×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.


image

TEDx Turkey, Bu Ne Vahşi Medeniyet! | Nevşin Mengü | TEDxIstanbul

Bu Ne Vahşi Medeniyet! | Nevşin Mengü | TEDxIstanbul

Transcriber: Esra Çakmak Gözden geçirme: Can Boysan

Ben bugün vicdan üzerine konuşacağım biraz.

Çok güldürmeyebilir,

bazen üzebilir, biraz düşündürebilir.

Biraz kendi hikâyemi anlatacağım,

kendi vicdan evrimimi anlatacağım aslında, öyle diyebilirim.

Ortaokuldaydım ben Ankara'dayken

tipik bir Ankara çocuğuyum işte TED Ankara Kolejine gidiyorum falan,

beyaz türk Ankaralısı.

Et yemeyi bırakmaya karar verdim

çünkü şu fikir çok garip geliyordu bana.

Böyle bir şey yani,

annesini özleyen bağıran koşan,

sevilen falan bir şeyin kafasını kesip yemek biraz garip geliyordu.

Aslında her zaman biraz garip geliyordu ama annem kandırıyordu beni.

Sonra itiraf ediyor böyle,

"Evladım bu tavuklar gerçek tavuk değil,

onlar kafasız üretiliyor, bunların kafası yok."

Yıllarca kandırıldım, sonra ortaokulda

"Bunların kafası var ve kesiliyor yalnız falan"ı idrak edince

bir daha hiç et yemek istemedim.

Çok da isyankar bir tip olduğum için, tahmin edebileceğiniz üzere,

bir de ergenlikle karışınca hiç ses etmedi yani,

"Aman yeme evladım, bize bulaşma da ne yaparsan yap!" dediler.

O zamanlar Ankara daha değişikti,

aslında sadece kebapçı vardı özünde.

Dışarıda yemek yiyeceksiniz; kebapçı var, McDonald's falan yeni açılmış

önünde kuyruklar var, başka bir şey yoktu.

Dolayısıyla "Ya etsiz bir şey var mı?" denince

"Tavuk, köfte var" diyorlardı.

"Tavuk olur mu, köfte olur mu?"

Yani, balık zaten derler Ankara'da en tazesi falan diye

ama o kadar yaygın değil.

Neyse, ama daha o zamanlar süt ürünleri tüketiyordum

çünkü süt ürünleri tüketirken

orada kimsenin canının yanmadığını düşünüyordum açıkçası.

İşte kaşarlı tostla idare etmece,

pizzayı sade yemece falan, böyle böyle idare ediyordum.

Onun dışında benim ailem Egeli,

dolayısıyla evde bol bol sebze yemeği pişiyor.

Böyle büyüdüm ve bu bana normal geldi.

Bunu sorgulamadım,

yani benim için et yenen bir şey değil artık.

Neredeyse 25 senedir düşünsenize,

ha plastik görmüşüm ha et görmüşüm.

Benim için aynı şey.

Fakat sonra insan 30 yaşına geldiği zaman,

başka bir şey oluyor.

Bir şey böyle "click" ediyor insanın kafasında.

Yediğin içtiğin şeylerin ne olduğu konusunda

biraz daha kafa yormaya başlıyorsun.

Ne bileyim biraz daha kendine mi dönüyorsun herhalde ne oluyor.

Bu süt meselesi.

Süt beyaz bir şey, hep böyle berraklığın sembolü,

temizliğin sembolü falan ya;

hakikâten öyle mi, değil mi?

Biraz bu konu üzerine okumaya araştırmaya başladım

ve sütün korkunç bir şey olduğunu öğrendim aslında.

Biraz onu sizle paylaşacağım.

Şimdi normalde biz memeli hayvanlarız burada,

hiçbirimizin sütü var mı?

Yani yok, değil mi?

Sütümüz akmıyor yerlere şarıl şarıl.

Sadece çocuğumuz olduğu zaman dişiysek

bedenimiz süt üretmeye başlıyor

ve o çocuğu beslemek için aslında biz o sütü üretiyoruz.

Bu, tüm memeli hayvanlar için geçerli.

Bunu hiçbirimiz bilmiyoruz mesela, sanıyoruz ki böyle

efendime söyleyeyim inektir koyundur bunların hep böyle

doğduğu günden itibaren şarıl şarıl sütü akıyor

işte biz içelim diye falan, öyle bir durum yok.

Normal inek de koyun da, bu hayvanların dişileri

hamile kaldıkları zaman çocuklarını beslemek için süt üretmeye başlıyorlar.

Ama günümüzün sanayi hayvancılık dünyasında şöyle oluyor;

bu zavallı hayvancağızlar bir kere normalde sürü hâlinde yaşarken

bizler gibi işte, erkeğini beğeniyor, dişisini beğeniyor

arasında kavga ediyor, çiftleşiyor.

Böyle bir aşk hayatları var aslında, sadece insanların aşk hayatı yok ki.

Tabii bu zavallı hayvancağızların çiftliklerde tutulan

bir aşk hayatı olma şansı yok.

Öyle bir hakları yok, o hakları ellerinden alınmış.

Ama yani hatırlayın, bunlar da canlılar

korkan canlılar.

Ne bileyim, gök gürlüyor korkuyorlar.

İşte ne bileyim, birbirlerini seviyorlar ya da sevmiyorlar.

Kızıyorlar, kavga ediyorlar,

bizler gibi canlılar aslında.

Ama işte şu kadar bir yere tıkılmışlar,

dişi ise bu hayvanlar çocuk üretsin diye zorla çiftleştiriliyor.

Yani ağır bir kelime kullanacağım ama tecavüz ettiriliyor aslında bu hayvanlara

ve tecavüz sonucu doğan çocukları kendilerinden bir de zorla alınıyor.

Çünkü o sütü hayvanın çocuğunun değil,

insanların içmesi lazım

ve bunun milyonlarca hayvana sürekli yapıldığını düşünün,

bayağı korkunç bir şey, yani sistematik bir acılar evleri gibi geliyor bana.

Şimdi o süt üretilen vesaire süt ürünleri üretilen yerler

işin acı, gerçek tarafı bu.

O zavallı hayvancağızlar başka bir yemle besleniyorlar, anne sütüyle değil.

Annelerinden ayrılıyorlar, hiç görmüyorlar annelerini bir daha

ama onlar da bebek aslında, içgüdüsel olarak bir anne istiyor.

Garip yemlerle büyütülüyorlar daracık yerlerde.

Erkeklerse zaten danayken kafaları kesiliyor,

öldürülüyorlar işte insanlar yesin diye.

Dişilerse hayatları tecavüz edilerek ve süt üreterek geçiyor.

Dolayısıyla aslında bu gerçeği öğrendikçe

süt ürünü tüketememeye başladım.

Hani bu şöyle bir şey değil;

biraz veganlık böyle şey algılanıyor ya "Abi yogacı, zengin işi" falan.

Ama böyle "Ben vegan olayım," falan

işte "Bu kimliği üstüme giyeyim," falan değil de;

öğrendikçe açıkçası içim almamaya başladı.

Yani böyle bir peynir falan gördüğüm zaman

o zavallı anne inekleri görmeye başladım.

Benim için bu iş böyle oldu.

Şunu sevmiyorum hiçbir zaman,

"Veganım ben! Veganlık! Veganlar! Vegan! Veganım!" falan.

Her yerde bunu söylemeyi sevmiyorum

ama sadece et ürünleri, süt ürünleri tüketmeyi

tercih etmediğimi insanlara ifade etmeye çalışıyorum.

Tabii inanılmaz tepkilerle karşılaşıyorsunuz.

Niyeyse, onu da anlamış değilim.

"Neden!" falan kızıyor insanlar.

Yani istemiyorum, yemiyorum yani.

"Proteini nereden alıyorsun!" falan.

Protein çılgınlığı var ya, protein almazsa ölecek falan.

Ne bileyim abi, marulda da var protein.

Ne oluyor hani, Hulk Hogan mıyız? Nedir bu protein çılgınlığı!

Ne bileyim işte bezelyede var, mercimekte var sakin olun.

Böyle bir, hakikâten bir de bu yeni böyle son yıllarda protein aşkı türemiş durumda.

Sanki protein almazsak ölüp gideceğiz zannediyor herkes.

Ama hâkikaten bitkisel proteinle de

hayatınızı gayet güzel idame ettirebiliyorsunuz.

Aldığım tepkilerden bir tanesi bir de "Ne yiyorsun!"

O kadar garipseniyor ki,

sanki topraktan uranyum çıkartıp yiyorum diyorum.

Ne demek ne yiyorsun;

işte ne bileyim sebze yeşillikler, kabak, karnabahar falan yani.

Ne olabilir ki?

Beni asıl şaşırtan bütün bunun insanlara garip gelmesi.

Bunun nesi garip, mesela ben bunu anlamıyorum.

Şu daha mı normal;

milyonlarca hayvanı fabrika gibi tesislerde böyle hayatı boyunca durdurup

kafasını kesmek normal de mesela,

işte "Ben sadece sebze ve tahıl yiyeceğim," demek mi anormal?

Ben bunu bir türlü anlayamıyorum.

Şu yaşıma geldim, hâlâ anlayamıyorum.

Aldığım tepkilerden evet bir tanesi bu.

Ne yiyorsun? Niye yemiyorsun? Proteini nereden alıyorsun?

İşte aslında bu iş çok basit,

bu işin bir formülü var.

Hekim vesaire beslenme uzmanı varsa aranızda zaten bilir.

Evet, işte ihtiyacımız olan bütün aminoasitler ette var.

Bitkilerde bir kısmı var.

Bir kısmı aminoasitlerin bazı bitkide var;

bir kısmı, bazı bitkide var.

Dolayısıyla bunları eşleştiriyorsun.

Yani bizim geleneksel kuru fasülye pilav yemeği var ya,

ya on numara bir yemek herkes için.

Çünkü 6 aminoasit bir tanesinde var,

3 aminoasit bir tanesinde var.

İkisini birlikte tükettiğin zaman ne oluyor sana, ediyor 9 aminoasit.

İhtiyacın olan bütün aminoasitleri bunlardan almış oluyorsun.

Şöyle bir argüman var.

Vücut bitkisel proteinlerin hepsini sentezleyemiyor, diyorlar.

Belli bir oranda sentezleyebiliyor,

dolayısıyla işte birtakım şeylerin yanında içmemek gerekiyor vesaire.

Demir konusunda mesela;

yeşillik yiyorsanız çay içmemeniz gerekiyor falan

böyle küçük trick'ler var, ama ölümcül bir şey değil.

Yani ölmüyorsun et yemediğin için.

Ama enteresan bir şekilde hani böyle bir şablon oluşturmuş,

sanki insanoğlu et yemezse ölür diye.

Başka bir argüman mesela,

"Aslan kaplan da mı yemesin o zaman?"

Arkadaş, aslan kaplan fabrika mı kuruyor yani?

Aslan kaplan gidiyor savanada bir tane geyik görüyorsa avlıyor yiyor falan.

Sen fabrika kuruyorsun,

fabrika kuruyorsun

ve en korkuncu bu hayvanların kafasını severek büyütüyorsun.

Yani küçük kuzucuk minik kuzucukken seviyorsun mesela canım kuzucuğum falan

ertesi gün kafasını kesiyorsun.

Baldırı da ne güzel falan, ertesi gün kafasını kesiyorsun.

Yani burada aslında adil olmayan bir şey var,

adil olmayan şey şu:

doğada hayvan avcıyı gördüğü zaman "Ay avcı" diyor,

hayvan kaçıyor vesaire.

Avcı onun kaçtığını biliyor, o da bir efor sarf ediyor.

Taktik yapıyor kafasında, yakalıyor ve hayatını idame ettiriyor,

o da çocuklarını besliyor falan.

Tabii ki bir döngü var

ama bizim kurguladığımız kurduğumuz bu dünyada artık bu döngü yok ki.

Burada şöyle bir şey var,

bizim diğer canlıların yaşama hakkına karar verdiğimiz.

Neye göre karar veriyoruz?

Biz daha güçlüyüz diye mi karar veriyoruz mesela?

Ben daha güçlüyüm,

o zaman bu koyunun yaşamaması gerektiğine karar verdim.

O zaman hukuk nerede duruyor?

Daha güçlü bir insan, daha az güçlü bir insanın yaşamamasına

karar verirse ne olacak?

Orada karşımıza hukuk çıkıyor, değil mi?

O zaman hukuk sadece bazı canlıları kapsıyor, bazılarını kapsamıyor.

Biz bizi kapsamasına, ama diğer canlıları kapsamamasına karar verdik.

Neye göre karar verdik acaba?

Kendimizi daha üstün bir yere koyuyoruz o hayvanlardan,

neye göre daha üstün bir yere koyuyoruz?

Sanırım sadece burada muvaffakiyete bakıyoruz.

Yani diyoruz ki, biz insanoğlu olarak yapabiliriz kardeşim muktedirim.

Ben istersem milyonlarca hayvanı bir yere kapatırım,

hayatları boyunca kımıldamalarına izin vermem,

yavrularını beslemek için ürettikleri sütleri de ellerinden alırım,

istediğim zaman da öldürürüm!

Böyle koyunca aslında biraz korkunç değil mi?

Yani dolayısıyla biz milyonlarca canlının yaşayıp yaşamaması gerektiğine

karar verme hakkını elimizde bulundurduğumuzu düşünüyoruz.

Şu anda bu sistem böyle işliyor ama hepinize tavsiye ediyorum.

Böyle propoganda falan yapmaya çalışmıyorum ama

bir dakika, iki dakika düşünün gerçekten böyle bir hakkımız var mı yok mu?

Bir ikincisi, dediğim gibi o adaletli o adalet ortadan kalkıyor doğada bulunan.

Siz bu hayvanların kafasını seviyorsunuz,

kendinize güvendiriyorsunuz bir şekilde.

Onlara bakıyorsunuz, yaralanırsa yarasını iyileştiriyorsunuz.

Güven ilişkisi kuruyorsunuz hayvanla aranızda

ve sonra bir gün hayvanın kafasını kesiyorsunuz.

Dolayısıyla orada adil olmayan bir şeyler var.

Hayvan sizden kaçması gerektiğini bilmiyor, düşünmüyor.

Sizi bir avcı olarak görmüyor, sizi bir arkadaşı olarak görüyor.

Ne bileyim, böyle düşününce biraz sanki

arkadaşının sırtından bıçaklamak gibi geliyor bana.

İnsanoğlu et yemeden varolabilir mi, olabilir.

İşte Hindistan'da milyonlarca Hindu yemiyor arkadaşlar yani,

çok bu kadar zararsız bir şey olsa adamlar üreyemez değil mi?

Milyarlarca insan var Hindistan'da.

Örnekleri var, dolayısıyla yapılabilir.

Ben bunu biraz vicdan evrimi olarak da görüyorum.

İnsan vicdanı.

Orta çağa dönün bakın mesela,

herkes birbirini katır kutur kesiyor, değil mi?

Bu işte dönem dizilerinde falan da çok rahat görebiliyorsunuz.

Gerçek orada anlatılanlar.

Ya da mesela çocukları öldürmek, çocukları alıkoymak...

İşte bir hükümran devlet, bir yeri işgal ediyor

ve oradaki çocukları bunlar bana asker olacak diyor, sürüklüyor götürüyor.

Bunu o dönemde hiç sorgulayan yok.

Ya da Afrika'ya gidiyorlar,

"Aa burada deri rengi bizden farklı insanlar var," diyorlar.

Bu insanları biz istediğimiz gibi kullanabiliriz diye düşünüyorlar.

Çünkü o dönem insan vicdanı öyle işliyor, hukuk da öyle işliyor.

O dönemlerde normal olan o, anlatabiliyor muyum?

Mesela siz şimdi ne bileyim 18. yüzyıl Amerika'sına gitseniz

işte "Kölelik kötü" falan deseniz,

ya da işte Avrupa'sına gitseniz,

"Niye kötü olsun ki? İnsan kölesiz yaşayabilir mi?" diyebilir size

orada yaşayan binlerce asil.

Ama işte insan vicdanı böyle bir şey,

dolayısıyla evet şu anda vicdani olarak etik olduğunu düşündüğümüz şeyler

gerçekten etik mi acaba?

Bütün bu yaşadığım ne bileyim 35 yıllık hayat beni biraz bunu düşünmeye itti

ve sonra onu sorgulamaya başladım, "Etik mi acaba gerçekten?"

Şu anda bir hayvanı öldürmek ve yemek bize etik geliyor.

Ama etik mi gerçekten?

Yüz yıl sonra insanlar bunu etik bulacak mı

yoksa yüz yıl sonra bize dönüp

"Bu ne vahşi bir medeniyetmiş! Resmen ölüm evleri kurmuşlar,

ölüm fabrikaları kurmuşlar ve milyonlarca hayvanı burada katledip yemişler!"

mi diyecekler acaba?

Günahsız mıyız? Hiçbirimiz günahsız değiliz mutlaka.

Hiçbirimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz.

Hiçbirimiz pirüpak değiliz.

Ama başka bir şeyi öldürmüyor olmak hayatta kalmak için

ya da başka bir şeyin yavrusunun hakkı olan şeyi almıyor olmak

açıkçası beni çok iyi hissettiriyor

ve işte ben bunu insanoğlunun sanki vicdanının

bir değişimi, bir evrimi olarak görüyorum.

Diyorum ki siz de belki biraz bunun üzerine düşünebilirsiniz.

Bunun umut neresinde derseniz bence dünya daha iyi bir yer olabilir.

İnsanların daha çok iyilik yapmayı düşündüğü,

sadece kendilerini değil de

bütün dünyadaki canlıların yaşama hakkını düşündüğü

ve yaşama hakkına saygı duyduğu bir yer olabilir.

Ben tabii doktor değilim,

beslenme uzmanı değilim.

Şunu diyemem size, "Bu sağlıklı!" falan.

Ya da "Sağlıksız!" bunu diyemem, bunu bilmiyorum.

Aslında bunun üstüne çok da düşünmüyorum çünkü orada sağlık ölçütü neresinde?

Şimdi bir gün biri döner ve bize derse

"En sağlıklı şey insan eti," birbirimizi mi kesip yemeye başlayacağız mesela?

Anlatabiliyor muyum, sağlık neye kadar? Nereye kadar?

Teknoloji bu kadar ilerlemişken

2019 yılına yaklaşıyoruz, 2018 yılına yaklaşıyoruz.

Düşünsenize; insanoğlu uzayı böyle kapı komşusu etmiş durumda.

Dolayısıyla hâlâ gerçekten

bu hayvanları toplu olarak katledip yemek zorunda mıyız acaba?

Yoksa acaba birtakım alternatiflerle daha iyi bir dünya,

herkesin, her canlının yaşama hakkı olduğu bir dünya kurabilir miyiz?

Benim umudum var.

Teşekkür ederim.

(Alkış)


Bu Ne Vahşi Medeniyet! | Nevşin Mengü | TEDxIstanbul

Transcriber: Esra Çakmak Gözden geçirme: Can Boysan

Ben bugün vicdan üzerine konuşacağım biraz. I'm going to talk a little bit about conscience today.

Çok güldürmeyebilir, It may not be very funny,

bazen üzebilir, biraz düşündürebilir.

Biraz kendi hikâyemi anlatacağım, I will tell a little of my own story,

kendi vicdan evrimimi anlatacağım aslında, öyle diyebilirim.

Ortaokuldaydım ben Ankara'dayken

tipik bir Ankara çocuğuyum işte TED Ankara Kolejine gidiyorum falan,

beyaz türk Ankaralısı.

Et yemeyi bırakmaya karar verdim

çünkü şu fikir çok garip geliyordu bana.

Böyle bir şey yani,

annesini özleyen bağıran koşan,

sevilen falan bir şeyin kafasını kesip yemek biraz garip geliyordu.

Aslında her zaman biraz garip geliyordu ama annem kandırıyordu beni.

Sonra itiraf ediyor böyle,

"Evladım bu tavuklar gerçek tavuk değil,

onlar kafasız üretiliyor, bunların kafası yok."

Yıllarca kandırıldım, sonra ortaokulda

"Bunların kafası var ve kesiliyor yalnız falan"ı idrak edince

bir daha hiç et yemek istemedim.

Çok da isyankar bir tip olduğum için, tahmin edebileceğiniz üzere,

bir de ergenlikle karışınca hiç ses etmedi yani,

"Aman yeme evladım, bize bulaşma da ne yaparsan yap!" dediler.

O zamanlar Ankara daha değişikti,

aslında sadece kebapçı vardı özünde.

Dışarıda yemek yiyeceksiniz; kebapçı var, McDonald's falan yeni açılmış

önünde kuyruklar var, başka bir şey yoktu.

Dolayısıyla "Ya etsiz bir şey var mı?" denince

"Tavuk, köfte var" diyorlardı.

"Tavuk olur mu, köfte olur mu?"

Yani, balık zaten derler Ankara'da en tazesi falan diye

ama o kadar yaygın değil.

Neyse, ama daha o zamanlar süt ürünleri tüketiyordum

çünkü süt ürünleri tüketirken

orada kimsenin canının yanmadığını düşünüyordum açıkçası.

İşte kaşarlı tostla idare etmece,

pizzayı sade yemece falan, böyle böyle idare ediyordum.

Onun dışında benim ailem Egeli,

dolayısıyla evde bol bol sebze yemeği pişiyor.

Böyle büyüdüm ve bu bana normal geldi.

Bunu sorgulamadım,

yani benim için et yenen bir şey değil artık.

Neredeyse 25 senedir düşünsenize,

ha plastik görmüşüm ha et görmüşüm.

Benim için aynı şey.

Fakat sonra insan 30 yaşına geldiği zaman,

başka bir şey oluyor.

Bir şey böyle "click" ediyor insanın kafasında.

Yediğin içtiğin şeylerin ne olduğu konusunda

biraz daha kafa yormaya başlıyorsun.

Ne bileyim biraz daha kendine mi dönüyorsun herhalde ne oluyor.

Bu süt meselesi.

Süt beyaz bir şey, hep böyle berraklığın sembolü,

temizliğin sembolü falan ya;

hakikâten öyle mi, değil mi?

Biraz bu konu üzerine okumaya araştırmaya başladım

ve sütün korkunç bir şey olduğunu öğrendim aslında.

Biraz onu sizle paylaşacağım.

Şimdi normalde biz memeli hayvanlarız burada,

hiçbirimizin sütü var mı?

Yani yok, değil mi?

Sütümüz akmıyor yerlere şarıl şarıl.

Sadece çocuğumuz olduğu zaman dişiysek

bedenimiz süt üretmeye başlıyor

ve o çocuğu beslemek için aslında biz o sütü üretiyoruz.

Bu, tüm memeli hayvanlar için geçerli.

Bunu hiçbirimiz bilmiyoruz mesela, sanıyoruz ki böyle

efendime söyleyeyim inektir koyundur bunların hep böyle

doğduğu günden itibaren şarıl şarıl sütü akıyor

işte biz içelim diye falan, öyle bir durum yok.

Normal inek de koyun da, bu hayvanların dişileri

hamile kaldıkları zaman çocuklarını beslemek için süt üretmeye başlıyorlar.

Ama günümüzün sanayi hayvancılık dünyasında şöyle oluyor;

bu zavallı hayvancağızlar bir kere normalde sürü hâlinde yaşarken

bizler gibi işte, erkeğini beğeniyor, dişisini beğeniyor

arasında kavga ediyor, çiftleşiyor.

Böyle bir aşk hayatları var aslında, sadece insanların aşk hayatı yok ki.

Tabii bu zavallı hayvancağızların çiftliklerde tutulan

bir aşk hayatı olma şansı yok.

Öyle bir hakları yok, o hakları ellerinden alınmış.

Ama yani hatırlayın, bunlar da canlılar

korkan canlılar.

Ne bileyim, gök gürlüyor korkuyorlar.

İşte ne bileyim, birbirlerini seviyorlar ya da sevmiyorlar.

Kızıyorlar, kavga ediyorlar,

bizler gibi canlılar aslında.

Ama işte şu kadar bir yere tıkılmışlar,

dişi ise bu hayvanlar çocuk üretsin diye zorla çiftleştiriliyor.

Yani ağır bir kelime kullanacağım ama tecavüz ettiriliyor aslında bu hayvanlara

ve tecavüz sonucu doğan çocukları kendilerinden bir de zorla alınıyor.

Çünkü o sütü hayvanın çocuğunun değil,

insanların içmesi lazım

ve bunun milyonlarca hayvana sürekli yapıldığını düşünün,

bayağı korkunç bir şey, yani sistematik bir acılar evleri gibi geliyor bana.

Şimdi o süt üretilen vesaire süt ürünleri üretilen yerler

işin acı, gerçek tarafı bu.

O zavallı hayvancağızlar başka bir yemle besleniyorlar, anne sütüyle değil.

Annelerinden ayrılıyorlar, hiç görmüyorlar annelerini bir daha

ama onlar da bebek aslında, içgüdüsel olarak bir anne istiyor.

Garip yemlerle büyütülüyorlar daracık yerlerde.

Erkeklerse zaten danayken kafaları kesiliyor,

öldürülüyorlar işte insanlar yesin diye.

Dişilerse hayatları tecavüz edilerek ve süt üreterek geçiyor.

Dolayısıyla aslında bu gerçeği öğrendikçe

süt ürünü tüketememeye başladım.

Hani bu şöyle bir şey değil;

biraz veganlık böyle şey algılanıyor ya "Abi yogacı, zengin işi" falan.

Ama böyle "Ben vegan olayım," falan

işte "Bu kimliği üstüme giyeyim," falan değil de;

öğrendikçe açıkçası içim almamaya başladı.

Yani böyle bir peynir falan gördüğüm zaman

o zavallı anne inekleri görmeye başladım.

Benim için bu iş böyle oldu.

Şunu sevmiyorum hiçbir zaman,

"Veganım ben! Veganlık! Veganlar! Vegan! Veganım!" falan.

Her yerde bunu söylemeyi sevmiyorum

ama sadece et ürünleri, süt ürünleri tüketmeyi

tercih etmediğimi insanlara ifade etmeye çalışıyorum.

Tabii inanılmaz tepkilerle karşılaşıyorsunuz.

Niyeyse, onu da anlamış değilim.

"Neden!" falan kızıyor insanlar.

Yani istemiyorum, yemiyorum yani.

"Proteini nereden alıyorsun!" falan.

Protein çılgınlığı var ya, protein almazsa ölecek falan.

Ne bileyim abi, marulda da var protein.

Ne oluyor hani, Hulk Hogan mıyız? Nedir bu protein çılgınlığı!

Ne bileyim işte bezelyede var, mercimekte var sakin olun.

Böyle bir, hakikâten bir de bu yeni böyle son yıllarda protein aşkı türemiş durumda.

Sanki protein almazsak ölüp gideceğiz zannediyor herkes.

Ama hâkikaten bitkisel proteinle de

hayatınızı gayet güzel idame ettirebiliyorsunuz.

Aldığım tepkilerden bir tanesi bir de "Ne yiyorsun!"

O kadar garipseniyor ki,

sanki topraktan uranyum çıkartıp yiyorum diyorum.

Ne demek ne yiyorsun;

işte ne bileyim sebze yeşillikler, kabak, karnabahar falan yani.

Ne olabilir ki?

Beni asıl şaşırtan bütün bunun insanlara garip gelmesi.

Bunun nesi garip, mesela ben bunu anlamıyorum.

Şu daha mı normal;

milyonlarca hayvanı fabrika gibi tesislerde böyle hayatı boyunca durdurup

kafasını kesmek normal de mesela,

işte "Ben sadece sebze ve tahıl yiyeceğim," demek mi anormal?

Ben bunu bir türlü anlayamıyorum.

Şu yaşıma geldim, hâlâ anlayamıyorum.

Aldığım tepkilerden evet bir tanesi bu.

Ne yiyorsun? Niye yemiyorsun? Proteini nereden alıyorsun?

İşte aslında bu iş çok basit,

bu işin bir formülü var.

Hekim vesaire beslenme uzmanı varsa aranızda zaten bilir.

Evet, işte ihtiyacımız olan bütün aminoasitler ette var.

Bitkilerde bir kısmı var.

Bir kısmı aminoasitlerin bazı bitkide var;

bir kısmı, bazı bitkide var.

Dolayısıyla bunları eşleştiriyorsun.

Yani bizim geleneksel kuru fasülye pilav yemeği var ya,

ya on numara bir yemek herkes için.

Çünkü 6 aminoasit bir tanesinde var,

3 aminoasit bir tanesinde var.

İkisini birlikte tükettiğin zaman ne oluyor sana, ediyor 9 aminoasit.

İhtiyacın olan bütün aminoasitleri bunlardan almış oluyorsun.

Şöyle bir argüman var.

Vücut bitkisel proteinlerin hepsini sentezleyemiyor, diyorlar.

Belli bir oranda sentezleyebiliyor,

dolayısıyla işte birtakım şeylerin yanında içmemek gerekiyor vesaire.

Demir konusunda mesela;

yeşillik yiyorsanız çay içmemeniz gerekiyor falan

böyle küçük trick'ler var, ama ölümcül bir şey değil.

Yani ölmüyorsun et yemediğin için.

Ama enteresan bir şekilde hani böyle bir şablon oluşturmuş,

sanki insanoğlu et yemezse ölür diye.

Başka bir argüman mesela,

"Aslan kaplan da mı yemesin o zaman?"

Arkadaş, aslan kaplan fabrika mı kuruyor yani?

Aslan kaplan gidiyor savanada bir tane geyik görüyorsa avlıyor yiyor falan.

Sen fabrika kuruyorsun,

fabrika kuruyorsun

ve en korkuncu bu hayvanların kafasını severek büyütüyorsun.

Yani küçük kuzucuk minik kuzucukken seviyorsun mesela canım kuzucuğum falan

ertesi gün kafasını kesiyorsun.

Baldırı da ne güzel falan, ertesi gün kafasını kesiyorsun.

Yani burada aslında adil olmayan bir şey var,

adil olmayan şey şu:

doğada hayvan avcıyı gördüğü zaman "Ay avcı" diyor,

hayvan kaçıyor vesaire.

Avcı onun kaçtığını biliyor, o da bir efor sarf ediyor.

Taktik yapıyor kafasında, yakalıyor ve hayatını idame ettiriyor,

o da çocuklarını besliyor falan.

Tabii ki bir döngü var

ama bizim kurguladığımız kurduğumuz bu dünyada artık bu döngü yok ki.

Burada şöyle bir şey var,

bizim diğer canlıların yaşama hakkına karar verdiğimiz.

Neye göre karar veriyoruz?

Biz daha güçlüyüz diye mi karar veriyoruz mesela?

Ben daha güçlüyüm,

o zaman bu koyunun yaşamaması gerektiğine karar verdim.

O zaman hukuk nerede duruyor?

Daha güçlü bir insan, daha az güçlü bir insanın yaşamamasına

karar verirse ne olacak?

Orada karşımıza hukuk çıkıyor, değil mi?

O zaman hukuk sadece bazı canlıları kapsıyor, bazılarını kapsamıyor.

Biz bizi kapsamasına, ama diğer canlıları kapsamamasına karar verdik.

Neye göre karar verdik acaba?

Kendimizi daha üstün bir yere koyuyoruz o hayvanlardan,

neye göre daha üstün bir yere koyuyoruz?

Sanırım sadece burada muvaffakiyete bakıyoruz.

Yani diyoruz ki, biz insanoğlu olarak yapabiliriz kardeşim muktedirim.

Ben istersem milyonlarca hayvanı bir yere kapatırım,

hayatları boyunca kımıldamalarına izin vermem,

yavrularını beslemek için ürettikleri sütleri de ellerinden alırım,

istediğim zaman da öldürürüm!

Böyle koyunca aslında biraz korkunç değil mi?

Yani dolayısıyla biz milyonlarca canlının yaşayıp yaşamaması gerektiğine

karar verme hakkını elimizde bulundurduğumuzu düşünüyoruz.

Şu anda bu sistem böyle işliyor ama hepinize tavsiye ediyorum.

Böyle propoganda falan yapmaya çalışmıyorum ama

bir dakika, iki dakika düşünün gerçekten böyle bir hakkımız var mı yok mu?

Bir ikincisi, dediğim gibi o adaletli o adalet ortadan kalkıyor doğada bulunan.

Siz bu hayvanların kafasını seviyorsunuz,

kendinize güvendiriyorsunuz bir şekilde.

Onlara bakıyorsunuz, yaralanırsa yarasını iyileştiriyorsunuz.

Güven ilişkisi kuruyorsunuz hayvanla aranızda

ve sonra bir gün hayvanın kafasını kesiyorsunuz.

Dolayısıyla orada adil olmayan bir şeyler var.

Hayvan sizden kaçması gerektiğini bilmiyor, düşünmüyor.

Sizi bir avcı olarak görmüyor, sizi bir arkadaşı olarak görüyor.

Ne bileyim, böyle düşününce biraz sanki

arkadaşının sırtından bıçaklamak gibi geliyor bana.

İnsanoğlu et yemeden varolabilir mi, olabilir.

İşte Hindistan'da milyonlarca Hindu yemiyor arkadaşlar yani,

çok bu kadar zararsız bir şey olsa adamlar üreyemez değil mi?

Milyarlarca insan var Hindistan'da.

Örnekleri var, dolayısıyla yapılabilir.

Ben bunu biraz vicdan evrimi olarak da görüyorum.

İnsan vicdanı.

Orta çağa dönün bakın mesela,

herkes birbirini katır kutur kesiyor, değil mi?

Bu işte dönem dizilerinde falan da çok rahat görebiliyorsunuz.

Gerçek orada anlatılanlar.

Ya da mesela çocukları öldürmek, çocukları alıkoymak...

İşte bir hükümran devlet, bir yeri işgal ediyor

ve oradaki çocukları bunlar bana asker olacak diyor, sürüklüyor götürüyor.

Bunu o dönemde hiç sorgulayan yok.

Ya da Afrika'ya gidiyorlar,

"Aa burada deri rengi bizden farklı insanlar var," diyorlar.

Bu insanları biz istediğimiz gibi kullanabiliriz diye düşünüyorlar.

Çünkü o dönem insan vicdanı öyle işliyor, hukuk da öyle işliyor.

O dönemlerde normal olan o, anlatabiliyor muyum?

Mesela siz şimdi ne bileyim 18. yüzyıl Amerika'sına gitseniz

işte "Kölelik kötü" falan deseniz,

ya da işte Avrupa'sına gitseniz,

"Niye kötü olsun ki? İnsan kölesiz yaşayabilir mi?" diyebilir size

orada yaşayan binlerce asil.

Ama işte insan vicdanı böyle bir şey,

dolayısıyla evet şu anda vicdani olarak etik olduğunu düşündüğümüz şeyler

gerçekten etik mi acaba?

Bütün bu yaşadığım ne bileyim 35 yıllık hayat beni biraz bunu düşünmeye itti

ve sonra onu sorgulamaya başladım, "Etik mi acaba gerçekten?"

Şu anda bir hayvanı öldürmek ve yemek bize etik geliyor.

Ama etik mi gerçekten?

Yüz yıl sonra insanlar bunu etik bulacak mı

yoksa yüz yıl sonra bize dönüp

"Bu ne vahşi bir medeniyetmiş! Resmen ölüm evleri kurmuşlar,

ölüm fabrikaları kurmuşlar ve milyonlarca hayvanı burada katledip yemişler!"

mi diyecekler acaba?

Günahsız mıyız? Hiçbirimiz günahsız değiliz mutlaka.

Hiçbirimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz.

Hiçbirimiz pirüpak değiliz.

Ama başka bir şeyi öldürmüyor olmak hayatta kalmak için

ya da başka bir şeyin yavrusunun hakkı olan şeyi almıyor olmak

açıkçası beni çok iyi hissettiriyor

ve işte ben bunu insanoğlunun sanki vicdanının

bir değişimi, bir evrimi olarak görüyorum.

Diyorum ki siz de belki biraz bunun üzerine düşünebilirsiniz.

Bunun umut neresinde derseniz bence dünya daha iyi bir yer olabilir.

İnsanların daha çok iyilik yapmayı düşündüğü,

sadece kendilerini değil de

bütün dünyadaki canlıların yaşama hakkını düşündüğü

ve yaşama hakkına saygı duyduğu bir yer olabilir.

Ben tabii doktor değilim,

beslenme uzmanı değilim.

Şunu diyemem size, "Bu sağlıklı!" falan.

Ya da "Sağlıksız!" bunu diyemem, bunu bilmiyorum.

Aslında bunun üstüne çok da düşünmüyorum çünkü orada sağlık ölçütü neresinde?

Şimdi bir gün biri döner ve bize derse

"En sağlıklı şey insan eti," birbirimizi mi kesip yemeye başlayacağız mesela?

Anlatabiliyor muyum, sağlık neye kadar? Nereye kadar?

Teknoloji bu kadar ilerlemişken

2019 yılına yaklaşıyoruz, 2018 yılına yaklaşıyoruz.

Düşünsenize; insanoğlu uzayı böyle kapı komşusu etmiş durumda.

Dolayısıyla hâlâ gerçekten

bu hayvanları toplu olarak katledip yemek zorunda mıyız acaba?

Yoksa acaba birtakım alternatiflerle daha iyi bir dünya,

herkesin, her canlının yaşama hakkı olduğu bir dünya kurabilir miyiz?

Benim umudum var.

Teşekkür ederim.

(Alkış)