image

İnsana ne kadar toprak lazım, Part 02

Part 02

Sürekli, bunu yapanın kim olduğuna kafa yordu. Nihayet, ‘Kesinlikle Simon yapmıştır; başka kimse olamaz!..' diye düşündü.

Gidip Simon'un çiftliğine baktı; bir şey göremedi ama Simon'un yaptığına dair kararı da değişmedi. Bir dilekçe yazıp mahkemeye verdi. Simon duruşmaya çağırıldı. Davaya bir daha bakıldı, onun yaptığına dair kanıt bulunmadığı için salıverilmesi kararı alındı. Pahom'un gözünde, uğradığı haksızlık büyümüştü; bütün öfkesini köy heyetine yansıttı: “Hırsızlar size rüşvet veriyor...” dedi. “Namuslu kişiler olsaydınız, hırsızı serbest bırakmazdınız!..”

Pahom kavga etmedik kimse bırakmadı. Evini kundaklayacaklarına dair sözler de çalınıyordu kulaklarına. Elindeki araziler çoğalmasına karşın, toplumdaki saygınlığı zarar gördü. Aradan geçen zaman içinde, pek çok kişinin yeni bölgelere taşınacağı söylentisi çıkmıştı.

“Topraklarımdan ayrılmama gerek yok...” diye geçirdi içinden. “Birileri taşınırsa, bizim yerimiz bollaşır. Onların sattığı toprakları alır arazilerimi genişletirim. Hayatım iyice kolaylaşır. Hem bu hâlimin çok iyi olduğu falan yok.”

Pahom, bir gün evinde otururken yolu köye düşen bir çiftçiyi konuk etti. Köylüyü ağırlayan Pahom, ona nereli olduğunu sordu. Köylü, Volga'nın diğer tarafından geldiğini, orada yaşadığını belirtti. Pahom bununla ilgilenince adam pek çok kişinin oraya taşındığını söyledi. Bu köyden de oraya taşınanlar varmış. Topluluğa katılmışlar; adam başı yirmi beş dönüm arazi dağıtılmış. Toprak bire bin veriyormuş. Oraya sadece üstündeki gömlekle gelen köylü, artık altı at, iki inek sahibiymiş. Pahom'un içine kıskançlık ateşleri dolarken “Farklı bir yerde de adam gibi yaşamak mümkünken burada neden sefil olayım? Buradaki arazilerimi satıp alacağım parayla orada yeni bir hayat kurarım. Bunca kalabalık bir yerde insanın başı hiçbir zaman dertten kurtulmaz. Yine de önceden gidip bir bakayım...” diye düşündü.

Baharın son günlerinde yola çıktı. Bir vapura binip Volga üstünden Şamara'ya geçti, yaklaşık üç yüz mili de yürüyerek geçip adamın sözünü ettiği yere vardı. Orada gördükleri, adamın anlattıklarını doğruluyordu. Herkese yetecek kadar arazi vardı; her köylüye yirmi beş dönümlük ortaklaşa ekilip biçilecek arazi verilmişti. İsteyenler parasını ödeyip bu topraklara daha ucuza sahip olabiliyordu. Durumu yerinde inceleyen Pahom, sonbahara doğru evine dönüp, her şeyini satıp savmaya

başladı; arazisini ve hayvanlarını sattı. Topluluk üyeliğinden çıktı. Bahar gelinceye dek bekleyip ailesiyle beraber yeni vatanlarına doğru yola düştüler.

Pahom, yeni yurtlarına geldiği sıralarda, büyük bir köyün topluluğuna alınmaları için başvurdu. Gerekli evrakları düzenleyip ihtiyar heyetine verdi ve onlardan üyelik belgesini aldı. Kendisinin ve oğullarının işlemesi için beşer hisseden yüz yirmi beş dönüm arazi emirlerine verildi. Pahom, gereken bina eklentilerini yaptı. Artık eskisinden üç kat daha fazla araziye sahipti. Toprak, mısır ekmeye epeyce uygundu. Durumu eskisine göre çok daha iyiydi. Geniş meraları, ekilip biçilebilir toprakları vardı. Besleyebileceği inek sayısı sınırsızdı.

Pahom, ilk zamanlar hayatından memnundu; ama bir süre sonra, buradaki topraklarını da az bulmaya başladı. İlk yıl, ortak arazilerden hissesine düşen toprağa buğday ekip bol ürün aldı. Bu yıl da buğday ekmek niyetindeydi fakat ortak arazileri yetersizdi. Zaten işlediği topraklar da buğday ekimine ayrılmamıştı; çünkü o bölgede sadece hiç sürülmemiş nadaslı topraklara buğday ekilebiliyordu. İki yılda bir buğday ekilen araziler, üzerlerindeki otlar büyüyünceye kadar nadasa bırakılıyordu ve böylesi arazilere talep fazla, toprak yetersizdi. Bu yüzden sürekli kavgalar çıkıyordu. Hâli vakti yerinde olanlar buralara buğday ekmek istiyor, yoksullarsa buraları satmayı, en azından ödeyecekleri vergileri çıkarmayı istiyorlardı. Pahom, daha fazla buğday ekmek isteyenlerdendi; tutup bir alsatçıdan bir yıllık toprak kiraladı. Ekebildiğince buğday ekti; ürün bire bin verdi ama bir mesele vardı: Arazi, köye çok uzaktı. Buğdayların neredeyse on kilometre kadar taşınması gerekiyordu. Aradan biraz süre geçtiğinde Pahom, kimi alsatçıların uzak çiftliklerde yaşayıp servet edindiklerini fark edince, “Tapusu bende olan biraz arazi alsam, üzerine bir çiftlik

evi yaptırsam her şey yoluna girerdi...” diye düşündü. Bu meseleye günlerce kafa yordu.

Üç yıl boyunca toprak kiralayıp buğday ekmeyi sürdürdü. İyi ürün alıyordu ve para bile biriktirebiliyordu. Aslında hiç yakınmadan yaşayıp gidebilirdi ama her yıl toprak kiralamak için ter dökmek gözünü yıldırmıştı. İyi araziler olduğu bilinen yerlere köylüler hemen doluşuyor ve bir anda satılıyordu. Elinizi çabuk tutmadığınızda hava alıyordunuz. Üçüncü yıl, başka bir çiftçiyle birlikte çayır kiraladılar; aralarında anlaşmazlık baş gösterip de çiftçiler dava ettiklerinde, orayı da sürmüşlerdi. Davayı kaybettiler, paraları ve emekleri boşa gitti.

Pahom, ‘Kendi toprağım olsaydı, kimsecikler karışmadan ekip biçerdim ve bunlarla uğraşmazdım...' diye düşünüyordu. Pahom, kendisine toprak aramaya başladı; bin üç yüz dönümlük toprağı olan fakat eli darda olduğu için bu toprağı satmak isteyen bir köylüyle tanıştı. Kıran kırana pazarlık edip yarısı peşin, yarısı senetle ödenmek koşuluyla bin beş yüz rublede karar kıldılar. Geriye sadece sözleşme yapmak kalmıştı. O sıralarda, yolu oradan geçen bir yabancı, atını yemlemek için Pahom'un evine geldi. Pahom yabancıyla konuştuğunda, onun hayli uzaktan, Başkır'dan döndüğünü, oralarda on üç bin dönüm toprağın sadece bin ruble olduğunu öğrendi. Daha fazla bilgilenmek isteyen Pahom'a şunları söyledi yabancı: “Yapılacak en iyi şey, başkanlarla ahbap olmak. Ben yüz ruble eden bir kadın elbisesi, halı, bir kutu çayı hibe ettim, şarap verdim; bunlar karşılığında, arazinin her bir dönümü iki kapikten daha ucuza geldi bana.” Yanındaki tapuları gösteren yabancı:

“Topraklar bir ırmağın kıyısında; kan eksen can biter...” dedi.

Art arda sorular soran Pahom'a, “Bir yıl yürüsen bile öbür ucuna gidemeyeceğin kadar, hepsi de Başkırlar'a ait uçsuz bucaksız topraklar var. Başkırlar koyun gibidirler. Yok pahasına toprak alabilirsin onlardan.” “İşte...” dedi Pahom kendi kendine, “Bin ruble bayılıp buradan bin üç yüz dönüm alacağıma, hem de borçlanacağıma, oraya gidip buradan aldığımdan on kat fazla toprak sahibi olabilirim.”

Pahom, yabancıdan oralara nasıl gideceğini iyice öğrendi ve adam çıkıp gittiğinde o da yola çıkmak için hazırlıklarını yaptı. Karısını malını mülkünü koruması için köyde bırakıp yanına aldığı bir uşakla yola düştü. Yol üstündeki bir kasabada mola verip çay, şarap ve yabancının söylediği diğer hediyeleri alıp üç yüz milden uzun bir yol aldılar. Yedinci gün, Başkırların obasına vardılar. Yabancının anlattığı gibiydi buralar. Başkırlar, bir ırmağın kıyısına kurdukları kıl çadırlarda yaşıyorlardı. Toprakla uğraşmıyor, ağızlarına ekmek koymuyorlardı. Hayvanları başıboş sürüler hâlinde öylece otluyordu. Taylar, çadırların arka kısmında bağlı duruyor; kısraklar, yanlarına günde iki kez götürülüyordu. Tayların sütünden kımız elde ediliyordu. Obanın bütün işlerini kadınlar yapıyordu. Erkeklerin tek yaptığı, bütün gün yan gelip yatmak, kımız, çay içmek, kesilen koyunları yemek ve eğlenmekti. Çalışmayı akıllarından geçirdikleri yoktu; kaba ve bilinçsizlerdi, Rusçaları zayıftı fakat güleryüzlü insanlardı.

Pahom'u görünce hemen çadırlarını boşaltıp çevresinde toplandılar. Bir çevirmen getirildi; Pahom, biraz arazi satın almak istediğini söyledi. Başkanları epeyce hoşnut görünüyordu; Pahom'u en güzel çadırlardan birine buyur edip çay ve kımız ikram ettiler, yemesi için et getirdiler. Pahom da arabasın‐

daki armağanları dağıttı. Aralarında konuşup çevirmenden şöyle söylemesini istediler.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

Part 02

Sürekli, bunu yapanın kim olduğuna kafa yordu. He was constantly wondering who it was. Nihayet, ‘Kesinlikle Simon yapmıştır; başka kimse olamaz!..' Finally, 'Simon certainly did; It can't be anyone else!..' diye düşündü.

Gidip Simon'un çiftliğine baktı; bir şey göremedi ama Simon'un yaptığına dair kararı da değişmedi. Bir dilekçe yazıp mahkemeye verdi. Simon duruşmaya çağırıldı. Davaya bir daha bakıldı, onun yaptığına dair kanıt bulunmadığı için salıverilmesi kararı alındı. The case was reviewed again, and it was decided to release him as there was no evidence that he did it. Pahom'un gözünde, uğradığı haksızlık büyümüştü; bütün öfkesini köy heyetine yansıttı: In Pahom's eyes, the injustice he suffered had grown; he reflected all his anger on the village committee: “Hırsızlar size rüşvet veriyor...” dedi. “The thieves are bribing you…” he said. “Namuslu kişiler olsaydınız, hırsızı serbest bırakmazdınız!..” “If you were honest people, you would not have released the thief!..”

Pahom kavga etmedik kimse bırakmadı. Pahom, we didn't fight, nobody left. Evini kundaklayacaklarına dair sözler de çalınıyordu kulaklarına. Words that they would set fire to his house were also being played in his ears. Elindeki araziler çoğalmasına karşın, toplumdaki saygınlığı zarar gördü. Although the lands in his possession increased, his prestige in the society was damaged. Aradan geçen zaman içinde, pek çok kişinin yeni bölgelere taşınacağı söylentisi çıkmıştı. In the intervening time, there were rumors that many people would move to new regions.

“Topraklarımdan ayrılmama gerek yok...” diye geçirdi içinden. “I don't need to leave my land...” he thought to himself. “Birileri taşınırsa, bizim yerimiz bollaşır. Onların sattığı toprakları alır arazilerimi genişletirim. Hayatım iyice kolaylaşır. Hem bu hâlimin çok iyi olduğu falan yok.” Besides, it's not like I'm not very good."

Pahom, bir gün evinde otururken yolu köye düşen bir çiftçiyi konuk etti. One day, while sitting at his house, Pahom hosted a farmer who passed by the village. Köylüyü ağırlayan Pahom, ona nereli olduğunu sordu. Köylü, Volga'nın diğer tarafından geldiğini, orada yaşadığını belirtti. Pahom bununla ilgilenince adam pek çok kişinin oraya taşındığını söyledi. When Pahom took care of it, the man said that many people had moved there. Bu köyden de oraya taşınanlar varmış. Topluluğa katılmışlar; adam başı yirmi beş dönüm arazi dağıtılmış. They have joined the community; Twenty-five acres of land was distributed per person. Toprak bire bin veriyormuş. The land gives a thousand to one. Oraya sadece üstündeki gömlekle gelen köylü, artık altı at, iki inek sahibiymiş. The villager who came there with only his shirt on, now owned six horses and two cows. Pahom'un içine kıskançlık ateşleri dolarken “Farklı bir yerde de adam gibi yaşamak mümkünken burada neden sefil olayım? While the fires of jealousy fill Pahom, “Why should I be miserable here when it is possible to live like a man in another place? Buradaki arazilerimi satıp alacağım parayla orada yeni bir hayat kurarım. I will sell my lands here and start a new life there with the money I will get. Bunca kalabalık bir yerde insanın başı hiçbir zaman dertten kurtulmaz. One can never get rid of trouble in such a crowded place. Yine de önceden gidip bir bakayım...” diye düşündü. Still, I'll go and have a look beforehand…” he thought.

Baharın son günlerinde yola çıktı. Bir vapura binip Volga üstünden Şamara'ya geçti, yaklaşık üç yüz mili de yürüyerek geçip adamın sözünü ettiği yere vardı. He got on a ferry and crossed the Volga to Samara, walked about three hundred miles and reached the place the man had mentioned. Orada gördükleri, adamın anlattıklarını doğruluyordu. What he saw there confirmed what the man had said. Herkese yetecek kadar arazi vardı; her köylüye yirmi beş dönümlük ortaklaşa ekilip biçilecek arazi verilmişti. There was enough land for everyone; each villager was given twenty-five acres of communal arable land. İsteyenler parasını ödeyip bu topraklara daha ucuza sahip olabiliyordu. Those who wanted could pay and own these lands cheaper. Durumu yerinde inceleyen Pahom, sonbahara doğru evine dönüp, her şeyini satıp savmaya Examining the situation on the spot, Pahom returned home towards autumn and tried to sell everything.

başladı; arazisini ve hayvanlarını sattı. Topluluk üyeliğinden çıktı. Unsubscribed from the community. Bahar gelinceye dek bekleyip ailesiyle beraber yeni vatanlarına doğru yola düştüler. They waited until spring and set off with their family to their new homeland.

Pahom, yeni yurtlarına geldiği sıralarda, büyük bir köyün topluluğuna alınmaları için başvurdu. When Pahom arrived at their new homeland, he applied for inclusion in a large village community. Gerekli evrakları düzenleyip ihtiyar heyetine verdi ve onlardan üyelik belgesini aldı. He arranged the necessary documents and gave them to the council of elders and received the membership certificate from them. Kendisinin ve oğullarının işlemesi için beşer hisseden yüz yirmi beş dönüm arazi emirlerine verildi. One hundred and twenty-five acres of five acres of land were given to his orders for him and his sons to cultivate. Pahom, gereken bina eklentilerini yaptı. Pahom made the necessary building additions. Artık eskisinden üç kat daha fazla araziye sahipti. Toprak, mısır ekmeye epeyce uygundu. Durumu eskisine göre çok daha iyiydi. Geniş meraları, ekilip biçilebilir toprakları vardı. Besleyebileceği inek sayısı sınırsızdı.

Pahom, ilk zamanlar hayatından memnundu; ama bir süre sonra, buradaki topraklarını da az bulmaya başladı. İlk yıl, ortak arazilerden hissesine düşen toprağa buğday ekip bol ürün aldı. In the first year, he planted wheat on the land that fell to his share from the common lands and got a lot of crops. Bu yıl da buğday ekmek niyetindeydi fakat ortak arazileri yetersizdi. Zaten işlediği topraklar da buğday ekimine ayrılmamıştı; çünkü o bölgede sadece hiç sürülmemiş nadaslı topraklara buğday ekilebiliyordu. In any case, the lands he cultivated were not reserved for wheat cultivation; because wheat could be planted in that region only on fallow lands that had never been plowed. İki yılda bir buğday ekilen araziler, üzerlerindeki otlar büyüyünceye kadar nadasa bırakılıyordu ve böylesi arazilere talep fazla, toprak yetersizdi. The lands where wheat was planted every two years were left fallow until the grass on them grew, and the demand for such lands was high and the land was insufficient. Bu yüzden sürekli kavgalar çıkıyordu. Hâli vakti yerinde olanlar buralara buğday ekmek istiyor, yoksullarsa buraları satmayı, en azından ödeyecekleri vergileri çıkarmayı istiyorlardı. The well-to-do wanted to plant wheat here, and the poor wanted to sell them, or at least deduct their taxes. Pahom, daha fazla buğday ekmek isteyenlerdendi; tutup bir alsatçıdan bir yıllık toprak kiraladı. Pahom was one of those who wanted to sow more wheat; and rented a year's land from an alsat dealer. Ekebildiğince buğday ekti; ürün bire bin verdi ama bir mesele vardı: Arazi, köye çok uzaktı. He sowed as much wheat as he could; The crop yielded a thousand to one, but there was one issue: The land was too far from the village. Buğdayların neredeyse on kilometre kadar taşınması gerekiyordu. Wheat had to be transported for almost ten kilometers. Aradan biraz süre geçtiğinde Pahom, kimi alsatçıların uzak çiftliklerde yaşayıp servet edindiklerini fark edince, “Tapusu bende olan biraz arazi alsam, üzerine bir çiftlik A little while later, Pahom realized that some alsattenders were living in remote farms and making a fortune, and said, “If I buy some land with the title deed, I would build a farm on it.

evi yaptırsam her şey yoluna girerdi...” diye düşündü. Bu meseleye günlerce kafa yordu.

Üç yıl boyunca toprak kiralayıp buğday ekmeyi sürdürdü. For three years he continued to lease land and sow wheat. İyi ürün alıyordu ve para bile biriktirebiliyordu. Aslında hiç yakınmadan yaşayıp gidebilirdi ama her yıl toprak kiralamak için ter dökmek gözünü yıldırmıştı. In fact, he could have lived off without complaining, but he had been intimidated by sweating every year to rent land. İyi araziler olduğu bilinen yerlere köylüler hemen doluşuyor ve bir anda satılıyordu. The villagers would fill the places that were known to be good lands immediately and they were sold out in an instant. Elinizi çabuk tutmadığınızda hava alıyordunuz. You were getting air when you didn't hold your hand quickly. Üçüncü yıl, başka bir çiftçiyle birlikte çayır kiraladılar; aralarında anlaşmazlık baş gösterip de çiftçiler dava ettiklerinde, orayı da sürmüşlerdi. In the third year they rented a meadow with another farmer; they plowed that place too, when disagreements arose between them and the farmers sued. Davayı kaybettiler, paraları ve emekleri boşa gitti. They lost the case, their money and effort wasted.

Pahom, ‘Kendi toprağım olsaydı, kimsecikler karışmadan ekip biçerdim ve bunlarla uğraşmazdım...' diye düşünüyordu. Pahom was thinking, 'If I had my own land, I would have cultivated and harvested without interference and would not have dealt with it...'. Pahom, kendisine toprak aramaya başladı; bin üç yüz dönümlük toprağı olan fakat eli darda olduğu için bu toprağı satmak isteyen bir köylüyle tanıştı. Pahom began to seek land for himself; He met a peasant who had 13 hundred acres of land but wanted to sell it because he was in trouble. Kıran kırana pazarlık edip yarısı peşin, yarısı senetle ödenmek koşuluyla bin beş yüz rublede karar kıldılar. Bargaining fiercely, they decided on one thousand five hundred rubles, half paid in cash and half by promissory note. Geriye sadece sözleşme yapmak kalmıştı. All that remained was to make a contract. O sıralarda, yolu oradan geçen bir yabancı, atını yemlemek için Pahom'un evine geldi. At that time, a stranger passing by came to Pahom's house to feed his horse. Pahom yabancıyla konuştuğunda, onun hayli uzaktan, Başkır'dan döndüğünü, oralarda on üç bin dönüm toprağın sadece bin ruble olduğunu öğrendi. When Pahom spoke to the stranger, he learned that he had returned from the Bashkir from a great distance, and that thirteen thousand acres of land were only a thousand rubles. Daha fazla bilgilenmek isteyen Pahom'a şunları söyledi yabancı: The stranger, who wanted to know more, told Pahom: “Yapılacak en  iyi  şey,  başkanlarla ahbap  olmak. “The best thing to do is be buddies with presidents. Ben  yüz ruble eden bir kadın elbisesi, halı, bir kutu çayı hibe ettim, şarap verdim; bunlar karşılığında, arazinin her bir dönümü iki kapikten daha ucuza geldi bana.” Yanındaki tapuları gösteren yabancı: I donated a woman's dress, a rug, a box of tea for a hundred rubles, gave wine; In return, each acre of land cost me less than two kopecks.” The foreigner showing the deeds next to him:

“Topraklar bir ırmağın kıyısında; kan eksen can biter...” dedi.

Art arda sorular soran Pahom'a, Asking Pahom one after another, “Bir yıl yürüsen bile öbür ucuna gidemeyeceğin kadar, hepsi de Başkırlar'a ait uçsuz bucaksız topraklar var. “There are vast lands, all of which belong to the Bashkirs, so that you cannot go to the other end even if you walk for a year. Başkırlar koyun gibidirler. Bashkirs are like sheep. Yok pahasına toprak alabilirsin onlardan.” “İşte...” dedi Pahom kendi kendine, “Bin ruble bayılıp buradan bin üç yüz dönüm alacağıma, hem de borçlanacağıma, oraya gidip buradan aldığımdan on kat fazla toprak sahibi olabilirim.” You can buy land from them for nothing.” “Here,” Pahom said to himself, “rather than fainting for a thousand rubles and getting a thousand three hundred acres here, and going into debt, I can own ten times more land than I bought here.”

Pahom, yabancıdan oralara nasıl gideceğini iyice öğrendi ve adam çıkıp gittiğinde o da yola çıkmak için hazırlıklarını yaptı. Pahom learned how to get there from the stranger, and when the man left, he also made preparations to set out. Karısını malını mülkünü koruması için köyde bırakıp yanına aldığı bir uşakla yola düştü. He left his wife in the village to protect his property and set off with a servant he took with him. Yol üstündeki bir kasabada mola verip çay, şarap ve yabancının söylediği diğer hediyeleri alıp üç yüz milden uzun bir yol aldılar. They drove more than three hundred miles, stopping at a town along the way, buying tea, wine, and other gifts the stranger had said. Yedinci gün, Başkırların obasına vardılar. On the seventh day, they reached the Bashkirs' camp. Yabancının anlattığı gibiydi buralar. Başkırlar, bir ırmağın kıyısına kurdukları kıl çadırlarda yaşıyorlardı. Toprakla uğraşmıyor, ağızlarına ekmek koymuyorlardı. They did not deal with the soil, they did not put bread in their mouths. Hayvanları başıboş sürüler hâlinde öylece otluyordu. Her animals just grazed in stray herds. Taylar, çadırların arka kısmında bağlı duruyor; kısraklar, yanlarına günde iki kez götürülüyordu. Colts are tied at the back of the tents; mares were taken with them twice a day. Tayların sütünden kımız elde ediliyordu. Kumis was obtained from the milk of the Thais. Obanın bütün işlerini kadınlar yapıyordu. Erkeklerin tek yaptığı, bütün gün yan gelip yatmak, kımız, çay içmek, kesilen koyunları yemek ve eğlenmekti. All the men did was lie down all day, drink kumiss, tea, eat the slaughtered sheep and have fun. Çalışmayı akıllarından geçirdikleri yoktu; kaba ve bilinçsizlerdi, Rusçaları zayıftı fakat güleryüzlü insanlardı. They had no thought of working; they were rude and unconscious, their Russian was weak, but they were friendly people.

Pahom'u görünce hemen çadırlarını boşaltıp çevresinde toplandılar. When they saw Pahom, they immediately emptied their tents and gathered around him. Bir çevirmen getirildi; Pahom, biraz arazi satın almak istediğini söyledi. A translator was brought in; Pahom said he wanted to buy some land. Başkanları epeyce hoşnut görünüyordu; Pahom'u en güzel çadırlardan birine buyur edip çay ve kımız ikram ettiler, yemesi için et getirdiler. Their heads looked quite pleased; They welcomed Pahom to one of the most beautiful tents, offered tea and kumiss, and brought meat to eat. Pahom da arabasın‐ Pahom is your car too

daki  armağanları  dağıttı. distributed the gifts. Aralarında    konuşup         çevirmenden şöyle söylemesini istediler. They talked among themselves and asked the translator to say:

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.