image

Kaderi Değiştiren, Kader ve Seçim

Karmaşık bir dünyadayız ve karmaşık hayatlar yaşıyoruz. Her saniye, dakika, saat ve gün, yalnızca o günün olayları üzerinde değil, bütün hayatımızda etkili olacak seçimler yapıyoruz. Bazı kararların kendine özgü sonuçları olduğunu görmek zor değil. Ancak kimi zaman, hayat kontrolden çıktığında veya planlarımıza uymayan bir şeyler olduğunda, bunu çoğunlukla kader olarak görürüz. Ne var ki, kötü bir olayı kadere bağladığımızda, aynı zamanda suçu veya sorumluluğu başka birine, yani Allah'a yüklemiş oluyoruz. Ne de olsa, her şeyi bilen ve kontrolünü elinde tutan O'dur. Fakat önceki dersimizde gördüğümüz gibi, kötü şeyler Allah'tan gelmez. Öyleyse, bu konuyla mücadele eden iki kişinin hayatlarına bakarak kader düşüncesini inceleyelim.

Begüm, ailesinin yaşadığı dairenin merdivenlerinden inerken, zihni topaç gibi dönüyordu. Utanç ve hayal kırıklığı duygusu o kadar büyüktü ki, oturmak zorunda kaldı. Son iki ayda yaşadığı olaylar tekrar tekrar gözünde canlanıyordu.

“Birbirimize aşığız sanmıştım. Bana hayatı boyunca benimle birlikte olmak istediğini söylemişti. Arkadaşlarım cinselliğin bizi daha da yakınlaştıracağını söylemişlerdi. Neden? Neden şimdi? Neden ben?” diye düşünürken, yanaklarından aşağı gözyaşları süzüldü.

İki gün önce Begüm geleceğin ne getireceğini bildiğini sanıyordu: mezuniyet, yeni bir işe girme, belki de evlilik. Evlendikten ve mali durumlarını yoluna koyduktan sonra, belki de çocuk sahibi olacaklardı. Bugün ve bu dönemde, çocuk sahibi olmadan önce maddi bakımdan hazırlıklı olmak her zaman daha mantıklı, zira çocuklar pek çok masrafla birlikte geliyor. En azından herkes böyle söylüyor. Ancak bunun için zaman olmayacak, bu düşünceler hayal olarak kalacak.

Sınavlara yalnızca birkaç ay kalmıştı, bu yüzden mezuniyet hâlâ ihtimal dahilindeydi. Peki nasıl iş arayacak ve çocuk doğurmak üzere olan birini kim işe alacak? Evliliğe gelince, bekar bir annenin eş bulması neredeyse imkânsız, özellikle de evlilik dışı olarak hamile kalmışsa. Aklından pek çok soru geçiyordu ve onlara verecek hiçbir yanıt bulamıyordu. Belki zamanla bulurdu, ancak o zamana kadar kalkıp gitmesi gerekiyordu. Babasıyla tekrar karşılaşma ihtimalini göze almak istemiyordu, özellikle de ona evden çıkıp gitmesini ve bir daha asla dönmemesini söyledikten sonra.

Begüm binadan çıkıp dolmuşa bindi. Hayatında yer alan yegâne kişilerden, arkadaşlarından, yardım istemeye karar verdi - her ne kadar bu arkadaşları onu “serbest yaşama”ya teşvik eden kişiler olsa da. Dolmuşta otururken düşünceleri tekrar geldi. Kendini başka bir şey düşünmeye ne kadar zorlarsa zorlasın, kafasında aynı sözler tekrarlanıp duruyordu: “Neden, Neden, Neden?” Belki arkadaşları ona tavsiyede bulunabilir, veya olup biteni anlamasına yardımcı olabilirlerdi.

Dolmuştan inerek ağır çantayı omzuna aldı. Çantaya 5 kilo daha yüklense, Begüm'ün kalbindeki utanç yükü kadar ağır olamazdı. Ne yazık ki Begüm bu yükü daha çok uzun bir süre taşıyacaktı, belki tüm hayatı boyunca. Arkadaşlarından yardım istemeden önce kendisini toparlayıp biraz sakinleşmeye çalıştı. Arkadaşlarının tavsiyesini istese de, daha çok bir süre kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Yükünü parktaki bir bankın yanına bırakarak oturdu. Başı zonkluyor, elleri titriyordu ve kafası karmakarışıktı. “Nefes al, nefes al” diye mırıldandı. Kendisini bu ana getiren tüm olayları kafasında sıraya koymaya çalıştı.

Beş yıl kadar önce Sarıgöl'den taşınmalarını ve ailenin bu yeni kente alışmaya çalışırken geçirdikleri ilk birkaç haftayı düşündü; balkonda kahvaltıları, parktaki pideleri ve Kaynaklar'da yapılan pikniklerde yedikleri yeşil biber, soğan ve mangalda kızaran tavukların kokusunu. Zihninde, geçtiği her sınavda gururlanan babasının görüntüsü belirdi. Gözlerindeki parıltının hatırasının, henüz tanık olduğu iğrenme ifadesini unutturacağını umdu. “Ayşe, ah Ayşe” diye inledi. Kız kardeşi her zaman kendisine hayran olmuş, tıpkı onun gibi olmak istemişti. Fakat böyle değil; Ayşe'nin hayatının nasıl devam edeceğini merak etti. Kız kardeşini hayal kırıklığına uğratma düşüncesi ona neredeyse hamileliğini unutturacaktı. Fakat düşünceleri annesine yöneldi. Begüm ve Ayşe'ye nasıl ev idare edeceklerini, nasıl hem mütevazı hem de ince olacaklarını öğretmek için çok uğraşmıştı, bunlar sadece sözlerinde de kalmamıştı. Gösterdiği örnek her şeyden çok göze çarpıyordu. Genç yaşta evlenmiş, kendi halinde bir köylü kızıydı ve hiçbir zaman hayallerini yaşayamamıştı. Bunu hiçbir zaman söylememişti, fakat bir gün gözleme yaparken annesinin gözlerinin içine baktığında hissetmişti. Gözleri buluştuğunda annesi gülümsemişti. Begüm o anda, bu gülümsemeyi belki bir daha göremeyeceğini anlamıştı. Tam o anda, Begüm belki kendisinin de hiçbir zaman hayallerini yaşayamayacağını anlamıştı.

Şimdi biraz rahatlamış, kendini arkadaşlarıyla konuşmaya hazır hissediyordu. Başta, Begüm'ün neden kamp çantası taşıdığına anlam vermediler. Ancak onlara o gün olanları anlatmaya başladığında, her şey ayna gibi netleşti. Begüm'ün şansına, arkadaşlarının fazladan bir odası vardı ve oraya yerleşmesine memnuniyetle izin verdiler. En azından şimdi derslerini bitirmeye, sınavlara girmeye ve mezun olmaya odaklanabilirdi. O gece Begüm Necla'yla konuşarak vakit geçirdi. Birbirlerinin sorunlarını paylaştılar, sarıldılar ve ağladılar. Konuşma sona erip Necla kendi odasına giderken, Begüm'ün kalbinin bam teline dokunan bir şey söyledi. “Kader işte!”

“Kader işte”? Bunu hayatı boyunca pek çok kez duymuştu, ancak üzerinde hiç düşünmemişti.

“Kader gerçekten var mı? Bu kadar basit mi? Yani, hayatım zaten önceden yazılı ve son birkaç hafta sadece bir kitabın sayfaları mı?” diye düşündü. “Babamın sözünü dinleseydim ne olurdu? Arkadaşlarımın ve Murat'ın baskısını gözardı etseydim? Zaten direnmeme hiç imkân var mıydı ki? Şu anda her şey berbat. Allah gerçekten benim için bunu mu istiyor? Öyleyse, böyle bir Allah'ı kabul edebilir miyim bilmiyorum.” Begüm günün bir an önce bitmesini istiyordu, bu yüzden kanepeden kalkarak odasına gitti. Yatağa girip yorganı çektikten sonra ışığı söndürdü, kulaklarında “Kader işte” sözleri çınlıyarak uyudu.

Yaratılış kitapçığının 3. bölümünde Adem ile Havva'nın Aden bahçesinden kovulmalarının öyküsünü okuduk. Oradan çıktıktan sonra, tekrar girememeleri için bahçenin girişine melekler ve alevli bir kılıç konulmuştu. Yaşam ağacına erişemediklerinden, bir gün öleceklerdi. Fakat daha kötüsü, yaşadıkları her gün utanç ve hayal kırıklığı, gözyaşı ve acıyla dolu olacaktı.

Adem ile Havva'nın bir zamanlar içinde yaşadıkları evden ve bakımını yaptıkları bahçeden yavaş yavaş uzaklaşırken, daha önceden var olduklarından bile haberleri olmayan duyguları yaşadıklarından emin olabiliriz. Bir zamanlar mükemmel olan bu çift, muhtemelen geriye dönüp bakarak yaşamın nasıl olabileceğini merak etmişlerdir. Fakat Begüm gibi, zamanı geriye çevirmek imkânsızdı. Günlük hayatta kalma sıkıntısına alışırlarken, yeni zorluklar geldi, yani ebeveynlik.

Kovulduktan bir süre sonra Adem ile Havva'nın ilk çocukları doğdu ve adını Kayin koydular. Kısa bir süre sonra başka bir oğulları oldu ve adını Habil koydular. Kutsal Kitap nasıl yaşamlar sürdüklerini ayrıntılı olarak anlatmıyor. Ayrıca Adem ile Havva'nın onlara Allah ve yaşam, hatalar ve itaat hakkında pek çok şey öğretmiş olduklarını güvenle söyleyebiliriz. Yaratılış 4. bölüm, 3-6 ayetlerinden itibaren okumaya başlayalım:

3 Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. 4 Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. 5 Kayin'le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı. 6 RAB Kayin'e, “Niçin öfkelendin?” diye sordu, “Niçin surat astın?” Bu ayetlerde, Kayin'in çiftçi, Habil'in ise çoban olduğunu görüyoruz. Allah'ın öğrettiğine uygun olarak, Adem ile Havva, ardından da oğulları Kayin ve Habil, Allah'a sunular getirdiler. Ancak kelimenin ima ettiği gibi, sununun kabul edilmesi gerekir ve Habil'in sunusu kabul edilirken, Kayin'in sunusunun ise kabul edilmediği anlaşılıyor. Kayin'in sunusunun neden kabul edilmediği tam olarak belirtilmemiş, ancak Allah'ın standartlarına uygun olmadığını varsayabiliriz, zira Kutsal Kitap'ın ilerleyen bölümlerinde Allah'ın sunular ve kurbanlarla ilgili çok net kurallar koyduğunu görüyoruz. Bununla beraber, Kayin bu durumdan memnun olmadı. Ancak Kayin kederi ve öfkesiyle baş başa bırakılmadı. Allah hemen yanındaydı ve neden öfkelendiğini sordu. Başka bir deyişle, Kayin'in sunusunu reddettiğinde kayıtsız değildi. Aksine, ona büyük bir ilgi gösterdi. 7. ayeti okuyalım: 7 “Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.”

Allah her zaman iyi öğüt verir, Kayin'e verdiği öğüt de iyiydi! Kısacası, sana söylediğim şeyi yap, her şey yoluna girecek ve kabul edileceksin. Fakat iyi olanı yapmazsan, günah kapıda seni yok etmek için bekliyor. İnsanlar çoğunlukla Kutsal Kitap'ın muğlak veya kafa karıştırıcı olduğundan şikâyet eder, ancak bu ayet bizi neyin yok etmek istediğini çok net olarak söylüyor: günahın. Ne yazık ki, tıpkı Begüm'ün babasının sözünü dinlemediği gibi, Kayin de Allah'ın tavsiyesini dinlememeye karar verdi. Fakat Kayin Allah'ın sözünü gözardı etmekten çok daha kötü bir şey yaptı! Bunu 8. ve 9. ayetlerde okuyabiliriz:

8 Kayin kardeşi Habil'e, “Haydi, tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırıp onu öldürdü. 9 RAB Kayin'e, “Kardeşin Habil nerede?” diye sordu. Kayin, “Bilmiyorum, kardeşimin bekçisi miyim ben?” diye karşılık verdi.

Düşüncesi bile kötü bir soru! Kardeşini gözetmek bir yana, ona yaptığından dolayı pişmanlık bile duymayan bir ağabey! Ne yazık ki bu, Kutsal Kitap'ta bahsedilen ilk cinayet ve düşmanlar arasında olmuş değil. Bir ağabey küçük kardeşini öldürdü. Onu koruması gereken kişi, canını aldı. Bir büyük olarak, Kayin kardeşine kılavuzluk ve akıl hocalığı etme sorumluluğu altındaydı. Ancak sorumluluğunu yerine getirmek yerine kıskançlık duygularına yenik düştü. “Kardeşimin bekçisi miyim ben?” derken, Allah'ın ona verdiği sorumluluktan kaçındığını açıkça belli etti. 10-16 ayetlerini okuyarak öyküyü bitirelim:

10 RAB, “Ne yaptın?” dedi, “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. 11 Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın. 12 İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın. 13 Kayin, “Cezam kaldıramayacağım kadar ağır” diye karşılık verdi, 14 Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni. 15 Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin'in üzerine bir nişan koydu. 16 Kayin RAB'bin huzurundan ayrıldı. Aden bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına yerleşti.

Tıpkı Allah'ın dediği gibi, günah Kayin'i yok etmek için bekliyordu. Ailesinden atılarak yalnız yaşamaya mahkum edildi. Bir zamanlar ona yiyecek veren toprak, artık verimli olmayacaktı. Kayin için gerçekten “kader işte” diyebilir miyiz? Allah'ın başından beri onun için planladığı şey bu muydu? Kayin bir katil, Habil ise kurban olmak için mi doğmuşlardı? Havva iki çocuğu, birisi ölsün, diğeri de sürgün edilsin diye mi doğurmuştu? Tüm bunlar önceden bir kitapta yazılmıştı ve Dünya adı verilen dev ekranda sahneye mi konuluyordu?

Okuduklarımıza göre, durum böyle görünmüyor. Allah Kayin'i uyardı ve ona doğru olanı yapmasını tavsiye etti. Allah'ın Kayin'i doğru yolda tutmaya çalıştığını söyleyebilirsiniz. Kayin'in söz dinlememesi Allah'ın suçu değildi, günah işlemesi ise kesinlikle Allah'ın planı değildi, zira O buna karşı onu uyarmıştı. Kayin'in durumu anne ve babasıyla aynıydı. Onlar da uyarılmışlardı, ancak söz dinlememeyi seçtiler ve günah, yani ölüm, kapıda bekliyordu. Aynı düşünceyi örnekleyen ünlü bir masala bakalım.

Bir gün bir keçi lezzetli otlar bularak sürüden ayrılmış. Yerken, bir kurt onun tek başına olduğunu görmüş.

“Ah, bu fırsatı kaçırmayacağım. Birazdan damağımda nefis bir tat olacak!” demiş.

Kurt yaklaşırken, keçi tehlikede olduğunu anlamış ve kaçma şansının olmadığını görerek kurda şöyle seslenmiş:

“Yapabileceğim hiçbir şey yok. Kaderlerimiz çakıştı! İşte ölmek üzereyim, son arzumu yerine getirmek için kaval çalar mısın? Böylece kendimden geçip ölebilirim.”

Kurt keçinin dileğini yerine getirmeye karar vermiş, bir kaval bularak çalmaya başlamış. Kurt çalmış, keçi oynamış. Uzakta bulunan bir köpek sürüsü kaval sesini duyarak oraya doğru koşmaya başlamış. Kurt köpeklerin kendisine doğru geldiğini anlayarak, kaçmadan önce keçiye şöyle demiş:

“Bu senin değil, benim suçum. Kaval çalıp harika bir şöleni mahvettim!”

Tıpkı kurdun dediği gibi, suç kendisinindi. Onu etkisiz bırakan kader değil, kendi seçimiydi. Kayin, tıpkı anne ve babası, kurt ve Begüm gibi, bir seçim yaptı ve bu seçim hayatı boyunca etkisini gösterdi. Sözleri bu dersle çok ilgili olan, pek bilinmeyen bir şarkı var. Nakaratında “biz kaderin yaratıklarıyız ve kendi yazdığımız alın yazımızın kurbanlarıyız” diyor. Kaderimizin büyük bir kısmının aslında bizim yaptığımız seçimlerle meydana geliyor olması mümkün mü? Öyle ise, kaderin değiştirilebilmesi için çok önemli bir yol! Son zamanlarda hangi seçimleri yaptınız?



Want to learn a language?


Learn from this text and thousands like it on LingQ.

  • A vast library of audio lessons, all with matching text
  • Revolutionary learning tools
  • A global, interactive learning community.

Language learning online @ LingQ

Karmaşık bir dünyadayız ve karmaşık hayatlar yaşıyoruz. Her saniye, dakika, saat ve gün, yalnızca o günün olayları üzerinde değil, bütün hayatımızda etkili olacak seçimler yapıyoruz. Bazı kararların kendine özgü sonuçları olduğunu görmek zor değil. Ancak kimi zaman, hayat kontrolden çıktığında veya planlarımıza uymayan bir şeyler olduğunda, bunu çoğunlukla kader olarak görürüz. Ne var ki, kötü bir olayı kadere bağladığımızda, aynı zamanda suçu veya sorumluluğu başka birine, yani Allah'a yüklemiş oluyoruz. Ne de olsa, her şeyi bilen ve kontrolünü elinde tutan O'dur. Fakat önceki dersimizde gördüğümüz gibi, kötü şeyler Allah'tan gelmez. Öyleyse, bu konuyla mücadele eden iki kişinin hayatlarına bakarak kader düşüncesini inceleyelim.

Begüm, ailesinin yaşadığı dairenin merdivenlerinden inerken, zihni topaç gibi dönüyordu. Utanç ve hayal kırıklığı duygusu o kadar büyüktü ki, oturmak zorunda kaldı. Son iki ayda yaşadığı olaylar tekrar tekrar gözünde canlanıyordu.

“Birbirimize aşığız sanmıştım. Bana hayatı boyunca benimle birlikte olmak istediğini söylemişti. Arkadaşlarım cinselliğin bizi daha da yakınlaştıracağını söylemişlerdi. Neden? Neden şimdi? Neden ben?” diye düşünürken, yanaklarından aşağı gözyaşları süzüldü.

İki gün önce Begüm geleceğin ne getireceğini bildiğini sanıyordu: mezuniyet, yeni bir işe girme, belki de evlilik. Evlendikten ve mali durumlarını yoluna koyduktan sonra, belki de çocuk sahibi olacaklardı. Bugün ve bu dönemde, çocuk sahibi olmadan önce maddi bakımdan hazırlıklı olmak her zaman daha mantıklı, zira çocuklar pek çok masrafla birlikte geliyor. En azından herkes böyle söylüyor. Ancak bunun için zaman olmayacak, bu düşünceler hayal olarak kalacak.

Sınavlara yalnızca birkaç ay kalmıştı, bu yüzden mezuniyet hâlâ ihtimal dahilindeydi. Peki nasıl iş arayacak ve çocuk doğurmak üzere olan birini kim işe alacak? Evliliğe gelince, bekar bir annenin eş bulması neredeyse imkânsız, özellikle de evlilik dışı olarak hamile kalmışsa. Aklından pek çok soru geçiyordu ve onlara verecek hiçbir yanıt bulamıyordu. Belki zamanla bulurdu, ancak o zamana kadar kalkıp gitmesi gerekiyordu. Babasıyla tekrar karşılaşma ihtimalini göze almak istemiyordu, özellikle de ona evden çıkıp gitmesini ve bir daha asla dönmemesini söyledikten sonra.

Begüm binadan çıkıp dolmuşa bindi. Hayatında yer alan yegâne kişilerden, arkadaşlarından, yardım istemeye karar verdi - her ne kadar bu arkadaşları onu “serbest yaşama”ya teşvik eden kişiler olsa da. Dolmuşta otururken düşünceleri tekrar geldi. Kendini başka bir şey düşünmeye ne kadar zorlarsa zorlasın, kafasında aynı sözler tekrarlanıp duruyordu: “Neden, Neden, Neden?” Belki arkadaşları ona tavsiyede bulunabilir, veya olup biteni anlamasına yardımcı olabilirlerdi.

Dolmuştan inerek ağır çantayı omzuna aldı. Çantaya 5 kilo daha yüklense, Begüm'ün kalbindeki utanç yükü kadar ağır olamazdı. Ne yazık ki Begüm bu yükü daha çok uzun bir süre taşıyacaktı, belki tüm hayatı boyunca. Arkadaşlarından yardım istemeden önce kendisini toparlayıp biraz sakinleşmeye çalıştı. Arkadaşlarının tavsiyesini istese de, daha çok bir süre kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Yükünü parktaki bir bankın yanına bırakarak oturdu. Başı zonkluyor, elleri titriyordu ve kafası karmakarışıktı. “Nefes al, nefes al” diye mırıldandı. Kendisini bu ana getiren tüm olayları kafasında sıraya koymaya çalıştı.

Beş yıl kadar önce Sarıgöl'den taşınmalarını ve ailenin bu yeni kente alışmaya çalışırken geçirdikleri ilk birkaç haftayı düşündü; balkonda kahvaltıları, parktaki pideleri ve Kaynaklar'da yapılan pikniklerde yedikleri yeşil biber, soğan ve mangalda kızaran tavukların kokusunu. Zihninde, geçtiği her sınavda gururlanan babasının görüntüsü belirdi. Gözlerindeki parıltının hatırasının, henüz tanık olduğu iğrenme ifadesini unutturacağını umdu. “Ayşe, ah Ayşe” diye inledi. Kız kardeşi her zaman kendisine hayran olmuş, tıpkı onun gibi olmak istemişti. Fakat böyle değil; Ayşe'nin hayatının nasıl devam edeceğini merak etti. Kız kardeşini hayal kırıklığına uğratma düşüncesi ona neredeyse hamileliğini unutturacaktı. Fakat düşünceleri annesine yöneldi. Begüm ve Ayşe'ye nasıl ev idare edeceklerini, nasıl hem mütevazı hem de ince olacaklarını öğretmek için çok uğraşmıştı, bunlar sadece sözlerinde de kalmamıştı. Gösterdiği örnek her şeyden çok göze çarpıyordu. Genç yaşta evlenmiş, kendi halinde bir köylü kızıydı ve hiçbir zaman hayallerini yaşayamamıştı. Bunu hiçbir zaman söylememişti, fakat bir gün gözleme yaparken annesinin gözlerinin içine baktığında hissetmişti. Gözleri buluştuğunda annesi gülümsemişti. Begüm o anda, bu gülümsemeyi belki bir daha göremeyeceğini anlamıştı. Tam o anda, Begüm belki kendisinin de hiçbir zaman hayallerini yaşayamayacağını anlamıştı.

Şimdi biraz rahatlamış, kendini arkadaşlarıyla konuşmaya hazır hissediyordu. Başta, Begüm'ün neden kamp çantası taşıdığına anlam vermediler. Ancak onlara o gün olanları anlatmaya başladığında, her şey ayna gibi netleşti. Begüm'ün şansına, arkadaşlarının fazladan bir odası vardı ve oraya yerleşmesine memnuniyetle izin verdiler. En azından şimdi derslerini bitirmeye, sınavlara girmeye ve mezun olmaya odaklanabilirdi. O gece Begüm Necla'yla konuşarak vakit geçirdi. Birbirlerinin sorunlarını paylaştılar, sarıldılar ve ağladılar. Konuşma sona erip Necla kendi odasına giderken, Begüm'ün kalbinin bam teline dokunan bir şey söyledi.

“Kader işte!”

“Kader işte”? Bunu hayatı boyunca pek çok kez duymuştu, ancak üzerinde hiç düşünmemişti.

“Kader gerçekten var mı? Bu kadar basit mi? Yani, hayatım zaten önceden yazılı ve son birkaç hafta sadece bir kitabın sayfaları mı?” diye düşündü. “Babamın sözünü dinleseydim ne olurdu? Arkadaşlarımın ve Murat'ın baskısını gözardı etseydim? Zaten direnmeme hiç imkân var mıydı ki? Şu anda her şey berbat. Allah gerçekten benim için bunu mu istiyor? Öyleyse, böyle bir Allah'ı kabul edebilir miyim bilmiyorum.”

Begüm günün bir an önce bitmesini istiyordu, bu yüzden kanepeden kalkarak odasına gitti. Yatağa girip yorganı çektikten sonra ışığı söndürdü, kulaklarında “Kader işte” sözleri çınlıyarak uyudu.

Yaratılış kitapçığının 3. bölümünde Adem ile Havva'nın Aden bahçesinden kovulmalarının öyküsünü okuduk. Oradan çıktıktan sonra, tekrar girememeleri için bahçenin girişine melekler ve alevli bir kılıç konulmuştu. Yaşam ağacına erişemediklerinden, bir gün öleceklerdi. Fakat daha kötüsü, yaşadıkları her gün utanç ve hayal kırıklığı, gözyaşı ve acıyla dolu olacaktı.

Adem ile Havva'nın bir zamanlar içinde yaşadıkları evden ve bakımını yaptıkları bahçeden yavaş yavaş uzaklaşırken, daha önceden var olduklarından bile haberleri olmayan duyguları yaşadıklarından emin olabiliriz. Bir zamanlar mükemmel olan bu çift, muhtemelen geriye dönüp bakarak yaşamın nasıl olabileceğini merak etmişlerdir. Fakat Begüm gibi, zamanı geriye çevirmek imkânsızdı. Günlük hayatta kalma sıkıntısına alışırlarken, yeni zorluklar geldi, yani ebeveynlik.

Kovulduktan bir süre sonra Adem ile Havva'nın ilk çocukları doğdu ve adını Kayin koydular. Kısa bir süre sonra başka bir oğulları oldu ve adını Habil koydular. Kutsal Kitap nasıl yaşamlar sürdüklerini ayrıntılı olarak anlatmıyor. Ayrıca Adem ile Havva'nın onlara Allah ve yaşam, hatalar ve itaat hakkında pek çok şey öğretmiş olduklarını güvenle söyleyebiliriz. Yaratılış 4. bölüm, 3-6 ayetlerinden itibaren okumaya başlayalım:

3 Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. 4 Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. 5 Kayin'le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı. 6 RAB Kayin'e, “Niçin öfkelendin?” diye sordu, “Niçin surat astın?”

Bu ayetlerde, Kayin'in çiftçi, Habil'in ise çoban olduğunu görüyoruz. Allah'ın öğrettiğine uygun olarak, Adem ile Havva, ardından da oğulları Kayin ve Habil, Allah'a sunular getirdiler. Ancak kelimenin ima ettiği gibi, sununun kabul edilmesi gerekir ve Habil'in sunusu kabul edilirken, Kayin'in sunusunun ise kabul edilmediği anlaşılıyor. Kayin'in sunusunun neden kabul edilmediği tam olarak belirtilmemiş, ancak Allah'ın standartlarına uygun olmadığını varsayabiliriz, zira Kutsal Kitap'ın ilerleyen bölümlerinde Allah'ın sunular ve kurbanlarla ilgili çok net kurallar koyduğunu görüyoruz. Bununla beraber, Kayin bu durumdan memnun olmadı. Ancak Kayin kederi ve öfkesiyle baş başa bırakılmadı. Allah hemen yanındaydı ve neden öfkelendiğini sordu. Başka bir deyişle, Kayin'in sunusunu reddettiğinde kayıtsız değildi. Aksine, ona büyük bir ilgi gösterdi. 7. ayeti okuyalım:

7 “Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.”

Allah her zaman iyi öğüt verir, Kayin'e verdiği öğüt de iyiydi! Kısacası, sana söylediğim şeyi yap, her şey yoluna girecek ve kabul edileceksin. Fakat iyi olanı yapmazsan, günah kapıda seni yok etmek için bekliyor. İnsanlar çoğunlukla Kutsal Kitap'ın muğlak veya kafa karıştırıcı olduğundan şikâyet eder, ancak bu ayet bizi neyin yok etmek istediğini çok net olarak söylüyor: günahın. Ne yazık ki, tıpkı Begüm'ün babasının sözünü dinlemediği gibi, Kayin de Allah'ın tavsiyesini dinlememeye karar verdi. Fakat Kayin Allah'ın sözünü gözardı etmekten çok daha kötü bir şey yaptı! Bunu 8. ve 9. ayetlerde okuyabiliriz:

8 Kayin kardeşi Habil'e, “Haydi, tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırıp onu öldürdü. 9 RAB Kayin'e, “Kardeşin Habil nerede?” diye sordu. Kayin, “Bilmiyorum, kardeşimin bekçisi miyim ben?” diye karşılık verdi.

Düşüncesi bile kötü bir soru! Kardeşini gözetmek bir yana, ona yaptığından dolayı pişmanlık bile duymayan bir ağabey! Ne yazık ki bu, Kutsal Kitap'ta bahsedilen ilk cinayet ve düşmanlar arasında olmuş değil. Bir ağabey küçük kardeşini öldürdü. Onu koruması gereken kişi, canını aldı. Bir büyük olarak, Kayin kardeşine kılavuzluk ve akıl hocalığı etme sorumluluğu altındaydı. Ancak sorumluluğunu yerine getirmek yerine kıskançlık duygularına yenik düştü. “Kardeşimin bekçisi miyim ben?” derken, Allah'ın ona verdiği sorumluluktan kaçındığını açıkça belli etti. 10-16 ayetlerini okuyarak öyküyü bitirelim:

10 RAB, “Ne yaptın?” dedi, “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. 11 Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın. 12 İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın. 13 Kayin, “Cezam kaldıramayacağım kadar ağır” diye karşılık verdi, 14 Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni. 15 Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin'in üzerine bir nişan koydu. 16 Kayin RAB'bin huzurundan ayrıldı. Aden bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına yerleşti.

Tıpkı Allah'ın dediği gibi, günah Kayin'i yok etmek için bekliyordu. Ailesinden atılarak yalnız yaşamaya mahkum edildi. Bir zamanlar ona yiyecek veren toprak, artık verimli olmayacaktı. Kayin için gerçekten “kader işte” diyebilir miyiz? Allah'ın başından beri onun için planladığı şey bu muydu? Kayin bir katil, Habil ise kurban olmak için mi doğmuşlardı? Havva iki çocuğu, birisi ölsün, diğeri de sürgün edilsin diye mi doğurmuştu? Tüm bunlar önceden bir kitapta yazılmıştı ve Dünya adı verilen dev ekranda sahneye mi konuluyordu?

Okuduklarımıza göre, durum böyle görünmüyor. Allah Kayin'i uyardı ve ona doğru olanı yapmasını tavsiye etti. Allah'ın Kayin'i doğru yolda tutmaya çalıştığını söyleyebilirsiniz. Kayin'in söz dinlememesi Allah'ın suçu değildi, günah işlemesi ise kesinlikle Allah'ın planı değildi, zira O buna karşı onu uyarmıştı. Kayin'in durumu anne ve babasıyla aynıydı. Onlar da uyarılmışlardı, ancak söz dinlememeyi seçtiler ve günah, yani ölüm, kapıda bekliyordu. Aynı düşünceyi örnekleyen ünlü bir masala bakalım.

Bir gün bir keçi lezzetli otlar bularak sürüden ayrılmış. Yerken, bir kurt onun tek başına olduğunu görmüş.

“Ah, bu fırsatı kaçırmayacağım. Birazdan damağımda nefis bir tat olacak!” demiş.

Kurt yaklaşırken, keçi tehlikede olduğunu anlamış ve kaçma şansının olmadığını görerek kurda şöyle seslenmiş:

“Yapabileceğim hiçbir şey yok. Kaderlerimiz çakıştı! İşte ölmek üzereyim, son arzumu yerine getirmek için kaval çalar mısın? Böylece kendimden geçip ölebilirim.”

Kurt keçinin dileğini yerine getirmeye karar vermiş, bir kaval bularak çalmaya başlamış. Kurt çalmış, keçi oynamış. Uzakta bulunan bir köpek sürüsü kaval sesini duyarak oraya doğru koşmaya başlamış. Kurt köpeklerin kendisine doğru geldiğini anlayarak, kaçmadan önce keçiye şöyle demiş:

“Bu senin değil, benim suçum. Kaval çalıp harika bir şöleni mahvettim!”

Tıpkı kurdun dediği gibi, suç kendisinindi. Onu etkisiz bırakan kader değil, kendi seçimiydi. Kayin, tıpkı anne ve babası, kurt ve Begüm gibi, bir seçim yaptı ve bu seçim hayatı boyunca etkisini gösterdi. Sözleri bu dersle çok ilgili olan, pek bilinmeyen bir şarkı var. Nakaratında “biz kaderin yaratıklarıyız ve kendi yazdığımız alın yazımızın kurbanlarıyız” diyor. Kaderimizin büyük bir kısmının aslında bizim yaptığımız seçimlerle meydana geliyor olması mümkün mü? Öyle ise, kaderin değiştirilebilmesi için çok önemli bir yol! Son zamanlarda hangi seçimleri yaptınız?

×

We use cookies to help make LingQ better. By visiting the site, you agree to our cookie policy.