×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: çerez politikası.

Yeni Yıl İndirimi %50'ye Varan İndirim
image

TEDx Turkey, Engelleri Avantaja Cevirin: Betul Mardin at TEDxAnkaraCitadel

Engelleri Avantaja Cevirin: Betul Mardin at TEDxAnkaraCitadel

Transcriber: Esra Çakmak Gözden geçirme: Figen Ergürbüz Şimdi...

Şimdiki konuk konuşmacımız, sevgili Betûl Mardin. Betûl Mardin'le geçen sene tanıştığımızda

o kadar büyük bir enerji doğdu ki, inanın bu anımı hiç unutamayacağım. Yarım saatlik toplantıyı üç buçuk saatte bitirebildik. İnanılmaz bir enerji, inanılmaz bir insan.

Bana dedi ki,

"Berrinciğim, çok beğendim temanı, etkinliğini çok beğendim, ama ben seksen beş yaşındayım."

Ben, dedi, seyahat etmeyi pek tercih etmiyorum. "Seyahat etmeyi pek tercih etmiyorum.

Artı, zaman zaman rahatsızlanıyorum.

O yüzden gelemeyebilirim, sana karşı da mahçup olmak istemem." "Ne yapsak," dedi.

"Yani çok katılmak istiyorum ama, katılamayabilirim, ne yapsak?" "Videonuzu çekebilir miyiz?" dedim.

"Memnuniyetle," dedi

ve sevgili Ali Bey ve ekibiyle, üç hafta kadar önce videosunu çektik. Karşınızda, sevgili Betûl Mardin.

(Alkış)

Şimdi, benim adım Betûl Mardin.

Dolayısıyla anlıyorsunuz ki geçmişte Mardin'le ilişkim olmuş. Mardin'le ilişkiniz olursa;

demek ki birazcık Arapsınız, azıcık bir Kürtsünüz. Biz bunların üstüne bir de babamın annesinden dolayı Mısırlıyız. Dolayısıyla biraz herkesten bir şeyler almışız, öyle bir aileyiz. Şimdi bu

doğuştan itibaren gelenekleri, insanın hayatına tabii damga vuruyor. Benim ismim Betûl, aslında Betül diyor İstanbullular. Biz hâlbuki Betûl diyoruz,

çünkü Betûl'ün anlamı Meryem Ana'ya verilen vasıf, Betül ise keçi demek.

Dolayısıyla ben her dakika bununla da uğraşmak mecburiyetindeyim çalışırken, "Hayır yavrum, hayır.

Noktalama beni yavrum, şapkala yavrum, şapkala yavrum." Böyle bir şey.

İnsanların isim verirken çok dikkat etmeleri lazım, çünkü ne olacağı belli değil.

İsim başka dilde yanlış da anlaşılabilir.

Ben bu şekilde bir defa Betûl diye çıkmışım, bir de soyadım şehir adı. Yani neyse, hâllettik de

bunlar, böyle güçlüklerle başlamak hayatın daha mükemmel olmasına yardımcı oluyor. Doğmuşum, ailenin ikinci kızı olarak.

Annem duyunca zaten bayılmış üzüntüden.

İsmimi bulamamışlar,

Kur'an-ı Kerim açılmış, Betûl adını koymuşlar. Ben bir defa böyle büyürken bari doğru düzgün bir şey olsam; hayır, dilsiz doğmuşum.

Beş yaşına kadar konuşmuyorum,

tıs yok bende "eğeğe" yaparmışım, iyi mi!

İkinci kız ve de dilsiz, yani çok zarar, çok. Beş yaşında ben hatırlıyorum bir parça konuşamadığımı. Azıcık hatırlıyorum ama, yani onun üzüntüsünü. Çünkü benim asıl hatırladığım şey;

dadımız İsviçreliydi,

evvela iki kardeştik, sonra üç olduk.

Çok döverdi.

Elimize elimize vururdu.

Ben bunun üstüne daha çok dayak yerdim, çünkü solaktım. Sol el kötüdür, diye cetvelle vururdu.

Şimdi siz diyeceksiniz ki, niye bunun üstüne duruyorsunuz? Durmak mecburiyetinde kaldım,

çünkü zamanla anlaşıldı ki, benim konuşamamam kekeme olmamın, bunun altındaki sebeplerden biri çok çok kötü dayak yememdi.

Şimdi bu dayak yedik, oldu bitti, beş yaşında konuşmuşum. On üç yaşına kadar kekemeydim.

On yaşında,

bir piknikte bir dağın tepesinde, Koştaş suyunun membağında herkes benimle alay ederken, bir çınar ağacının arkasına gelip bir yemin verdim.

O yemindir beni doğuran.

"Benimle kimse alay edemeyecek,

bu son alay ettikleri gün olacak," diye yemin verdim. Hâlbuki kekemeydim,

ama gerçekten bir kafam işledi

ve ağzıma taş koyarak ayna önünde egzersizler yaptım. Artık kekeme değilim,

arada bir nutkum tutulur, ama kekeme değilim. Fakat o dayaktan, bazı olaylarda sakat kaldığım ortaya çıktı. Çok seneler sonra,

araba kullanmak istedim, kullanamadım.

Şoför dedi ki, "Sizde bir tuhaflık var hanımefendi." Ben o sırada tedavi oluyordum hastanede bel kırığımdan, doktora gelmiş ve demiş ki,

hanımefendide bir sorun var, sorunları makine kullanmakta, demiş. O da geldi bana doktor, dedi ki, "Seni dövdüler mi küçükken?" dedi. "Evet, nereden anladın?" dedim.

Beyninde bir merkez var, onu kırmışlar, dedi. Sen hiçbir zaman, elinizdeki makinelerle oynayamayacaksın, dedi. Ben bilgisayar açamam.

Ben telefonu bile çok zor öğrendim.

Şimdi buradan ne demek istiyorum size;

çocuklarınızı dövmeyin yahu, acıyın onlara ya! Başka şey yok mu?

Bir şeker verin, onların gönlünü alarak konuşun. Bu, benim çok çektiğim bir olay oldu.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, çektin de ne oldu. Bu bana kırbaç oldu.

Ben evvela alay edilmemek için,

sonradan da bir olayda çok iyi olmak andına çalışmaya başladım. Bir defa kadınlara demek isterim ki,

ben bugün 85 yaşındayım ve hâlâ çalışıyorsam, ben her zaman çalışmaya karar verdim.

O sizi ayakta tutuyor, beyninizi daha iyi çalıştırıyor. Bir tanesi bu.

İkincisi de;

kadın kısmının ne zaman yere batacağı belli değil. Benim hayatımda iki kez ailem sıfıra düştü ve ben Allah'tan çalışıyordum

ve bunu çok ucuz atlattım.

Eğer çalışmıyor olsaydım, acaba ne yapardım çok düşünüyorum bazen. Felaket bir şey olurdu.

Onun için, bu da ikinci söylemek istediğim şey kadın olarak. Her zaman kenarda bir yerde mesleğiniz, yapabileceğiniz bir şey olsun. Ben ne dedim size, Mısırlıyım.

Mısır'da çok büyük arazilerim vardı.

Bir günde yok oldu,

dakikada, şak.

"Yeni bir karar aldık," dediler arazim gitti. Bunlara hazırlıklı olun.

Ben 1955-56 senesinde

yine böyle bir ekonomik kriz karşısında,

bir gazetede çalışmaya karar verdim,

çünkü çok iyi İngilizcem vardı, Fransızcam vardı. Sekreter gibi, böyle tercümeler yapmak için girdim bir yere. Ama tabii, yine ben!

Durmuyorum ki yerimde!

Dursana abi!

Hayır, duramam.

Ben benim ya!

İngilizce, Fransızca tercümeler yapıyorum falan derken biri bana dedi ki, "Ya sen röportaj..."

"Yaparım, ne olacak yani."

"İngilizlerle..."

"Yaparım, İngilizcem var."

Birden bire kendimi magazinci gördüm;

bırakın onu, bana bir gün

Yazı İşleri Müdürü getirdi bir büyük sayfayı önüme koydu, "Bu sayfa senin artık," dedi

ve ben birden bire bir gazetenin magazin sekreteri oldum. Üç sene burada çalıştım.

Röportajlar yaptırdım,

çocuklar emrimde, koş git bunları yap falan diyorum, ben emir veriyorum, nasıl yapıyorum ama.

Burada böyle bir süre devam ettikten sonra sıkıldım. Aa, evliyim, çocuğum var, ne oluyorum ya!

Amerikan Haberler Merkezi vardı, oraya girdim. Orada da İngilizcemden dolayı onların işlerini yaptım. Bakın, "işlerini" diyorum.

Daha o zaman "halkla ilişkiler" diye bir kelime yok. O da bitti,

radyodan teklif aldım.

Aa, ne hoş!

Hiç hayatımda yapmamışım program, radyoya girdim. Bir de baktım program uzmanı olarak beni almışlar, program yapmasını bilmem. Zararı yok ama, çalışırım.

Başladım ona çalışmaya.

Bir süre sonra, radyoda değişik programlarla ün kattım. Mesela; turistlere yönelik programlar yaptım, canlı yayın üstelik program. Bu böyle giderken giderken, üç sene burada çalıştıktan sonra birilerinin gözüne çarpmışım ben.

Çağırdılar beni Ankara'ya, dediler ki,

"Hadi, BBC'ye gidiyorsun. Televizyon dersi alacaksın." "Ne?

Televizyon yok ki," dedim.

"Televizyona başlıyoruz," dedi TRT.

Televizyon ya, yok televizyon hâlbuki.

"E peki," dedim ben de.

Üç kişi bizi BBC'ye yolladılar.

BBC'de herkes altı ay yapacak işini,

üçüncü ayın sonunda BBC'den haber geldi.

Bizi Ankara'ya davet ettiler.

"Karar verdik, sen bizle geliyorsun.

Stajı ortada bırakıyorsun, lüzumu yok sana." Nasıl! Oh.

Ben başladım kendimi beğenmeye.

Kalktım geldim Ankara'ya.

Çocuklarım burada, ben Ankara'dayım.

Bir otel odası; bir yatak, bir de yazı masası, çalışıyoruz evelallah. Televizyon dersi vermeye başladım İngilizlerle. Üç hafta sonra BBC'deki adam dedi ki,

"Ben dönüyorum, sen devam et," dedi.

"Neyi?" dedim.

"Derslere devam," dedi.

İyi mi! BBC'de üç ayda ne öğrenmişsem ders vereceğiz. Verdim, oldu.

Çocukları seçtik, onları yerleştirdik, başladık. Ben canlı yayında,

o zaman daha bilmiyoruz nasıl yapılır canlı yayın dışında program, daha gelmemiş dünyaya, onları yapıyorum

ve tiyatro sahne nasıl dayanamıyorum ki.

Tiyatro var, piyesler koyuyoruz canlı; adam unutursa bittik. Canlı yayın, yok başka bir şey.

Allah'tan ki Haldun Dormen'le evliydim de birazcık tiyatrodan anlıyordum. Ben onları yapmaya başladım, ama artık sıkıldım. Çocuklarım İstanbul'da,

her hafta sonu trenle otobüsle bir şeylerle İstanbul'a geliyorum, çocuklarımı görüyorum, tekrar dönüyorum.

Gittim genel müdüre, rahmetli oldu şimdi kendisi, dedim ki, "Beni ne olur İstanbul'a tayin edin." Televizyon yok İstanbul'da, dedi. Kuzular mee'liyor, dedi. Ne, daha hiçbir şey yapmadık, dedi.

"O zaman istifamı kabul edin," dedim.

1968, 10 Mayıs.

İstanbul'a düdük gibi geldim.

Hiçbir şeyim yok.

Düşündüm taşındım, Akbank'ın yönetim kurulu başkanı rahmetli Ahmet Dağlıbey'i tanırdım, kalktım ona gittim. Dedim ki, ya ben iş arıyorum.

Aman, dedi. Sana göre bir işim var, dedi. "Nedir o?" dedim.

Yanımda çalışanlardan birine bir şey söylersem ben azarladım zannediyor, dedi. Ağlayarak çıkıyor, dedi.

O gelirse bana, istifasını verecek zannediyorum, ben azarlıyorum, dedi. Olmuyor, dedi.

"Ben sana söyleyeyim, sen söyle; onlar sana söylesin, sen bana söyle" deyince hiç anlamadım.

Ya bu fena bir şey!

Hayır, dedi.

Bunun Fransızca adını biliyorum, dedi.

Bir dakika, dedi.

Galatasaray mezunu Hamid Bey vardı, onu çağırttı aşağıdan. Neydi bunun adı, dedi.

Relation publique, dedi.

Yazdım.

Ama İngilizcesini bilmiyorum, dedi. Bu yeni bir meslek, dedi. Kalktım Amerikan Sefarethanesi'ne gittim.

Orada bir kütüphane vardı, oradan buldum: public relations. Ne bu ya!

Halkla ilişkiler? Hiç bilmiyorum.

Oturdum, çalıştım çalıştım, geldim.

Alıyorum ben bu işi Ahmet Bey, dedim.

Haftada üç gün, dedi.

Tamam, haftada üç gün gelirim ben sana, dedim. Orada başladım, ertesi gün Selahattin Beyazıt aradı. "Ben bir plak şirketi kurdum, ne olur benim tanıtımı yapar mısın?" dedi. Onun adı "halkla ilişkiler" dedim.

Ben biliyorum artık.

Orada da üç gün, etti mi altı gün!

Size öyle geliyor.

Ertesi gün, hayatımın en büyük teklifini aldım. On dokuz lokanta ve gece kulübü olan İbrahim Doğudan Bey, bana. Ben sana ne yapabilirim İbrahim Bey, dedim. Merak etme, seni kimse görmeyecek buraya gelirken, dedi. İstemem senin bana yardım ettiğini bilmelerini, dedi. Ben nihâyetinde bir garsondum, dedi.

Aman estağfurullah falan ben, ne istiyorsun? "Tarabya Koyunda her gün beş bin kişi yemek yiyor. Bana bu beş bin kişinin isimlerini

ve telefon numaralarını getirmeni istiyorum," dedi. "Onlar bizde yemek yesin," dedi.

E bu biraz zamanımı aldı açıkçası.

Hümeyra vardır şarkı söyler, onun annesi de yardım etti bana. Biz beş bin kişiyi oturduk yazdık.

Beş bin değilmiş meğer, üç bin beş yüzmüş, so what! Üç bin beş yüz kişinin isimlerini, telefon numaralarını getirdim. Defter,

o zaman başka bir şey yok.

Deftere yazdım getirdim.

İbrahim Bey arkasındaki kasayı açtı, kasanın içine koydu kapattı. Allah allah!

Hâlbuki benden demişlerdi ki, bunun kopyasını verir misin. Ben bunu kasada saklayacağım, dedi.

Kimseye vermem, bunlar bizde yemek yiyecek; başka yerde değil, dedi. Biz başladık onlarla oluşan listelere davetler yapıyoruz, yemekler veriyoruz, hakikaten işledi.

Benim bu iş hoşuma gitti.

Ben büsbütün daldım.

Her tarafım halkla ilişkiler artık.

Şehir şehir dolaşıyorum, insanlarla tanışıyorum, halkla ilişkilerini yapıyorum Akbank'ın giderek, nedir biliyor musunuz diye şubelere.

Şubelerdeki çocuklardan anlıyorum nedir problemler, geliyorum anlatıyorum. Yani anlatamam size, nasıl mesudum!

Ve bu böyle gitti gitti, birdenbire

geldi kafama bir laf.

"Ben burada iyiyim de acaba dışarıda iyi miyim?" "Acaba ben bunu Londra'da da yapabilir miyim?" Böyle bir şey geldi, gittim doğruca bizim Ahmet Dallı'ya. Ben, dedim, emin olmak istiyorum ki bu meslekte iyiyim. Gidebilir miyim?

Aa tabii, dedi.

Dışarıda, dedi, Londra'da bir şirket var, dedi, bizle çalışıyor, dedi. Oraya senin tayinini çıkaralım, dedi.

Nasıl? Tamam. O sırada ben düştüm kalça kırdım, zaten gitmem lazım doktora. Kalktım gittim oraya.

Orada başladım çalışmaya.

Şimdi, zannediyorsunuz ki siz

ben bunu anlatırken böyle, dünyanın en kolay en, değil. Neler çekiyorum bilseniz!

Ne kovulmalar dükkanlardan,

beni anlamayanlar,

yanlış anlayanlar,

ama insanın içinde bir güneş gibi bir şey var ya; bir yolda başlamışım yürümeye,

o yolun sonunda bir güneş görüyorum, "böyle" gidiyorum. "Bu meslek, bu meslek Türkiye için çok mühim, bu meslek," diye gidiyorum. Orada da çalıştım, çalıştım, çalıştım;

üç senenin sonunda buraya döndüm.

Buraya döndüm, burada çalışacağım.

Tam o sırada, bir bey geldi bana.

Beraber şirket kuralım, dedi.

Aynı zamanda burada halkla ilişkilerciler de çoğalmıştı, 30-40 kişi vardı. Olur, dedim.

Onun adı Alaaddin'di, benim adım Betûl'dü; A&B; diye bir şirket kurduk. Teşvikiye'de, evvela Sultan Ahmet'te bayağı çalıştık beraber. Çok insanlarla beraber çalıştık.

Ben o sırada, Allahım yarabbim, yine o ışık çarptı bana. Yahu, dedim, bunun bir derneği var.

Ya bu dernek nasıl gidiyor?

Evvela beni o derneğe bir defa seçtiler.

O işi yaptıktan sonra başkanım ya, çağırdım. Dedim ki, "Biz niye Türkiye'de böyle kuma gömülmüş yaşıyoruz? Biz uluslararası olmalıyız."

Nasıl yani, dediler.

"Allah allah! Dışarıdaki derneklere bakalım." İngiltere'deki dernek bana en yakını geldi tabii, orada yaşamış olduğum için. Oranın başkanını buraya konuşmacı olarak davet ettim. Aa, diyeceksiniz, nasıl yaptın?

Çok kolay, kalktım gittim Londra'ya,

adamı çağırdım.

Biliyorsunuz İngilizler çay sever.

Çay saati buluştuk.

Adama bir çay bir kek, "İstanbul'a gelirim ben," dedi. Ne demek, dedi. Gelmez miyim, yaparım, dedi konuşmayı. Dedim ki, halkla ilişkilerin önemini anlatan bir şey, dedim. Buraya hemen döndü, bir seminer; zaten artık işi götürüyoruz. Adamcağız geldi.

Uluslararası olduğu için, bazı ülkelerin üyelerinden baskı görmeye başladım. Ve o zaman anladım ki,

Türkiye uluslararası platformda güçlükleri var. Yani, komşularla insanların çok iyi geçinmesi lazım. O iyi geçinmede de halkla ilişkilerin çok büyük önemi var ve benim tutumum çok iyi olabilir, dedim.

Beyefendi konuşmasını yaptıktan sonra,

adama dedim ki,

"Yahu niye ben burada bir büyük toplantı yapmıyorum uluslararası?" "Yap," dedi adam. "Para meselesi." Hemen ben seminer...

Gerçekten, konu da şu:

Ülkelerin komşularıyla geçinmelerinde halkla ilişkilerin önemi. Nasıl?

Bütün komşular geldi.

Herkes buradaydı.

Boğaz'da gezinti yaptılar.

Allah, bayıldılar!

Şimdi, hakikaten nasıl Türkiye'de bunlar düşünülmemiş bilmiyorum. O zamanlar başladı zaten turizme göre bir ilgi Türkiye'de. Yahu, niye biz böyle kalmışız kardeşim!

Evet ama, yeterli değil.

Ben bir şeyler daha yapmalıyım.

Hong Kong'da toplantı var, oraya gittim.

O sırada, benim o ilk tanıştığım İngiliz guru bana bir nasihat verdi. Dedi ki,

"Herhangi bir toplantıya girdiğinde, bir soru sor sonunda. Ama öyle bir soru sor ki Betûl; herkesin kafası dönsün, 'Bu soruyu kim sordu?' desinler.

Bir ikinci soru patlat, aynı şeyde, ama sakın üçüncüyü sorma; çünkü 'Yine kadın sordu,' derler," dedi.

Ben de, Hong Kong'daki toplantıda

bir Amerikalı konuşmacının sonunda bir soru sordum. Herkeste bir duraklama oldu.

Söylemeyeceğim sorunun ne olduğunu,

uluslararası bir soruydu Amerikalılar ile ilgili. İkinci soruyu da patlattım, bir daha sormadım. Ertesi sene Güney Afrika'daydı toplantı, yine gittim. İçeri girdiğimde bir uğultu başladı odada.

"Mother! Mother!" diye bağırıyorlardı.

Meğer bana "Anne" demeye karar vermişler uluslararası seminerden sonra. O günden bugüne, bana zaten hâlâ

halkla ilişkilercilerle konuşursam,

ülkeden ülkeye, bana Anne derler.

Şimdi, bu şeyden sonra

ben tabii ki uluslararası olayda başkan oldum. O başkanlıktan sonra,

bunun ne kadar önemli olduğunu İstanbul da anladı, Ankara da anladı. Halkla ilişkilere önem verildi

ve ben nihâyet,

İstanbul'da ve Türkiye'de

halkla ilişkileri biraz yerleştirdiğime inanıyorum. Çalışmaya devam ediyorum,

benim için en önemli iki şey var:

Biri vatanım,

diğeri mesleğim.

Hepinize iyi günler dilerim.

Learn languages from TV shows, movies, news, articles and more! Try LingQ for FREE