image

İnsana ne kadar toprak lazım, Part 03

Part 03

Çevirmen, “Seni sevmişler; bizde konuğa iyi davranma geleneği vardır. Sen bize armağanlar getirdin, bizi sevindirdin; biz de seni sevindirmek isteriz. Söyle, sana ne versek hoşuna gider?”

“Toprak...” dedi Pahom, “Toprak. Bizim oraların toprağı öyle az, öyle çorak ki; ama sizin topraklarınız çok geniş ve verimli...”

Çevirmen bu sözleri çevirdi. Başkırlar kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ne konuştukları anlaşılmıyordu ama belliydi. Bir anda susup çevirmen konuşurken Pahom'a baktılar: “Getirdiğin armağanlar karşılığında, istediğin kadar toprak alabileceğini söylüyorlar. Sen sadece neresini istediğini söyle.”

Başkırlar aralarında biraz daha konuşup tartıştılar. Pahom, ne hakkında tartıştıklarını öğrenince, çevirmen kimilerinin arazi meselesini Başkan'a sorup onun da fikrini almak gerektiğini, kimilerininse buna gerek görmediğini söyledi. Onlar tartışmalarını sürdürürlerken çadır kapısında, sırtında kürk olan bir adam belirdi. Bir anda susup ayağa kalktılar. Çevirmen:

“Başkanımız geldi...” dedi.

Pahom da hemen ayağa kalktı ve bir kadın elbisesiyle iki kutu çayı sundu. Başkan armağanları alıp onu baş köşeye buyur etti. Başkırlar ona hemen bir şeyler anlatmaya koyuldular. Başkan bir süre dinleyip susmalarını işaret ederek Pahom'a, Rusça: “Neyi istersen al; bizde toprak bol...” dedi.

‘İstediğim kadarını nasıl alabilirim?' diye geçirdi içinden Pahom. ‘İşimi sağlam kazığa bağlamak için, tapu çıkarmalı,

yoksa günün birinde orayı elimden alabilirler.' “Kibarlığınıza teşekkür ederim...” dedi Pahom. Sizde toprak bol. Benim istediğim küçük bir bölüm. Fakat yine de aldığım bölümün tamamen benim olduğuna nasıl güvenebilirim? Gerekli ölçüm yayılıp tapusu verilemez mi acaba? Yarın ne olacağı belli değil; çocuklarınız orayı bir gün elimden almak isterse ne yaparım ben?”

“Haklısın...” dedi Başkan. Tapusunu da vereceğim sana. Pahom, “Buralara bir alsatçı gelmiş” diye sürdürdü, “Ona da toprak vermiş, tapu çıkartmışsınız. Benim için de bunu yapmanızı isterim.”

Başkan, “O iş kolay...” dedi. “Muhtarımız seninle kasabaya gelir, imzalı damgalı tapunu alırsın.”

“Peki kaç para ödemem gerekecek?” “Bizde fiyat sabittir, günde bin ruble.” Anlamamıştı Pahom.

“Günde mi? Bu nasıl fiyat? Kaç dönüm ki?”

“Böyle hesaplardan anlamayız...” dedi Başkan, “bizde topraklar gün hesabıyla satılır. Bir günde yürüyerek sınırlarını çizdiğin kadar arazi senindir; bunun gündeliği bin rubledir.” Pahom şaşakalmıştı:

“İnsan bir günde koca bir araziyi dolanabilir...” dedi. Başkan kahkahalar atıyordu:

“Sen de yap; bütün arazi senin olsun!” dedi. “Ancak bir şartımız var; yürümeye başladığın yere aynı gün dönmezsen, verdiğin parayı unut.”

“Ama geçtiğim yerleri nasıl belirleyeceğim.”

“Kolay; senin istediğin bir uzaklığa kadar gidip orada dururuz. Sen de oradan başlayıp yanındaki kürekle daireni belirlersin. İstediğin yeri işaretlersin. Her dönüşünde bir çukur açıp otları üzerine yığarsın; aradaki yerleri de biz işaretleriz.

Fakat unutma, ne kadar büyük bir daire yapsan da, gün batmadan başladığın yere dönmek zorundasın; o zamana dek ne kadar yeri işaretlediysen, kendi malın say.

Buna bayılmıştı, Pahom. Ertesi sabah erkenden başlamayı kararlaştırdılar. Bir süre daha konuşup kımız içtiler, et yediler. Karanlık çökmüştü artık. Başkırlar, Pahom'a rahat bir yatak serdiler, sabahleyin kararlaştırılan noktaya gideceklerini söyleyip iyi geceler dilediler. Pahom yatağa uzandığında, aklında sadece alacağı topraklar vardı; onları düşündüğü için uyuyamıyordu:

‘Koca bir alanı işaretlerim!' diye düşünüyordu. Günde otuz beş mili su içinde giderim. Ne de olsa günler uzun; otuz beş millik bir daire ne kadar toprak eder ama! Elverişsiz bölümlerini satar ya da köylülere bağışlarım; en verimli kısımlarını kendime alır eker biçerim. Olmadı, iki öküz daha alır, iki de ırgat bulurum. Bir kısmını işler, kalanını mera yaparım.' Sabaha kadar uyuyamadı Pahom. Tan atımına yakın, biraz daldı. Gözlerini kapadığında, hemen düş gördü: Şu an bulunduğu çadırda yatıyordu, dışarıdan gelen kahkaha seslerini duydu. Kim olduğunu görmek için dışarı çıktı. Başkırların başkanı, çadırın önünde oturmuş kahkahalar atıyordu. Ona yaklaşan Pahom, “Niye gülüyorsun?” dedi. Fakat bu adam artık başkan değil de daha önce evine atlarını yemlemek için gelen ve buradaki arazilerden söz eden adamdı. Pahom tam, “Sen ne zaman geldin buralara?” diye sormaya davranmışken adam evine gelen yabancı olmaktan çıkmış, hayli zaman önce konuştuğu Volga'dan gelen adama dönüşmüştü. Daha sonra ne görse iyi; hayır, Volgalı da değildi bu; bildiğimiz kuyruklu, boynuzlu şeytandı orada öylece gülen. Şeytanın ayaklarının önündeyse yalın ayak, pantolon gömlek yatan bir ölü vardı. Ölü, Pahom'du. Ürpertiyle uyandı.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

Part 03

Çevirmen, “Seni sevmişler; bizde konuğa iyi davranma geleneği vardır. The translator said, “They loved you; We have a tradition of treating the guest well. Sen bize armağanlar getirdin, bizi sevindirdin; biz de seni sevindirmek isteriz. Söyle, sana ne versek hoşuna gider?” Tell me, what would you like to get us?"

“Toprak...” dedi Pahom, “Toprak. Bizim oraların toprağı öyle az, öyle çorak ki; ama sizin topraklarınız çok geniş ve verimli...”

Çevirmen bu sözleri çevirdi. Başkırlar kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ne konuştukları anlaşılmıyordu ama belliydi. Bir anda susup çevirmen konuşurken Pahom'a baktılar: “Getirdiğin armağanlar karşılığında, istediğin kadar toprak alabileceğini söylüyorlar. Sen sadece neresini istediğini söyle.” Just tell me what you want."

Başkırlar aralarında biraz daha konuşup tartıştılar. Pahom, ne hakkında tartıştıklarını öğrenince, çevirmen kimilerinin arazi meselesini Başkan'a sorup onun da fikrini almak gerektiğini, kimilerininse buna gerek görmediğini söyledi. When Pahom learned what they were arguing about, the translator said that some of them should ask the President about the land issue and get his opinion, while others did not find it necessary. Onlar tartışmalarını sürdürürlerken çadır kapısında, sırtında kürk olan bir adam belirdi. As they continued their discussion, a man with a fur on his back appeared at the tent door. Bir anda susup ayağa kalktılar. Çevirmen:

“Başkanımız geldi...” dedi.

Pahom da hemen ayağa kalktı ve bir kadın elbisesiyle iki kutu çayı sundu. Pahom also stood up immediately and presented two boxes of tea in a woman's dress. Başkan armağanları alıp onu baş köşeye buyur etti. Başkırlar ona hemen bir şeyler anlatmaya koyuldular. Başkan bir süre dinleyip susmalarını işaret ederek Pahom'a, Rusça: “Neyi istersen al; bizde toprak bol...” dedi.

‘İstediğim kadarını nasıl alabilirim?' diye geçirdi içinden Pahom. ‘İşimi sağlam kazığa bağlamak için, tapu çıkarmalı, 'To tie my work to a solid stake, I must issue a deed,

yoksa günün birinde orayı elimden alabilirler.' “Kibarlığınıza teşekkür ederim...” dedi Pahom. Sizde toprak bol. Benim istediğim küçük bir bölüm. Fakat yine de aldığım bölümün tamamen benim olduğuna nasıl güvenebilirim? Gerekli ölçüm yayılıp tapusu verilemez mi acaba? Can't the necessary measurement be spread and the title deed given? Yarın ne olacağı belli değil; çocuklarınız orayı bir gün elimden almak isterse ne yaparım ben?”

“Haklısın...” dedi Başkan. Tapusunu da vereceğim sana. Pahom, “Buralara bir alsatçı gelmiş” diye sürdürdü, “Ona da toprak vermiş, tapu çıkartmışsınız. Pahom continued, "An alsat dealer has come here," he continued, "You gave him land and got a title deed. Benim için de bunu yapmanızı isterim.”

Başkan, “O iş kolay...” dedi. “Muhtarımız seninle kasabaya gelir, imzalı damgalı tapunu alırsın.”

“Peki kaç para ödemem gerekecek?” “Bizde fiyat sabittir, günde bin ruble.” Anlamamıştı Pahom. “And how much will I have to pay?” “With us the price is fixed, a thousand rubles a day.” Pahom did not understand.

“Günde mi? Bu nasıl fiyat? Kaç dönüm ki?” How many acres?”

“Böyle hesaplardan anlamayız...” dedi Başkan, “bizde topraklar gün hesabıyla satılır. Bir günde yürüyerek sınırlarını çizdiğin kadar arazi senindir; bunun gündeliği bin rubledir.” Pahom şaşakalmıştı:

“İnsan bir günde koca bir araziyi dolanabilir...” dedi. Başkan kahkahalar atıyordu:

“Sen de yap; bütün arazi senin olsun!” dedi. “Ancak bir şartımız var; yürümeye başladığın yere aynı gün dönmezsen, verdiğin parayı unut.” “However, we have one condition; If you don't come back to where you started walking on the same day, forget the money you gave."

“Ama geçtiğim yerleri nasıl belirleyeceğim.”

“Kolay; senin istediğin bir uzaklığa kadar gidip orada dururuz. Sen de oradan başlayıp yanındaki kürekle daireni belirlersin. You start from there and determine your circle with the shovel next to you. İstediğin yeri işaretlersin. You mark where you want. Her dönüşünde bir  çukur açıp otları üzerine yığarsın; aradaki yerleri de biz işaretleriz. Every time you turn, you dig a hole and pile the grass on you; We mark the places in between.

Fakat unutma, ne kadar büyük bir daire yapsan da, gün batmadan başladığın yere dönmek zorundasın; o zamana dek ne kadar yeri işaretlediysen, kendi malın say. But remember, no matter how big a circle you make, you have to go back to where you started before sundown; count how many places you have marked so far as your own.

Buna bayılmıştı, Pahom. Loved it, Pahom. Ertesi sabah erkenden başlamayı kararlaştırdılar. They decided to start early the next morning. Bir süre daha konuşup kımız içtiler, et yediler. Karanlık çökmüştü artık. Başkırlar, Pahom'a rahat bir yatak serdiler, sabahleyin kararlaştırılan noktaya gideceklerini söyleyip iyi geceler dilediler. The Bashkirs made Pahom a comfortable bed, said that in the morning they would go to the agreed point and said good night. Pahom yatağa uzandığında, aklında sadece alacağı topraklar vardı; onları düşündüğü için uyuyamıyordu:

‘Koca bir alanı işaretlerim!' diye düşünüyordu. Günde otuz beş mili su içinde giderim. I go thirty-five miles a day in water. Ne de olsa günler uzun; otuz beş millik bir daire ne kadar toprak eder ama! Elverişsiz bölümlerini satar ya da köylülere bağışlarım; en verimli kısımlarını kendime alır eker biçerim. Olmadı, iki öküz daha alır, iki de ırgat bulurum. It didn't work, I'll buy two more oxen and find two capstans. Bir kısmını işler, kalanını mera yaparım.' I process some of it and make the rest pasture.' Sabaha kadar uyuyamadı Pahom. Tan atımına yakın, biraz daldı. Close to twilight, he dived a little. Gözlerini kapadığında, hemen düş gördü: Şu an bulunduğu          çadırda yatıyordu,           dışarıdan    gelen          kahkaha seslerini duydu. Kim  olduğunu          görmek  için                   dışarı   çıktı. Başkırların başkanı,          çadırın önünde          oturmuş kahkahalar          atıyordu. Ona yaklaşan Pahom, “Niye gülüyorsun?” dedi. Fakat bu adam artık başkan değil de daha önce evine atlarını yemlemek için gelen ve buradaki arazilerden söz eden adamdı. But this man was no longer the president, but the man who had previously come to his house to feed his horses and talked about the lands here. Pahom tam, “Sen ne zaman geldin buralara?” diye sormaya davranmışken adam evine gelen yabancı olmaktan çıkmış, hayli zaman önce konuştuğu Volga'dan gelen adama dönüşmüştü. Pahom said exactly, "When did you come here?" ' the man had ceased to be the stranger who had come to his house, but had become the man from the Volga, whom he had spoken to a long time ago. Daha sonra ne görse iyi; hayır, Volgalı da değildi bu; bildiğimiz kuyruklu, boynuzlu şeytandı orada öylece gülen. Good to see later; no, it was not a Volga either; it was the devil with tails and horns that we know, just laughing there. Şeytanın ayaklarının önündeyse yalın ayak, pantolon gömlek yatan bir ölü vardı. In front of the devil's feet, there was a dead body lying barefoot, trousers and shirt. Ölü, Pahom'du. The dead was Pahom. Ürpertiyle uyandı. He woke up with a shiver.

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.