image

TEDx Turkey, Elini Kaldır! | Karsu Dönmez | TEDxIstanbul

Elini Kaldır! | Karsu Dönmez | TEDxIstanbul

Çeviri: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Gözde Caymazer

Karsu Caz Sanatçısı

Merhaba, hoş geldiniz.

Ben bugün biraz kendimi anlatacağım size.

3 yaşındaydım orada ve en sonda diyordum ki “baba daha çok istiyorum, daha çok istiyorum baba.” Bu benim sınıf fotoğrafım.

Tek Türk kızıydım okulda. Sağdaki benim. Ben gençken yani tek kız olarak okulda

çok da popüler bir kız değildim.

Kıvırcık saç moda değildi

ve annem bana hippi kıyafetler giydirirdi. Şimdi, hikayem nerede başladı anlatabilirim.

İsmim Karsu. Karsu Dönmez

ve benim babamın, annemin doğduğu köyün ismi. Hatay'da Antakya'da.

Benim annem, babam orada doğdu ve annem 9 yaşında

Hollanda'ya Amsterdam'a göçtü.

Dedem Amsterdam'da çalışıyordu ve ailesini Hollanda'ya getirdi.

Babam mülteci olarak 20 yaşında Hollanda'ya kaçtı. Annem babam kariyer yapmak istediler.

Annem spor yapmak istiyordu.

Ama dedem diyordu ki “yok, kızlar spor yapmaz.” Babam çok müzisyen olmak istiyordu, saz çalmak istiyordu.

Ama dedem derdi ki “yok oğlum doktor ol, avukat ol.” Müzik çalmak ayıptı o dönemlerde.

Babam ilk kez 21 yaşındayken sazı gördü ve kendi kendine çalmayı öğrendi.

Benim annem babam tabi ki okula gittiler.

Babam sosyolog oldu, annem psikolog öğretmeni oldu ve çok güzel bir hayat yaptılar kendilerine ve dediler ki

biz iki kızımıza bütün olanakları vermek istiyoruz.

Spor, kültür, sanat, müzik.

Ben normal hayatımı yaşadım yani okula gidiyordum bisikletle Amsterdam'da. Babamın bir restoranı var Kilim diye Amsterdam'da. 6 sene orada garson olarak çalıştım.

Masa 2 yoğurtlu adana kebap, masa 5 şiş kebap, hepsini biliyorum. Ve Kilim'de bir piyano vardı. Bir piyano.

Ben 7 yaşından beri piyano çalmaya başladım. Çünkü piyanoyu çok seviyordum.

Ama kendim için yani başkaları için değil.

Müşteri bir kere duydu, Karsu, sahibin kızı piyano çalıyor.

Müşteri dedi ki çalmak ister misin? Yoo, niye çalacağım? "Ya ne olur bir şey çal." Tamam dedim, oturdum,

garsonluğu 2 dakika bıraktım ve müzik çaldım.

Müşteri çok beğendi, ben çok utandım.

Dedim ki hayatım boyunca hiç, başka yani -- bu sondu.

İkinci hafta yine müşteri geldi.

Dedi ki “ya arkadaşlarımızdan duyduk, bir kız burada çalıyormuş da.” Eee, bendim herhalde.

"Evet çalabilir misin?"

"Yoo…" Tamam en sonunda yine çaldım.

Artık her hafta sonu Amsterdam'da, Hollanda'da herkes konuşmaya başladı. Bir Türk kızı var –Karsu- restoranda müzik çalıyor. Klasik müzik çalıyordum, bazı pop şarkıları da deniyordum ve her hafta sonu artık kendim de beğenmeye başladım çalmayı. Saat 8'de garsonluğu bırakırdım.

Babam da derdi “Seyirci, seyirciler kızım bu akşam….” (Gülüşmeler)

Ve çok güzeldi.

Ondan sonra yarışmaya katıldım. Kazandım ve o müzik yarışmasında

-piyano ve seste- beni Amerika'ya davet ettiler. Carnegie Hall, New York.

Oraya gittiğimde ben çok heyecanlı değildim. Çünkü normalde restoranda çalıyorum yani alışığım artık. Ama Google'dan baktığımda 1 gün önce, uçakla gitmeden önce,

Google'dan girdim Carnegi Hall ne diye.

Baktım ki Ray Charles çaldı, Madonna çaldı. Şimdi Karsu çalacak.

(Gülüşmeler)

Bayağı heyecanlıydım.

Gittim, konserimi verdim, geri geldim ve hayatıma döndüm. Restorana gittim, liseye gidiyordum ve her hafta sonu çalıyordum.

Ama Hollanda'da basında acayip bir şey oldu. Bu Türk kız kim?

Artık restoran her hafta sonu yemek için değil – kusura bakma baba– ama müzik için dolmaya başlıyordu.

(Gülüşmeler)

Benim hedefim yani rüyam küçükken bir şeydi. Herhalde bütün kızlar gibi prenses olmak.

Güzel elbise giymek, pırlanta ayakkabılar ve restoranda çalarken

halen müzisyen olmak hedefim değildi.

Psikolog olmak istiyordum. Çocuk psikoloğu.

Kilim doluyordu –restoran- ve çalıyordum. Dedik ki ailemle, biz bir konser verelim, insanların hepsi görsün, ondan sonra bitti

yani okula devam ederim.

Konseri verdik 750 kişi, 5 hafta önceden biletler tükendi. Hayatımda hiç konser vermedim, çok heyecanlıydım. Verdik konseri, dedik ki tamam bitti. İkinci hafta sonu yine restoranda çalışırken dışarıda kuyruk olmaya başlıyordu.

New York'ta iken caza aşık olmuştum.

Babamın aradığı özgürlüğü ben New York'ta caz müzikle orada buldum.

Artık caz müziği kendim yazmaya başladım Kendi şarkılarımı, bestelerimi, sözlerimi yazmaya başladım. Dedim ki ben gerçekten artık müzik yapmayı çok seviyorum, bayağı da bir kariyer olmaya başladı.

Çünkü insanlar soruyorlardı: Burada konser yapmak ister misin?

Burada konser yapmak ister misin?

Seviyordum, dedim ki o zaman daha profesyonel bir seviyeye getirelim, konservatuvara gideyim.

Heyecanlıydım. 18 yaşında konservatuara “baş” vuracaktım. (Gülüşmeler)

Aklımda tutmak için Türk kelimeleri bazen-- (Gülüşmeler) (Alkış)

Konservatuvara giderken bayağı bir heyecanlıydım. Böyle yuvarlak bir yerde bir şey vardı, durdum. Müziğimi çaldım.

Dedim ki ok.

Şimdi kariyer profesyonel başlayacak ve okula alacaklar beni. Ama almadılar.

(Gülüşmeler)

Çok çok çok üzgündüm, eve ağlayarak gittim. Bizde okumak çok önemli bir konu.

Dedim ki şimdi ben ne yapacağım? O zaman bırakayım yani. Öğretmenler -3 tane öğretmen duruyordu- beni daha yetenekli gibi görmüyorlarsa

o zaman öyledir, o zaman hiç yapmayayım.

Ama dedim ki ben bunu çok seve seve yapıyorum, gerçekten müzik yapmayı seviyorum ve çalmayı çok seviyorum. Eve gittim, 1 yıl kendi müziğimi çalıştım.

Dedim ki Türk müziği güzel, caz müzik güzel, klasik müzik güzel, pop müzik de güzel, blues. Artık böyle birleştirerek kendi müziğimi yapmaya başladım. Çok çalıştım ve daha çok konserler vermeye başladım. Ankara'ya gittim ilk kez konser için, salon 200 kişi.

Hazırdım ilk kez Türkiye'ye, 20 kişi gelmişti. Düşünüyordum ki yavaş yavaş iyi gidiyordu müzik ama halen ben konservatuvara alınmadım yani. Hala benim hissime göre profesyonel değildim. Hollanda'da- Avrupa'da diyeceğim- en büyük caz festivaline davetliydim. 20 yaşındaydım.

Benden önce sahnede Quincy Jones, benden sonra Norah Jones ve Stevie Wonder. Bayağı bir heyecanlı konserdi.

Ama halen profesyonel olmadığıma inanıyordum. Çünkü konservatuvarı bitirmedim, alınmadım bile. Konserimi verdim, baktım ki böyle seyircilerin içinde

bana hayır diyen öğretmenler bana alkış yapıyordu. Onlar seyircilerin içinde, ben sahnenin üstünde. (Alkış)

Tabi ki yavaş yavaş, yıllarca çok çalıştım. Allah'tan şimdi Ankara'da iki bin kişi geliyor, yirmi kişi değil. Şu anda 25 yaşına geldim, biraz yaşlanıyoruz. (Gülüşmeler)

Mutluyum ki artık bütün hedeflerime ulaştım. Artık onlarca ülkede konser veriyorum.

Monako'dan Fas'a, Brezilya'dan Endonezya'ya. Artık müziğimle dünyayı geziyorum ve çok mutlu mutlu yapıyorum. Çok mutluyum ki-- Konservatuvara alınmadığım için ve baştan biraz zorluk yaşadığım için rüyalarımı bırakmadığıma çok mutluyum. Şimdi ben Karsu olarak -müzisyen değil-

artık vardığım için insanlara ne geri verebilirim? Dünyayı kurtaramam kendi başıma. Ama belki bir şey yapabilirim. “Connecting The Dots” bugünün konusu.

Annem babam Hollanda'ya göçtü, babam mülteci olarak. Şu anda dünyada çok evden kaçan, ülkelerden kaçan, ailelerden kaçan kişiler var.

Amsterdam'da yaşıyorum.

Orada merkez tren istasyonunda her gün Suriye'den, Eritre'den, Afganistan'dan mülteciler geliyor. Ben MasterPeace'in, savaşa karşı müzik yapan bir organizasyonun elçisi olarak orada -göstereceğim size- her akşam mültecileri bu tişörtle trenden çıkarıyoruz.

‘Refugees welcome, we are here to help you'' Arkadaşlarla bunu -gönüllülerle- bir buçuk aydır yapıyoruz. (Alkış)

Şimdi ben müzisyen Karsu olarak orada değilim. İlk başlarda da -böyle gitmiyorum yani- tişörtle, bot ayakkabılar, soğuk çünkü. Biz 20 kişiyle, -artık çok mutluyum, yönetmen oldum orada- söylüyoruz ve duruyoruz orada.

20 kişiyle grubu paylaşıyoruz, sen Almanya tramvayına git, sen Brüksel tramvayına git, sen Paris tramvayına git. O tişörtü giyip orada bekliyoruz.

Mülteci gelince yemek veriyoruz, içecek veriyoruz, sıcak ceket veriyoruz, internet veriyoruz ve gülümse--

We smile. Yes.

(Gülüşmeler)

Ben her akşam yaşadığımı size anlatırsam burada iki ay otururuz. Her akşam onlarca, yüzlerce kişi geliyor.

Ama size bir hikaye anlatmak isterim.

Bu, bir buçuk hafta önce oluyor.

Ben aşağıda duruyordum kıyafetlerin, yemeklerin yanında ve arkadaşları tren istasyonuna gönderdim.

Anlattığım gibi sen oraya, sen oraya, sen oraya. Bir arkadaş geldi. 10 yaşında çocuk, yalnız. Çocuk 2 kelime söylüyor: Suriye ve baba.

Ben bakıyorum, diyorum ki “annen, baban nerede? Yalnız mı geldin sen, nasıl olabilir?”

Oturttum, yemek verdim. İki gün yemek yememişti. Su verdik, oturdu.

Biz şimdi arkadaşlarla düşünüyoruz biz ne yapacağız. Sonra çocuk cebinden bir numara çıkardı, baba dedi sorarak. Mülteci arkadaşlar benim yaşımda,

iki hafta önceden gelip bize yardım ediyorlar gönüllü olarak. Arapça konuşuyor. Dedik ki şimdi arayalım mı?

Çünkü kimse almazsa bu telefonu, kötü haber gelirse biz mi vereceğiz çocuğa?

Ama arayalım.

Aradı arkadaşım numarayı ve çaldı.

Çocuk önümüzde oturuyor ve bende arayan arkadaşın yüzüne bakıyorum Birisi telefonu aldı. Baktım, kafasını salladı. Olamaz dedim, şimdi biz mi söyleyeceğiz bu çocuğa ne olduğunu. Telefonu kapattı iki dakika sonra.

Dedim ki babası yaşıyor mu? Babası Suriye'de mi? Babası yoksa Macaristan'da mı kaldı?

“Yok” dedi “babası yaşıyor ve babası Amsterdam'da.” Aynı şehirde babası, aynı gün o da gelmiş. Yarım saat sonra baba ve oğlu birbiriyle buluştular. Her akşam böyle anlattığım gibi onlarca, yüzlerce hikaye yaşıyoruz. Bu hikaye güzel bitti ama çok güzel bitmeyen de çok var. Şimdi ben bütün hayallerimi seviyeye geldiğim için, çok mutlu yaşayabildiğim için düşünüyorum ki bu çocuklar da aynı hayallerle, aynı rüyalarla onların da bir şansları olması lazım.

Akşamlar bitiyor tren istasyonunda, bisikletle eve gidiyorum. Eve giderken diyorum ki kendime bu mu hayat? Why is it so unfair? (Hayat neden hiç adil değil?)

Eve gidiyorum, bütün akşamı düşünüyorum

ve o sesleri halen duyuyorum yeni Suriyeli arkadaşlarımın. Diyorlar ki Karsu ne olur sen bizim hikayemizi anlat. “Ben ailemi kaybettim, cam gibi, ayna gibi paramparça oldum.” Ben de düşünüyorum bu hikayeyi nasıl anlatabilirim ki? Belki bir dil vardır, evrensel bir dil vardır: müzik. Çok teşekkür ediyorum dinlediğiniz için.

(Alkış)

(Canlı Müzik Performansı)



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

Elini Kaldır! | Karsu Dönmez | TEDxIstanbul

Çeviri: Bilge Yilmaz Gözden geçirme: Gözde Caymazer Translation: Bilge Yilmaz Review: Gözde Caymazer

Karsu Caz Sanatçısı Karsu Jazz Artist

Merhaba, hoş geldiniz. Hello, welcome.

Ben bugün biraz kendimi anlatacağım size. Today, I will tell you about myself.

3 yaşındaydım orada ve en sonda diyordum ki I was 3 years old there, and I tell my dad “baba daha çok istiyorum, daha çok istiyorum baba.” "Daddy I want more, I want more daddy." Bu benim sınıf fotoğrafım. This is my class picture.

Tek Türk kızıydım okulda. Sağdaki benim. The only Turkish girl at school. At the right, that's me. Ben gençken yani tek kız olarak okulda When I was young, as only Turkish girl,

çok da popüler bir kız değildim. I was not a popular girl at school.

Kıvırcık saç moda değildi It was not hot to have curly hair,

ve annem bana hippi kıyafetler giydirirdi. and my mom put me in hippie cloths. Şimdi, hikayem nerede başladı anlatabilirim. I will tell you now where the story begins.

İsmim Karsu. Karsu Dönmez My name is Karsu, Karsu Donmez.

ve benim babamın, annemin doğduğu köyün ismi. This is the name of the village where my dad, my mom were born. Hatay'da Antakya'da. In Hatay, in Antakya.

Benim annem, babam orada doğdu ve annem 9 yaşında My mom and dad were born in this place, and my mom was 9

Hollanda'ya Amsterdam'a göçtü. when she moved to Amsterdam.

Dedem Amsterdam'da çalışıyordu ve ailesini Hollanda'ya getirdi. My grandpa worked in Holland, and took his family with him.

Babam mülteci olarak 20 yaşında Hollanda'ya kaçtı. When he fled to Holland as a refugee, my dad was 20. Annem babam kariyer yapmak istediler. My mom and dad wanted a career in Holland.

Annem spor yapmak istiyordu. My mom wanted to do sport.

Ama dedem diyordu ki “yok, kızlar spor yapmaz.” But my grandpa said, "No, girls may not do sports." Babam çok müzisyen olmak istiyordu, saz çalmak istiyordu. My dad wanted to be a mucisian, he wanted to play the saz.

Ama dedem derdi ki “yok oğlum doktor ol, avukat ol.” But his dad said, "No son, be a doctor or a lawyer." Müzik çalmak ayıptı o dönemlerde. It was not appropriate to be a musician at that time.

Babam ilk kez 21 yaşındayken sazı gördü ve kendi kendine çalmayı öğrendi. My dad was 21 years old when he saw the saz and began to play it.

Benim annem babam tabi ki okula gittiler. Of course my mom and dad went to school.

Babam sosyolog oldu, annem psikolog öğretmeni oldu My dad is sociologist, my mom is psychologist teacher, ve çok güzel bir hayat yaptılar kendilerine ve dediler ki and they had a very nice life together, and decided to give

biz iki kızımıza bütün olanakları vermek istiyoruz. all the opportunities to their two daughters.

Spor, kültür, sanat, müzik. Sports, culture, art, music.

Ben normal hayatımı yaşadım yani okula gidiyordum bisikletle Amsterdam'da. I had a normal life. I mean, I went to school by bike in Amsterdam. Babamın bir restoranı var Kilim diye Amsterdam'da. My dad had a restaurant in Amsterdam, called Kilim, 6 sene orada garson olarak çalıştım. where I worked 6 years as waitress.

Masa 2 yoğurtlu adana kebap, masa 5 şiş kebap, hepsini biliyorum. Table 2 Adana kebab with yogurt, table 5 shish kebab, I knew everything. Ve Kilim'de bir piyano vardı. Bir piyano. And at Kilim there was a piano. One piano.

Ben 7 yaşından beri piyano çalmaya başladım. I began to play the piano when I was 7, Çünkü piyanoyu çok seviyordum. because I loved to play the piano.

Ama kendim için yani başkaları için değil. But only for myself, not for the others.

Müşteri bir kere duydu, Karsu, sahibin kızı piyano çalıyor. One guest had heard: Karsu, the daughter of the owner, can play piano.

Müşteri dedi ki çalmak ister misin? Yoo, niye çalacağım? This customer asked, "Can you play something?" "Ya ne olur bir şey çal." Tamam dedim, oturdum, "Please play something." I said okay, and sat down,

garsonluğu 2 dakika bıraktım ve müzik çaldım. stopped waitering for 2 minutes and made music.

Müşteri çok beğendi, ben çok utandım. This guest liked it very much, but I was shy.

Dedim ki hayatım boyunca hiç, başka yani -- bu sondu. And I said, never again. This was the last.

İkinci hafta yine müşteri geldi. Next week an other guest came and said,

Dedi ki “ya arkadaşlarımızdan duyduk, bir kız burada çalıyormuş da.” "My friends told me that there is a girl playing here." Eee, bendim herhalde. Probably, that must be me.

"Evet çalabilir misin?" Yes, would you play something?

"Yoo…" Tamam en sonunda yine çaldım. No... Okay, again, I played.

Artık her hafta sonu Amsterdam'da, Hollanda'da herkes konuşmaya başladı. And each weekend in Amsterdam, in Holland, people began to talk, Bir Türk kızı var –Karsu- restoranda müzik çalıyor. a Turkish girl – Karsu – is playing in a restaurant. Klasik müzik çalıyordum, bazı pop şarkıları da deniyordum I played classic music, sometimes tried pop songs each weekend, ve her hafta sonu artık kendim de beğenmeye başladım çalmayı. and even I began to like it. Saat 8'de garsonluğu bırakırdım. At 8 o'clock I stopped waitering.

Babam da derdi “Seyirci, seyirciler kızım bu akşam….” My dad said, "Dear guests, my daughter will this evening..." (Gülüşmeler) (Laughter)

Ve çok güzeldi. It was very nice.

Ondan sonra yarışmaya katıldım. Kazandım ve o müzik yarışmasında Then I began to join competitions.

-piyano ve seste- beni Amerika'ya davet ettiler. piano and vocal – I was invited to play is the USA. Carnegie Hall, New York. Carnegie Hall, New York.

Oraya gittiğimde ben çok heyecanlı değildim. When I went there, I was not very excited. Çünkü normalde restoranda çalıyorum yani alışığım artık. Because I played in our restaurant, I was used to play. Ama Google'dan baktığımda 1 gün önce, uçakla gitmeden önce, But a day before I flew,

Google'dan girdim Carnegi Hall ne diye. I googled "what is Carnegie Hall?"

Baktım ki Ray Charles çaldı, Madonna çaldı. I saw that Ray Charles and Madonna had played there. Şimdi Karsu çalacak. And now Karsu will play there.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Bayağı heyecanlıydım. Then I got very nervous.

Gittim, konserimi verdim, geri geldim ve hayatıma döndüm. I went and gave my concert, went back and had my normal live. Restorana gittim, liseye gidiyordum ve her hafta sonu çalıyordum. Went to the restaurant, followed my high school and played each weekend.

Ama Hollanda'da basında acayip bir şey oldu. But in the media something strange happened. Bu Türk kız kim? Who is this Turkish girl?

Artık restoran her hafta sonu yemek için değil The restaurant got full, not because of the food - – kusura bakma baba– ama müzik için dolmaya başlıyordu. sorry dady – but because of the music.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Benim hedefim yani rüyam küçükken bir şeydi. When I was young, my aim was, namely, my dream, Herhalde bütün kızlar gibi prenses olmak. probably just like all girls, being a princess.

Güzel elbise giymek, pırlanta ayakkabılar ve restoranda çalarken Put nice dresses on, bling bling shoes.

halen müzisyen olmak hedefim değildi. It was still not my goal to be a musician.

Psikolog olmak istiyordum. Çocuk psikoloğu. I wanted to be psychologist. Child psychologist.

Kilim doluyordu –restoran- ve çalıyordum. Kilim was getting busier and busier, I was playing in the restaurant. Dedik ki ailemle, biz bir konser verelim, insanların hepsi görsün, ondan sonra bitti With my family, we said, let's give one concert, people can see me, then stop.

yani okula devam ederim. Going further with my school.

Konseri verdik 750 kişi, 5 hafta önceden biletler tükendi. We gave that concert for 750 people. Sold out 5 weeks before. Hayatımda hiç konser vermedim, çok heyecanlıydım. I had never given such a concert, and I was very nervous. Verdik konseri, dedik ki tamam bitti. We gave that concert, and said, that's it. İkinci hafta sonu yine restoranda çalışırken The next weekend in the restaurant, when I was working, dışarıda kuyruk olmaya başlıyordu. a huge row began to develop.

New York'ta iken caza aşık olmuştum. I fell in love with jazz when I was in New York.

Babamın aradığı özgürlüğü ben New York'ta caz müzikle orada buldum. I did found the freedom where my father was searching for,

Artık caz müziği kendim yazmaya başladım And I began to write my own jazz music and wrote the songs, Kendi şarkılarımı, bestelerimi, sözlerimi yazmaya başladım. the compositions and the lyrics. Dedim ki ben gerçekten artık müzik yapmayı çok seviyorum, I said that I really love to make music, bayağı da bir kariyer olmaya başladı. and it became quite a career.

Çünkü insanlar soruyorlardı: Burada konser yapmak ister misin? Because people were asking: Do you want to do a concert here?

Burada konser yapmak ister misin? Want to do a concert there?

Seviyordum, dedim ki o zaman daha profesyonel bir seviyeye getirelim, I loved it, I said at that time to bring it to a more professional level, konservatuvara gideyim. I'm going to do the conservatory.

Heyecanlıydım. 18 yaşında konservatuara “baş” vuracaktım. I was excited. Would "hit my head" apply to the conservatory when I'm 18 years old. (Gülüşmeler) (Laughter)

Aklımda tutmak için Türk kelimeleri bazen-- Turkish word to keep in mind sometimes ... (Gülüşmeler) (Alkış) (Laughter) (Applause)

Konservatuvara giderken bayağı bir heyecanlıydım. And I was pretty excited to go to the conservatory. Böyle yuvarlak bir yerde bir şey vardı, durdum. And there was something round where I stood. Müziğimi çaldım. I played my music.

Dedim ki ok. I said okay.

Şimdi kariyer profesyonel başlayacak ve okula alacaklar beni. Now my career will start professionally and they will take me to school. Ama almadılar. But they did not.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Çok çok çok üzgündüm, eve ağlayarak gittim. (Laughter) Bizde okumak çok önemli bir konu. Studying is a very important issue for us.

Dedim ki şimdi ben ne yapacağım? O zaman bırakayım yani. I said what do I do now? Then leave it. Öğretmenler -3 tane öğretmen duruyordu- beni daha yetenekli gibi görmüyorlarsa If the teachers - there were three teachers standing there - don't see me as more talented.

o zaman öyledir, o zaman hiç yapmayayım. then it is, then I will not do it at all.

Ama dedim ki ben bunu çok seve seve yapıyorum, But I said to myself, I do this with all my heart, gerçekten müzik yapmayı seviyorum ve çalmayı çok seviyorum. I really love to make music and I love to play. Eve gittim, 1 yıl kendi müziğimi çalıştım. I went home, worked one year to make my own music.

Dedim ki Türk müziği güzel, caz müzik güzel, I said Turkish music is nice, jazz music is nice, klasik müzik güzel, pop müzik de güzel, blues. classical music is good, pop music is also good, blues. Artık böyle birleştirerek kendi müziğimi yapmaya başladım. Now I started to make my own music by combining it like this. Çok çalıştım ve daha çok konserler vermeye başladım. I worked hard and started giving more concerts. Ankara'ya gittim ilk kez konser için, salon 200 kişi. I went to Ankara for the first time to give a concert in a hall of 200 people.

Hazırdım ilk kez Türkiye'ye, 20 kişi gelmişti. I was ready for the first time in Turkey. 20 people came. Düşünüyordum ki yavaş yavaş iyi gidiyordu müzik I was thinking that slowly the music was going well ama halen ben konservatuvara alınmadım yani. but I am still not admitted to the conservatory. Hala benim hissime göre profesyonel değildim. My feeling was still "I'm not professional." Hollanda'da- Avrupa'da diyeceğim- en büyük caz festivaline davetliydim. I was invited to one of the largest jazz festivals in Europe. 20 yaşındaydım. I was 20 years old.

Benden önce sahnede Quincy Jones, benden sonra Norah Jones ve Stevie Wonder. Quincy Jones on stage before me, after me Norah Jones and Stevie Wonder. Bayağı bir heyecanlı konserdi. It was a quite exciting concert.

Ama halen profesyonel olmadığıma inanıyordum. But I still believed that I was not a professional. Çünkü konservatuvarı bitirmedim, alınmadım bile. Because I have not finished the conservatory, was not even accepted. Konserimi verdim, baktım ki böyle seyircilerin içinde I gave my concert, I saw that the teachers

bana hayır diyen öğretmenler bana alkış yapıyordu. Teachers who said no to me were applauding me. Onlar seyircilerin içinde, ben sahnenin üstünde. They were in the audience and I was on stage. (Alkış) (Applause)

Tabi ki yavaş yavaş, yıllarca çok çalıştım. Of course, slowly, I worked hard over the years. Allah'tan şimdi Ankara'da iki bin kişi geliyor, yirmi kişi değil. Thank God, two thousand people attend my concerts in Ankara now, not twenty. Şu anda 25 yaşına geldim, biraz yaşlanıyoruz. Currently I became at the age of 25, I'm getting a little bit older. (Gülüşmeler) (Laughter)

Mutluyum ki artık bütün hedeflerime ulaştım. And I am happy that I have reached all my goals. Artık onlarca ülkede konser veriyorum. Now I give concerts in dozens of countries.

Monako'dan Fas'a, Brezilya'dan Endonezya'ya. From Monaco to Morocco, from Brazil to Indonesia. Artık müziğimle dünyayı geziyorum ve çok mutlu mutlu yapıyorum. Now I travel the world with my music and I'm very happy. Çok mutluyum ki-- Konservatuvara alınmadığım için I'm so happy-- I wasn't admitted to the conservatory. ve baştan biraz zorluk yaşadığım için rüyalarımı bırakmadığıma çok mutluyum. and I'm very happy that I didn't give up on my dreams because I had some difficulties from the beginning. Şimdi ben Karsu olarak -müzisyen değil- Now I as Karsu – not as a musician –

artık vardığım için insanlara ne geri verebilirim? what can I give back to the people? Dünyayı kurtaramam kendi başıma. Ama belki bir şey yapabilirim. I can not save the world on my own. But maybe I can do something. “Connecting The Dots” bugünün konusu. "Connecting The Dots" in today's issue.

Annem babam Hollanda'ya göçtü, babam mülteci olarak. My mother, my father emigrated to Holland, my father as a refugee- Şu anda dünyada çok evden kaçan, ülkelerden kaçan, Currently, in this world many people are fleeing from house, ailelerden kaçan kişiler var. There are people who run away from families.

Amsterdam'da yaşıyorum. I live in Amsterdam.

Orada merkez tren istasyonunda her gün Suriye'den, At the central train station, every day the refugees Eritre'den, Afganistan'dan mülteciler geliyor. Refugees come from Eritrea, Afghanistan. Ben MasterPeace'in, savaşa karşı müzik yapan bir organizasyonun And I as ambassador of Masterpeace, an organization makes music against war - elçisi olarak orada -göstereceğim size- there as his emissary -I'll show you- her akşam mültecileri bu tişörtle trenden çıkarıyoruz. we welcome refugees with this T-shirt from the trains.

‘Refugees welcome, we are here to help you'' "Refugees welcome, we are here to help you ' Arkadaşlarla bunu -gönüllülerle- bir buçuk aydır yapıyoruz. We have been doing this with friends - volunteers - for a month and a half. (Alkış) (Applause)

Şimdi ben müzisyen Karsu olarak orada değilim. Now I'm not there as Karsu the musician. İlk başlarda da -böyle gitmiyorum yani- tişörtle, bot ayakkabılar, soğuk çünkü. At first, I don't go like that, with a t-shirt, boots, because it's cold. Biz 20 kişiyle, -artık çok mutluyum, yönetmen oldum orada- We were with 20 people. söylüyoruz ve duruyoruz orada. We say and we stand there.

20 kişiyle grubu paylaşıyoruz, sen Almanya tramvayına git, We share the group with 20 people, you go to the German train, sen Brüksel tramvayına git, sen Paris tramvayına git. You go to the Brussels tram, you go to the Paris tram. O tişörtü giyip orada bekliyoruz. We put on that shirt and wait there.

Mülteci gelince yemek veriyoruz, içecek veriyoruz, sıcak ceket veriyoruz, When a refugee comes, we give food, drinks, and we offer a warm coat, internet veriyoruz ve gülümse-- giving internet and a smile.

We smile. Yes. We smile. Yes.

(Gülüşmeler) (Laughter)

Ben her akşam yaşadığımı size anlatırsam burada iki ay otururuz. If I tell you that I live every evening, we will sit here for two months. Her akşam onlarca, yüzlerce kişi geliyor. Hundreds of people come every night.

Ama size bir hikaye anlatmak isterim. But I want to tell you one story.

Bu, bir buçuk hafta önce oluyor. This happened one and a half week ago.

Ben aşağıda duruyordum kıyafetlerin, yemeklerin yanında ve arkadaşları I was standing below the clothes and food, tren istasyonuna gönderdim. I sent it to the train station.

Anlattığım gibi sen oraya, sen oraya, sen oraya. As I explained, you there, you there, you there. Bir arkadaş geldi. 10 yaşında çocuk, yalnız. Then a friend came, a 10-year-old child alone. Çocuk 2 kelime söylüyor: Suriye ve baba. The boy says 2 words: Syria and father.

Ben bakıyorum, diyorum ki “annen, baban nerede? I'm looking and asking, Yalnız mı geldin sen, nasıl olabilir?” Did you come alone, how could it be?"

Oturttum, yemek verdim. İki gün yemek yememişti. I sat him down, gave him something to eat. He had not eaten for two days. Su verdik, oturdu. We gave him water, he sat down.

Biz şimdi arkadaşlarla düşünüyoruz biz ne yapacağız. With our friends, we think what to do. Sonra çocuk cebinden bir numara çıkardı, baba dedi sorarak. Then the child took a number from his pocket, asking "father." Mülteci arkadaşlar benim yaşımda, Refugee friends at my age,

iki hafta önceden gelip bize yardım ediyorlar gönüllü olarak. they come and help us two weeks in advance voluntarily. Arapça konuşuyor. Dedik ki şimdi arayalım mı? Speaking Arabic. We said shall we call now?

Çünkü kimse almazsa bu telefonu, kötü haber gelirse biz mi vereceğiz çocuğa? Because if no one get this phone, who would give this kid the news.

Ama arayalım. But let's call.

Aradı arkadaşım numarayı ve çaldı. My friends called that number, and it rang.

Çocuk önümüzde oturuyor ve bende arayan arkadaşın yüzüne bakıyorum The boy is sitting in front of us and I look at the face of the friend who is calling me Birisi telefonu aldı. Baktım, kafasını salladı. Someone picked up the phone. I looked up, he shook his head. Olamaz dedim, şimdi biz mi söyleyeceğiz bu çocuğa ne olduğunu. That's not possible, I thought. Telefonu kapattı iki dakika sonra. After two minutes he put the phone off.

Dedim ki babası yaşıyor mu? Babası Suriye'de mi? I said is his father alive? Is his father in Syria? Babası yoksa Macaristan'da mı kaldı? Was he stuck in Hungary?

“Yok” dedi “babası yaşıyor ve babası Amsterdam'da.” "No," he said "his father is alive and he is in Amsterdam." Aynı şehirde babası, aynı gün o da gelmiş. His father was in the same city, he came at the same day. Yarım saat sonra baba ve oğlu birbiriyle buluştular. Half an hour later, the father and son met each other. Her akşam böyle anlattığım gibi onlarca, yüzlerce hikaye yaşıyoruz. As I told, every night we share hundreds of those stories. Bu hikaye güzel bitti ama çok güzel bitmeyen de çok var. This story had a happy ending, but we also have bad experiences. Şimdi ben bütün hayallerimi seviyeye geldiğim için, Now I can give back, because I got this level for my dreams, çok mutlu yaşayabildiğim için düşünüyorum ki bu çocuklar da and I'm having a happy life. aynı hayallerle, aynı rüyalarla onların da bir şansları olması lazım. could have the same ideas, the same dreams and they should also have the same chances

Akşamlar bitiyor tren istasyonunda, bisikletle eve gidiyorum. The evenings end at the train station, I'm going home on my bike. Eve giderken diyorum ki kendime bu mu hayat? On my way home, I asked myself, "is this life?" Why is it so unfair? (Hayat neden hiç adil değil?) Why is it so unfair?

Eve gidiyorum, bütün akşamı düşünüyorum I go home and think about those evenings,

ve o sesleri halen duyuyorum yeni Suriyeli arkadaşlarımın. and I still hear the voices of my Syrian friends. Diyorlar ki Karsu ne olur sen bizim hikayemizi anlat. They say, "Karsu please tell them our story. “Ben ailemi kaybettim, cam gibi, ayna gibi paramparça oldum.” I lost my parents, I was shattered like a mirror, like glass." Ben de düşünüyorum bu hikayeyi nasıl anlatabilirim ki? I was also thinking "how can I tell this story?" Belki bir dil vardır, evrensel bir dil vardır: müzik. Maybe there is a language, there is a universal language: music. Çok teşekkür ediyorum dinlediğiniz için. Thank you for listening. Muchas gracias por escuchar

(Alkış)

(Canlı Müzik Performansı) (Music)

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.