ye."

Çünkü getirdiğiniz zaman lokalize etmek için zaten bir sürü orijinallik yapmanız gerekecek. "gittigidiyor" birebir kopyalamadı ki E-bay'i. Türkiye şartlarına uydurdu, üstüne koydu.

220 milyon dolara da sattılar.

Şimdi İnşaallah ondan daha büyük bir satış bekliyoruz, eli kulağında yakında ama.

Şu ana kadar Türkiye rekoru bir orijinalde değil, bir kopyada. Dolayısıyla, uygulama önemli.

Benzer bir mit.

Öğrencilerden en çok gelen şikayet.

"Ya Hocam, çok iyi bir fikrim var ama söylemem."

"Nasıl yani?"

"Hocam çalarlar."

"O zaman hadi bana eyvallah." diyorum, gidiyorum.

"Hocam, bir dakika, ısrar etmeyecek misin?" "Ben söylemek istiyorum ama çalarlar diye korkuyorum." Ya çok zor bir şey buna ikna olmak ama

güneşin altında yeni hiç bir şey yok, arkadaşlar. Sizin aklınıza bir fikir düştüyse, aynı fikir

Endonezya'da da birinin aklına düşüyor, İsveç'te de birinin aklına düşüyor.

Hani, "İnternet benim fikrimi çaldı."

"Ya Facebook'u ben zaten düşünmüştüm abi."

"Ya Twitter'ı da. Ama benimki 150 karakterdi."

"Şöyle dolu dolu küfretmek için 150 karakter gerekiyordu." "Onu 140'a indirdi Amerikalı, zengin oldu."

Yok böyle bir şey.

Yeni, orijinal diye bir fikir yok.

Dolayısıyla çalarlar diye dertlenmeyeceğiz.

Çünkü sahiplenmek için icraatte bulunmamız lazım, hareket etmemiz lazım. Çalarlar, diye fikirden bahsetmemek, fikrinize yapabileceğiniz en büyük ihanet.

Bol bol fikri paylaşmanız lazım ki fikir gelişsin, güzelleşsin, büyüsün.

Benzer bir mit daha.

Bugün bir bankanın eğitim akademisinin danışma kurulundaydım.

Şu klavyeyi gördüm orada, bu resmi gördüm. Bankanın kullandığı ilk klavye.

Bildiğiniz "Q" klavye.

Buradaki inovasyon ne, biliyor musunuz?

Yazma işini mekanize etmek.

Dolayısıyla çok önemli bir iş yapmış.

Ama klavyenin neden Q'nun, W'nun E'nin, A'nın, Z'nin oralarda olduğunu hiç düşündünüz mü?

Hani mitoloji bu aslında ama

bana da inanılır geliyor.

Satmaya çalışanlar, "Bak ne güzel yazıyor, 'typewriter', hepsi 1. sırada."

"Adam harfleri aramadan 'typewriter'ı 1. sıradan basabilsin." diye diyorlar. 2. bir mitoloji. Bunu kasten böyle yapmışlar ki

daktilograflar çok hızlı yazmasın, şu kalkıp kalkıp vuran kafalar var ya. Onlar birbirine karışmasın.

Yani kasten kötü tasarlanmış bir klavyeden bahsediyoruz. Buradaki mit ne peki ve bu klavyeyi biz aynen aldık, şu anda laptoplarımızda kullanıyoruz, bilgisayarlarımızda kullanıyoruz.

Buradaki mit, iyi fikrin kötü fikri kovacağı miti.

Yani, benim fikrim daha iyi, demek ki benim fikrim çok para yapar

başarılı olur, kazanırım.

Böyle bir şey yok.

O 'Q klavye' dediğimiz şeyde ağırlık sol elde. Ve vuruşların sadece %20'si orta sırada.

En rahat olduğumuz orta sırada.

Parmaklar arasında dağılım da son derece dengesiz.

3-4 parmağa çok ağır yük biniyor.

Ha, bunu değiştirmişler, düzeltmişler endüstri mühendisleri.

Dvorak çıkmış, arkasından Colemak çıkmış.

Mükemmel tasarımlar yapmışlar.

İki misli hızlandırmışlar.

Ama bunu kullanan insan sayısı %2-3'ün altında.

Çünkü "network effect" dediğimiz şey var.

Bir kere dünya bu Q klavyeyi satın almış.

Sen Dvorak öğreniyorsun, arkadaşının makinasını kullanman gerekiyor.

Hadi bakalım Q klavye.

Dolayısıyla geçemiyoruz.

Aynı sebepten dolayı Amerika metrik sisteme geçemiyor.

Dolayısıyla bir fikrin daha iyi olması başarılı olmasını getirmiyor.

Böyle bir ön şarttan da yola çıkmamak gerekiyor. 6. mitimiz "Fikir Gurusu". Bu film daha Türkiye'ye gelmedi yanılmıyorsam ama yakında gelecek.

Fikir uzmanları olduğunu düşünüyor öğrenciler.

Ve gidiyorlar, fikirlerini danışıyorlar.

Hani, "Ne düşünüyorsun bu fikir hakkında?"

Fakat maalesef özellikle Türkiye'de,

bakın ben başka ülkelerde de girişimcilerle bir araya geldim,

özellikle Türkiye'de fikir uzmanlarından çok fikir katilleri var.

"Ha o zaten var ya."

"Sen mi yapacaksın?"

Ya da, "Ben onu düşünmüştüm, olmaz o."

Bunlar fikir vakumları.

Fikir hırsızları, esas hırsızlar bunlar. Çünkü sizin o kendinize güveninizi çalıyorlar. Sizin bir şeyler yaratma isteğinizi öldürüyorlar. Dolayısıyla fikrinizi birine danışırken

çok fazla önem vermeyeceksiniz onların ne dediğine.

Çünkü en uzman diye bildiğimiz insanların bile söyledikleri şeylerin birkaç tanesine göz atalım.

Yok işte, "Hiç kimsenin evine bilgisayar alması gerekmeyecek." diyor adam.

Bu arada DEC battı şu anda, batmış durumda. "32 bit operating sistemimiz olmayacak." diyordu Gates,

şu anda 64 bite geçmiş durumdayız.

"Apple öldü!" diyor adam.

730 milyar dolarlık bir şirket.

iWatch'ı piyasa beğenmedi diye, 35 milyar piyasa değeri düştü.

Türk Hava Yolları 4.5 milyar, yapın siz hesabı.

"Battı, öldü." dediği şirket.

"Yok işte hiç kimse e-commerce kullanmaz." diyor Time Magazine. Ve böyle gidiyor.

Dolayısıyla, hani, bu adamlar bile bu kadar devasa hatalar yapabiliyorlarsa,

uzmanlarım bizim fikrimiz hakkında ne dediği o kadar önemli değil. Biraz daha inatçı ve azimli olmak gerekiyor.

Son mitimize geldik.

Bu da, biliyorsunuz, Roden'in düşünen adam heykeli. İlk gördüğümde çok etkilenmiştim ve burada sadece estetik güzellik değil,

bir ruhani bir mesaj olduğunu düşünmüştüm.

Yani posture şu olmalı:

Sağ el, sol diz, sol şöyle falan düşünülmeli. Oturdum, düşündüm falan böyle.

Fikrim gelecek, fikrim- Hiçbir şey gelmiyor.

Cin falan, peri anlattılar.

Cini bekledik, periyi bekledik.

O da gelmedi.

Buradaki mit de şu:

"Fikir üretimi bireysel bir aktivitedir.

İyi bir fikir için çok düşünmek gerekir.

Fikir de bir ilham perisinden gelir."

Oturuyorum, bekliyorum; fikir gelecek.

Bunun tam tersi, fikir üretimi bir grup aktivitesi.

Fikirler grup bilincinden, grup zekasından çıkıyor.

Dolayısıyla, fikrin çıkacağı ortam aslında bu.

O düşünen adam heykeli değil.

Bir kahve.

Bakın, orada şu 3 tanesi oturmuşlar; sol taraftaki 3 tanesi bir iş konuşuyor.

Arkadaki 2 tanesi yeni bir operadan bahsediyorlar.

İşte orada bir tane adam, o evet garson kıza sarkıntılık yapıyor.

Fazla bir şey değişmemiş.

Şu adam da kahveyi yönetenden bir, "Burada ben bir düğün yapmak istiyorum."

Ya da işte "Felsefe günü düzenleyeceğim." falan. Fikirler böyle ortamlardan çıkar.

Dolayısıyla, bir Starbucks'a gittiğiniz zaman Amerika'da, özellikle San Fransisko'da veya Boston'da New York'ta,

insanlar sürekli iş fikirleri konuşurlar kendi aralarında.

Ve sürekli birbirlerinin fikirlerini geliştirmeye çalışırlar. Bu tam anlamıyla bir takım aktivitesidir.

Dolayısıyla, ortak çalışma merkezleri bu kadar önemlidir. Birlikte başarmanın bu kadar geri olduğu bir kültüre bunu anlatmak çok zor oluyor

ama; "Arkadaşlar yapacaksanız beraber yapacaksınız."ı anlatmak gerekiyor insanlara.

Kuluçka merkezi bu yüzden önemlidir.

Birazcık da yaratıcılık yönetiminden bahsedeyim.

Böyle bir şey yok aslında.

Yaratıcılığı yönetemezsin.

Yaratıcılık "için" yönetebilirsin ancak.

Yaratıcılığın ortaya çıkacağı alanları oluşturmak. O da aslında bizlerin işi, eğitmenlerin işi.

Aslında Dilek Hocam'ın bunu ne kadar iyi yaptığını gördükten sonra

buraya çıkıp konuşmak epey zor oluyor benim için ama.

1-2 tane hikayeyi ben anlatayım size.

İkisi de benim başımdan geçti.

Öğrencilerden bir tanesi geldi.

Üniversiteyi açmışız, 1. yılın sonunda "Hocam, üniversitede kahve makinesi yok.

Ben kahve makinesi koymak istiyorum." dedi. "Buyur, koy oğlum." dedik, gitti bir şirketle anlaştı.

Baktım tamamen yüzde üzerine çalışacak, sorun değil.

Eyvallah. İlk gün kahveyi getirdi. "Hocam, buyrun kahvenizi."

Aradan birkaç ay geçti, "Hocam, bir anlaşmazlık çıktı aramızda".

"N'oldu?"

"Ya işte, onlar benim para hesabını karıştırdığımı iddia ediyorlar. Ben de onların malları zamanında getirmediğini düşünüyorum. Beni dava ediyorlar."

"E, niye dava ediyorlar, Semihciğim?"

"Ben bir yanlışlık yapmışım, üniversite adına kontrat imzalamışım. Böyle bir hakkım yokmuş benim meğerse."

"Ha, peki buyur, üniversitenin avukatını al, git, problemi çözün."

Şirkete gittik, "Ya yapmayın, etmeyin. Bu çocuk tazedir, yenidir.

Hadi iki ay daha kalın, ondan sonra çıkın." Tekrar geri geldi. "Bak dedim, Semih, yine başlıyorsun. Bir kere daha dene."

"Bu sefer tamam, Hocam." dedi. "Dışarıdan kiralamıyorum.

Kendim işi yapacağım. Bir tane de ortağım var."

"Ortakla ortaklık sözleşmesi imzaladın mı, Semihciğim?" "Hocam, ne gerek var. Bir Türk çocuğuyuz, el sıkıştık."

Peki. Aradan 1 ay geçti. Semih tekrar geldi.

"Hocam," dedi, "adam 'Ben parayı koydum, sen de emeğini koyacaksın.'

diyor, hiç çalışmıyor."

"Oğlum," dedim, "sözleşmeye yazsaydın bunları, bu sorun çıkmazdı başına." O problemi de atladık, ondan sonra iş yürüdü. Yürümeye devam ediyor falan. Geldi bana, "Hocam," dedi, "ben kızlar tuvaletine ped otomatı koyacağım." Adam otomatlar kralı olma yolunda hızla ilerliyor.

"Erkekler tuvaletine ne koyacaksın, Semihciğim?" diye sormadım hiç.

Aradan biraz daha zaman geçti. "Hocam, bana bir kart bastırır mısın?"

"Ne oğlum?"

"Ben Samsun'a gideceğim. Televizyonda program gördüm. Adamın biri simit otomatı yapmış, Onun İstanbul bayiliğini alacağım." Hayatımda ilk defa herifi takım elbiseyle ve çantayla gördüm. Samsun'a gitti. "Hadi bakalım." dedim.

"Bir yandan da olacak iş mi bu?" ama...

Adam geri geldi, "İstanbul, Ankara ve İzmir'i aldım dedi."

"E bravo."

Ondan sonra geldi, "Ama" dedi, "otomatları yapmak için paraya ihtiyaç var."

"Abi," dedim, "bende para yok. Ama sen bu üniversitede olup da

parası olan birisini tanıyor musun, Semihciğim?"

Öyle bir, resepsiyon gibi bir şey var.

"Anladım, Hocam." dedi. Aradan bir saat geçti.

Hüsnü Bey geldi yanıma, "Ya, adam beni tuvalette sıkıştırdı, benden para istedi." Ondan sonra bana geldi, "Ben bankalara girmek istiyorum.

Beni bankalara girmekte destekle."

Bir telefon ettik işte, bir tanıdık bankaya.

Çay makinesini, servisini, kaldırdılar ve bu otomatlardan koydular. Yani banka da kârlı çıktı, çalışanlar da memnun. Bedavaya istedikleri zaman

çay kahve içiyorlar. Çocuk da para kazanmaya başladı.

"Hocam, bir haftada üniversitede üç ayda

kazandığımı kazanıyorum." demeye başladı. Şimdi buradaki hikaye, bakın, çocuğa doğru yolu baştan göstermeye kalksanız,

çocuğun aslında yaratıcılığına ket vuruyorsunuz.

Çocuk sizin memurunuz haline geliyor.

Ben bilmiyor muydun onun o hataları yapacağını?

Ama o hataları yapmasına izin vermek gerekiyor.

Hata yaptığı zaman, düştüğü zaman, tekrar kaldırıp

yola devam etmesini sağlamak gerekiyor.

Bir sonraki dönem bir çocuk geldi. "Hocam, ben bir para bozma makinesi

koymamız gerektiğini düşünüyorum. Kahveye, makina yok dedi.

"Oğlum," dedim, "peki nasıl para kazanacaksın?" "10 lira koyacaklar, 9 lira vericem ben." dedi. "Öğrencilerle konuştun mu bunu," dedim, "müşteriyle?" Gitti, geldi. " Hocam," dedi, "'Makinayı kırarız.' diyorlar." dedi. "Peki nasıl para kazanacak?"

"Hocam, reklam alacağım o zaman." dedi.

"Reklamcılarla konuştun mu?" dedim.

Gitti, geldi. "Hocam, ayda 50 lira veriyolar." dedi.

"Peki napıcaksın." dedim.

"Ben bir daha düşüneyim." dedi.

Gitti, geldi. "Hocam ben bunu Webpos'a çevirmeye karar verdim. Web üzerinden kartla yapacağız. Karda yükleyeceğiz." dedi.

"Ha bak, şimdi bir yerlere geldin."

Sonunda da bu Akbil gibi bir şey yaptılar. İşi oraya bağladılar.

Buradaki ana fikir ne?

Çocuğa şu söylenebilirdi:

"Oğlum senin para bozma makinesiyle işin ne, dersini çalışsana sen."

"Ya da biz büyükleriniz bunu düşünürüz. Siz kendi işinize bakın."

Veyahut da "O olmaz, çünkü..."

Bunları söylediğiniz zaman çocuğu söndürüyorsunuz.

Türkiye'de eğitimcilerin maalesef yaptığı da bu. Çocuklara alan vermek lazım.

Bırakalım hata yapsınlar. Bırakalım öğrensinler

ve fikirler yavaş yavaş gelişsin.

Fikirler çok kırılgan, onları böyle pamuklar üzerinde tutmamız gerekiyor. Kapatıyorum.

Kapatıyorum.

Fikir sembolü.

Ampul veya bomba kullanılıyor Türkiye'de.

Bomba bir defa patlıyor, yok ediyor.

Ampul bir defa aydınlanıyor, açıyorsun kapıyorsun bitiyor.

Ben bunların doğru semboller olduğunu düşünmüyorum.

Bence fikir sembolü,

fikrin organik olduğunu temsil eden bir fidan Çevresiyle sürekli iletişim halinde olduğunu ve değiştiğini belirten bir fidan. Fikir fidanlarınız bol olsun.

Fidanlarınız ağaç olsun. Ağaçlarınız meyve versin.

Teşekkürler.


Fikirler Üzerine Mitler | Myths about Ideas | Erhan Erkut | TEDxReset

Çeviri: Gözden geçirme: Sancak Gülgen Oh be!

Ali bana bir ay önce, "TEDxReset 2015'te konuşur musun?" dediğinden beri karın ağrısından kurtulamamıştım. Geceleri uyuyamıyordum.

Çıktım ya, şimdi rahatladım.

Nasıl olsa gerisi gelir.

Ali sağ olsun, benden fikri yakalama oturumunda konuşmamı istedi.

Ben en çok bu oturumda konuşmak isterdim.

Çünkü bu sürecin içinde beni en çok heyecanlandıran

en çok ilgilendiren

en çok böyle kalbimi pır pır attıran şey

o fikir oluşturma kısmı.

Hani "ideation" dediğimiz şey.

Hani şu, "A-ha!"

Ali de kullandı bu lafı.

Niye "A-ha!" diyoruz ya?

"A-ha" diye bir kelime var mı?

Bu Amerikanca, bunun Türkçesi nedir?

"Hah!"

Bir de, "Haaa..." var.

Bir de, "Aaa...".

Bakın, çok ilginç.

"a" ve "h" kullanılıyor hep.

Bunun fikirle bir alakası var, galiba.

Bu "A-ha!" anı var ya, ya da "Hah!" anı var ya. Yani böyle bir aydınlanma anı.

Sırtınızdan aşağı böyle soğuk soğuk terlerin döküldüğü bir an.

Elleriniz terliyor, böyle ne bileyim

hormonlar falan çalışıyor.

Nöronlar... Biraz aşktan bahsediyor gibiyim, değil mi? Bence çok benzer duygular uyandırıyor insanda.

Bir fikirle ilk defa tanışmak.

Dolayısıyla ben bu konuya biraz kafa yordum, biraz da meslek icabı öğrencilerle, hani fikir geliştirme süreçleri içinde bulunduğumdan

çok yaygın gördüğüm fikir mitleri üzerine bir kurgu yaptım.

Yani birçok insanın düşündüğü, inandığı; ben dahil, benim tanıştığım insanlar. Ama aslında doğru olmayan mitler.

1\. mitimiz, şöyle bir resimle başlıyorum. Çok meşhur bir tablo.

Andy Warhol, biliyorsunuz.

"Herkes hayatta 15 dakikalığına meşhur olacak."

Bu da benim 15 dakikam belki.

Ama... bu benim versiyonum.

"Herkesin bir tane iyi fikri olacak."

Hiç unutmuyorum, annemle ilkokuldayken, konuşurken

"Anne, ne diye, işte böyle, ben yeni bir şey düşünemiyorum?" falan dediğimde "Bekle oğlum, iyi bir fikir gelecek senin de aklına." dedi. Ve ben iyi bir fikir bekliyorum.

Ya ilk defa size itiraf edeceğim.

Benim yüksek lisansım yok, biliyor musunuz? Ben lisanstan sonra doktoraya devam ettim. Niye, biliyor musunuz?

Hocama gittim, "Hocam, dersler bitti." dedim. "Şimdi n'apıcaz?"

"Valla," dedi, "işte master tezi yazman lazım."

"Veyahut da direk doktoraya devam edebilirsin." Şimdi gittim, düşündüm.

"Ulan master tezi..."

"Ya benim bir tane iyi fikrim varsa?"

"Onu da mastera kullanırsak, doktoraya n'apıcaz sonra?"

Bakın benim resuméme, master görmezsiniz.

Tek kurşunum olduğunu düşündüm o zamanlar.

Ne kadar safmışım!

Şimdi bakıyorum.

Ya işte, yeni bir ders açayım, yeni bir yüksek okul başlatayım. kitap yazayım, blog yazayım

liselere yetkinlik eğitimi vereyim, girişim fabrikası zincirleri açayım.

Yani derler ya,

"Çok fazla fikir ve çok az zaman."

Vaktimiz yok bütün fikirlere yetişmeye.

Dolayısıyla rahat olun.

İyi fikirler çok gelecek size.

2\. mitimiz, "Fikir Borsası". Çok iyi fikirler, işte mükemmel fikirler 1 milyon, çok iyi fikirler yüz bin.

Burada kötü fikir yok, gördüğünüz gibi.

Kötünün iyisi fikirler 10.

Ya böyle bir inanç var ortalıkta.

Bana gelip de, "Hocam çok iyi bir fikrim var sana satmak istiyorum." diyen öğrenciler oldu.

"Gel bu fikri götürelim, bir melek yatırımcıya satalım." diyen öğrenciler oldu.

Onlara biraz üzülerek söyledim.

"Ya, kusura bakma ama; fikrin bini bir para." Değeri sağlayan şey icraattir.

İcraat yoksa değer yok.

İcraat dediğimiz de; fikrin yanına takımı koyacaksın, teknolojiyi koyacaksın

finansmanı koyacaksın ve piyasayı koyacaksın.

Ancak o zaman değer yaratacaksın.

Bunla biraz bağlantılı başka bir yanılgı.

Belki biliyorsunuzdur bu Kurt Cobain şarkısını, "Man Who Sold The World". Aslında orijinali David Bowie'dir.

Başka bir örnek, "Sinéad O'connor, Nothing Compares To You".

Bu da bir Prince şarkısıdır aslında ama

kopyaları orijinallerinden çok daha tanınan, meşhur şarkılar.

Orijinali makbul diye bir saplantı var.

Aranızda "AltaVista" diye bir arayıcı kullanan var mı? AltaVista.

Yıl 1995, n'oldu AltaVista'ya?

Yıl 1995, Netscape 2.9 milyar dolara halka arz edildi.

Yıl 2000, AOL'ye 10 milyar dolara satıldı.

Bugün nerede Netscape?

Bugün ne kullanıyoruz? Google kullanıyoruz.

Google peki kaçıncı arama motoruydu?

21\. arama motoruydu. Fikrin orijinal olması ancak bu kadar önemli işte. Tek örnek bu mu? Hayır, çok örnek var.

Blockbuster piyasayı değiştirdi.

Çünkü o pahalı DVD'leri artık kiralamak zorunda kalmıyorduk.

Pardon satın almak zorunda kalmıyorduk, kiralayabiliyorduk.

Arkadan Netflix geldi, ben de aynı şeyi yaparım ama

bir hafta tutacağına ben sana bunu postayla göndereyim sen bana geri gönder, daha hızlı çevireyim. Yeni bir iş modeliyle geldi. Ondan sonra yavaş yavaş da internetten kiralamalar başladı. Blockbuster, ya bunlar n'apıyo falan derken...

... baktık bugün ortada Blockbuster yok.

Netflix babalar gibi yoluna devam ediyor.

Kendi sektörüm, Bologna Üniversitesi, 1088 yılında kuruldu.

Bugün ilk 100 üniversite arasında var mı? Yok.

İlk 200'e? Eh, ancak girmeye çalışıyor.

Türkiye'nin ilk üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, 1933 yılında kuruldu. Ama sonradan daha farklı bir modelle gelen, Amerikan modelini kullanan üniversiteler bazı alanlarda İstanbul Üniversitesi'ni geçtiler, ondan da sonra iş modelini de değiştiren bazı vakıf üniversiteleri yine İstanbul Üniversitesi'ni geçtiler.

Dolayısıyla, hani "first-mover advantage" denir ya, "ilk adım atma avantajı". Her zaman geçerli değil.

Bir tane daha örnek vereceğim.

Coursera'dan bahsedildi, Udacity, işte edX'ten bahsedildi.

"Fathom.com"u hatırlayan var mı aranızda?

Bunların ağababası. 2000 yılında Columbia Üniversitesi milyonlarca dolar döktü bu uzun mesafeli eğitime. Ama bir şeyi unuttular.

Aslında eğitimin değeri yok, değeri olan şey diploma.

Diplomayı veremiyorsan, kimse senin eğitimine para vermiyor.

Milyonlarca dolara çok güzel bir şey öğrendi Colombia Üniversitesi ki... Esas değer verilen şey diploma.

Dolayısıyla yine burada da orijinalin önemli olmadığını gördük. Önemli olan nedir?

Zaman önemli, yer önemli, uygulama önemli.

Hani, "Fikrim orijinal değil."

Olsun.

Buyrun işte, "gittigidiyor" ne yaptı?

e-Bay'i kopyaladı. Türkiye'ye getirdi.

Ondan sonra döndü e-Bay'e sattı.

Gayet başarılı bir girişim.

Şu ana kadar Türkiye'den çıkan...

Yani gülüyorsunuz ama ben girişimcilere bunu öneriyorum.

Ya "İlla orijinal fikir peşinde olmayın kardeşim." diyorum.

"İspatlanmış fikri getirin Türkiye'ye."

Çünkü getirdiğiniz zaman lokalize etmek için zaten bir sürü orijinallik yapmanız gerekecek. "gittigidiyor" birebir kopyalamadı ki E-bay'i. Türkiye şartlarına uydurdu, üstüne koydu.

220 milyon dolara da sattılar.

Şimdi İnşaallah ondan daha büyük bir satış bekliyoruz, eli kulağında yakında ama.

Şu ana kadar Türkiye rekoru bir orijinalde değil, bir kopyada. Dolayısıyla, uygulama önemli.

Benzer bir mit.

Öğrencilerden en çok gelen şikayet.

"Ya Hocam, çok iyi bir fikrim var ama söylemem."

"Nasıl yani?"

"Hocam çalarlar."

"O zaman hadi bana eyvallah." diyorum, gidiyorum.

"Hocam, bir dakika, ısrar etmeyecek misin?" "Ben söylemek istiyorum ama çalarlar diye korkuyorum." Ya çok zor bir şey buna ikna olmak ama

güneşin altında yeni hiç bir şey yok, arkadaşlar. Sizin aklınıza bir fikir düştüyse, aynı fikir

Endonezya'da da birinin aklına düşüyor, İsveç'te de birinin aklına düşüyor.

Hani, "İnternet benim fikrimi çaldı."

"Ya Facebook'u ben zaten düşünmüştüm abi."

"Ya Twitter'ı da. Ama benimki 150 karakterdi."

"Şöyle dolu dolu küfretmek için 150 karakter gerekiyordu." "Onu 140'a indirdi Amerikalı, zengin oldu."

Yok böyle bir şey.

Yeni, orijinal diye bir fikir yok.

Dolayısıyla çalarlar diye dertlenmeyeceğiz.

Çünkü sahiplenmek için icraatte bulunmamız lazım, hareket etmemiz lazım. Çalarlar, diye fikirden bahsetmemek, fikrinize yapabileceğiniz en büyük ihanet.

Bol bol fikri paylaşmanız lazım ki fikir gelişsin, güzelleşsin, büyüsün.

Benzer bir mit daha.

Bugün bir bankanın eğitim akademisinin danışma kurulundaydım.

Şu klavyeyi gördüm orada, bu resmi gördüm. Bankanın kullandığı ilk klavye.

Bildiğiniz "Q" klavye.

Buradaki inovasyon ne, biliyor musunuz?

Yazma işini mekanize etmek.

Dolayısıyla çok önemli bir iş yapmış.

Ama klavyenin neden Q'nun, W'nun E'nin, A'nın, Z'nin oralarda olduğunu hiç düşündünüz mü?

Hani mitoloji bu aslında ama

bana da inanılır geliyor.

Satmaya çalışanlar, "Bak ne güzel yazıyor, 'typewriter', hepsi 1. sırada."

"Adam harfleri aramadan 'typewriter'ı 1. sıradan basabilsin." diye diyorlar. 2\. bir mitoloji. Bunu kasten böyle yapmışlar ki

daktilograflar çok hızlı yazmasın, şu kalkıp kalkıp vuran kafalar var ya. Onlar birbirine karışmasın.

Yani kasten kötü tasarlanmış bir klavyeden bahsediyoruz. Buradaki mit ne peki ve bu klavyeyi biz aynen aldık, şu anda laptoplarımızda kullanıyoruz, bilgisayarlarımızda kullanıyoruz.

Buradaki mit, iyi fikrin kötü fikri kovacağı miti.

Yani, benim fikrim daha iyi, demek ki benim fikrim çok para yapar

başarılı olur, kazanırım.

Böyle bir şey yok.

O 'Q klavye' dediğimiz şeyde ağırlık sol elde. Ve vuruşların sadece %20'si orta sırada.

En rahat olduğumuz orta sırada.

Parmaklar arasında dağılım da son derece dengesiz.

3-4 parmağa çok ağır yük biniyor.

Ha, bunu değiştirmişler, düzeltmişler endüstri mühendisleri.

Dvorak çıkmış, arkasından Colemak çıkmış.

Mükemmel tasarımlar yapmışlar.

İki misli hızlandırmışlar.

Ama bunu kullanan insan sayısı %2-3'ün altında.

Çünkü "network effect" dediğimiz şey var.

Bir kere dünya bu Q klavyeyi satın almış.

Sen Dvorak öğreniyorsun, arkadaşının makinasını kullanman gerekiyor.

Hadi bakalım Q klavye.

Dolayısıyla geçemiyoruz.

Aynı sebepten dolayı Amerika metrik sisteme geçemiyor.

Dolayısıyla bir fikrin daha iyi olması başarılı olmasını getirmiyor.

Böyle bir ön şarttan da yola çıkmamak gerekiyor. 6\. mitimiz "Fikir Gurusu". Bu film daha Türkiye'ye gelmedi yanılmıyorsam ama yakında gelecek.

Fikir uzmanları olduğunu düşünüyor öğrenciler.

Ve gidiyorlar, fikirlerini danışıyorlar.

Hani, "Ne düşünüyorsun bu fikir hakkında?"

Fakat maalesef özellikle Türkiye'de,

bakın ben başka ülkelerde de girişimcilerle bir araya geldim,

özellikle Türkiye'de fikir uzmanlarından çok fikir katilleri var.

"Ha o zaten var ya."

"Sen mi yapacaksın?"

Ya da, "Ben onu düşünmüştüm, olmaz o."

Bunlar fikir vakumları.

Fikir hırsızları, esas hırsızlar bunlar. Çünkü sizin o kendinize güveninizi çalıyorlar. Sizin bir şeyler yaratma isteğinizi öldürüyorlar. Dolayısıyla fikrinizi birine danışırken

çok fazla önem vermeyeceksiniz onların ne dediğine.

Çünkü en uzman diye bildiğimiz insanların bile söyledikleri şeylerin birkaç tanesine göz atalım.

Yok işte, "Hiç kimsenin evine bilgisayar alması gerekmeyecek." diyor adam.

Bu arada DEC battı şu anda, batmış durumda. "32 bit operating sistemimiz olmayacak." diyordu Gates,

şu anda 64 bite geçmiş durumdayız.

"Apple öldü!" diyor adam.

730 milyar dolarlık bir şirket.

iWatch'ı piyasa beğenmedi diye, 35 milyar piyasa değeri düştü.

Türk Hava Yolları 4.5 milyar, yapın siz hesabı.

"Battı, öldü." dediği şirket.

"Yok işte hiç kimse e-commerce kullanmaz." diyor Time Magazine. Ve böyle gidiyor.

Dolayısıyla, hani, bu adamlar bile bu kadar devasa hatalar yapabiliyorlarsa,

uzmanlarım bizim fikrimiz hakkında ne dediği o kadar önemli değil. Biraz daha inatçı ve azimli olmak gerekiyor.

Son mitimize geldik.

Bu da, biliyorsunuz, Roden'in düşünen adam heykeli. İlk gördüğümde çok etkilenmiştim ve burada sadece estetik güzellik değil,

bir ruhani bir mesaj olduğunu düşünmüştüm.

Yani posture şu olmalı:

Sağ el, sol diz, sol şöyle falan düşünülmeli. Oturdum, düşündüm falan böyle.

Fikrim gelecek, fikrim- Hiçbir şey gelmiyor.

Cin falan, peri anlattılar.

Cini bekledik, periyi bekledik.

O da gelmedi.

Buradaki mit de şu:

"Fikir üretimi bireysel bir aktivitedir.

İyi bir fikir için çok düşünmek gerekir.

Fikir de bir ilham perisinden gelir."

Oturuyorum, bekliyorum; fikir gelecek.

Bunun tam tersi, fikir üretimi bir grup aktivitesi.

Fikirler grup bilincinden, grup zekasından çıkıyor.

Dolayısıyla, fikrin çıkacağı ortam aslında bu.

O düşünen adam heykeli değil.

Bir kahve.

Bakın, orada şu 3 tanesi oturmuşlar; sol taraftaki 3 tanesi bir iş konuşuyor.

Arkadaki 2 tanesi yeni bir operadan bahsediyorlar.

İşte orada bir tane adam, o evet garson kıza sarkıntılık yapıyor.

Fazla bir şey değişmemiş.

Şu adam da kahveyi yönetenden bir, "Burada ben bir düğün yapmak istiyorum."

Ya da işte "Felsefe günü düzenleyeceğim." falan. Fikirler böyle ortamlardan çıkar.

Dolayısıyla, bir Starbucks'a gittiğiniz zaman Amerika'da, özellikle San Fransisko'da veya Boston'da New York'ta,

insanlar sürekli iş fikirleri konuşurlar kendi aralarında.

Ve sürekli birbirlerinin fikirlerini geliştirmeye çalışırlar. Bu tam anlamıyla bir takım aktivitesidir.

Dolayısıyla, ortak çalışma merkezleri bu kadar önemlidir. Birlikte başarmanın bu kadar geri olduğu bir kültüre bunu anlatmak çok zor oluyor

ama; "Arkadaşlar yapacaksanız beraber yapacaksınız."ı anlatmak gerekiyor insanlara.

Kuluçka merkezi bu yüzden önemlidir.

Birazcık da yaratıcılık yönetiminden bahsedeyim.

Böyle bir şey yok aslında.

Yaratıcılığı yönetemezsin.

Yaratıcılık "için" yönetebilirsin ancak.

Yaratıcılığın ortaya çıkacağı alanları oluşturmak. O da aslında bizlerin işi, eğitmenlerin işi.

Aslında Dilek Hocam'ın bunu ne kadar iyi yaptığını gördükten sonra

buraya çıkıp konuşmak epey zor oluyor benim için ama.

1-2 tane hikayeyi ben anlatayım size.

İkisi de benim başımdan geçti.

Öğrencilerden bir tanesi geldi.

Üniversiteyi açmışız, 1. yılın sonunda "Hocam, üniversitede kahve makinesi yok.

Ben kahve makinesi koymak istiyorum." dedi. "Buyur, koy oğlum." dedik, gitti bir şirketle anlaştı.

Baktım tamamen yüzde üzerine çalışacak, sorun değil.

Eyvallah. İlk gün kahveyi getirdi. "Hocam, buyrun kahvenizi."

Aradan birkaç ay geçti, "Hocam, bir anlaşmazlık çıktı aramızda".

"N'oldu?"

"Ya işte, onlar benim para hesabını karıştırdığımı iddia ediyorlar. Ben de onların malları zamanında getirmediğini düşünüyorum. Beni dava ediyorlar."

"E, niye dava ediyorlar, Semihciğim?"

"Ben bir yanlışlık yapmışım, üniversite adına kontrat imzalamışım. Böyle bir hakkım yokmuş benim meğerse."

"Ha, peki buyur, üniversitenin avukatını al, git, problemi çözün."

Şirkete gittik, "Ya yapmayın, etmeyin. Bu çocuk tazedir, yenidir.

Hadi iki ay daha kalın, ondan sonra çıkın." Tekrar geri geldi. "Bak dedim, Semih, yine başlıyorsun. Bir kere daha dene."

"Bu sefer tamam, Hocam." dedi. "Dışarıdan kiralamıyorum.

Kendim işi yapacağım. Bir tane de ortağım var."

"Ortakla ortaklık sözleşmesi imzaladın mı, Semihciğim?" "Hocam, ne gerek var. Bir Türk çocuğuyuz, el sıkıştık."

Peki. Aradan 1 ay geçti. Semih tekrar geldi.

"Hocam," dedi, "adam 'Ben parayı koydum, sen de emeğini koyacaksın.'

diyor, hiç çalışmıyor."

"Oğlum," dedim, "sözleşmeye yazsaydın bunları, bu sorun çıkmazdı başına." O problemi de atladık, ondan sonra iş yürüdü. Yürümeye devam ediyor falan. Geldi bana, "Hocam," dedi, "ben kızlar tuvaletine ped otomatı koyacağım." Adam otomatlar kralı olma yolunda hızla ilerliyor.

"Erkekler tuvaletine ne koyacaksın, Semihciğim?" diye sormadım hiç.

Aradan biraz daha zaman geçti. "Hocam, bana bir kart bastırır mısın?"

"Ne oğlum?"

"Ben Samsun'a gideceğim. Televizyonda program gördüm. Adamın biri simit otomatı yapmış, Onun İstanbul bayiliğini alacağım." Hayatımda ilk defa herifi takım elbiseyle ve çantayla gördüm. Samsun'a gitti. "Hadi bakalım." dedim.

"Bir yandan da olacak iş mi bu?" ama...

Adam geri geldi, "İstanbul, Ankara ve İzmir'i aldım dedi."

"E bravo."

Ondan sonra geldi, "Ama" dedi, "otomatları yapmak için paraya ihtiyaç var."

"Abi," dedim, "bende para yok. Ama sen bu üniversitede olup da

parası olan birisini tanıyor musun, Semihciğim?"

Öyle bir, resepsiyon gibi bir şey var.

"Anladım, Hocam." dedi. Aradan bir saat geçti.

Hüsnü Bey geldi yanıma, "Ya, adam beni tuvalette sıkıştırdı, benden para istedi." Ondan sonra bana geldi, "Ben bankalara girmek istiyorum.

Beni bankalara girmekte destekle."

Bir telefon ettik işte, bir tanıdık bankaya.

Çay makinesini, servisini, kaldırdılar ve bu otomatlardan koydular. Yani banka da kârlı çıktı, çalışanlar da memnun. Bedavaya istedikleri zaman

çay kahve içiyorlar. Çocuk da para kazanmaya başladı.

"Hocam, bir haftada üniversitede üç ayda

kazandığımı kazanıyorum." demeye başladı. Şimdi buradaki hikaye, bakın, çocuğa doğru yolu baştan göstermeye kalksanız,

çocuğun aslında yaratıcılığına ket vuruyorsunuz.

Çocuk sizin memurunuz haline geliyor.

Ben bilmiyor muydun onun o hataları yapacağını?

Ama o hataları yapmasına izin vermek gerekiyor.

Hata yaptığı zaman, düştüğü zaman, tekrar kaldırıp

yola devam etmesini sağlamak gerekiyor.

Bir sonraki dönem bir çocuk geldi. "Hocam, ben bir para bozma makinesi

koymamız gerektiğini düşünüyorum. Kahveye, makina yok dedi.

"Oğlum," dedim, "peki nasıl para kazanacaksın?" "10 lira koyacaklar, 9 lira vericem ben." dedi. "Öğrencilerle konuştun mu bunu," dedim, "müşteriyle?" Gitti, geldi. " Hocam," dedi, "'Makinayı kırarız.' diyorlar." dedi. "Peki nasıl para kazanacak?"

"Hocam, reklam alacağım o zaman." dedi.

"Reklamcılarla konuştun mu?" dedim.

Gitti, geldi. "Hocam, ayda 50 lira veriyolar." dedi.

"Peki napıcaksın." dedim.

"Ben bir daha düşüneyim." dedi.

Gitti, geldi. "Hocam ben bunu Webpos'a çevirmeye karar verdim. Web üzerinden kartla yapacağız. Karda yükleyeceğiz." dedi.

"Ha bak, şimdi bir yerlere geldin."

Sonunda da bu Akbil gibi bir şey yaptılar. İşi oraya bağladılar.

Buradaki ana fikir ne?

Çocuğa şu söylenebilirdi:

"Oğlum senin para bozma makinesiyle işin ne, dersini çalışsana sen."

"Ya da biz büyükleriniz bunu düşünürüz. Siz kendi işinize bakın."

Veyahut da "O olmaz, çünkü..."

Bunları söylediğiniz zaman çocuğu söndürüyorsunuz.

Türkiye'de eğitimcilerin maalesef yaptığı da bu. Çocuklara alan vermek lazım.

Bırakalım hata yapsınlar. Bırakalım öğrensinler

ve fikirler yavaş yavaş gelişsin.

Fikirler çok kırılgan, onları böyle pamuklar üzerinde tutmamız gerekiyor. Kapatıyorum.

Kapatıyorum.

Fikir sembolü.

Ampul veya bomba kullanılıyor Türkiye'de.

Bomba bir defa patlıyor, yok ediyor.

Ampul bir defa aydınlanıyor, açıyorsun kapıyorsun bitiyor.

Ben bunların doğru semboller olduğunu düşünmüyorum.

Bence fikir sembolü,

fikrin organik olduğunu temsil eden bir fidan Çevresiyle sürekli iletişim halinde olduğunu ve değiştiğini belirten bir fidan. Fikir fidanlarınız bol olsun.

Fidanlarınız ağaç olsun. Ağaçlarınız meyve versin.

Teşekkürler.