image

Kaderi Değiştiren, Saygı Göstermenin Önemi

Saygı Göstermenin Önemi

Dergilerde ve gazetelerde en fazla kime yer ayrıldığına hiç dikkat ettiniz mi? Her ne kadar siyasetçiler kamusal şereflendirmede yakın arayla ikinci olsalar da, birinci sırada çoğunlukla film yıldızları, pop şarkıcıları ve spor yıldızları yer alıyor. Güçlü ve şöhretli erkekler ve kadınlar bir yere ziyaretçi olarak geldiklerinde bayraklar çekiliyor ve lüks oteller kapılarını açarak kırmızı halıyı ayakları altına seriyor. Bill Gates ve Rahmi Koç gibi iş dünyasının önderleri ticari ustalıklarından dolayı alkışlanıyor. Ve tüm gazete odağına rağmen, Atatürk'ün şereflendirmeyi seçtiği nokta, toplumun diğer ucundaydı. O, “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” demişti. Büyük olmak ve buna rağmen başkalarını şereflendirmek, alçakgönüllülüğün bir lütfudur. Bu dersimizde bu “başkalarını şereflendirme” konusunu inceleyelim. Mehmet ve Ayşe dürüst bir köylü çiftti. Yaklaşık beş yüz nüfuslu bir tarım köyünde oturuyorlardı. Mehmet geçinmek için sıkı çalışarak zeytin yetiştiriyordu. Her ilkbaharda, toprağın yağmurların tüm bereketini alması için, atıyla toprağı sürüyordu. Zeytin ağaçları ona iyi ürün veriyordu ve hem ailesine, hem de akrabalarının pek çoğuna yeterli gelir sağlıyordu. Ektikleri arazi nesillerdir ailelerindeydi. Belki ta Selçuklu zamanlarından beri. Sahip oldukları arazi, kısmen 100 yıllık çam ağaçlarıyla kaplı, güzel bir toprak parçasıydı. Duru ve buz gibi suyu olan, gürül gürül akan bir pınarı vardı. Pınar, büyük bahçelerini ve tüm çiftliği sulayan bir vadiye akıyordu. Çeşmenin etrafı yıl boyunca yeşildi ve herhalde 300 yaşında olan dev ağaçlar vardı. Güzel ve huzurlu bir yerdi. Bir gün şehirden takım elbiseli, kravatlı ve sivri burunlu siyah ayakkabılı bir adam Mehmet'in çalıştığı ambara geldi. Adam kendisinin devlet etütçüsü olduğunu ve yolu genişletmek için araştırma yaptıklarını söyledi. Araziyi etüt etmek için Mehmet'in imzasının gerektiğini söyledi. Mehmet ineği sağmakla meşguldü ve ona onayını ve imzasını verdi. Yaklaşık bir ay sonra römorkunda buldozer bulunan büyük bir kamyon çıkageldi. Mehmet'in zeytin bahçelerinde yürümeye ve ağaçları kesmek için işaretlemeye başladılar. Mehmet bütün bunların ne demek olduğunu sordu. Adamlar arazinin satıldığını ve 100 odalı beş yıldızlı bir otel tesisi yapmayı planladıklarını söylediler! Mehmet ve Ayşe şaşkınlığa uğradı. Hemen jandarmayı aradılar. Ancak kamyonlu ve buldozerli adamlar jandarmaya bazı belgeleri gösterdiler. Mehmet'in imzası bulunan belgeler, Mehmet'in mülklerin onlara ait olduğunu açıkça belirtiyordu! Mehmet'in yüreği ağırlaştı. ‘Neye düşmüşlerdi böyle? Ve bundan nasıl kurtulacaklardı?' Köylülerin tümü şaşırmış ve kızmışlardı. Jandarmaya bir şeyler yapmaları için yalvardılar. Ancak jandarmanın yalnızca buldozerleri üç gün durduracak kadar yetkisi vardı. Bu arada subaylar Ayşe ile Mehmet'e iyi bir avukat bulmalarını söylediler. Mehmet ve Ayşe'nin sorunu köylü olmalarıydı. Nereden avukat bulacaklardı ve aramaya nereden başlayacaklardı? Hiçbir tanıdıkları, arkası sağlam dostları yoktu, avukat bir yana, şehirde arkadaşları bile yoktu. Ayşe'nin tanıdığı üniversite eğitimli tek kişi, kız kardeşinin birkaç yıl önce özel bir ameliyat geçirmesine yardımcı olan bir kadın doktordu. Ayşe bunun uzak bir ihtimal olduğunu biliyordu. Ancak doktor, kız kardeşine çok iyi davranmıştı. Arazilerini korumalarına yardımcı olacak dürüst bir avukat tanıyor olabilirdi. Ayşe kız kardeşini aradı ve Dr. Gül'ün numarasını aldı. Dr. Gül Ayşe'yi hemen tanıdı ve ona sıcak davrandı. Doktor yaşlıca bir kadın olmasına rağmen hayat dolu ve yaşam sevgisiyle doluydu. Hastalarına gösterdiği büyük ilgi onun ayırt edici özelliğiydi. Ayşe heyecanla durumu doktora anlattı ve hararetli ve dertli öyküsünü şu sözlerle bitirdi: “Doktor, biz okumamış çiftçileriz, içinde bulunduğumuz dertten bizi kimin kurtaracağını bilemeyiz. Bize yardım edebilecek birisini tanıyor musunuz?” Dr. Gül, gülümsemesi sesinden belli olarak hemen yanıtladı, “Ayşe, neredeyse iki günde bir öğlen yemeklerini yargıç olan bir kadınla birlikte yiyorum! Benim dostum, eminim ki bağlantıları da vardır.” Sonra kendinden emin bir şekilde ekledi: “Sorununuzu çözülmüş bilin.” Ertesi gün köyde, köylüler piknikte baklava tabağının etrafında vızıldayan arılar gibi heyecanlıydılar! Kamyonlar büyük makineleri yükleyip gidiyorlardı. Ayşe ile Mehmet herkese Dr. Gül'ü aradıklarından, ve tabi ki Dr. Gül'ün arkadaşından bahsetmişlerdi. Saat iki sıralarında, Dr. Gül onları şaşırtarak köye geldi. Mehmet, Ayşe, Dr. Gül ve tüm aile oturarak çay içtiler ve taze börek yediler. Mehmet son birkaç günün olaylarını anlatırken minnettarlıkla kendini paralamaya başladı. Tabi ki Dr. Gül kamyonların gitmesi haberine çok sevindi ve köylülerin üzerine yığdığı hediyelerden büyük keyif aldı. Reddetmek istedi, ancak sonra ailenin gönüllerine göre davranmasına izin vermenin iyi olacağını düşündü. Mehmet doktorun arabasını on litre köy zeytinyağı, bir sepet taze incir, iki sepet bahçe domatesi, torbalarla biber, patlıcan, dört kavun, pek çok armut ve arka koltuğun tamamını kaplayan bir kabakla doldurdu. Ertesi gün Dr. Gül etkili arkadaşını ziyaret etti. Arkadaşı mahkemedeydi, bu nedenle yargıcın sekreteri Dr. Gül'ü ve bir işçiyi yargıcın ofisine aldı. Bir masanın üzerine karpuz, bahçe domatesi, iki şişe zeytinyağı, bir tepsi taze börek ve diğer köy hediyelerini yığmaya başladılar. Yığın tamamlandığında yargıç ofisine geldi. Etrafa baktığında durumu anladı ve gülmeye başladı. “Anlaşılan doğru yere biraz baskı yapmışım” dedi. Arkadaşı Dr. Gül şöyle dedi: “Evet, şeref de lâyık olana verilmelidir.” Sonra Dr. Gül yargıcın yanına giderek elini tuttu, yargıç normalde elini çekerdi, ancak bu kez bu piyesin oynanmasına izin verdi. İşçi ve sekreter izlerken, Dr. Gül üç kez arkadaşının elini öpüp başına koydu ve şöyle dedi: “Bu köy ihtiyarlarından, bu Mehmet ile Ayşe'den” ve son kez öperek “bu da benden. Teşekkür ederim.” Kutsal Kitap, Avram'ın yeğeni olan Lut'un ve ailesinin kendilerini büyük bir sıkıntının ortalarında bulduğu bir zamandan bahseder. Mehmet ve Ayşe'nin başlarına gelenden çok da farklı olmayan bir sıkıntı. Kutsal Kitap'a göre, Lut Sodom kentinde yaşamayı seçmişti. Beş kral kenti işgal etti ve Lut ile ailesi esir alındı. Lut'un ve ailesinin kaderinde köle olmak varmış gibi görünüyordu. Neyse ki Lut'un “tanıdıkları” vardı. Onun tanıdığı, Lut'la içtenlikle ilgilenen ve onun özgürlüğü için hayatını riske atmaktan çekinmeyecek biriydi. Esir düşen adamlardan biri kurtularak durumu Avram'a anlattı. Avram Peygamber haberi aldığında hemen harekete geçti. Öyküyü Yaratılış 14. bölüm, 14-16 ayetlerinde okuyalım: 14 Avram yeğeni Lut'un tutsak alındığını duyunca, evinde doğup yetişmiş üç yüz on sekiz adamını yanına alarak dört kralı Dan'a kadar kovaladı. 15 Adamlarını gruplara ayırdı, gece saldırıp onları bozguna uğratarak Şam'ın kuzeyindeki Hova'ya kadar kovaladı. 16 Yağmalanan bütün malı, yeğeni Lut'la mallarını, kadınları ve halkı geri getirdi. Avram gözüpek bir savaşçıydı! Elleri bağlı Lut'un, kendisi için savaşan Avram'ı görünce ne kadar çok sevindiğini hayal edebilir misiniz? Minnettarlığını ve amcasını nasıl öptüğünü hayal edebilir misiniz? Ancak Lut'un kurtarılışının öyküsü burada bitmiyor. Avram'ın tamamlaması gereken yarım kalmış bir işi vardı. Ayrıca sahneye, Avram'ın bile şereflendirmeyi seçtiği, etkili ve gizemli bir karakter çıkıyor. Evet, muhtemelen Avram'ın dahi öpüp başına koyduğu bir el. 17-20 ayetlerini okuyarak devam edelim: 17 Avram Kedorlaomer'le onu destekleyen kralları bozguna uğratıp dönünce, Sodom Kralı onu karşılamak için Kral Vadisi olan Şave Vadisi'ne gitti. 18 Yüce Tanrı'nın kâhini olan Şalem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. 19 Avram'ı kutsayarak şöyle dedi: “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı Avram'ı kutsasın, 20 Düşmanlarını onun eline teslim eden yüce Tanrı'ya övgüler olsun.” Bunun üzerine Avram her şeyin ondalığını Melkisedek'e verdi. Burada, Melkisedek'in bir kral ve Yüceler Yücesi Tanrı'nın bir rahibi olduğu söyleniyor. Bu çok ilginç bir rol, o aynı zamanda rahip olan bir kral. Kutsal Yazılar'daki pek çok kadim karakter için en azından biraz temel bilgi verilir, ancak Melkisedek hakkında çok az şey söyleniyor. Annesi ve babasından bahsedilmiyor ve yalnızca adı belirtiliyor. Ancak adından ve unvanından sıradan bir insan olmadığı anlaşılıyor. Eski İbranice'de, Melkisedek sözcüğünün iki anlamı var: “Doğruluk kralı” ve “Barış Kralı.” Rahibin görevi uydurma dinlerde kötüye kullanılıp tarih boyunca yanlış anlaşılmış olsa da, kadim zamanlarda rahibin rolünü Allah tayin etmişti. Allah'ın bir rahibi, kendini Allah hizmetine adamış kutsal bir adam olmalıydı. Allah ile insan arasında aracılık yapmakla kalmıyordu, aynı zamanda insanları Allah'a yakınlaştırma sorumluluğu vardı. Melkisedek'in unvanı olan Şalem Kralı da son derece uygundu, zira “Şalem” sözcüğü İbranice'de barış anlamına gelir ve barış olması Allah'ın arzusudur. Aden Bahçesi'nde açıkça huzuru ortaya koymuştu, tufandan sonra tekrar tesis etti, ve son olarak Avram yoluyla vaat edilen soy ile gerçekleştirdi. Evet, Melkisedek Allah'ın gerçek bir temsilcisiydi. Melkisedek'in Avram'ı kutsamasından ve onun zaferinden dolayı Allah'ı yüceltmesinden sonra, Avram Melkisedek'e sahip olduğu her şeyin ondalığını vererek şerefi iade etti. 100 altını varsa, 10’unu verdi. 1000 koyunu varsa, 100’ünü verdi. Çok şeyden vazgeçmiş gibi görünüyor, ancak Avram'ın Allah'la bir antlaşması vardı ve sahip olduğu tüm nimetler Allah'tan geliyordu. Yani aslında % 10 çok küçük bir miktardı. Peki Avram neden Melkisedek'i şereflendirdi? Kral olduğu için mi? Bu bir tür vergi miydi? Aslında yanıtın “hayır” olduğunu kesin olarak biliyoruz. Kutsal Yazılar, aynı anda sahnede olan ikinci bir kraldan bahsediyor. Avram bu ikinci krala şeref vermedi ve kendisinin de onun tarafından şereflendirilmesine izin vermedi. Öykü,Yaratılış 14. bölüm, 21-24 ayetlerinde devam ediyor: 21 Sodom Kralı Avram'a, “Adamlarımı bana ver, mallar sana kalsın” dedi. 22-23 Avram Sodom Kralı'na, “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı RAB'bin önünde sana ait hiçbir şey, bir iplik, bir çarık bağı bile almayacağıma ant içerim” diye karşılık verdi, “Öyle ki, ‘Avram'ı zengin ettim' demeyesin. 24 Yalnız, adamlarımın yedikleri bunun dışında. Bir de beni destekleyen Aner, Eşkol ve Mamre paylarına düşeni alsınlar.” Avram, Şalem Kralının ve Sodom Kralının önünde duruyordu. Avram, Yüceler Yücesi Allah'ın bir rahibi ve izleyicisiydi, Avram onu şereflendirdi ve kazandıklarının onda birini verdi. Ancak pagan bir kral ve ahlaksız bir adam olan Sodom kralından Avram bir Kuruş bile alamayacaktı! Anlaşılan krallığın ayrımı, insanın karakteri ve rahiplik unvanı kadar önemli değildi. Yalnızca büyük bir adam başkalarının üstünlüğünü ve kendilerinden başkasını şereflendirme gereğini fark edebilir! Kendisine hizmet edilmesini beklemektense, hizmet etmeyi tercih edecek bir adam! Avram, Kral Melkisedek'i kendi üzerinde şereflendirerek, Allah'ın şereflendirmesine lâyık olduğunu kanıtladı. Antik Sparta'da yaşamış Paedaretos isimli bir adamın öyküsü anlatılır. Sparta'yı yönetmek için 300 adamdan oluşan bir meclis seçilmişti. Paedaretos da aday olmasına rağmen, adı son listede yer almamıştı. Bazı arkadaşları onu teselli etmeye gittiler, ancak o “Sparta'da benden daha iyi 300 adam olduğuna memnunum” dedi. Başkaları görkemli ve şerefli yerlere gelirken kenara çekilmeyi kabul etmesi sayesinde, bir efsaneye dönüştü. Başkalarının katkısına değer verecek kadar alçakgönüllüydü. Alçakgönüllülük, keşfe giden yoldur. Gurur, yıkıma giden yoldur. 1986 yazında, Türkiye ile Rusya arasında seyahat eden iki gemi Karadeniz'de çarpıştı. Buzlu sulara savrulan yüzlerce yolcu öldü. Soruşturma neticesinde kazanın nedeni meydana çıktığında, felâket haberi daha da karardı. Radar arızası gibi teknik bir sorun değildi, hatta yoğun sis yüzünden de meydana gelmemişti. Kazanın nedeni insanın inatçılığıydı. İki kaptan da karşıdan gelen gemiyi görmüştü. İkisi de dümen kırarak uzaklaşabilirdi, ancak haberlere göre iki kaptan da diğerine yol vermek istememişti. İkisi de ‘kaptan' olarak konumlarından ötürü, ilk yol veren olamayacak kadar gururluydu. Akılları başlarına geldiğinde çok geç olmuştu. Gururun sizin yaşamınızı gemi enkazına çevirmesine izin vermeyin! Aksine, kendinizi alçaltarak şerefe lâyık olanları onaylayın. Avram'ın yaşamında, şereflendirilmeye lâyık bir “Rahip/Kral” vardı, bu nedenle Avram onu onurlandırdı. Şereflendirilmeye lâyık olanları şereflendirmeyi unutmayalım.



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

Saygı Göstermenin Önemi

Dergilerde ve gazetelerde en fazla kime yer ayrıldığına hiç dikkat ettiniz mi? Have you ever noticed who gets the most space in magazines and newspapers? Her ne kadar siyasetçiler kamusal şereflendirmede yakın arayla ikinci olsalar da, birinci sırada çoğunlukla film yıldızları, pop şarkıcıları ve spor yıldızları yer alıyor. Although politicians come close to second in public honors, movie stars, pop singers and sports stars top the list. Güçlü ve şöhretli erkekler ve kadınlar bir yere ziyaretçi olarak geldiklerinde bayraklar çekiliyor ve lüks oteller kapılarını açarak kırmızı halıyı ayakları altına seriyor. When powerful and famous men and women arrive as visitors, flags are flown and luxury hotels open their doors, laying the red carpet under their feet. Bill Gates ve Rahmi Koç gibi iş dünyasının önderleri ticari ustalıklarından dolayı alkışlanıyor. Business leaders such as Bill Gates and Rahmi Koç are applauded for their commercial prowess. Ve tüm gazete odağına rağmen, Atatürk’ün şereflendirmeyi seçtiği nokta, toplumun diğer ucundaydı. And for all the newspaper focus, the spot Atatürk chose to honor was at the other end of society. O, “Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” demişti. He said, “It is only the teachers who save the nation”. Büyük olmak ve buna rağmen başkalarını şereflendirmek, alçakgönüllülüğün bir lütfudur. Being great and still honoring others is a gift of humility. Bu dersimizde bu “başkalarını şereflendirme” konusunu inceleyelim. Mehmet ve Ayşe dürüst bir köylü çiftti. Mehmet and Ayşe were an honest peasant couple. Yaklaşık beş yüz nüfuslu bir tarım köyünde oturuyorlardı. They lived in an agricultural village of about five hundred inhabitants. Mehmet geçinmek için sıkı çalışarak zeytin yetiştiriyordu. Mehmet worked hard to make a living, growing olives. Her ilkbaharda, toprağın yağmurların tüm bereketini alması için, atıyla toprağı sürüyordu. Every spring, he plowed the ground with his horse so that the land would receive all the blessings of rain. Zeytin ağaçları ona iyi ürün veriyordu ve hem ailesine, hem de akrabalarının pek çoğuna yeterli gelir sağlıyordu. Olive trees gave him good yields and provided sufficient income for both his family and many of his relatives. Ektikleri arazi nesillerdir ailelerindeydi. The land they planted has been in their family for generations. Belki ta Selçuklu zamanlarından beri. Maybe since Seljuk times. Sahip oldukları arazi, kısmen 100 yıllık çam ağaçlarıyla kaplı, güzel bir toprak parçasıydı. The land they owned was a beautiful piece of land partially covered with 100-year-old pine trees. Duru ve buz gibi suyu olan, gürül gürül akan bir pınarı vardı. There was a spring with clear and ice-cold water and a roaring flow. Pınar, büyük bahçelerini ve tüm çiftliği sulayan bir vadiye akıyordu. The spring flowed into a valley that irrigated its great gardens and the entire farm. Çeşmenin etrafı yıl boyunca yeşildi ve herhalde 300 yaşında olan dev ağaçlar vardı. The fountain was green all year round and there were huge trees that were probably 300 years old. Güzel ve huzurlu bir yerdi. It was a beautiful and peaceful place. Bir gün şehirden takım elbiseli, kravatlı ve sivri burunlu siyah ayakkabılı bir adam Mehmet’in çalıştığı ambara geldi. Adam kendisinin devlet etütçüsü olduğunu ve yolu genişletmek için araştırma yaptıklarını söyledi. The man said he was a government surveyor and they were doing research to widen the path. Araziyi etüt etmek için Mehmet’in imzasının gerektiğini söyledi. Mehmet ineği sağmakla meşguldü ve ona onayını ve imzasını verdi. Yaklaşık bir ay sonra römorkunda buldozer bulunan büyük bir kamyon çıkageldi. Mehmet’in zeytin bahçelerinde yürümeye ve ağaçları kesmek için işaretlemeye başladılar. Mehmet bütün bunların ne demek olduğunu sordu. Mehmet asked what all this meant. Adamlar arazinin satıldığını ve 100 odalı beş yıldızlı bir otel tesisi yapmayı planladıklarını söylediler! The guys said that the land has been sold and they are planning to build a 100-room five-star hotel facility! Mehmet ve Ayşe şaşkınlığa uğradı. Hemen jandarmayı aradılar. They immediately called the gendarmerie. Ancak kamyonlu ve buldozerli adamlar jandarmaya bazı belgeleri gösterdiler. Mehmet’in imzası bulunan belgeler, Mehmet’in mülklerin onlara ait olduğunu açıkça belirtiyordu! The documents signed by Mehmet clearly stated that Mehmet's properties belonged to them! Mehmet’in yüreği ağırlaştı. Mehmet's heart grew heavy. ‘Neye düşmüşlerdi böyle? 'What did they fall for? Ve bundan nasıl kurtulacaklardı?' Köylülerin tümü şaşırmış ve kızmışlardı. And how would they get out of it?' The villagers were all surprised and angry. Jandarmaya bir şeyler yapmaları için yalvardılar. Ancak jandarmanın yalnızca buldozerleri üç gün durduracak kadar yetkisi vardı. Bu arada subaylar Ayşe ile Mehmet’e iyi bir avukat bulmalarını söylediler. Meanwhile, the officers told Ayşe and Mehmet to find a good lawyer. Mehmet ve Ayşe’nin sorunu köylü olmalarıydı. Mehmet and Ayşe's problem was that they were peasants. Nereden avukat bulacaklardı ve aramaya nereden başlayacaklardı? Where would they find a lawyer, and where would they begin their search? Hiçbir tanıdıkları, arkası sağlam dostları yoktu, avukat bir yana, şehirde arkadaşları bile yoktu. They had no acquaintances, no good friends, no friends in the city, let alone a lawyer. Ayşe’nin tanıdığı üniversite eğitimli tek kişi, kız kardeşinin birkaç yıl önce özel bir ameliyat geçirmesine yardımcı olan bir kadın doktordu. The only university-educated person Ayşe knew was a female doctor who had helped her sister undergo a private surgery a few years ago. Ayşe bunun uzak bir ihtimal olduğunu biliyordu. Ayşe knew that this was a remote possibility. Ancak doktor, kız kardeşine çok iyi davranmıştı. However, the doctor had treated his sister very well. Arazilerini korumalarına yardımcı olacak dürüst bir avukat tanıyor olabilirdi. He might know an honest lawyer to help them protect their land. Ayşe kız kardeşini aradı ve Dr. Gül’ün numarasını aldı. Dr. Gül Ayşe’yi hemen tanıdı ve ona sıcak davrandı. Dr. Gül immediately recognized Ayşe and treated her warmly. Doktor yaşlıca bir kadın olmasına rağmen hayat dolu ve yaşam sevgisiyle doluydu. Hastalarına gösterdiği büyük ilgi onun ayırt edici özelliğiydi. His great attention to his patients was his hallmark. Ayşe heyecanla durumu doktora anlattı ve hararetli ve dertli öyküsünü şu sözlerle bitirdi: “Doktor, biz okumamış çiftçileriz, içinde bulunduğumuz dertten bizi kimin kurtaracağını bilemeyiz. Bize yardım edebilecek birisini tanıyor musunuz?” Dr. Gül, gülümsemesi sesinden belli olarak hemen yanıtladı, “Ayşe, neredeyse iki günde bir öğlen yemeklerini yargıç olan bir kadınla birlikte yiyorum! Benim dostum, eminim ki bağlantıları da vardır.” Sonra kendinden emin bir şekilde ekledi: “Sorununuzu çözülmüş bilin.” Ertesi gün köyde, köylüler piknikte baklava tabağının etrafında vızıldayan arılar gibi heyecanlıydılar! My friend, I'm sure there are connections too." Then he confidently added: “Know your problem solved.” The next day in the village, the villagers were as excited as bees buzzing around a plate of baklava at a picnic! Kamyonlar büyük makineleri yükleyip gidiyorlardı. Trucks were loading the big machines and leaving. Ayşe ile Mehmet herkese Dr. Gül’ü aradıklarından, ve tabi ki Dr. Gül’ün arkadaşından bahsetmişlerdi. Ayşe and Mehmet thank everyone to Dr. Since they were looking for Gul, and of course Dr. They were talking about Gul's friend. Saat iki sıralarında, Dr. Gül onları şaşırtarak köye geldi. Around two o'clock, Dr. Rose surprised them and came to the village. Mehmet, Ayşe, Dr. Gül ve tüm aile oturarak çay içtiler ve taze börek yediler. Mehmet son birkaç günün olaylarını anlatırken minnettarlıkla kendini paralamaya başladı. Mehmet began to tear himself apart in gratitude as he recounted the events of the past few days. Tabi ki Dr. Gül kamyonların gitmesi haberine çok sevindi ve köylülerin üzerine yığdığı hediyelerden büyük keyif aldı. Of course Rose was very happy with the news of the trucks leaving and took great pleasure in the gifts that the villagers piled on her. Reddetmek istedi, ancak sonra ailenin gönüllerine göre davranmasına izin vermenin iyi olacağını düşündü. She wanted to refuse, but then thought it best to let the family act as they please. Mehmet doktorun arabasını on litre köy zeytinyağı, bir sepet taze incir, iki sepet bahçe domatesi, torbalarla biber, patlıcan, dört kavun, pek çok armut ve arka koltuğun tamamını kaplayan bir kabakla doldurdu. Ertesi gün Dr. Gül etkili arkadaşını ziyaret etti. The next day, Dr. Rose visited her influential friend. Arkadaşı mahkemedeydi, bu nedenle yargıcın sekreteri Dr. Gül’ü ve bir işçiyi yargıcın ofisine aldı. His friend was in court, so the judge's secretary, Dr. He took Gul and a worker into the judge's office. Bir masanın üzerine karpuz, bahçe domatesi, iki şişe zeytinyağı, bir tepsi taze börek ve diğer köy hediyelerini yığmaya başladılar. Yığın tamamlandığında yargıç ofisine geldi. When the stack was complete, the judge arrived in his office. Etrafa baktığında durumu anladı ve gülmeye başladı. “Anlaşılan doğru yere biraz baskı yapmışım” dedi. “Apparently I put some pressure on the right place,” he said. Arkadaşı Dr. Gül şöyle dedi: “Evet, şeref de lâyık olana verilmelidir.” Sonra Dr. Gül yargıcın yanına giderek elini tuttu, yargıç normalde elini çekerdi, ancak bu kez bu piyesin oynanmasına izin verdi. His friend Dr. Rose said: “Yes, honor should be given to the one who deserves it.” Then Dr. Rose went to the judge's side and took his hand, the judge would normally withdraw his hand, but this time he let this play be played. İşçi ve sekreter izlerken, Dr. Gül üç kez arkadaşının elini öpüp başına koydu ve şöyle dedi: “Bu köy ihtiyarlarından, bu Mehmet ile Ayşe’den” ve son kez öperek “bu da benden. As the worker and secretary watch, Dr. Rose kissed her friend's hand three times and put it on her head and said: “This is from the village elders, this is from Mehmet and Ayşe” and kissing for the last time “this is from me too. Teşekkür ederim.” Kutsal Kitap, Avram’ın yeğeni olan Lut’un ve ailesinin kendilerini büyük bir sıkıntının ortalarında bulduğu bir zamandan bahseder. Thank you." The Bible speaks of a time when Lot, Abram's nephew, and his family found themselves in the midst of great tribulation. Mehmet ve Ayşe’nin başlarına gelenden çok da farklı olmayan bir sıkıntı. It's a problem that's not very different from what Mehmet and Ayşe experienced. Kutsal Kitap’a göre, Lut Sodom kentinde yaşamayı seçmişti. Beş kral kenti işgal etti ve Lut ile ailesi esir alındı. Five kings occupied the city, and Lot and his family were taken prisoner. Lut’un ve ailesinin kaderinde köle olmak varmış gibi görünüyordu. It seemed that Lot and his family were destined to be slaves. Neyse ki Lut’un “tanıdıkları” vardı. Fortunately, Lot had “acquaintances”. Onun tanıdığı, Lut’la içtenlikle ilgilenen ve onun özgürlüğü için hayatını riske atmaktan çekinmeyecek biriydi. He knew someone who genuinely cared for Lot and would not hesitate to risk his life for his freedom. Esir düşen adamlardan biri kurtularak durumu Avram’a anlattı. One of the captured men escaped and told Abram the situation. Avram Peygamber haberi aldığında hemen harekete geçti. When the Prophet Abram received the news, he immediately took action. Öyküyü Yaratılış 14. bölüm, 14-16 ayetlerinde okuyalım: 14 Avram yeğeni Lut’un tutsak alındığını duyunca, evinde doğup yetişmiş üç yüz on sekiz adamını yanına alarak dört kralı Dan’a kadar kovaladı. Let us read the story in Genesis chapter 14, verses 14-16: 14 When Abram heard that his nephew Lot had been taken captive, he took three hundred and eighteen of his home-born men with him and chased the four kings to Dan. 15 Adamlarını gruplara ayırdı, gece saldırıp onları bozguna uğratarak Şam’ın kuzeyindeki Hova’ya kadar kovaladı. 16 Yağmalanan bütün malı, yeğeni Lut’la mallarını, kadınları ve halkı geri getirdi. Avram gözüpek bir savaşçıydı! Elleri bağlı Lut’un, kendisi için savaşan Avram’ı görünce ne kadar çok sevindiğini hayal edebilir misiniz? Can you imagine how overjoyed Lot was to see Abram fighting for him? Minnettarlığını ve amcasını nasıl öptüğünü hayal edebilir misiniz? Ancak Lut’un kurtarılışının öyküsü burada bitmiyor. Avram’ın tamamlaması gereken yarım kalmış bir işi vardı. Abram had unfinished business to complete. Ayrıca sahneye, Avram’ın bile şereflendirmeyi seçtiği, etkili ve gizemli bir karakter çıkıyor. Also on stage is an influential and mysterious character that even Abram chooses to honor. Evet, muhtemelen Avram’ın dahi öpüp başına koyduğu bir el. Yes, probably a hand that even Abram kissed and put on his head. 17-20 ayetlerini okuyarak devam edelim: 17 Avram Kedorlaomer’le onu destekleyen kralları bozguna uğratıp dönünce, Sodom Kralı onu karşılamak için Kral Vadisi olan Şave Vadisi’ne gitti. Let's continue by reading verses 17-20: 17 When Abram returned after defeating Chedorlaomer and the kings who supported him, the king of Sodom went to the Valley of the Kings, the Valley of the Kings, to meet him. 18 Yüce Tanrı’nın kâhini olan Şalem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. 18 Melchizedek king of Salem, the priest of the Most High, brought bread and wine. 19 Avram’ı kutsayarak şöyle dedi: “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı Avram’ı kutsasın, 20 Düşmanlarını onun eline teslim eden yüce Tanrı’ya övgüler olsun.” Bunun üzerine Avram her şeyin ondalığını Melkisedek’e verdi. Burada, Melkisedek’in bir kral ve Yüceler Yücesi Tanrı’nın bir rahibi olduğu söyleniyor. Here, Melchizedek is said to be a king and a priest of God Most High. Bu çok ilginç bir rol, o aynı zamanda rahip olan bir kral. Kutsal Yazılar’daki pek çok kadim karakter için en azından biraz temel bilgi verilir, ancak Melkisedek hakkında çok az şey söyleniyor. Annesi ve babasından bahsedilmiyor ve yalnızca adı belirtiliyor. His mother and father are not mentioned and only the name is mentioned. Ancak adından ve unvanından sıradan bir insan olmadığı anlaşılıyor. But from his name and title it seems that he is not an ordinary person. Eski İbranice’de, Melkisedek sözcüğünün iki anlamı var: “Doğruluk kralı” ve “Barış Kralı.” Rahibin görevi uydurma dinlerde kötüye kullanılıp tarih boyunca yanlış anlaşılmış olsa da, kadim zamanlarda rahibin rolünü Allah tayin etmişti. In ancient Hebrew, the word Melchizedek has two meanings: “king of righteousness” and “king of peace.” Although the priest's office has been abused and misunderstood throughout history in fabricated religions, in ancient times God appointed the priest's role. Allah’ın bir rahibi, kendini Allah hizmetine adamış kutsal bir adam olmalıydı. A priest of God had to be a holy man devoted to the service of God. Allah ile insan arasında aracılık yapmakla kalmıyordu, aynı zamanda insanları Allah’a yakınlaştırma sorumluluğu vardı. Not only did he act as an intermediary between God and man, he also had the responsibility to bring people closer to God. Melkisedek’in unvanı olan Şalem Kralı da son derece uygundu, zira “Şalem” sözcüğü İbranice’de barış anlamına gelir ve barış olması Allah’ın arzusudur. Melchizedek's title, King of Salem, was also very appropriate, for the word “Salem” means peace in Hebrew, and it is God's will that there be peace. Aden Bahçesi’nde açıkça huzuru ortaya koymuştu, tufandan sonra tekrar tesis etti, ve son olarak Avram yoluyla vaat edilen soy ile gerçekleştirdi. He had manifested peace in the Garden of Eden, restored it after the Flood, and finally accomplished it with the lineage promised through Abram. Evet, Melkisedek Allah’ın gerçek bir temsilcisiydi. Melkisedek’in Avram’ı kutsamasından ve onun zaferinden dolayı Allah’ı yüceltmesinden sonra, Avram Melkisedek’e sahip olduğu her şeyin ondalığını vererek şerefi iade etti. After Melchizedek blessed Abram and glorified God for his victory, Abram restored the honor to Melchizedek by giving him a tithe of everything he had. 100 altını varsa, 10’unu verdi. If he had 100 gold, he gave 10. 1000 koyunu varsa, 100’ünü verdi. Çok şeyden vazgeçmiş gibi görünüyor, ancak Avram’ın Allah’la bir antlaşması vardı ve sahip olduğu tüm nimetler Allah’tan geliyordu. He seems to have given up a lot, but Abram had a covenant with God and all the blessings he had were from God. Yani aslında % 10 çok küçük bir miktardı. Peki Avram neden Melkisedek’i şereflendirdi? So why did Abram honor Melchizedek? Kral olduğu için mi? Bu bir tür vergi miydi? Aslında yanıtın “hayır” olduğunu kesin olarak biliyoruz. In fact, we know for sure that the answer is “no”. Kutsal Yazılar, aynı anda sahnede olan ikinci bir kraldan bahsediyor. The Scriptures speak of a second king who was on the scene at the same time. Avram bu ikinci krala şeref vermedi ve kendisinin de onun tarafından şereflendirilmesine izin vermedi. Abram did not honor this second king and did not allow himself to be honored by him. Öykü,Yaratılış 14. bölüm, 21-24 ayetlerinde devam ediyor: 21 Sodom Kralı Avram’a, “Adamlarımı bana ver, mallar sana kalsın” dedi. The story continues in Genesis chapter 14, verses 21-24: 21 The king of Sodom said to Abram, "Give me my men and you will keep the goods." 22-23 Avram Sodom Kralı’na, “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı RAB’bin önünde sana ait hiçbir şey, bir iplik, bir çarık bağı bile almayacağıma ant içerim” diye karşılık verdi, “Öyle ki, ‘Avram’ı zengin ettim' demeyesin. 22-23 Abram replied to the king of Sodom, "I swear before the LORD, the great God, who made heaven and earth, that I will not buy anything of yours, not even a thread or a sandal tie," so that I said, 'I made Abram rich'. don't say. 24 Yalnız, adamlarımın yedikleri bunun dışında. 24 Except that my men eat. Bir de beni destekleyen Aner, Eşkol ve Mamre paylarına düşeni alsınlar.” Avram, Şalem Kralının ve Sodom Kralının önünde duruyordu. Avram, Yüceler Yücesi Allah’ın bir rahibi ve izleyicisiydi, Avram onu şereflendirdi ve kazandıklarının onda birini verdi. Abram was a priest and follower of God Most High, Abram honored him and gave him a tenth of what he earned. Ancak pagan bir kral ve ahlaksız bir adam olan Sodom kralından Avram bir Kuruş bile alamayacaktı! But from the king of Sodom, a pagan king and an immoral man, Abram would not be able to get even a penny! Anlaşılan krallığın ayrımı, insanın karakteri ve rahiplik unvanı kadar önemli değildi. It seems that the distinction of the kingdom was not as important as the character of the man and the priesthood title. Yalnızca büyük bir adam başkalarının üstünlüğünü ve kendilerinden başkasını şereflendirme gereğini fark edebilir! Only a great man can recognize the superiority of others and the need to honor others other than themselves! Kendisine hizmet edilmesini beklemektense, hizmet etmeyi tercih edecek bir adam! Avram, Kral Melkisedek’i kendi üzerinde şereflendirerek, Allah’ın şereflendirmesine lâyık olduğunu kanıtladı. Abram proved worthy of God's honor by honoring King Melchizedek on himself. Antik Sparta’da yaşamış Paedaretos isimli bir adamın öyküsü anlatılır. Sparta’yı yönetmek için 300 adamdan oluşan bir meclis seçilmişti. An assembly of 300 men was elected to rule Sparta. Paedaretos da aday olmasına rağmen, adı son listede yer almamıştı. Although Paedaretos was also nominated, his name was not on the final list. Bazı arkadaşları onu teselli etmeye gittiler, ancak o “Sparta’da benden daha iyi 300 adam olduğuna memnunum” dedi. Some of his friends went to console him, but he said, "I'm glad there are 300 better men in Sparta than me." Başkaları görkemli ve şerefli yerlere gelirken kenara çekilmeyi kabul etmesi sayesinde, bir efsaneye dönüştü. He became a legend thanks to his willingness to step aside while others came to places of glory and honor. Başkalarının katkısına değer verecek kadar alçakgönüllüydü. He was humble enough to value the contribution of others. Alçakgönüllülük, keşfe giden yoldur. Humility is the path to discovery. Gurur, yıkıma giden yoldur. 1986 yazında, Türkiye ile Rusya arasında seyahat eden iki gemi Karadeniz’de çarpıştı. Buzlu sulara savrulan yüzlerce yolcu öldü. Hundreds of passengers were killed in the icy waters. Soruşturma neticesinde kazanın nedeni meydana çıktığında, felâket haberi daha da karardı. When the cause of the accident was revealed as a result of the investigation, the news of the disaster became darker. Radar arızası gibi teknik bir sorun değildi, hatta yoğun sis yüzünden de meydana gelmemişti. It wasn't a technical issue like a radar malfunction, and it wasn't even caused by heavy fog. Kazanın nedeni insanın inatçılığıydı. The cause of the accident was man's stubbornness. İki kaptan da karşıdan gelen gemiyi görmüştü. Both captains had seen the oncoming ship. İkisi de dümen kırarak uzaklaşabilirdi, ancak haberlere göre iki kaptan da diğerine yol vermek istememişti. Both could have steered away, but according to reports, neither captain wanted to give way to the other. İkisi de ‘kaptan' olarak konumlarından ötürü, ilk yol veren olamayacak kadar gururluydu. Akılları başlarına geldiğinde çok geç olmuştu. Gururun sizin yaşamınızı gemi enkazına çevirmesine izin vermeyin! Don't let pride wreck your life! Aksine, kendinizi alçaltarak şerefe lâyık olanları onaylayın. Rather, affirm those who are worthy of honor by humbling yourself. Avram’ın yaşamında, şereflendirilmeye lâyık bir “Rahip/Kral” vardı, bu nedenle Avram onu onurlandırdı. There was an honorable “Priest/King” in Abram's life, so Abram honored him. Şereflendirilmeye lâyık olanları şereflendirmeyi unutmayalım. Let's not forget to honor those who deserve to be honored.

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.