image

Barış Özcan 2018, Otomatik piyano kendi kendine mi çalıyor? Westworld’un felsefesi

Pazar sabahlarının vazgeçilmez rutinlerinden biri nedir? Eskiden olsaydı bu soruya kovboy filmleri derdik.

Gerçi şimdilerde de bizi Vahşi Batı'ya götüren bir dizi var. Aranan adamları, tozlu kasabaları ve salonlarıyla tam da 19. yüzyıla ait kovboyların dünyası. Gibi görünüyor. Ama burada bir şeyler farklı. Westworld dizisinden bahsediyorum. Bu dizinin bize anlattığı hikaye aslında 2052'de geçiyor. Gösterdiği dünya ise bir tema parkı. İçinde insana çok benzeyen robotlarla oynayabildiğiniz bir oyun alanı.

Mesela bu bir robot. İnsana çok benzediği için android de diyebiliriz. Dizideyse “host” yani ev sahibi diyorlar. Gelecekte insanlar eğlenmek için bu tür parklara gidiyorlar. Çünkü parkın ev sahipleri her dileğinizi gerçekleştirmeye hazır. Onları öldürseniz bile itiraz etmiyorlar. Teknolojinin geldiği bu noktada artık insanlar en ilkel dürtülerinin, temel içgüdülerinin peşinden koşmaya başlamıştır. Yani teknolojide ilerlerken insanlıkta gerilemeye başlamıştır. İnsanlar hazzı şiddette bulmaya başlamıştır.

“Eski bir dost bir defasında beni çok rahatlatan bir şey söylemişti. Okuduğu bir şeydi. Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.”

Dizide bir kaç kez tekrar edilen bu söz Shakespeare tarafından yazılmış. Hani dünyanın bir sahne olduğunu söyleyen Shakespeare tarafından.

“Bütün dünya bir sahnedir. Ve kadın erkek herkes ancak birer oyuncu. Sıraları geldikçe ya girer ya çıkarlar.”

İşte Westworld'ün dünyası da böyle bir sahne gibi. Sizlere uzun uzadıya bu diziyi anlatmayacağım. Onu üç kez seyretseniz de hiç seyretmeseniz de anlayabileceğiniz bir konudan bahsedeceğim. Bunu yaparken alıntılar kullanacağım ama dizideki hikaye örgüsüne ait sürpriz kaçıran ipuçları (spoiler) vermeyeceğim. Önce favori karakterimden başlayayım. O bir kovboy… değil. O bir Maeve adındaki bu robot ev sahibi… de değil. Benim favori karakterim bu. Otomatik piyano.

Ondokuzuncu Yüzyılda gerçekten de varmış böyle piyanolar. 5 silindirli bir motorun çevirdiği çarklarla dönen bir merdanenin etrafına delikli kağıtlar sarılırmış. Kağıtta deliğin hizasındaki piyano tuşları kendiliğinden basılarak notalar çalınırmış. Bilgisayarlardan çok daha önce programcılığın ilk örneklerinden biri bu. Kağıdın delikli yerleri 1'leri ve deliksiz yerleri de 0'ları temsil ediyor. Dolayısıyla bu notaları piyanoya çaldırabilmek için “binary” yani ikili sistemde bir makine dili yazılımı yapılmış.

Westworld dizisinde boşu boşuna ısrarla bize bu otomatik piyanoyu göstermiyorlar. Etrafta dolaşan son derece ileri teknoloji ürünü yapay zeka sahibi makinelerin atası bu otomatik piyano. En az diğerleri kadar önemli bir karakter. Zaten o yüzden hem birinci sezonun hem de küçük farklarla yenilenen ikinci sezonun jeneriğinde görüyoruz onu. Orada bir makine tarafından çalınıyor. Ama sonra makinenin elleri kalkıyor ve aslında piyanonun kendi kendine çaldığını fark ediyoruz. Onun otomatik bir piyano olduğunu anlıyoruz.

Bu metaforu ilk kez kullanan kişi bilim kurgu yazarı Kurt Vonnegut Jr.dır ve 1952'de yayınladığı romanının adı “Otomatik Piyano”dur. Benim de ilk okuduğum bilim-kurgu romanlarından biri bu. Otomasyonun hakim olduğu bir gelecekte geçiyor bu roman. Yazar böyle bir dünyada makineleşmenin insanların hayat kalitesini nasıl etkileyeceğini hikayeleştiriyor. Şu günlerde bizim de üzerinde düşünmeye başladığımız temalar. Robotlar işimizi elimizden alacak mı? Hadi olumlu düşünelim ve “alacaklar ve böylece insanların bu kadar çalışmasına gerek kalmayacak” diyelim. Peki bu durumda insanlar çabalamaktan vazgeçer mi? Mesela piyano çalmak gibi sanatsal bir hazzı bile makinelere terkeder mi? İşte bu düşüncelerin görsel bir sembolüdür otomatik piyano.

Onun bir özelliği daha var. Dışarıdan baktığınızda tuşlarına gerçekten de fiziksel olarak basılıyor. Gibi görünüyor. Sanki bir hayalet tarafından çalınıyor. Teknolojinin büyüsü bu. Bir illüzyon yaratıyor. Piyano kendi kendine çalıyormuş gibi görünüyor. Oysa böyle bir bilinci yok. Çok duygulandım biraz müzik çalayım ben diyemez. Benliğinin farkında değil çünkü. Peki onun etrafındaki robotlar da özünde böyle değil mi? İnsan gibi gözükmeleri, hareket etmeleri dışında o otomatik piyanodan bir farkları var mı? Robotlar, buradaki adıyla “ev sahipleri” aynı zamanda bilinç sahibi olabilir mi?

Bunun için önce bilincin tanımını yapmak lazım. Bilinç nedir? Cevabını tam olarak verebilen yok. Zaten hayatta çok sık kullandığımız bazı kavramları “hadi açıkla” deyince açıklayamıyoruz. Bilinç ne? Size soruyorum. Öz mü, can mı? Töz mü, tin mi? Ruh mu, nefs mi? Akıl mı, zihin mi? Bilinç ne? Biz insanları diğer hareket eden varlıklardan ayıran bir şey. İşte bütün mesele o “şey”in ne olduğunu anlamakta. Bunu kendine göre tanımlayan bazı felsefeciler o “şey”in asla bir makineye aktarılamayacağını söyler. Oysa Paul Churchland ve Daniel Denett gibi bazı düşünürler, Westworld'deki ev sahiplerinin de tıpkı insanlar gibi bilinç sahibi olabileceklerini iddia ederler. Çünkü onlara göre bilinç diye bir şey yoktur.

“Bilinci belirtemeyiz. Çünkü bilinç mevcut değildir.”

Bu Dr. Robert Ford. Westworld tema parkını ve içindeki ev sahibi robotları tasarlayan iki kişiden biri.

“İnsanlar dünyayı algılayış tarzımızda özel bir şeyin varlığını sever. Ancak tıpkı ev sahipleri gibi biz de sıkı, sıkı olduğu kadar kapalı döngülerde yaşar… nadiren tercihlerimizi sorgular… ve genellikle bize söylenen bir sonraki hamleyi yapmak için hazır oluruz.”

Yani biz de otomatik piyano gibiyiz. Kendi hayat döngümüzde, tercihlerimizi sorgulamadan, bize söylenenleri yapan bir makine gibi yaşıyoruz. Eğer böyle yaşıyorsak, bize benzeyen robotlardan pek de bir farkımız kalmıyor.

Sormak istiyorsun… O yüzden sor. Sen gerçek misin? Ayırt edemiyorsan, önemi var mı? Şu ikiliye bir daha bakalım. Dizide ne zaman otomatik piyanoyu duymaya başlasak, arkasından Maeve'i de görüyoruz. Bu ev sahibi robot adeta piyanonun sesine dikkat kesiliyor.

Şu küçük sesi duyabiliyorsun, değil mi? Sana “sakın” diyen şu ses! Sakın uzun süre bakma. Sakın dokunma.

O ses, ona “sadece söylenenleri yapan bir makine” olduğu düşüncesini aşılıyor. Israrla önce otomatik piyanonun müziğini sonra da Maeve'in ona verdiği tepkileri görüyoruz. Sonunda toprağa yeniden ayak bastığımda, duyduğum ilk şey yine o lanet ses oldu.

Tepkiler bir süre sonra düşüncelere dönüşüyor.

Ne düşünüyorsun böyle? Dilinin ucuna kadar bir şey gelir ve anımsamaya çalıştıkça zorlaşarak daha uzağa kayıp gittiği olur mu hiç? Anlaşılan o da bilinci tanımlamakta zorluk çekiyor. Otomatik piyanonun önceden yazılmış kader notalarını her duyduğumuzda Maeve'in yaşam döngüsünü de görmeye başlıyoruz. Aynı açılar, aynı olaylar, tekrar edip duruyor. Ta ki uyanışa kadar. Derin düşünmenin, anlam arayışının, etrafınızda olup bitenleri sorgulamanın böyle bir yan etkisi vardır. Sizi uyandırır. Gözünüzü açar. Sizi bir üst seviyeye çıkartır.

Maeve, artık otomatik piyano olmaktan sıkılmıştır. Piyanist olmanın zamanı gelmiştir onun için. Bu dizide gerçekten piyano çalan sadece bir kişiyi görüyoruz. Bu piyanoları ve ev sahibi robotları da programlayan bir piyanist. Klasik müziği ve bilhassa Debussy'i çok seven Dr. Robert Ford. Kendisi pek çok açıdan bana bizim dünyamızdaki Ray Kurzweil'ı hatırlatıyor. Hani şu 2045 civarında makine zekasının insan zekasını geçerek teknolojik tekilliğe (singularity) ulaşacağımızı söyleyen kişi. O da kariyerinin başlarında bir çeşit otomatik piyano da diyebileceğimiz syntheseizerlar tasarlıyormuş. Kendi ismiyle çıkarttığı Kurzweil K250 diye bir model var mesela. Dr. Robert Ford'un ofisinde de böyle bir klavye var. Ama düşünce derinliği bakımından bu karakter biraz daha ileriye gidiyor Mesela bilincin olmadığını söylemişti ama en az Maeve kadar o da kendisini sorguluyor. O da bir üst seviyeye çıkmaya çalışıyor. Bunu nasıl mı anladım?

“Eski bir dost bir defasında beni çok rahatlatan bir şey söylemişti. Okuduğu bir şeydi. Mozart'ın, Beethoven'ın ve Chopin'in asla ölmediğini… Sadece müziğe dönüştüklerini söylemişti.” Yani sanatçıların, sanata… Yani öze, ruha dönüştüklerini…

İşte bu bizi çok rahatlatan bir şey.

Piyanoyu piyaniste, piyanisti müziğe dönüştürme çabası.

Evet büyük bir çoğunluğumuz bu hayatı kurulmuş bir saat gibi yaşıyor. Şu dünya sahnesinde çalan otomatik bir piyano gibiyiz. Böyle yaşadığımız için de ancak mekanik sesler çıkartabiliyoruz. Kendimizi tekrar ediyoruz. Tercih yapmaktan, soru sormaktan kaçındığımız müddetçe giderek robotlaşıyoruz. Bilinç sahibi olup olmadığımızın farkına bile varamıyoruz. Oysa bir üst seviyeye çıkmaya çalışsak, otomatik piyano olmaktan kurtulup piyanist olmaya çalışsak hayatımızın sesi de daha farklı çıkmaya başlar. Sanata, müziğe dönüşür.

Evet bütün dünya bir sahne ve kadın erkek herkes ancak birer oyuncu. Sıramız gelince biz de bu sahneden çıkacağız. İşte bütün mesele nasıl çıktığımızda. Otomatik piyano olarak mı yoksa müziğe dönüşerek mi?



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

Pazar sabahlarının vazgeçilmez rutinlerinden biri nedir? Eskiden olsaydı bu soruya kovboy filmleri derdik.

Gerçi şimdilerde de bizi Vahşi Batı'ya götüren bir dizi var. Aranan adamları, tozlu kasabaları ve salonlarıyla tam da 19. yüzyıla ait kovboyların dünyası. Gibi görünüyor. Ama burada bir şeyler farklı. Westworld dizisinden bahsediyorum. Bu dizinin bize anlattığı hikaye aslında 2052'de geçiyor. Gösterdiği dünya ise bir tema parkı. İçinde insana çok benzeyen robotlarla oynayabildiğiniz bir oyun alanı.

Mesela bu bir robot. İnsana çok benzediği için android de diyebiliriz. Dizideyse “host” yani ev sahibi diyorlar. Gelecekte insanlar eğlenmek için bu tür parklara gidiyorlar. Çünkü parkın ev sahipleri her dileğinizi gerçekleştirmeye hazır. Onları öldürseniz bile itiraz etmiyorlar. Teknolojinin geldiği bu noktada artık insanlar en ilkel dürtülerinin, temel içgüdülerinin peşinden koşmaya başlamıştır. Yani teknolojide ilerlerken insanlıkta gerilemeye başlamıştır. İnsanlar hazzı şiddette bulmaya başlamıştır.

“Eski bir dost bir defasında beni çok rahatlatan bir şey söylemişti. Okuduğu bir şeydi. Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.”

Dizide bir kaç kez tekrar edilen bu söz Shakespeare tarafından yazılmış. Hani dünyanın bir sahne olduğunu söyleyen Shakespeare tarafından.

“Bütün dünya bir sahnedir. Ve kadın erkek herkes ancak birer oyuncu. Sıraları geldikçe ya girer ya çıkarlar.”

İşte Westworld'ün dünyası da böyle bir sahne gibi. Sizlere uzun uzadıya bu diziyi anlatmayacağım. Onu üç kez seyretseniz de hiç seyretmeseniz de anlayabileceğiniz bir konudan bahsedeceğim. Bunu yaparken alıntılar kullanacağım ama dizideki hikaye örgüsüne ait sürpriz kaçıran ipuçları (spoiler) vermeyeceğim. Önce favori karakterimden başlayayım. O bir kovboy… değil. O bir Maeve adındaki bu robot ev sahibi… de değil. Benim favori karakterim bu. Otomatik piyano.

Ondokuzuncu Yüzyılda gerçekten de varmış böyle piyanolar. 5 silindirli bir motorun çevirdiği çarklarla dönen bir merdanenin etrafına delikli kağıtlar sarılırmış. Kağıtta deliğin hizasındaki piyano tuşları kendiliğinden basılarak notalar çalınırmış. Bilgisayarlardan çok daha önce programcılığın ilk örneklerinden biri bu. Kağıdın delikli yerleri 1'leri ve deliksiz yerleri de 0'ları temsil ediyor. Dolayısıyla bu notaları piyanoya çaldırabilmek için “binary” yani ikili sistemde bir makine dili yazılımı yapılmış.

Westworld dizisinde boşu boşuna ısrarla bize bu otomatik piyanoyu göstermiyorlar. Etrafta dolaşan son derece ileri teknoloji ürünü yapay zeka sahibi makinelerin atası bu otomatik piyano. En az diğerleri kadar önemli bir karakter. Zaten o yüzden hem birinci sezonun hem de küçük farklarla yenilenen ikinci sezonun jeneriğinde görüyoruz onu. Orada bir makine tarafından çalınıyor. Ama sonra makinenin elleri kalkıyor ve aslında piyanonun kendi kendine çaldığını fark ediyoruz. Onun otomatik bir piyano olduğunu anlıyoruz.

Bu metaforu ilk kez kullanan kişi bilim kurgu yazarı Kurt Vonnegut Jr.dır ve 1952'de yayınladığı romanının adı “Otomatik Piyano”dur. Benim de ilk okuduğum bilim-kurgu romanlarından biri bu. Otomasyonun hakim olduğu bir gelecekte geçiyor bu roman. Yazar böyle bir dünyada makineleşmenin insanların hayat kalitesini nasıl etkileyeceğini hikayeleştiriyor. Şu günlerde bizim de üzerinde düşünmeye başladığımız temalar. Robotlar işimizi elimizden alacak mı? Hadi olumlu düşünelim ve “alacaklar ve böylece insanların bu kadar çalışmasına gerek kalmayacak” diyelim. Peki bu durumda insanlar çabalamaktan vazgeçer mi? Mesela piyano çalmak gibi sanatsal bir hazzı bile makinelere terkeder mi? İşte bu düşüncelerin görsel bir sembolüdür otomatik piyano.

Onun bir özelliği daha var. Dışarıdan baktığınızda tuşlarına gerçekten de fiziksel olarak basılıyor. Gibi görünüyor. Sanki bir hayalet tarafından çalınıyor. Teknolojinin büyüsü bu. Bir illüzyon yaratıyor. Piyano kendi kendine çalıyormuş gibi görünüyor. Oysa böyle bir bilinci yok. Çok duygulandım biraz müzik çalayım ben diyemez. Benliğinin farkında değil çünkü. Peki onun etrafındaki robotlar da özünde böyle değil mi? İnsan gibi gözükmeleri, hareket etmeleri dışında o otomatik piyanodan bir farkları var mı? Robotlar, buradaki adıyla “ev sahipleri” aynı zamanda bilinç sahibi olabilir mi?

Bunun için önce bilincin tanımını yapmak lazım. Bilinç nedir? Cevabını tam olarak verebilen yok. Zaten hayatta çok sık kullandığımız bazı kavramları “hadi açıkla” deyince açıklayamıyoruz. Bilinç ne? Size soruyorum. Öz mü, can mı? Töz mü, tin mi? Ruh mu, nefs mi? Akıl mı, zihin mi? Bilinç ne? Biz insanları diğer hareket eden varlıklardan ayıran bir şey. İşte bütün mesele o “şey”in ne olduğunu anlamakta. Bunu kendine göre tanımlayan bazı felsefeciler o “şey”in asla bir makineye aktarılamayacağını söyler. Oysa Paul Churchland ve Daniel Denett gibi bazı düşünürler, Westworld'deki ev sahiplerinin de tıpkı insanlar gibi bilinç sahibi olabileceklerini iddia ederler. Çünkü onlara göre bilinç diye bir şey yoktur.

“Bilinci belirtemeyiz. Çünkü bilinç mevcut değildir.”

Bu Dr. Robert Ford. Westworld tema parkını ve içindeki ev sahibi robotları tasarlayan iki kişiden biri.

“İnsanlar dünyayı algılayış tarzımızda özel bir şeyin varlığını sever. Ancak tıpkı ev sahipleri gibi biz de sıkı, sıkı olduğu kadar kapalı döngülerde yaşar… nadiren tercihlerimizi sorgular… ve genellikle bize söylenen bir sonraki hamleyi yapmak için hazır oluruz.”

Yani biz de otomatik piyano gibiyiz. Kendi hayat döngümüzde, tercihlerimizi sorgulamadan, bize söylenenleri yapan bir makine gibi yaşıyoruz. Eğer böyle yaşıyorsak, bize benzeyen robotlardan pek de bir farkımız kalmıyor.

Sormak istiyorsun… O yüzden sor. Sen gerçek misin? Ayırt edemiyorsan, önemi var mı? Şu ikiliye bir daha bakalım. Dizide ne zaman otomatik piyanoyu duymaya başlasak, arkasından Maeve'i de görüyoruz. Bu ev sahibi robot adeta piyanonun sesine dikkat kesiliyor.

Şu küçük sesi duyabiliyorsun, değil mi? Sana “sakın” diyen şu ses! Sakın uzun süre bakma. Sakın dokunma.

O ses, ona “sadece söylenenleri yapan bir makine” olduğu düşüncesini aşılıyor. Israrla önce otomatik piyanonun müziğini sonra da Maeve'in ona verdiği tepkileri görüyoruz.

Sonunda toprağa yeniden ayak bastığımda, duyduğum ilk şey yine o lanet ses oldu.

Tepkiler bir süre sonra düşüncelere dönüşüyor.

Ne düşünüyorsun böyle? Dilinin ucuna kadar bir şey gelir ve anımsamaya çalıştıkça zorlaşarak daha uzağa kayıp gittiği olur mu hiç? Anlaşılan o da bilinci tanımlamakta zorluk çekiyor. Otomatik piyanonun önceden yazılmış kader notalarını her duyduğumuzda Maeve'in yaşam döngüsünü de görmeye başlıyoruz. Aynı açılar, aynı olaylar, tekrar edip duruyor. Ta ki uyanışa kadar. Derin düşünmenin, anlam arayışının, etrafınızda olup bitenleri sorgulamanın böyle bir yan etkisi vardır. Sizi uyandırır. Gözünüzü açar. Sizi bir üst seviyeye çıkartır.

Maeve, artık otomatik piyano olmaktan sıkılmıştır. Piyanist olmanın zamanı gelmiştir onun için. Bu dizide gerçekten piyano çalan sadece bir kişiyi görüyoruz. Bu piyanoları ve ev sahibi robotları da programlayan bir piyanist. Klasik müziği ve bilhassa Debussy'i çok seven Dr. Robert Ford. Kendisi pek çok açıdan bana bizim dünyamızdaki Ray Kurzweil'ı hatırlatıyor. Hani şu 2045 civarında makine zekasının insan zekasını geçerek teknolojik tekilliğe (singularity) ulaşacağımızı söyleyen kişi. O da kariyerinin başlarında bir çeşit otomatik piyano da diyebileceğimiz syntheseizerlar tasarlıyormuş. Kendi ismiyle çıkarttığı Kurzweil K250 diye bir model var mesela. Dr. Robert Ford'un ofisinde de böyle bir klavye var. Ama düşünce derinliği bakımından bu karakter biraz daha ileriye gidiyor Mesela bilincin olmadığını söylemişti ama en az Maeve kadar o da kendisini sorguluyor. O da bir üst seviyeye çıkmaya çalışıyor. Bunu nasıl mı anladım?

“Eski bir dost bir defasında beni çok rahatlatan bir şey söylemişti. Okuduğu bir şeydi. Mozart'ın, Beethoven'ın ve Chopin'in asla ölmediğini… Sadece müziğe dönüştüklerini söylemişti.”

Yani sanatçıların, sanata… Yani öze, ruha dönüştüklerini…

İşte bu bizi çok rahatlatan bir şey.

Piyanoyu piyaniste, piyanisti müziğe dönüştürme çabası.

Evet büyük bir çoğunluğumuz bu hayatı kurulmuş bir saat gibi yaşıyor. Şu dünya sahnesinde çalan otomatik bir piyano gibiyiz. Böyle yaşadığımız için de ancak mekanik sesler çıkartabiliyoruz. Kendimizi tekrar ediyoruz. Tercih yapmaktan, soru sormaktan kaçındığımız müddetçe giderek robotlaşıyoruz. Bilinç sahibi olup olmadığımızın farkına bile varamıyoruz. Oysa bir üst seviyeye çıkmaya çalışsak, otomatik piyano olmaktan kurtulup piyanist olmaya çalışsak hayatımızın sesi de daha farklı çıkmaya başlar. Sanata, müziğe dönüşür.

Evet bütün dünya bir sahne ve kadın erkek herkes ancak birer oyuncu. Sıramız gelince biz de bu sahneden çıkacağız. İşte bütün mesele nasıl çıktığımızda. Otomatik piyano olarak mı yoksa müziğe dönüşerek mi?

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.