image

İnsana ne kadar toprak lazım, Part 01

Part 01

İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM?

Şehirde yaşayan ve bir tüccarla evli olan abla, köydeki kız kardeşini ziyarete gitmişti; kardeşi ise bir köylüyle evliydi. Semaver başında toplandıklarında, abla kent hayatının güzelliklerinden, yaşamlarının ne kadar rahat olduğundan, ne kadar güzel giyindiklerinden, çocukların şık elbiseler giyinip kuşandıklarından, lezzetli yiyecekler yiyip tiyatrolara, eğlencelere nasıl gittiklerinden bire bin katarak söz etmeye başladı.

Kız kardeş, bu sözlere alındı ve sonra da alsatçı kocasının hayatını yerin dibine batırıp köy yaşamını ne çok beğendiğini anlatmaya koyuldu: “Yaşadığım hayatı sizinkiyle değiştirmem!..” dedi. “Kaba bir hayatımız olabilir ama en azından kafamız rahat. Bizden daha iyi yaşadığınız doğru, evet, ne var ki gereksinimlerinizden daha çoğunu kazanmanıza karşın, her şeyinizi bir anda yitirebilirsiniz. Atasözünü duymuşsundur: ‘Kârla zarar kardeştir.' Bu gün ekonomik durumu iyi olanlar, bir bakmışsın yiyecek ekmeğe muhtaç olmuş. Bizim hayatımız daha güvenli. Belki o kadar imrenilesi değil fakat çok varlıklı olmasak da yiyecekten yana sıkıntımız yok.”

Abla alaylı bir sesle:

“Elbette bu yiyecekleri domuzlarla ve ineklerle yemek istersen. Sen kibarlıktan ne anlarsın! Kocan ta şafaktan günbatımlarına kadar çalışsın, siz de çocuklarınızla beraber gübrelerin üzerinde yaşamaya devam edin!”

Küçük kardeş:

“O kadar önemli mi bu?” dedi. İşimizin kaba ve yorucu olduğuna sözüm yok; fakat güvenli. Kimselere avuç açmadan yaşayabiliyoruz. Peki siz? Kentleriniz türlü yüz kızartıcı şeylerle dolu; bugünlerde pek sorun yaratmaz ama peki ya gelecekte? Kocan kumarla, içki ya da kadınla yoldan çıkarsa?.. Her şey mahvolmaz mı o zaman? Böylesi şeylerle sık sık karşılaşmıyor musun?

Aile reisi Pahom, uzandığı şöminenin üstünden kadınların konuşmalarına kulak veriyordu.

‘Harfiyen öyle!..' diye geçirdi içinden. ‘Biz köylü kısmı, çocukluktan başlayarak toprağı ekip biçmeye o kadar kaptırdık ki böylesi şeyler düşünmeye vaktimiz kalmıyor. Kaygılandığım tek şey, toprağımızın az olması. Eğer daha fazla tarlam olsaydı, kimselerden korkmazdım.'

Abla kardeş çaylarını bitirince giysilerden söz etmeye başladılar; sonra da bulaşıklarını yıkayıp yattılar.

Ne var ki şeytan, şöminenin yanında durup bütün konuşmaları dinlemişti. Köyde yaşayan kadının kocasını övmesinden, adamınsa daha fazla arazisi olsa kimselerden korkmayacağını düşünmesine sevinmişti.

‘Oyun başlıyor...' diye düşündü şeytan. İstediğin kadar toprak verip seni egemenliğime alacağım.

Köyün yakınında, yaklaşık üç yüz dönümlük çok büyük bir toprağa sahip bir hanımefendi yaşıyordu. Köylülerle hiçbir sorunu olmamıştı bu kadının ama, yanına eski bir askeri yanaşma olarak alınca işler bozuldu. Bu yanaşma, kestiği para cezalarıyla herkese yaka silktiriyordu.

Pahom, elinden geldiğince özenli olmaya çalıştıysa da başına sürekli aynı şey geliyordu; atı hanımefendinin yulaflarına dalıyor veya bir ineği hanımefendinin bahçesine giriyor, danaları hanımefendinin otlaklarında otluyor, o da bütün bunlar için para cezasıyla karşılaşıyordu.

Söylene söylene cezayı ödeyen Pahom, öfkeyle gittiği evinde, bütün acısını karısından çıkarıyordu. Bütün yazı, yanaşma yüzünden kötü geçirdi Pahom. Kış gelip de sığırlar ahırdan çıkamayınca ancak rahatlamıştı. Varsın hayvanların yiyeceğini kendisi versindi, en azından derdi tasası yoktu.

O günlerde başlayan dedikodulara göre, hanımefendi arazilerini satacaktı. Anayoldaki hanın sahibi, bu arazileri almak için girişimlere başlamıştı. Bu haber, köylüleri çok kaygılandırmıştı. “Arazileri hancı alırsa” diyorlardı, “Kesilecek cezalarla, hanımefendinin yanaşmasını bile mumla aratır bize... Hepimizin geçimi o arazilerden.”

Köylüler toplaşıp hanımefendiye giderek arazilerini hancıya satmamasını isteyip daha yüksek bir bedel önerdiler. Hanımefendi arazilerini onlara bırakmaya razı oldu. Sonraları köylüler, kendilerinin bütün arazileri alması için uğraşmaya başladılar, böylece bütün toprakları ortaklaşa ekip biçebilirlerdi. Bu konu hakkında tartışmak için kaç kez bir araya geldilerse de bir çözüme ulaşamadılar; şeytan araya nifak tohumları ekmişti çünkü. Nihayet bu toprakları her birinin alabileceği ölçüde paylar hâlinde alması kararına vardılar. Hanımefendi onların bu önerisine de ‘evet' dedi.

Aradan biraz zaman geçince Pahom komşularından birinin elli dönüm arazi aldığını, paranın yarısını hemen, kalanını bir yıl sonra ödeyeceğini duydu; içi hasetle doldu.

“Vay canına!” dedi içinden, arazilerin hepsi elden çıkarılıyor, bense bir karışlık yer bile alamayacağım.”

Gidip karısıyla konuştu:

“Herkes alıyor...” dedi. “Ne yapıp edip yirmi dönüm de biz almalıyız. Geçim yükü giderek ağırlaşıyor. Şimdiki yanaşma, kestiği cezalarla iflahımızı kesiyor.”

Biraz toprağı nasıl alabileceklerini düşünüp taşınmaya başladılar. Yüz ruble biriktirmişlerdi. Bir tay ve biraz arı sattılar. Oğullarını para kazanması için gurbete yolladılar; Pahom'un maaşını da önceden alıp kayınbiraderine de birazcık borçlandıktan sonra, arazi için ödeyecekleri paranın yarısını denkleştirdiler.

Parayı yanına alan Pahom biraz ağaçlı, kırk dönümlük bir yer beğendi. Hanımefendiyle fiyatta anlaşıp tokalaştılar; Pahom, hanımefendiye biraz kaparo verdi. Kalan borç için de kente inip senet hazırladılar. Pahom yarısını peşin, yarısını da iki yıla yayarak ödeyecekti.

Artık Pahom da arazi sahibi olmuştu. Borç aldığı tohumları ekti topraklarına. O yıl ürün iyiydi; bir yılı bile bulmadan bütün borçlarını temizledi. Artık kendi arazisinin efendisiydi; ekip biçiyor, sığırlarını kendi otlağına salıyordu. Boy atan mısırlarına veya çayırlarına bakmaya gittiğinde sevinçten yerinde duramıyordu. Orada yeşeren her şey, onun gözüne daha farklı, daha güzel görünüyordu. Önceleri bu arazilerin hiçbir özelliği yoktu; fakat şimdi durum tamamen değişmişti.

Pahom'un hayatından herhangi bir şikâyeti ve yakınması yoktu. Eğer komşu köydekiler onun mısır tarlasından ve otlağından geçmese keyfi mükemmel olacaktı. Kibarca uyardı birkaç kez fakat köylüler aldırış bile etmediler. Bu yetmezmiş gibi, köyün çobanı da ineklerini onun otlaklarına salıyor, hatta geceleri dışarıda bırakılan atlar onun mısırlarına dalıyordu. Pahom, kaç kez onları dışarı dehlemiş, sahiplerini ikaz etmiş, kimseciklere dava açmamak için kendini zor dizginlemişti.

Günün birinde dayanamadı ve mahkemeye şikâyet dilekçesi verdi. Köylülerin topraksız olduğunu, bütün meseleye bunun neden olduğunu, özellikle yapmadıklarını aslında biliyordu; fakat şöyle düşünmeden edemiyordu:

“Ben buna göz yumamam; aksi takdirde iliğimi kuruturlar.

Bir yolunu bulup onlara günlerini göstermeliyim.”

Onları mahkemeye verip günlerini gösterdi; yetmedi, tekrar mahkemeye yollandı ve bunun sonucunda birkaç köylü para cezası ödemeye mahkûm edildi. Aradan biraz zaman geçince Pahom'un komşuları kinlenmeye başladı. Kimi zaman hayvanlarını bilerek onun tarlalarına saldılar. Köylülerden biri, gece vakti, Pahom'un ağaçlığına gidip birkaç körpe ıhlamuru bile kesti. Ağaçlığının yanından geçen Pahom'un dikkatini beyaz bir şey çekti; birkaç adım yaklaşınca, ıhlamur ağaçlarının sadece köklerinin kaldığını, az ileride de kabukları sıyırılmış ağaçların olduğunu fark etti, çok öfkelendi.

“Kestiği bir tek ağaç olsa, dert değil...” diye geçirdi içinden. “Aşağılık herif bir sürü ağaç kesmiş. Yapanı bir elime geçirsem, lime lime edeceğim.”



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Çevrimiçi dil öğrenme @ LingQ

Part 01

İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM? HOW MUCH SOIL DO I NEED FOR HUMAN?

Şehirde yaşayan ve bir tüccarla evli olan abla, köydeki kız kardeşini ziyarete gitmişti; kardeşi ise bir köylüyle evliydi. The sister, who lived in the city and married a merchant, went to visit her sister in the village; his brother was married to a villager. Semaver başında toplandıklarında, abla kent hayatının güzelliklerinden, yaşamlarının ne kadar rahat olduğundan, ne kadar güzel giyindiklerinden, çocukların şık elbiseler giyinip kuşandıklarından, lezzetli yiyecekler yiyip tiyatrolara, eğlencelere nasıl gittiklerinden bire bin katarak söz etmeye başladı. When they gathered at the samovar, the sister began to talk about the beauty of urban life, how comfortable their lives were, how beautifully they dressed, how children dressed up in elegant clothes, how they went to the theaters and entertainments by eating delicious food.

Kız kardeş, bu sözlere alındı ve sonra da alsatçı kocasının hayatını yerin dibine batırıp köy yaşamını ne çok beğendiğini anlatmaya koyuldu: “Yaşadığım hayatı sizinkiyle değiştirmem!..” dedi. The sister was taken to these words, and then she plunged her life into the ground and started to explain how she liked the village life very much: "I will not change my life with yours! .." she said. “Kaba bir hayatımız olabilir ama en azından kafamız rahat. “We may have a rough life, but at least we are confident. Bizden daha iyi yaşadığınız doğru, evet, ne var ki gereksinimlerinizden daha çoğunu kazanmanıza karşın, her şeyinizi bir anda yitirebilirsiniz. It is true that you live better than us, yes, however, although you may gain more than you need, you may lose everything in an instant. Atasözünü duymuşsundur: ‘Kârla zarar kardeştir.' You've heard the proverb: 'Profit and loss are brothers.' Bu gün ekonomik durumu iyi olanlar, bir bakmışsın yiyecek ekmeğe muhtaç olmuş. Those who are in a good economic situation today, you see, they need food and bread. Bizim hayatımız daha güvenli. Our life is safer. Belki o kadar imrenilesi değil fakat çok varlıklı olmasak da yiyecekten yana sıkıntımız yok.” Maybe it's not that enviable, but even though we're not very wealthy, we don't have a problem with food. ”

Abla alaylı bir sesle: The sister said in a sarcastic voice:

“Elbette bu yiyecekleri domuzlarla ve ineklerle yemek istersen. “Of course if you want to eat this food with pigs and cows. Sen kibarlıktan ne anlarsın! What do you know about kindness! Kocan ta şafaktan günbatımlarına kadar çalışsın, siz de çocuklarınızla beraber gübrelerin üzerinde yaşamaya devam edin!” Let your husband work from dawn to sunset, and you and your children continue to live on the manure! ”

Küçük kardeş: Younger brother:

“O kadar önemli mi bu?” dedi. "Is that that important?" said. İşimizin kaba ve yorucu olduğuna sözüm yok; fakat güvenli. I have no promise that our job is rude and tiring; but safe. Kimselere avuç açmadan yaşayabiliyoruz. We can live without opening a palm to anyone. Peki siz? Kentleriniz türlü yüz kızartıcı şeylerle dolu; bugünlerde pek sorun yaratmaz ama peki ya gelecekte? Your cities are full of shameful things; It doesn't cause much trouble these days, but what about the future? Kocan kumarla, içki ya da kadınla yoldan çıkarsa?.. If your husband goes astray by gambling, drinking or with a woman? Her şey mahvolmaz mı o zaman? Won't everything be ruined then? Böylesi şeylerle sık sık karşılaşmıyor musun? Don't you come across these things often?

Aile reisi Pahom, uzandığı şöminenin üstünden kadınların konuşmalarına kulak veriyordu. The head of the family, Pahom, listened to the conversation of the women over the fireplace.

‘Harfiyen öyle!..' 'It is literally! ..' diye geçirdi içinden. he thought through it. ‘Biz köylü kısmı, çocukluktan başlayarak toprağı ekip biçmeye o kadar kaptırdık ki böylesi şeyler düşünmeye vaktimiz kalmıyor. 'We, the peasant part, were so caught up in cultivating the land from childhood that we don't have time to think about such things. Kaygılandığım tek şey, toprağımızın az olması. The only thing I'm worried about is that our land is scarce. Eğer daha fazla tarlam olsaydı, kimselerden korkmazdım.' If I had more fields, I wouldn't be afraid of anyone. '

Abla kardeş çaylarını bitirince giysilerden söz etmeye başladılar; sonra da bulaşıklarını yıkayıp yattılar. When the sister and brother finished their tea, they started talking about clothes; then they washed their dishes and went to bed.

Ne var ki şeytan, şöminenin yanında durup bütün konuşmaları dinlemişti. However, the devil stood by the fireplace and listened to all the conversations. Köyde yaşayan kadının kocasını övmesinden, adamınsa daha fazla arazisi olsa kimselerden korkmayacağını düşünmesine sevinmişti. She was delighted that the woman living in the village praised her husband, and the man thought that if he had more land, he would not be afraid of anyone. Она была рада, что женщина, живущая в деревне, похвалила своего мужа, и мужчина подумал, что он не будет никого бояться, если у него будет больше земли.

‘Oyun başlıyor...' diye düşündü şeytan. 'The game begins ...' thought the devil. İstediğin kadar toprak verip seni egemenliğime alacağım. I will give you as much land as you want and take you under my rule.

Köyün yakınında, yaklaşık üç yüz dönümlük çok büyük bir toprağa sahip bir hanımefendi yaşıyordu. Near the village lived a lady with a very large land of about three hundred acres. Köylülerle hiçbir sorunu olmamıştı bu kadının ama, yanına eski bir askeri yanaşma olarak alınca işler bozuldu. This woman had no problem with the peasants, but things got worse when she took a former military berth with her. Bu yanaşma, kestiği para cezalarıyla herkese yaka silktiriyordu. This approach made everyone shrug off their collars with the fines they imposed.

Pahom, elinden geldiğince özenli olmaya çalıştıysa da başına sürekli aynı şey geliyordu; atı hanımefendinin yulaflarına dalıyor veya bir ineği hanımefendinin bahçesine giriyor, danaları hanımefendinin otlaklarında otluyor, o da bütün bunlar için para cezasıyla karşılaşıyordu. Pahom tried to be as attentive as he could, but the same thing was happening to him all the time; his horse dives into the lady's oats, or a cow enters the lady's garden, her calves graze in the lady's pastures, and she faces fines for all this.

Söylene söylene cezayı ödeyen Pahom, öfkeyle gittiği evinde, bütün acısını karısından çıkarıyordu. Pahom, who paid the verbal punishment, was taking all his pain from his wife in his house, where he went in anger. Bütün yazı, yanaşma yüzünden kötü geçirdi Pahom. The whole article went badly because of the docking, Pahom. Kış gelip de sığırlar ahırdan çıkamayınca ancak rahatlamıştı. He was only relieved when winter came and the cattle could not leave the barn. Varsın hayvanların yiyeceğini kendisi versindi, en azından derdi tasası yoktu. He gave the food for the animals himself, at least he had no worries.

O günlerde başlayan dedikodulara göre, hanımefendi arazilerini satacaktı. According to the rumors that started in those days, the lady was going to sell her land. Anayoldaki hanın sahibi, bu arazileri almak için girişimlere başlamıştı. The owner of the inn on the main road started attempts to acquire these lands. Bu haber, köylüleri çok kaygılandırmıştı. This news made the villagers very worried. “Arazileri hancı alırsa” diyorlardı, “Kesilecek cezalarla, hanımefendinin yanaşmasını bile mumla aratır bize... Hepimizin geçimi o arazilerden.” "If the innkeeper takes the land," they said, "With the punishments to be imposed, he will make us even the lady approaching with a candle. We all earn a living from those lands."

Köylüler toplaşıp hanımefendiye giderek arazilerini hancıya satmamasını isteyip daha yüksek bir bedel önerdiler. The villagers gathered and went to the lady and asked her not to sell their land to the innkeeper and offered a higher price. Hanımefendi arazilerini onlara bırakmaya razı oldu. The lady agreed to leave their land to them. Sonraları köylüler, kendilerinin bütün arazileri alması için uğraşmaya başladılar, böylece bütün toprakları ortaklaşa  ekip  biçebilirlerdi. Later, the peasants began to try to get all the land for themselves so that they could cultivate all the lands jointly. Bu konu hakkında tartışmak için kaç kez bir araya geldilerse de bir çözüme ulaşamadılar; şeytan araya nifak tohumları ekmişti çünkü. No matter how many times they met to discuss this issue, they did not come to a solution; because the devil sowed the seeds of discord. Nihayet bu toprakları her birinin alabileceği ölçüde paylar hâlinde alması kararına vardılar. Finally, they decided to buy these lands in proportion to the extent that each could buy them. Hanımefendi onların bu önerisine de ‘evet' dedi. The lady said 'yes' to their suggestion.

Aradan biraz zaman geçince Pahom komşularından birinin elli dönüm arazi aldığını, paranın yarısını hemen, kalanını bir yıl sonra ödeyeceğini duydu; içi hasetle doldu. Some time passed, and Pahom heard that one of his neighbors had bought fifty acres of land and would pay half the money immediately and the rest a year later; He was filled with envy.

“Vay canına!” dedi içinden, arazilerin hepsi elden çıkarılıyor, bense bir karışlık yer bile alamayacağım.” "Wow!" He said, “All the lands are being disposed of, and I will not be able to buy even an inch.”

Gidip karısıyla konuştu: He went and spoke to his wife:

“Herkes alıyor...” dedi. "Everyone's getting it ..." he said. “Ne yapıp edip yirmi dönüm de biz almalıyız. “What we should do and buy at twenty acres. Geçim yükü giderek ağırlaşıyor. The burden of subsistence is getting worse. Şimdiki yanaşma, kestiği cezalarla iflahımızı kesiyor.” The current berthing cuts our recovery with the punishments it imposes.

Biraz toprağı nasıl alabileceklerini düşünüp taşınmaya başladılar. They started to move, thinking about how they could get some land. Yüz ruble biriktirmişlerdi. They had saved a hundred rubles. Bir tay ve biraz arı sattılar. They sold a foal and some bees. Oğullarını para kazanması için gurbete yolladılar; Pahom'un maaşını da önceden alıp kayınbiraderine de birazcık borçlandıktan sonra, arazi için ödeyecekleri paranın yarısını denkleştirdiler. They sent their sons abroad to earn money; After receiving Pahom's salary in advance and borrowing a little bit from his brother-in-law, they equalized half the money they would pay for the land.

Parayı yanına alan Pahom biraz ağaçlı, kırk dönümlük bir yer beğendi. Taking the money with him, Pahom liked a place with some trees and forty acres. Hanımefendiyle fiyatta anlaşıp tokalaştılar; Pahom, hanımefendiye biraz kaparo verdi. They agreed on the price with the lady and shook hands; Pahom gave the lady some down payment. Kalan borç için de kente inip senet hazırladılar. For the remaining debt, they went to the city and prepared a bill. Pahom yarısını peşin, yarısını da iki yıla yayarak ödeyecekti. Pahom would pay half in advance and half over two years.

Artık Pahom da arazi sahibi olmuştu. Pahom now also owned land. Borç aldığı tohumları ekti topraklarına. He sowed the seeds he borrowed from. O yıl ürün iyiydi; bir yılı bile bulmadan bütün borçlarını temizledi. The product was good that year; He cleared all his debts before he found a year. Artık kendi arazisinin efendisiydi; ekip biçiyor, sığırlarını kendi otlağına salıyordu. He was now master of his own land; he mowed and released his cattle to his pasture. Boy atan mısırlarına veya çayırlarına bakmaya gittiğinde sevinçten yerinde duramıyordu. When he went to look at his growing corn or meadows, he could not sit still with joy. Orada yeşeren her şey, onun gözüne daha farklı, daha güzel görünüyordu. Everything that bloomed there looked different, more beautiful to her. Önceleri bu arazilerin hiçbir özelliği yoktu; fakat şimdi durum tamamen değişmişti. Previously, these lands had nothing special; but now the situation had completely changed.

Pahom'un hayatından herhangi bir şikâyeti ve yakınması yoktu. Pahom had no complaints or complaints about his life. Eğer komşu köydekiler onun mısır tarlasından ve otlağından geçmese keyfi mükemmel olacaktı. If the people in the neighboring village did not pass through his cornfield and pastures, his enjoyment would be perfect. Kibarca uyardı birkaç kez fakat köylüler aldırış bile etmediler. He warned politely several times, but the villagers did not even pay attention. Bu yetmezmiş gibi, köyün çobanı da ineklerini onun otlaklarına salıyor, hatta geceleri dışarıda bırakılan atlar onun mısırlarına dalıyordu. As if that weren't enough, the village shepherd also released his cows into his pastures, and even the horses left outside at night were diving into his corn. Pahom, kaç kez onları dışarı dehlemiş, sahiplerini ikaz etmiş, kimseciklere  dava  açmamak  için  kendini  zor  dizginlemişti. How many times had Pahom horrified them out, warned their owners, hardly restrained himself not to sue anyone.

Günün birinde dayanamadı ve mahkemeye şikâyet dilekçesi verdi. One day he could not stand it and filed a complaint to the court. Köylülerin topraksız olduğunu, bütün meseleye bunun neden olduğunu, özellikle yapmadıklarını aslında biliyordu; fakat şöyle düşünmeden edemiyordu: He actually knew that the peasants had no land, that this was the cause of the whole issue, and that they specifically did not do it; but he could not help thinking:

“Ben buna göz yumamam; aksi takdirde iliğimi kuruturlar. “I cannot tolerate this; otherwise they will dry out my marrow.

Bir yolunu bulup onlara günlerini göstermeliyim.” I have to find a way and show them their day. "

Onları mahkemeye verip günlerini gösterdi; yetmedi, tekrar mahkemeye yollandı ve bunun sonucunda birkaç köylü para cezası ödemeye mahkûm edildi. He took them to court and showed them their days; he was not enough, he was sent back to court and as a result several villagers were fined. Aradan biraz zaman geçince Pahom'un komşuları kinlenmeye başladı. Some time passed, and Pahom's neighbors began to grumble. Kimi zaman hayvanlarını bilerek onun tarlalarına saldılar. Sometimes they deliberately released their animals into his fields. Köylülerden biri, gece vakti, Pahom'un ağaçlığına gidip birkaç körpe ıhlamuru bile kesti. One of the villagers even went to Pahom's woodland at night and cut down a few young linden. Ağaçlığının yanından geçen Pahom'un dikkatini beyaz bir şey çekti; birkaç adım yaklaşınca, ıhlamur ağaçlarının sadece köklerinin kaldığını, az ileride de kabukları sıyırılmış ağaçların olduğunu fark etti, çok öfkelendi. Passing by his wood, Pahom was noticed by something white; As he approached a few steps, he realized that only the roots of the linden trees remained, and that there were trees with their barks just ahead, and he became very angry.

“Kestiği bir tek ağaç olsa, dert değil...” diye geçirdi içinden. "It's not a problem if he only cut a tree ..." he thought. “Aşağılık herif bir sürü ağaç kesmiş. “The scum has cut a lot of trees. Yapanı bir elime geçirsem, lime lime edeceğim.” If I get a hand of the doer, I will be ripped. "

×

LingQ'yu daha iyi hale getirmek için çerezleri kullanıyoruz. Siteyi ziyaret ederek, bunu kabul edersiniz: cookie policy.