image

TEDx Turkey, En Acımasız Ses! | Zeynep Selvili Çarmıklı | TEDxBahcesehirUniversity

En Acımasız Ses! | Zeynep Selvili Çarmıklı | TEDxBahcesehirUniversity

Çeviri: Orkun Nazim Kadioglu Gözden geçirme: Gözde Zülal Solak

Madem temamız geçmiş, o hâlde

ben de size geçmişten bir anımı anlatarak başlamak istiyorum.

7 yaşındayım, o zamanlar İzmir'de yaşıyorum ailemle.

Annem ve babam çok korumacı tipler.

Ama öyle güvenli de bir mahallede oturuyoruz ki,

okuldan eve geldiğim zaman sokakta diğer çocuklarla oynamama müsaade ediyorlar.

Benim yaşıtım çocuklar ya bisiklete biniyor,

ya ip atlıyor, ya yakar top oynuyor.

Ama bir çocuk var,

benden böyle 5-6 yaş büyük, Eren.

Uzun saçlı, grafiti yapıyor, Amerika'dan yeni dönmüş.

Kesin de dönüş yapmış yani.

O paten kayıyor, ay çok havalı!

Ben de O'nun gibi olmak istiyorum.

Paten kaymak ve cool olmak.

Annemler sonunda ısrarlarıma dayanmayıp

bana bir çift paten alıyorlar.

Bir de hiç cool olmayan bir kask, bir dirseklik, dizlik.

Yani bir ABS, hava yastığım ve can yeleğim eksik öyle söyleyeyim size.

Ama Eren'de bunların hiçbiri yok.

Ya çünkü o çok "cool".

İşte ben de o yüzden, evden tam teşekküllü çıkıyorum,

ama kaskım, dirsekliğim, dizliğimi falan bırakıp öyle kayıyorum. Yine bir gün geldim okuldan eve,

çok da güzel bir bahar havası var, İzmirliler bilir o havayı.

Çıktım sokağa, sokağın başından sonuna

sonundan başına kayıyorum da kayıyorum.

Eren yok o gün ortalarda.

Ya halbuki tam da beni görmesi lazım, çünkü

kıvama geldim, hem paten kayıyorum,

hem de çok cool kayıyorum.

Dizliksiz falan.

Neyse, ama yok ortalarda.

Fark ediyorum ki zaten hava kararmaya başlamış.

Eve dönmem lazım.

Hızlıca evin yolunu tutuyorum.

O zamanlar cam damacanalar vardı,

belki hatırlayanlar vardır aranızda.

Bizim apartmanın önüne indirilirdi

şişeler boşaldığında toplansın diye.

Ben de hem Eren'in gözüne girememiş,

hem de eve geç kalmış olmanın telaşından olsa gerek,

cam damacalarını görüyorum ama

frene basamıyorum, yavaşlayamıyorum, kendimi durduramıyorum ve

o 6-7 litrelik cam damacanaların üzerine düşüyorum.

Ani bir şok yaşamış olacağım ki,

kendime geldiğim zaman şöyle bir bedenime bakıyorum

ellerim, kollarım, bacaklarım cam kırıkları içerisinde.

Şişeler paramparça olmuş.

Tabii benim Eren'le arkadaş olma hayallerim de.

Kan revan içindeyim, öyle titriyorum ki

dişlerim çeneme vuruyor korkudan.

Tam o sırada -bizim tombik apartman görevlisi Hasan ağabey vardı-

O bana doğru koşuyor, böyle dövünerek

"Ah, Zeynep n'oldu? Hadi hemen hastaneye!"

"Annem" diyorum, yukarıya bakıyorum.

Çünkü o an yanımda bir tek annemi istiyorum.

Ya, tombik Hasan ağabeyi değil.

Kucaklıyor beni Hasan ağabey, asansöre bindiriyor,

dördüncü katta oturuyoruz o zamanlar.

Dördüncü kata geliyoruz, zile basıyor Hasan ağabey.

Kapıyı annem açıyor, karşısında beni görüyor.

"Ah Zeynep, ne yaptın?" diyor.

"Yavrum, iyi misin?" demiyor.

"Merak etme çocuğum, haydi hemen hastaneye gidiyoruz"

demiyor.

"Kızım sorun değil, Eren seni zaten görmemiştir ben eminim"

bile demiyor.

"Ah Zeynep, ne yaptın?" diyor.

Yani sanki ben o şişelerin üstüne isteyerek düşmüşüm gibi.

O an, şu zihnime öyle bir kazınmış olacak ki,

şimdi 29 yaşındayım, 20 küsur senedir

ne zaman hata olarak algılayacağım bir şey yapsam

ne zaman düşsem, paramparça olup dağılsam,

zihnimin içinden çok tanıdık bir ses çıkıp

"Ah Zeynep, ne yaptın?" diyor.

Merak ediyorum.

Sizin zihninizin içinde de buna benzer bir ses var mı?

Hani, bir hata yaptığınızda, bir konuda başarısız olduğunuzda,

sizi acımasızca eleştiren, yargılayan,

olanlardan sizi sorumlu tutan, size tembel olduğunuzu,

başarısız olduğunuzu, güçsüz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu ya da

yeterince zayıf olmadığınızı, yeterince güzel, yeterince akıllı,

yeterince onlar gibi olmadığınızı söyleyen

bir ses var mı?

Çünkü, eğer varsa bilirsiniz.

Dünya üzerinde hiçbir ses, o sesten

daha acımasız değildir.

İnsan hariç, hiçbir canlı acı çektiğinde

kendine kızmaz.

Korktuğunda kendini aşağılamaz.

Bir şeyler yolunda gitmediği zaman,

kendini suçlayıp cezalandırmaz.

İşte sizlere bugün bahsedeceğim öz şefkat araştırmaları da

bilhassa zihnimizin içindeki o eleştirel iç sesten bahsediyor.

Peki nedir öz şefkat?

Öz şefkat, çok basitçe

kişinin kendine de sevdiği, değer verdiğine birine davrandığı

şekilde davranması demektir.

Kişinin kendine de, bilhassa zor durumlarda,

acı çektiği durumlarda, ihtiyacı olan anlayışı, kabulü,

şefkati vermesi demektir.

Fakat, maalesef öz şefkat çoğumuza yabancı gelir.

Çünkü maalesef çoğumuz,

korkutmanın, cezanın, eleştirilmenin

çok sık kullanıldığı ortamlarda büyüyoruz.

Mesela burada, herhâlde 2 bin kişiyiz,

kaçınız çocukken bir davranışınızı değiştirmeniz konusunda

korku ile motive edildiniz?

"O tabağındaki yemekler bitmezse bir daha sana yemek vermem!"

"Arkandan ağlar!"

Benim için bu çok korkunçtu, yemeklerin arkamdan ağlaması, mesela...

Ya da kaçınız, kontrolü elinizde olmayan

duygu ve düşüncelerinizin yüzünden utandırıldınız?

"Çocuğum, nereden geliyor aklına böyle saçma sapan düşünceler? Düşünme!"

"Korkma evladım, ne var korkulacak bunda?"

Tanıdık geliyor mu?

Ebeveynlerimiz bize bu şekilde konuştukça,

biz de kendimize bu şekilde konuşmaya başlarız.

Çocuklar aynı zamanda gözlemleyerek de öğrenirler.

Direkt olarak eleştiriye maruz kalmanız gerekmez.

Eğer büyüdüğünüz ortamda kendini sıkça eleştiren biri varsa,

onu gözlemleyerek, onun davranışlarını da kopyalayabilirsiniz. Bakın, kültürün de çok önemli bir payı vardır.

Atlamak istemiyorum, atasözlerine kulak verelim.

Bu coğrafyada "kızını dövmeyen, dizini döver"

diye bir atasözü var.

Bu atasözünde denmek istenen şu:

Yarın bir gün, evladın bir hata yapar üzülür, sıkıntı çekerse,

sen de çok üzülürsün.

Şimdi bu kadar güzel bir niyet,

ancak bu kadar berbat bir şekilde özetlenebilir.

Yani ya sevdiğimiz birini dövüyoruz ya kendimizi dövüyoruz.

Çünkü başka yolu yok hatalarımızdan ders alabilmenin.

Hadi kökenlerini anladık.

Peki bu içimizdeki agresif, cezalandırıcı, yargılayıcı iç sesin amacı ne?

Ne yapmaya çalışıyor?

Mesela annem, beni o şekilde acı çekerken gördüğü zaman

bana neden öyle sert bir tepki vermişti?

Beni sevmediğinden mi?

Hayır.

Bakın kendisi şuralarda bir yerlerde oturuyor, çok göremiyorum ama

bu dünyada beni o kadından daha fazla seven kimse yok.

Peki, benim daha fazla acı çekmemi istediğinden mi?

Hayır.

"Zeynep, aklım yerinden çıktı o hâlde seni gördüğümde"

dedi bana yıllar sonra bu olay üzerinde konuştuğumuzda.

Bir de baktım ki, kaskını da takmamışsın.

Çocuğum, ya daha kötü bir şey gelseydi başına?

Ben o zaman ne yapardım?

Annem korkmuştu.

Ve beni daha temkinli olmaya davet ediyordu.

Beni korumaya çalışıyordu.

Ve bunu da bildiği tek yolla yapıyordu.

Kızarak, korkutarak, suçlayarak.

İşte, içimizdeki eleştirel iç sesin de amacı aynı.

Bizi korumaya çalışmak.

Bizi güvende ve hayatta tutmak.

Çünkü o da korkuyor.

Hata yapmamızdan, başarısız olmamızdan, yalnız kalmamızdan,

acı çekmemizden korkuyor.

O yüzden cezamızı çekelim istiyor ki,

bir daha aynı hatayı yapmayalım.

Korkalım ki, bir daha daha temkinli davranalım.

Yine aynı acıyı yaşamayalım.

Herkeslerden önce hatamızı, eksiğimizi

o bulsun ki, kimselere öyle hazırlıksız yakalanmayalım,

bizim canımız öyle kolay kolay yanmasın.

İşte o yüzden bir yanım kendime nasıl daha fazla şefkatle

davranacağımı öğrenmek için yanıp tutuşurken,

bir yanım da bir direnç gösteriyordu öz şefkata karşı.

Çünkü kendime şefkat gösterirsem hata yapacağımdan korkuyordum.

Dahası o yaptığım hataların umrumda olmayacağından korkuyordum.

Şımarık biri, bencil biri, dahası tembel biri olacağımdan korkuyordum.

Zaten ertelemeye çok meyilli bir insan olarak ben

nasıl motive edebilirdim ki kendimi

kendime şefkatle davranırsam?

Buraya nasıl geldiysem, hani çok matah bir yer değil belki ama

hani neler başardıysam,

onu o içimdeki eleştirel iç sese borçlu olduğumu zannediyordum.

Bu kadar büyük bir direnç gösterdiğimi

katıldığım ilk öz şefkat atölyesinde fark ettim.

İşte teorik eğitim bittikten sonra

grup liderimiz günü bir meditasyon etkinliği ile kapamamızı önerdi.

Geçirdi hepimiz rahat bir pozisyona, gözlerimizi kapattı,

klasik şeyler bunlar.

Ondan sonra şöyle hepimiz rahat bir pozisyona geçip gözlerimizi kaparken

meditasyonun ikinci üçüncü dakikasına doğru

grup liderinden şöyle bir yönerge geldi:

şimdi eğer sizin için de uygunsa

bir elinizi alın ve avucunu nazikçe kalbinizin üzerine yerleştirin.

Haydaa...

Hani...

Aldı mı benim eleştirel iç ses sazı eline.

Şaka herhâlde?

Hani, yapmayacaksın öyle bir şey değil mi?

Ya, senin arkadaşların ders veriyor, makaleler yazıyorlar,

araştırmalar yapıyorlar, biraz kassalar profesör olacaklar.

Senin burada işin ne? Ne yapıyorsun sen?

Şöyle kapalı olan gözlerimden bir tanesini açtım, etrafa bakıyorum.

Herkes koymuş mu elini kalbinin üstüne.

Ben hariç.

Kiminin gözlerinden yaşlar falan akıyor.

Ama, mümkün değil, benim elim çok yadırgıyor kalbimin üstünde olmayı.

Bu sefer de başladı mı, bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyorsun.

İnanamıyorum sana, acınacak durumdasın.

Zaten ben o kadar girmişim ki o içsel diyaloğumun içine,

ancak meditasyon çanının çalıp bitmesiyle kendime geldim.

Sonra herkes yavaş yavaş toparlanmaya başlarken,

grup liderinin yanına gittim, kendimi tanıttım. Dedim ki, hocam bakın, sakın yanlış anlamayın ama

bu son yaptığımız egzersiz bana biraz

böyle saçma geldi, komik geldi açıkçası.

Ben daha bilimsel bir şeyler arıyorum.

O yüzden ben elimi kalbimin üstüne falan öyle şeyler yapamadım.

Yüzünde böyle çok sıcacık bir gülümseme ile bana,

"Çok doğal bir tepki veriyorsun" dedi.

"Çünkü alışkın olmadığın bir şey deniyorsun"

Ve sonra, kıymetini her geçen gün daha iyi anladığım

ve kendime sıkça hatırlatmaya niyet ettiğim bir şey daha söyledi

"Ama" dedi, "bazen zihnine komik veya saçma gelen bir şey

bedenine iyi gelebilir, dilersen bir şans daha ver."

O akşam döndüm eve.

Bize kendi kendimize uygulamamız için verilen

meditasyon CD'sini taktım bilgisayarıma, açtım yoga matımı,

oturdum ortasına, gözlerimi kapadım ve

zihnimin tüm eleştirileri ile birlikte, merakla

birlikte ne olacağına dair, aldım o elimi ve

yadırgaya yadırgaya kalbimin üstüne koydum.

Meğerse egzersiz şöyle devam ediyormuş:

Şimdi farz edin ki,

o kalbinizin üzerindeki el, size değil de

başka birine ait.

Anlayışlı, duyarlı, bilge, şefkatli birine ait.

Sizin ne kadar üzüldüğünüzü, ne kadar korktuğunuzu,

ne kadar endişelendiğinizi bilen birine ait.

Artık daha fazla acı çekmenizi istemeyen birine ait.

İyi olmanızı, güvende olmanızı isteyen birine ait.

Ne yapmış olursanız olun, sizi tüm hatalarınızla,

tüm kusurlarınızla birlikte, kabul eden,

dahası seven birine ait.

Şimdi o elin sahibi,

bu zor anınıza ortaklık ederken,

size neler söylesin isterdiniz?

Tam da şu anda, ne duymaya ihtiyacınız var?

Ev, bildiğim yerden kilometrelerce uzakta,

New York'ta tek başıma yaşadığım küçücük evimin salonunun ortasında

bir mor yoga matının üstünde hüngür hüngür ağlamaya başladım.

İçimden yumuşacık bir ses bana

"yanındayım" diyordu.

"Geçecek, sen elinden gelenin en iyisini yapıyorsun."

O günden sonra, pılımı pırtımı toplayıp

Hindistan'a yerleşmedim, vegan olmadım,

bir ağacın altında oturup günümün yarısını meditasyon yaparak geçirmedim.

Çünkü benim aradığım nirvanaya ulaşılamıyormuş.

Ama o günden sonra, bir şey değişti.

Çünkü ben o gün elimi aldım ve kalbimin üzerine koydum

ve kendime normalde hiç söylemeyeceğim şeyleri

aylardır, belki yıllardır başkalarından duymak istediğim şeyleri

kendi kulağıma fısıldadım

ve bu benim kalbimi açtı.

Bu bende fizyolojik bir reaksiyona sebep oldu.

Bunun bilimsel bir açıklaması olmalıydı.

Ve o günden sonra ben,

psikolog Paul Gilbert ve Kristin Neff sayesinde,

öz şefkatin bilimsel yönünü araştırmaya başladım.

Meğerse bizim zihnimiz mutluluk için tasarlanmamış.

Bizim zihnimiz bizi hayatta tutmak için tasarlanmış.

Ve bizi hayatta tutan iki mekanizma var.

Bunlardan birincisi: Tehdit ve savunma mekanizması.

Bu mekanizma herhangi bir tehlike ile

veya tehdit ile baş başa kaldığımız zaman aktive olur.

Örneğin, size doğru hızla gelen bir arabanın

kornasının sesini duyduğunuz zaman.

Ve vücudumuzda bir takım değişiklikler oluşmaya başlar.

Sempatik sinir sistemimiz devreye girer,

vücudumuz adrenalin ve kortizol hormonları salgılamaya başlar,

kalp atışlarımız hızlanır, solunumumuz hızlanır, kaslarımız gerililr,

aynı zamanda zihnimizde de bir takım değişiklikler olmaya başlar.

Muhakeme yetimiz örselenir,

farkındalık alanımız daralır.

Tüm bu değişiklikler, bizi, o tehdit olarak gördüğümüz şeyle

savaşmaya veya ondan kaçmaya hazırlar.

Fakat, bu mekanizma yalnızca fiziksel bir saldırıyla

karşı karşıya kaldığımızda devreye girmez.

Tehdit ve savunma mekanizmamız, duygusal bir saldırıyla

karşı karşıya kaldığımızda da devreye girer. Ve kendimizi acımasızca eleştirdiğimizde,

kendimize acımasızca konuştuğumuzda,

yaptığımız, kendimize duygusal bir saldırıdır.

Bizi hayatta tutan ikinci mekanizma ise,

tüm memelilerde, insanlar dâhil tüm memelilerde görebileceğimiz

yatıştırma ve bakım verme mekanizmasıdır.

Memeli bebekler, doğduklarında bakıma muhtaçtırlar

ve hayatta kalabilmesi için en fazla bakıma muhtaç duyan

memeli türü de insandır.

Ve, bizim sütten çok daha fazlasına

ihtiyacımız vardır hayatta kalabilmek için.

Bağ kurmaya, sıcaklığa, temasa ihtiyacımız vardır.

Memeli ebeveynler bebekleriyle bağ kurmaya,

onları yatıştırmaya programlıdır

ve işin en tatlı yanı da

memeli bebekler de kendilerini güvende hissetmek için

ebeveynleriyle bağ kurmaya programlıdırlar.

Bu sistem aktive olduğu zaman

sempatik sinir sistemimiz devre dışı kalır, parasempatik sistemimiz devreye girer.

Vücudumuz oksitosin adında bir hormon salgılamaya başlar,

ki bu hormon, sevdiğiniz biri size sarıldığında

salgıladığınız hormondur.

Kalp atışlarınız yavaşlar, solunumuz yavaşlar,

kaslarımız gevşer, olaylara daha geniş bir perspektiften bakabiliriz.

Çünkü yatışmışızdır artık.

Kendimizi acımasızca eleştirdiğimizde,

tehdit ve savunma mekanizmamız devreye girer.

Kendimize şefkatle yaklaştığımızda ise,

bakım verme ve yatıştırma mekanizması.

Bakım verme ve yatıştırma mekanizmasının kapısını üç şey aralar:

-bu iyi bir haber bakın, çünkü eğer sizin de zihniniz

benimki gibi şefkate gitmekte direnç gösteriyorsa,

bu üç şeyi kullanıp bedeninizi şefkate götürebilirsiniz-

nazik bir dokunuş,

fiziksel sıcaklık,

yumuşak bir ses tonu.

İşte o şefkatli el egzersizi benim için

bu yüzden o kadar kuvvetliydi.

Çünkü, bu saydığım üç şeyin

üçü de bir aradaydı.

Benim yatıştırma ve bakım verme mekanizmamı aktive etmişti.

Peki, kimdi o sözleri söyleyen bana içimden?

Bana o şefkati, anlayışı veren kimdi?

İşte o benim şefkatli yanımdı.

Biz, şefkat vermeyi sandığımızdan çok daha iyi biliyoruz.

Sevdiğimiz biri acı çektiğinde, ona ne söylersek iyi gelir?

Ona nasıl yaklaşsak iyi gelir, çok iyi biliyoruz.

İçimizdeki bu kaynakları kendimiz için de kullanabiliriz.

Eğer siz de öz şefkata bir şans vermek isterseniz,

bir dahaki sefere acı ziyaretinize geldiğinde,

ondan kaçmak, onu dönüştürmeye çalışmak

veya acı çektiğiniz için kendinize kızmak yerine,

belki bu üç şeyden yararlanıp,

elinizi götürüp kalbinizin üzerine, acınızı da yüzünüzü dönüp,

kendinize "şu an zor bir an, kendime nasıl yardımcı olabilirim?"

diye sorabilirsiniz.

Bu soru, yumuşak olduğu kadar, cesurdur da aynı zamanda.

Çünkü acının varlığını kabul etmek, ona yer açıp

onunla birlikte harekete geçmek,

cesaret gerektirir.

Öz şefkat, hem nezaket, hem cesarettir.

Öz şefkat, herkesin acı çektiği,

acının kaçınılmaz olduğu bu hayatta,

kendi kendimize destek çıkmaktır,

kendi elimizden tutmaktır.

İşte bu yüzden öz şefkat,

hem paylaşılmaya, hem de inanın, şans verilmeye değer bir fikir.

Çok teşekkür ederim.

(Alkış)



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

En Acımasız Ses! | Zeynep Selvili Çarmıklı | TEDxBahcesehirUniversity

Çeviri: Orkun Nazim Kadioglu Gözden geçirme: Gözde Zülal Solak

Madem temamız geçmiş, o hâlde

ben de size geçmişten bir anımı anlatarak başlamak istiyorum.

7 yaşındayım, o zamanlar İzmir'de yaşıyorum ailemle.

Annem ve babam çok korumacı tipler.

Ama öyle güvenli de bir mahallede oturuyoruz ki,

okuldan eve geldiğim zaman sokakta diğer çocuklarla oynamama müsaade ediyorlar.

Benim yaşıtım çocuklar ya bisiklete biniyor,

ya ip atlıyor, ya yakar top oynuyor.

Ama bir çocuk var,

benden böyle 5-6 yaş büyük, Eren.

Uzun saçlı, grafiti yapıyor, Amerika'dan yeni dönmüş.

Kesin de dönüş yapmış yani.

O paten kayıyor, ay çok havalı!

Ben de O'nun gibi olmak istiyorum.

Paten kaymak ve cool olmak.

Annemler sonunda ısrarlarıma dayanmayıp

bana bir çift paten alıyorlar.

Bir de hiç cool olmayan bir kask, bir dirseklik, dizlik.

Yani bir ABS, hava yastığım ve can yeleğim eksik öyle söyleyeyim size.

Ama Eren'de bunların hiçbiri yok.

Ya çünkü o çok "cool".

İşte ben de o yüzden, evden tam teşekküllü çıkıyorum,

ama kaskım, dirsekliğim, dizliğimi falan bırakıp öyle kayıyorum. Yine bir gün geldim okuldan eve,

çok da güzel bir bahar havası var, İzmirliler bilir o havayı.

Çıktım sokağa, sokağın başından sonuna

sonundan başına kayıyorum da kayıyorum.

Eren yok o gün ortalarda.

Ya halbuki tam da beni görmesi lazım, çünkü

kıvama geldim, hem paten kayıyorum,

hem de çok cool kayıyorum.

Dizliksiz falan.

Neyse, ama yok ortalarda.

Fark ediyorum ki zaten hava kararmaya başlamış.

Eve dönmem lazım.

Hızlıca evin yolunu tutuyorum.

O zamanlar cam damacanalar vardı,

belki hatırlayanlar vardır aranızda.

Bizim apartmanın önüne indirilirdi

şişeler boşaldığında toplansın diye.

Ben de hem Eren'in gözüne girememiş,

hem de eve geç kalmış olmanın telaşından olsa gerek,

cam damacalarını görüyorum ama

frene basamıyorum, yavaşlayamıyorum, kendimi durduramıyorum ve

o 6-7 litrelik cam damacanaların üzerine düşüyorum.

Ani bir şok yaşamış olacağım ki,

kendime geldiğim zaman şöyle bir bedenime bakıyorum

ellerim, kollarım, bacaklarım cam kırıkları içerisinde.

Şişeler paramparça olmuş.

Tabii benim Eren'le arkadaş olma hayallerim de.

Kan revan içindeyim, öyle titriyorum ki

dişlerim çeneme vuruyor korkudan.

Tam o sırada -bizim tombik apartman görevlisi Hasan ağabey vardı-

O bana doğru koşuyor, böyle dövünerek

"Ah, Zeynep n'oldu? Hadi hemen hastaneye!"

"Annem" diyorum, yukarıya bakıyorum.

Çünkü o an yanımda bir tek annemi istiyorum.

Ya, tombik Hasan ağabeyi değil.

Kucaklıyor beni Hasan ağabey, asansöre bindiriyor,

dördüncü katta oturuyoruz o zamanlar.

Dördüncü kata geliyoruz, zile basıyor Hasan ağabey.

Kapıyı annem açıyor, karşısında beni görüyor.

"Ah Zeynep, ne yaptın?" diyor.

"Yavrum, iyi misin?" demiyor.

"Merak etme çocuğum, haydi hemen hastaneye gidiyoruz"

demiyor.

"Kızım sorun değil, Eren seni zaten görmemiştir ben eminim"

bile demiyor.

"Ah Zeynep, ne yaptın?" diyor.

Yani sanki ben o şişelerin üstüne isteyerek düşmüşüm gibi.

O an, şu zihnime öyle bir kazınmış olacak ki,

şimdi 29 yaşındayım, 20 küsur senedir

ne zaman hata olarak algılayacağım bir şey yapsam

ne zaman düşsem, paramparça olup dağılsam,

zihnimin içinden çok tanıdık bir ses çıkıp

"Ah Zeynep, ne yaptın?" diyor.

Merak ediyorum.

Sizin zihninizin içinde de buna benzer bir ses var mı?

Hani, bir hata yaptığınızda, bir konuda başarısız olduğunuzda,

sizi acımasızca eleştiren, yargılayan,

olanlardan sizi sorumlu tutan, size tembel olduğunuzu,

başarısız olduğunuzu, güçsüz olduğunuzu, zayıf olduğunuzu ya da

yeterince zayıf olmadığınızı, yeterince güzel, yeterince akıllı,

yeterince onlar gibi olmadığınızı söyleyen

bir ses var mı?

Çünkü, eğer varsa bilirsiniz.

Dünya üzerinde hiçbir ses, o sesten

daha acımasız değildir.

İnsan hariç, hiçbir canlı acı çektiğinde

kendine kızmaz.

Korktuğunda kendini aşağılamaz.

Bir şeyler yolunda gitmediği zaman,

kendini suçlayıp cezalandırmaz.

İşte sizlere bugün bahsedeceğim öz şefkat araştırmaları da

bilhassa zihnimizin içindeki o eleştirel iç sesten bahsediyor.

Peki nedir öz şefkat?

Öz şefkat, çok basitçe

kişinin kendine de sevdiği, değer verdiğine birine davrandığı

şekilde davranması demektir.

Kişinin kendine de, bilhassa zor durumlarda,

acı çektiği durumlarda, ihtiyacı olan anlayışı, kabulü,

şefkati vermesi demektir.

Fakat, maalesef öz şefkat çoğumuza yabancı gelir.

Çünkü maalesef çoğumuz,

korkutmanın, cezanın, eleştirilmenin

çok sık kullanıldığı ortamlarda büyüyoruz.

Mesela burada, herhâlde 2 bin kişiyiz,

kaçınız çocukken bir davranışınızı değiştirmeniz konusunda

korku ile motive edildiniz?

"O tabağındaki yemekler bitmezse bir daha sana yemek vermem!"

"Arkandan ağlar!"

Benim için bu çok korkunçtu, yemeklerin arkamdan ağlaması, mesela...

Ya da kaçınız, kontrolü elinizde olmayan

duygu ve düşüncelerinizin yüzünden utandırıldınız?

"Çocuğum, nereden geliyor aklına böyle saçma sapan düşünceler? Düşünme!"

"Korkma evladım, ne var korkulacak bunda?"

Tanıdık geliyor mu?

Ebeveynlerimiz bize bu şekilde konuştukça,

biz de kendimize bu şekilde konuşmaya başlarız.

Çocuklar aynı zamanda gözlemleyerek de öğrenirler.

Direkt olarak eleştiriye maruz kalmanız gerekmez.

Eğer büyüdüğünüz ortamda kendini sıkça eleştiren biri varsa,

onu gözlemleyerek, onun davranışlarını da kopyalayabilirsiniz. Bakın, kültürün de çok önemli bir payı vardır.

Atlamak istemiyorum, atasözlerine kulak verelim.

Bu coğrafyada "kızını dövmeyen, dizini döver"

diye bir atasözü var.

Bu atasözünde denmek istenen şu:

Yarın bir gün, evladın bir hata yapar üzülür, sıkıntı çekerse,

sen de çok üzülürsün.

Şimdi bu kadar güzel bir niyet,

ancak bu kadar berbat bir şekilde özetlenebilir.

Yani ya sevdiğimiz birini dövüyoruz ya kendimizi dövüyoruz.

Çünkü başka yolu yok hatalarımızdan ders alabilmenin.

Hadi kökenlerini anladık.

Peki bu içimizdeki agresif, cezalandırıcı, yargılayıcı iç sesin amacı ne?

Ne yapmaya çalışıyor?

Mesela annem, beni o şekilde acı çekerken gördüğü zaman

bana neden öyle sert bir tepki vermişti?

Beni sevmediğinden mi?

Hayır.

Bakın kendisi şuralarda bir yerlerde oturuyor, çok göremiyorum ama

bu dünyada beni o kadından daha fazla seven kimse yok.

Peki, benim daha fazla acı çekmemi istediğinden mi?

Hayır.

"Zeynep, aklım yerinden çıktı o hâlde seni gördüğümde"

dedi bana yıllar sonra bu olay üzerinde konuştuğumuzda.

Bir de baktım ki, kaskını da takmamışsın.

Çocuğum, ya daha kötü bir şey gelseydi başına?

Ben o zaman ne yapardım?

Annem korkmuştu.

Ve beni daha temkinli olmaya davet ediyordu.

Beni korumaya çalışıyordu.

Ve bunu da bildiği tek yolla yapıyordu.

Kızarak, korkutarak, suçlayarak.

İşte, içimizdeki eleştirel iç sesin de amacı aynı.

Bizi korumaya çalışmak.

Bizi güvende ve hayatta tutmak.

Çünkü o da korkuyor.

Hata yapmamızdan, başarısız olmamızdan, yalnız kalmamızdan,

acı çekmemizden korkuyor.

O yüzden cezamızı çekelim istiyor ki,

bir daha aynı hatayı yapmayalım.

Korkalım ki, bir daha daha temkinli davranalım.

Yine aynı acıyı yaşamayalım.

Herkeslerden önce hatamızı, eksiğimizi

o bulsun ki, kimselere öyle hazırlıksız yakalanmayalım,

bizim canımız öyle kolay kolay yanmasın.

İşte o yüzden bir yanım kendime nasıl daha fazla şefkatle

davranacağımı öğrenmek için yanıp tutuşurken,

bir yanım da bir direnç gösteriyordu öz şefkata karşı.

Çünkü kendime şefkat gösterirsem hata yapacağımdan korkuyordum.

Dahası o yaptığım hataların umrumda olmayacağından korkuyordum.

Şımarık biri, bencil biri, dahası tembel biri olacağımdan korkuyordum.

Zaten ertelemeye çok meyilli bir insan olarak ben

nasıl motive edebilirdim ki kendimi

kendime şefkatle davranırsam?

Buraya nasıl geldiysem, hani çok matah bir yer değil belki ama

hani neler başardıysam,

onu o içimdeki eleştirel iç sese borçlu olduğumu zannediyordum.

Bu kadar büyük bir direnç gösterdiğimi

katıldığım ilk öz şefkat atölyesinde fark ettim.

İşte teorik eğitim bittikten sonra

grup liderimiz günü bir meditasyon etkinliği ile kapamamızı önerdi.

Geçirdi hepimiz rahat bir pozisyona, gözlerimizi kapattı,

klasik şeyler bunlar.

Ondan sonra şöyle hepimiz rahat bir pozisyona geçip gözlerimizi kaparken

meditasyonun ikinci üçüncü dakikasına doğru

grup liderinden şöyle bir yönerge geldi:

şimdi eğer sizin için de uygunsa

bir elinizi alın ve avucunu nazikçe kalbinizin üzerine yerleştirin.

Haydaa...

Hani...

Aldı mı benim eleştirel iç ses sazı eline.

Şaka herhâlde?

Hani, yapmayacaksın öyle bir şey değil mi?

Ya, senin arkadaşların ders veriyor, makaleler yazıyorlar,

araştırmalar yapıyorlar, biraz kassalar profesör olacaklar.

Senin burada işin ne? Ne yapıyorsun sen?

Şöyle kapalı olan gözlerimden bir tanesini açtım, etrafa bakıyorum.

Herkes koymuş mu elini kalbinin üstüne.

Ben hariç.

Kiminin gözlerinden yaşlar falan akıyor.

Ama, mümkün değil, benim elim çok yadırgıyor kalbimin üstünde olmayı.

Bu sefer de başladı mı, bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyorsun.

İnanamıyorum sana, acınacak durumdasın.

Zaten ben o kadar girmişim ki o içsel diyaloğumun içine,

ancak meditasyon çanının çalıp bitmesiyle kendime geldim.

Sonra herkes yavaş yavaş toparlanmaya başlarken,

grup liderinin yanına gittim, kendimi tanıttım. Dedim ki, hocam bakın, sakın yanlış anlamayın ama

bu son yaptığımız egzersiz bana biraz

böyle saçma geldi, komik geldi açıkçası.

Ben daha bilimsel bir şeyler arıyorum.

O yüzden ben elimi kalbimin üstüne falan öyle şeyler yapamadım.

Yüzünde böyle çok sıcacık bir gülümseme ile bana,

"Çok doğal bir tepki veriyorsun" dedi.

"Çünkü alışkın olmadığın bir şey deniyorsun"

Ve sonra, kıymetini her geçen gün daha iyi anladığım

ve kendime sıkça hatırlatmaya niyet ettiğim bir şey daha söyledi

"Ama" dedi, "bazen zihnine komik veya saçma gelen bir şey

bedenine iyi gelebilir, dilersen bir şans daha ver."

O akşam döndüm eve.

Bize kendi kendimize uygulamamız için verilen

meditasyon CD'sini taktım bilgisayarıma, açtım yoga matımı,

oturdum ortasına, gözlerimi kapadım ve

zihnimin tüm eleştirileri ile birlikte, merakla

birlikte ne olacağına dair, aldım o elimi ve

yadırgaya yadırgaya kalbimin üstüne koydum.

Meğerse egzersiz şöyle devam ediyormuş:

Şimdi farz edin ki,

o kalbinizin üzerindeki el, size değil de

başka birine ait.

Anlayışlı, duyarlı, bilge, şefkatli birine ait.

Sizin ne kadar üzüldüğünüzü, ne kadar korktuğunuzu,

ne kadar endişelendiğinizi bilen birine ait.

Artık daha fazla acı çekmenizi istemeyen birine ait.

İyi olmanızı, güvende olmanızı isteyen birine ait.

Ne yapmış olursanız olun, sizi tüm hatalarınızla,

tüm kusurlarınızla birlikte, kabul eden,

dahası seven birine ait.

Şimdi o elin sahibi,

bu zor anınıza ortaklık ederken,

size neler söylesin isterdiniz?

Tam da şu anda, ne duymaya ihtiyacınız var?

Ev, bildiğim yerden kilometrelerce uzakta,

New York'ta tek başıma yaşadığım küçücük evimin salonunun ortasında

bir mor yoga matının üstünde hüngür hüngür ağlamaya başladım.

İçimden yumuşacık bir ses bana

"yanındayım" diyordu.

"Geçecek, sen elinden gelenin en iyisini yapıyorsun."

O günden sonra, pılımı pırtımı toplayıp

Hindistan'a yerleşmedim, vegan olmadım,

bir ağacın altında oturup günümün yarısını meditasyon yaparak geçirmedim.

Çünkü benim aradığım nirvanaya ulaşılamıyormuş.

Ama o günden sonra, bir şey değişti.

Çünkü ben o gün elimi aldım ve kalbimin üzerine koydum

ve kendime normalde hiç söylemeyeceğim şeyleri

aylardır, belki yıllardır başkalarından duymak istediğim şeyleri

kendi kulağıma fısıldadım

ve bu benim kalbimi açtı.

Bu bende fizyolojik bir reaksiyona sebep oldu.

Bunun bilimsel bir açıklaması olmalıydı.

Ve o günden sonra ben,

psikolog Paul Gilbert ve Kristin Neff sayesinde,

öz şefkatin bilimsel yönünü araştırmaya başladım.

Meğerse bizim zihnimiz mutluluk için tasarlanmamış.

Bizim zihnimiz bizi hayatta tutmak için tasarlanmış.

Ve bizi hayatta tutan iki mekanizma var.

Bunlardan birincisi: Tehdit ve savunma mekanizması.

Bu mekanizma herhangi bir tehlike ile

veya tehdit ile baş başa kaldığımız zaman aktive olur.

Örneğin, size doğru hızla gelen bir arabanın

kornasının sesini duyduğunuz zaman.

Ve vücudumuzda bir takım değişiklikler oluşmaya başlar.

Sempatik sinir sistemimiz devreye girer,

vücudumuz adrenalin ve kortizol hormonları salgılamaya başlar,

kalp atışlarımız hızlanır, solunumumuz hızlanır, kaslarımız gerililr,

aynı zamanda zihnimizde de bir takım değişiklikler olmaya başlar.

Muhakeme yetimiz örselenir,

farkındalık alanımız daralır.

Tüm bu değişiklikler, bizi, o tehdit olarak gördüğümüz şeyle

savaşmaya veya ondan kaçmaya hazırlar.

Fakat, bu mekanizma yalnızca fiziksel bir saldırıyla

karşı karşıya kaldığımızda devreye girmez.

Tehdit ve savunma mekanizmamız, duygusal bir saldırıyla

karşı karşıya kaldığımızda da devreye girer. Ve kendimizi acımasızca eleştirdiğimizde,

kendimize acımasızca konuştuğumuzda,

yaptığımız, kendimize duygusal bir saldırıdır.

Bizi hayatta tutan ikinci mekanizma ise,

tüm memelilerde, insanlar dâhil tüm memelilerde görebileceğimiz

yatıştırma ve bakım verme mekanizmasıdır.

Memeli bebekler, doğduklarında bakıma muhtaçtırlar

ve hayatta kalabilmesi için en fazla bakıma muhtaç duyan

memeli türü de insandır.

Ve, bizim sütten çok daha fazlasına

ihtiyacımız vardır hayatta kalabilmek için.

Bağ kurmaya, sıcaklığa, temasa ihtiyacımız vardır.

Memeli ebeveynler bebekleriyle bağ kurmaya,

onları yatıştırmaya programlıdır

ve işin en tatlı yanı da

memeli bebekler de kendilerini güvende hissetmek için

ebeveynleriyle bağ kurmaya programlıdırlar.

Bu sistem aktive olduğu zaman

sempatik sinir sistemimiz devre dışı kalır, parasempatik sistemimiz devreye girer.

Vücudumuz oksitosin adında bir hormon salgılamaya başlar,

ki bu hormon, sevdiğiniz biri size sarıldığında

salgıladığınız hormondur.

Kalp atışlarınız yavaşlar, solunumuz yavaşlar,

kaslarımız gevşer, olaylara daha geniş bir perspektiften bakabiliriz.

Çünkü yatışmışızdır artık.

Kendimizi acımasızca eleştirdiğimizde,

tehdit ve savunma mekanizmamız devreye girer.

Kendimize şefkatle yaklaştığımızda ise,

bakım verme ve yatıştırma mekanizması.

Bakım verme ve yatıştırma mekanizmasının kapısını üç şey aralar:

-bu iyi bir haber bakın, çünkü eğer sizin de zihniniz

benimki gibi şefkate gitmekte direnç gösteriyorsa,

bu üç şeyi kullanıp bedeninizi şefkate götürebilirsiniz-

nazik bir dokunuş,

fiziksel sıcaklık,

yumuşak bir ses tonu.

İşte o şefkatli el egzersizi benim için

bu yüzden o kadar kuvvetliydi.

Çünkü, bu saydığım üç şeyin

üçü de bir aradaydı.

Benim yatıştırma ve bakım verme mekanizmamı aktive etmişti.

Peki, kimdi o sözleri söyleyen bana içimden?

Bana o şefkati, anlayışı veren kimdi?

İşte o benim şefkatli yanımdı.

Biz, şefkat vermeyi sandığımızdan çok daha iyi biliyoruz.

Sevdiğimiz biri acı çektiğinde, ona ne söylersek iyi gelir?

Ona nasıl yaklaşsak iyi gelir, çok iyi biliyoruz.

İçimizdeki bu kaynakları kendimiz için de kullanabiliriz.

Eğer siz de öz şefkata bir şans vermek isterseniz,

bir dahaki sefere acı ziyaretinize geldiğinde,

ondan kaçmak, onu dönüştürmeye çalışmak

veya acı çektiğiniz için kendinize kızmak yerine,

belki bu üç şeyden yararlanıp,

elinizi götürüp kalbinizin üzerine, acınızı da yüzünüzü dönüp,

kendinize "şu an zor bir an, kendime nasıl yardımcı olabilirim?"

diye sorabilirsiniz.

Bu soru, yumuşak olduğu kadar, cesurdur da aynı zamanda.

Çünkü acının varlığını kabul etmek, ona yer açıp

onunla birlikte harekete geçmek,

cesaret gerektirir.

Öz şefkat, hem nezaket, hem cesarettir.

Öz şefkat, herkesin acı çektiği,

acının kaçınılmaz olduğu bu hayatta,

kendi kendimize destek çıkmaktır,

kendi elimizden tutmaktır.

İşte bu yüzden öz şefkat,

hem paylaşılmaya, hem de inanın, şans verilmeye değer bir fikir.

Çok teşekkür ederim.

(Alkış)

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.